Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Yeni insan

“Târihî devr-i dâimlerle Hakk inâyetinin tecellîlerine açık yeni bir çağın sath-ı mâiline girmiş bulunuyoruz. Bizim dünyâmız adına 18. asır, özünden uzaklaşanların ve muhâkemesiz mukallitlerin; 19. asır, kendini değişik fantezilere kaptırmış, geçmişiyle ve târihî dinamikleriyle zıtlaşanların; 20. asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarıda arayanların çağı olmuştur. Dörtbir yanda tüllenen emârelerin de teyidiyle, 21. asır ise bir inanç ve inanmışlar asrı ve bizim için bir rönesans çağı olacaktır.”

(F. Gülen, Sızıntı, Mart ’91)

(Ahmet Turan Alkan, Aksiyon, 820)

Eskiden, “Okudu, öğrendi, adam oldu” denirdi; okumakla adam olmak arasında bu kadar zahmetsiz bir ilişki kuruluyor olması bizim nüktedanlığımıza verilmelidir deyip geçmek var ama esprinin güme gitmesinden endişe ederim. Aradan nice zaman geçti, okuduğumuz şeyleri tashih etmek için, vaktiyle okunmuşlardan daha çok kitap okumak gerektiğini fark edince insan, acı acı gülümsemekten kendini alamıyor.

EĞİTİM MASUM BİR SÜREÇ DEĞİLDİR

Çünkü öğrenmek mâsum bir eylemdir evvelâ; hattâ öğretene minnet duyulması gereken bir eylemdir, böyle anlarda Hazreti Ali’nin, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözünü tekrarlamayı pek severiz. Güzeldir ama öğretilen şeyin, öğreten kişide sorumluluk hissini harekete geçirmesi gerektiği ihmâl olunmuştur bu varsayımda. Öğretiyor ama ne öğretiyor, niçin öğretiyor ve en mühimi, öğrendiklerinin ne kadar hakikat olup olmadığını denetleyecek metodu da öğretiyor mu?

Sözü, resmî ideolojiye getireceğim; resmî ideolojiyi biz devlet okullarında öğrendik, ders diye, hakikat diye, en doğru budur diye öğretildi ve bunun dışında başka anlatım ve izahların bulunduğundan bahsedilmedi. Eğitim, evet bedavaydı, para alınmıyordu ama sırf parasız olduğu için diğer izah şekillerini merak etmemek mi gerekiyordu?

BEDAVAYA ALDIĞIMIZ HER ŞEYİN BEDELİNİ BİR ŞEKİLDE ÖDERİZ

Eğitim parasızdı ama parasızdır diye dimağımızın ve vicdanımızın esir alınması, rehin tutulması mı gerekiyordu; çok sonraları fark edebildiğim garipliklerden biridir bu. Galiba eğitimin parasız olması, vicdanlarımızı minnet baskısı altında başka yere bakamayacak hale getirmek içindi. Üniversitelerde paralı eğitime karşı çıkan ve “Eğitim dediğin parasız olur; paralı eğitime son!” diye büyük lâflar ettiğini zanneden küçük gençlik gruplarının, eski tâbirle ağızlarından çıkanı kulaklarının duyup duymadığını merak ediyorum. Bu naif ve lüzumundan fazla saf beklenti, aydınlanmacı ve Rusocu eğitim ve irfan ordumuzun zihinlerimize çaktığı platin bir çivi gibidir: Eğitim başlı başına hayırlı ve doğru bir süreçtir, aynı zamanda kutsaldır çünkü eğitimli insan  çevresindeki tabiata karşı üstünlük kurmaya başlar. Bilgisizlik karanlıkla, bilgi ise ışıkla temsil edilir; bilgi arttıkça beyin aydınlanır ve bilgisizlik azalır; böylece bilim düşüncesi yaygınlaşır ve toplum kalkınması başlar!…

Bu hesabın tehlikeli ve öngörülememiş tarafı, eğitim denen şeyin hava gibi, su gibi herkese eşit derecede tesir eden “nötr” bir ihtiyaç olduğunu varsaymaktır; oysa ki bedavadır diye bağrımıza bastığımız şey, hiç de nötr bir kimyaya sahip değildir.

Cumhuriyetin ilk yılları, bu ülküye inanmış öğretmen, memur ve askerlerin önderliğinde eğitimle toplumun geleceğini değiştireceğine iman etmiş bir iyimserliğe sahne olmuştur.

Bu, “Herkes evinin önünü süpürürse bütün şehir tertemiz olur” tekerlemesine benzeyen bir iyimserliktir ve galiba laikçilik dininin ahlaki umdeleri böyle kurallardan teşekkül etmektedir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu işte bu noktada eğitim verme hakkını Maarif Vekaleti’nin eline terk ederek çok ilginç bir tutum geliştirmişti. Bu tutum, bir mânâda “Dimağınızın sahibi benim ve orada sadece benim uygun gördüğüm şeyleri barındırabilirsiniz” anlamına gelmektedir. Hem parasız, hem mecburi bir süreç; bu kadar iyiliğin ardı ardına lütfedilmesinden şüphelenmemiz gerekmez miydi?

RESMÎ İDEOLOJİMİZ BİR EĞİTİM MUCİZESİDİR!

Şimdi dönüp geriye baktığımda yapılan işi küçümsemiyorum; resmî ideoloji diye birbirine bağlı ve ötekini tamamlayan izahlar bütünü kurmak kolay iş değildir ve kabul etmeliyim ki resmî ideolojinin tutarlılığından şüphe duymak şöyle dursun, ona derin bir aşkla bağlı resmî rejim taraftarlarının sayısı hiç de az değildir; bunca insanı inandıracak ve işlerine yarayacak bir ideolojiyi imâl etmenin zorluğunu takdir ediyorum; büyük iş yapmışlardır ve eğitim denilen şey bu noktada büyük iş görmüştür!

*

Resmî ideoloji belki şeklen hâlâ iktidarda değil ama haylicemizin gönlünde yaşattığı bir şeydir; öyle olmasaydı gericilikle mücadele ederek ilerleyebileceğimizi zanneden mutlu insanlar hiç olmayacaktı aramızda; dört tarafı düşman ve üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşadığımızı belki hiç fark etmeyecektik. Çağlar ötesine geçmek ve muasır medeniyeti yelesinden yakalamak için yüksek Kemalist prensiplerden taviz vermemek yetecekti. İnsan hakları edebiyatını öğrenmek yerine devlete karşı ödevlerimizi -ve nedense ödevlerimizin yirmide biri kadar yer tutan haklarımızı- bilmek mutlu olmamıza yetip artacaktı. Tek parti döneminde Kürtlerin 19 kere isyan ettiklerini bir yerlerden duymuş olsak da bir mânâ veremeyecek, bir dala konduramayacaktık; böyle güzel bir ülkede ve rejim altında yaşayan insanların isyan etmiş olabileceğini anlamamakta haklı olacaktık çünkü… Eski Hristiyan tebamızın nisbeten köylü kesimini teşkil eden Ermenilerden bir şekilde kurtulduktan sonra Anadolu’yu terke zorladığımız Rum nüfusun nasıl olup da bu kadar hainlik yapabileceğini hiçbir zaman anlamayacaktık; üstelik Araplar da bizi arkamızdan vurmuşlardı ve Arapların yazısını tam da bu veya buna benzer sebeplerle güzel ülkemizden kovmamız gerekiyordu çünkü bu alfabe ile üzüm yazdığımız zaman pekâlâ özüm de okunabiliyordu; ne kadar ayıptı ve ne geri bir şeydi!..

İDEOLOJİLERE SORU SORMAMALISINIZ…

Az önce ifade ettim; bu kadar mânâsız gerekçeyi birbirine ulayıp, bunlardan “resmî ideoloji” diyebileceğimiz bir bütün çıkarmak kendi klasmanı içinde bir marifettir, saygıyla karşılanması gerekir. Türkiye’de bu ideolojiye hâlâ samimiyetle bağlı mühim miktarda nüfusun varlığı da dikkate değer bir husustur; hâlen bedava ve mecburi hale getirilmiş bulunan milli eğitim sistemimizde resmî ideolojinin temel rükünleri hâlâ ayakta duruyor; vaktiyle bizler, şimdi ise çocuklarımız bu ideolojinin amentü bilgilerini yarı dinî bir vecd ile tekrarlayarak öğreniyor ve bizim yaşlarımıza gelince -en azından bazıları- hayretlere düşüyorlar;

-A, hani biz sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış bir millettik?

-Bir Türk cihana bedelse niçin onca Türk bir araya geldiği halde bazen en küçük problemler karşısında bile âciz kalıyor?

-Yurtta sulh cihanda sulh harikulade bir prensipse biz Kıbrıs’ın yarısını ne demeye aldık?

-Atatürkçü düşünce sistemi, bugün bile bize hâlâ yol gösteriyorsa, Atatürk’ün yaptığı 1924 tarihli anayasa, niçin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 1960’da işe yaramaz bulunarak kaldırılıp atılmış ve çiğnenmiştir?

Veya çok daha basit bir soru:

-Cumhuriyet seksenyedi seneden beri, hatta ondan çok daha önceden beri irtica ile mücadele ettiği halde bu kadar haşerat hangi kurumlardan türemektedir? Bu kadar “haşere”yi, mücadele şekli çoğaltıyor olabilir mi?

Veya düpedüz:

-Ordu halktan niçin korkar ve onun aleyhinde darbe planları yapar?

*

Her devletin, -bizimki kadar akıl zorlayıcı ebatlarda olmasa da- buna benzer bazı ideolojik prensipleri, kabulleri vardır, hatta ölçüsü yerinde tutulmak kayıyla bunların gerekli olduğu bile söylenebilir fakat resmî ideoloji, şu duruşu ile bilime, akıla, yaşananlara, nezakete ve insanların bir arada yaşama iyiniyetine hakaret edâsı taşımamalıdır. Okullarda bedavaya öğrettiğimiz, hatta üste para vermeye kalkışarak öğrettiğimiz, neticede böyle bir doğrular (!) bütünüdür.

Kadının yeri evi mi?

(…)

“Kadın dışarıda çalıştığı zaman eviyle ilgilenemiyor, evi çöp götürüyor, sonra çok yoruluyor, sonra aile kurumu çöküyor, ailesi çöken toplum çözülüyor” kurgusu Anadolu’da yaygın ve kabul gören bir anlayış.

Bu acıklı neden-sonuç zincirini, erkeğin payına düşen fedakârlığı yapması, sözgelimi “ev işlerine katılması” kırabilir öyle değil mi? Kırıyor da. Problem erkek arıza yaptığı zaman çıkıyor. Ailelerin çözülmesi, ortak giderlere katılan kadının evin idaresinde söz sahibi olmasını “sindiremeyen” erkeğin problemidir, kadının değil. Durum bu iken, yapılması gereken erkeğe aklını başına almasını, içindeki maçoyu eğitmesini önermek olmalıdır; işsizlik, eşcinsellik ve toplam kalite gibi meselelerin hepsinden kadını feda ederek kurtulmak değil.

Geleneksel toplumda evlilik, kadına maddi manevi güvence temin ederdi, üstelik zaten hayatın merkezi “ev” idi. Dolayısıyla kadınlar, ev merkezli yaşarken aslında hayatın merkezinde durmuş oluyorlardı. Oysa artık evlilikler güvence temin etmiyor, ayrıca ekonomik karşılığı, rayici, piyasası olmayan üretim ve hizmetin muhafazakârlar tarafından bile(!) değersiz kabul edildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Modern toplumda ev artık hayatın kıyısıdır. Kıyıda yaşamak ise ancak bir tercih olabilir. Kadın hayatlarının “çalışma hayatından uzak durmalarını” sağlayacak şekilde örgütlenmesini önermek basbayağı ayrımcılıktır. Avantajsız pozisyonları estetize etmek ve hatta mutluluk getirirmiş gibi göstermek ise büyük bir vebal.
Pozitif ayrımcılığın liyakati olmayan kadınların önemli görevlere getirilmesi sonucunu doğurmaması için verilecek mücadele, kadınları liyakat sahibi yapma mücadelesi olmalıdır, eve postalama bahanesi değil.

(Nihal Bengisu Karaca, Habertürk)

Eski Gönderiler »