Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Tarık Ramazan ile söyleşi

İslam’da yeni kavramlara ihtiyaç var

Reformcu ve tartışmaya açık düşünceleriyle dikkat çeken Müslüman entelektüel Tarık Ramazan, İslam’daki otoriter yapılanmalara karşı, seküler temeller üzerine yapılandırılmış modern bir inanç sistemini savunuyor. Ramazan ile Claudia Mende söyleşti.

***

Yeni kitabınız “Radikal Reform: İslam etiği ve Özgürleşme”de kadınların camilerde ve teolojik tartışmalarda daha fazla yer almaları gerektiğini yazıyorsunuz. Kadınlar cuma namazı da kıldırabilir mi?

Bu mesele ile ilgili olarak bir tartışma yaratmamak konusunda çok dikkatli olmalıyız. Çünkü İslam söz konusu olduğunda dinin içinden gelen, yerleşik bir otoritenin varlığından söz edilemez. Bir namazı herhangi biri kıldırabilir. Bu, bir rahibe verilen otoriteye benzemeyen bir konumdur.

İslam’da çok daha önemli olan şey, bir kadının mahkeme heyetinde yer alabilmesi, bir hâkim, Müslüman bir âlim olma hakkına sahip olabilmesidir. Bana göre bu konumlar gerçek otorite sahibi olunan konumlardır. Ancak namaz kıldırmak bunun dışında tutulmuştur. Bir insanın namaz kıldırabilmesi için İslam hakkında derinlikli bir bilgiye sahip olmasına gerek yoktur. Namaz kıldırabilmek için Kuran’ı ezbere bilmek yeterlidir.

Ancak bu, hayli sembolik bir mesele…

Ben bu konunun bir sembol olduğunu düşünmüyorum. Ben, -önde gelen din adamlarının çoğunluğunun görüşü de bu yönde- erkekler ve kadınlar birlikte ibadet ediyorlarsa, bunu bir erkeğin yönetmesinın doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak belli camilerin, bazı durumlarda kendilerine kadın imam seçmesinde bir sakınca görmeyen Mısır Müftüsü’nün kararına da katılıyorum.

Ancak ben şimdi, bu tartışmalı mesele hakkında daha fazla ısrarcı olmak istemiyorum. Çünkü günümüzün, hukuk ve yargıyla ilgili konularda eğitim ve otorite ile toplumsal sorumluluk gibi önemli meseleleri var.

Hukuksal meselelerden konuşurken şu konuya değinebiliriz. Kuran’ın gerçekten ne dediğinin anlaşılıp anlaşılmadığı konusunda bir hayli eleştiri var. Kadınların miras kanunundaki durumunu ele alalım örneğin. Bu meseleye ilişkin olarak sizin takındığınız tutum nasıl?

Kuran’da bu konuyla ilgili olarak çok kesin ve net ayetler var. Bu ayetlerde, kalan mirastan erkeklere verilen payın, yarısı kadar payın kadınlara verilmesi sözkonusu. Böylesi bir paylaştırma yapılmasının nedeni, İslam’ın Müslümanların erişmesi için hedef gösterdiği ideal aile felsefesiyle ilgili.

İslam felsefesinin bu konuya yaklaşımı aile içinde istikrarın ve adaletin kurallara uygun bir şekilde sağlanması gerektiği şeklindedir. Eğer günümüzün ailelerine bakarsanız aile içindeki düzenin bu şekilde işlemediğini görürsünüz. Çünkü artık çocuklarıyla yalnız başına ilgilenen, sorumluluğu yalnız başına yüklenen çok fazla kadın var. Böylesine kesin ve net ayetleri Kuran’dan çıkarmak mümkün değil.

Ancak eğer var olan adalet anlayışıyla bu konuyu ilişkilendirme çabası söz konusu olduğunda, ben bu konuda kadınlara karşı onların haklarını tazmin eden ve onların ekonomik bağımsızlıklarını destekleyen bir söylemin ortaya çıkmasının kolektif bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Bu anlayışı desteklememin nedeni, var olan felsefeyi yitirmememiz gerektiğine olan inancım. Böylelikle İslam anlayışına uyduğu fikrinde olunan ve aslında gerçek hayatta adaletsizliklere neden olan ayetlerin bire bir çevrilerek uygulanması yerine adil olanın uygulanmasından yanayım.

Böylesi meseleler söz konusu olduğunda bire bir ve katı bir bakış açısının ötesine geçen yeni bir anlayış geliştirilmesinin Avrupa’daki İslam öğretisinin bir görevi olduğunu düşünüyor musunuz?

Benim son kitabım Avrupa’daki İslami teolojiyle ilgili değil. Bu Avrupalı bir teoloji değil. Bu, coğrafi bir sınır gözetmeyen bir teoloji; çağdaş dünyanın Müslümanlarının teolojisi.

Ama siz Avrupalı bir düşün adamısınız…

Ancak bu kitap Avrupa’yla ilgili değil. Ben ne zamandan beri Kuzey Afrika’dan, Asya’dan, Malezya’dan din bilginleriyle görüşüyorum. Çünkü bizim çağdaş dünyanın gerçekleriyle yüzleşmemiz gerekiyor. İhtiyacımız olmayan şey ise şu anda burada deneyimlediğimiz şeyin Türkiye’de ya da Pakistan’da yaşayan Müslümanların yaşadıklarıyla hiçbir ilgisi olmadığı fikrine kapılmamız. Bu yanlış.

Toplumlarımızda görülen bazı belirgin meselelerin çözülmesi gerekiyor. Ancak bunu başarmak için çağdaş dünyada geçerli bir metodoloji bulmak zorundayız. Metinler üzerine uzmanlaşmış bilginlerle, metinlerde ifade edilenlerin bağlamıyla ilgili konularda uzmanlaşmış bilginler olarak, bizim bir araya gelip, burada Batı’da ve aynı zamanda Fas’ta ya da herhangi başka bir yerde karşımıza çıkan zorlayıcı ve karmaşık meselelere, çözümler üretmemiz gerekiyor.

Çağdaş bir toplumda Şeriat nasıl bir rol oynayabilir?

Benim için şeriat, fıkıh uzmanlarının ve İslam hukukçularının tek ve kesin olarak tanımladığı İslami hukuk sisteminden çok daha geniş kapsamlı bir şey. Şeriat onların tanımladığından çok daha başka bir şey, o Tanrı’ya ve inanca giden sadakat yoludur.

Biz kanunları bu anlayışın ışığında değerlendirmeliyiz. Bu anlayış bize, erişmemiz gereken kapsamlı vizyonu veriyor zaten. Bir Alman kanunu bana erkeklerin ve kadınların kanun önünde eşit olmaları gerektiğini ya da yapılan aynı işe karşılık, herkesin aynı maaşı alması gerektiğini söylediğinde benim için şeriat budur. Ben böylesi bir kanunla nelere erişebileceğimizi anlamaya çalışıyorum. Ben kanun önünde böylesi bir eşitlik istiyorum.

İşte bu benim Kuran’ı bire bir -sözcük tercümesi olarak- algılayıp uygulamayı savunanlarla yaşadığım sorun. Bazı İslam bilginleri şeriat düzeni ile seküler düzenin birbirleriyle çatışmalı iki düzen olduğunu düşünüyorlar. Bence bu tamamen yanlış bir fikir. Gerçek sadakate giden yolda biz, miras kanununu, hukuku, toplumsal dinamikleri ve bilimleri göz önünde bulundurmalıyız.

Gayrimüslim zihinlerden çıkan bazı kanunlar İslam ülkelerinde yaşayan Müslüman zihinlerin ürettiği bazı kanunlardan çok daha İslami bir anlayışa sahip. Ben, İslam ülkelerinde yapılanlardansa Batı’da yapılanların yanında olmayı daha çok tercih ederim.

Bu, şeriatın bir hukuk sisteminden çok, bir ahlaki rehber olduğu anlamına mı geliyor?

Şeriat ahlaki bir vizyondur. İslami ahlak insan olarak sizin bazı değerlere erişmek zorunda olduğunuzu söyler. Bu tam olarak bizim Avrupa ülkelerinde sahip olduğumuz kanun sistemimizin öngördüğü şey. Bizim bir anayasamız var; bu bir vizyon ve kanunlar da bunun uygulanmasını sağlamak için var. İslam’da da durum tamamen bu şekildedir. Ulaşılan ve hedeflenen ahlaki başarıların çoğu İslam’da da Batı’da da aynıdır. İşte bu nedenden ötürü onları birbirlerine karşı olan anlayışlar şeklinde görmek yanlıştır.

Peki, birbiriyle çatışan noktalar ne olacak?

İnsanlar bana sürekli olarak iki anlayış arasında çok fazla çatışan nokta olduğunu söylüyorlar, ama yok. Bir kamusal alan var bir de kişisel alan ve siz kendi kişisel alanınızda ne istiyorsanız onu yapmaya karar verebilirsiniz.

Örneğin, İslam’da aile kavramı geleneksel olarak bir erkek ve bir kadınla tanımlanır. Bazı din bilginlerinin söylediklerinde, Hıristiyanlık ve Yahudilikte de olduğu gibi, eşcinselliğe karşı çok acımasız bir kınama vardır. Dalai Lama bile eşcinselliği kınamıştır. Mesele bu değil. Asıl mesele, İslam’da bir aileyi uygun bir aile yapan en doğru anlayışın, bir erkek ve bir kadından oluştuğu fikrinin kabul görmesidir ve ben de bunu destekliyorum.

Peki ben bu vizyona sahip olmayan insanları Şeriat adına kınamalı ve onları kanun dışı mı ilan etmeliyim? Hayır, benim söylediğim bunun tam karşıtı. Bu sizin kişisel, mahrem hayatınız. Kamusal alanda ben kendi değerlerime en uygun şekilde yaşama amacına göre hareket ederim ve siz de aynısını yaparsınız. Böylelikle birbirimizin davranışları konusunda aynı fikirde olmasak bile birbirimize saygı göstermiş oluruz.

İslam belli bir siyasi sistemi talep eder mi?

Bir İslami sistem yoktur, İslami prensipler vardır. Hıristiyanlıkta, Yahudilikte ya da Budizm’de de olduğu gibi hayata, topluluğa ya da topluma ilişkin prensipleriniz vardır. Bu prensiplere sahip olduktan sonra kendi sisteminizi bulabilirsiniz.

İşte bu yüzden ben İslami devleti bir konsept olarak ele almıyorum. Yine de bizim vatandaşlık olgusunu, ülkeyi yönetirken çoğunluğun kararını uyguladığınızı gösteren herkesin eşit şekilde faydalandığı oy kullanma sürecini, hukukun üstünlüğünü, güçlerin güvenirliliğini ve ayrılığını öngören prensipleri desteklememiz gerekiyor. Bizim asıl memleketlerimiz olan Mısır’da ve diğer diktatörlüklerde seçimle iş başına gelen, ömürlerinin sonuna kadar bu görevde kalan –sorumsuzluk örneği- insanlar var.

Peki siz, güçler ayrılığından ne anlıyorsunuz?

Dini otorite insanların kendi vicdanıyla ilgili konularda hiçbir şekilde baskı uygulayamaz. “Seküler toplum” terimi İslami anlayış çerçevesinde, burada, Batı’da anlaşıldığından farklı bir şekilde değerlendirilir. Batı’da “sekülerizm” ve “sekülerleşme” Katolik Kilise’sinin devlet idaresinden ayrılması, farklı dinlere özgürlüklerinin verilmesi konusunda bir yol açılması ve iki otorite arasındaki ayrılığın ortaya koyulması anlamına geliyordu. Bu çok önemli bir olumlu gelişmedir.

İslam dünyasında sekülerizm ve sekülerleşme tarihte bu şekilde gerçekleşmedi. Burada, bu olguların tarihi çok daha yakın ve çok daha yıkıcı bir geçmişe dayanıyor. Bu durum kolonizasyon hareketi ve diktatörlüklerle bağlantılı. Sekülerleşme kavramını kullanan bütün Müslüman liderler demokrat değillerdi. Bu nedenlerden ötürü, kullanılan kelimenin bu bölgede sahip olduğu anlam, onun yabancı ve kolonizasyonla ilgili olduğunu ve hiçbir şekilde özgürlük getirmediğini çağrıştırıyor.

Bizim, desteklediğiniz prensibi reddedilmeksizin ortaya koyan yeni bir kavram bulmaya ihtiyacımız var, çünkü kullandığınız kavramlar kabul görmüyor.

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını kabul ediyor musunuz?

Bu yalnızca kabul edilebilir bir şey değil, dahası, bu İslam’ın başlangıcından beri çok açık bir şekilde tek yol. Müslüman alimler inanç alanıyla toplumsal alanı birbirinden ayırıyorlardı.

Ama bu ayırım İslam ülkelerinde pek uygulanmıyor…

Bu ülkeler İslam ülkeleri değil. Onlar birer hanedanlık ya da İran gibi dinsel bir otoritenin her şeyin üstünde olduğu ve her şeyi kontrol altında tuttuğu bir sisteme sahip olan ülkeler. Ben buna karşıyım. Eğer böylesi bir yapı oluşturulacaksa, bu iki boyutun birbirinden kesin olarak ayrılması zorunludur.

Siz son kararı halkın vereceği fikrine katılıyor musunuz?

Siyasi seçim sürecine ilişkin talep halktan gelmelidir. Sorun, normları kimin tartıştığı ve normlarla birlikte hukuk mekanizmasının ne şekilde organize edileceği. Ben Müslümanları sivil toplum için daha yaratıcı olmaya ve Batı’yı da şu anda Müslüman ülkelerde yaşananları da taklit etmeden ama bu prensiplere saygı göstererek bir sistem bulmaya davet ediyorum. Euro-İslam ile hiç işim olaz.

Peki o zaman, sizin için Euro-İslam nedir?

Euro-İslam, ilk kez Bassam Tibi tarafından kullanıldı ve gazeteciler tarafından da çok tutuldu. Ben Avrupa’dan gelen bir şeyi düşünmüyorum. Bu fikir dünyanın her köşesinden gelebilir. Bizim Avrupa için İslami bir toplum modelimiz yok. Bana göre Avrupa’daki Müslümanlar için hayati öneme sahip üç şey var: Bulunulan ülkenin dilini konuşmak, kanunlara uymak ve yaşadığımız ülkeye sadık olmak; çünkü biz Avrupalıyız.

Söyleşi: Claudia Mende
İngilizceden çeviren: Erkan Erginci
© Qantara.de 2009

Fransa’nın Metz şehrinde yazdan kalma ılık bir sonbahar akşamı. Hasta yatağında bir kral… Etrafındakiler bu hasta adamın dudaklarından dökülecek son arzusunu yerine getirmeye hazırlanırlar. Oysa henüz 34 yaşında ölmeye hiç de niyetli olmayan genç kral son arzu yerine bir adakta bulunmayı tercih eder: İyileşmesi durumunda Paris’te o zamanlar Sainte Geneviève Manastırının harabe halinde bulunduğu tepeye, şehri Hun imparatoru Attila’nın saldırısından koruduğuna inanılan milli azize Geneviève’e yakışır bir kilise inşa ettirme sözü verir.  Bu adağın, ülkesinde yıllar sonra cumhuriyetçiler ve Katolikler arasında alevlenecek kavganın sembolü olacağını bilmeksizin… İşte kilise olarak inşa edilip anıt mezara çevrilen meşhur Panthéon’un hikâyesi böyle başlar (Panthéon: Milli kahramanlar ve ünlüler anısına inşa edilen anıt-yapı; bildiğimiz türbe!).

İyileşir iyileşmez Paris’e dönen XV. Louis, dönemin önde gelen mimarlarından Jacques-Germain Soufflot’ya Sainte Geneviève kilisesinin inşa emrini verir. Roma’daki Panthéon’dan esinlenilen bir planla 1764′de işe başlayan mimarın ömrü kilisenin tamamlanmasını görmeye yetmez. Adak sahibi ve inşaata ilk taşı koyan XV. Louis de on yıl sonra tarih sahnesinden çekilir. Klasik kilise mimarisinden çok farklı olarak tasarlanan yapının inşaatı uzadıkça uzar ve nihayet cumhuriyet devrimiyle karşılaşılır. Artık Fransa’da kilise inşaatlarını finanse edecek ne kral kalmıştır ne de kardinal.

Nihayet 1790′da, devrimden bir yıl sonra yapımı tamamlanan kiliseyi kısa bir süre sonra yeni bir inşaat daha beklemektedir. Millet Meclisi’nin 1791′de aldığı kararla kilise, yapılacak köklü değişikliklerden sonra anıt mezar olarak “kutsanır.” Fransa tarihindeki önemli şahsiyetlerin naaşlarının bu devasa mezarlığa defni uygun görülür. Ancak Paris’in seçkin Katolik ailelerinin ikametgâhı olan Latin Mahallesinde (quartier latin), Luxembourg bahçesinin (jardin du Luxembourg) hemen karşısında bulunan bu gösterişli yapının dönemin cumhuriyetçilerine öylece bırakıldığı sanılmasın. Fransa’nın ilk imparatorluk tecrübesini yaşadığı I. Napoléon döneminde yapının zaman zaman Katolik ayinleri için kullanılmasına izin verilir.

Ülkenin krallığa döndüğü döneme gelindiğinde (1821-1830) XVIII. Louis’nin emriyle Panthéon, yeniden Sainte Geneviève’e ithaf edilerek tamamen kiliseye çevrilir. Ancak bütün bu el değiştirmeler sırasında kilise karşıtlığı ile bilinen tarihi şahsiyetler (Voltaire, Rousseau, Victor Hugo, Emile Zola, Marcelin Berthelot, Jean Jaurès vs. hepsi aynı dönemde defnedilmemiştir) dâhil bütün naaşlar Panthéon’da bulunmaya devam eder. Voltaire gibi, Katolikler tarafından “din düşmanı” ilan edilen birinin mezarının bir kilise bünyesinde bulunuyor olmasını dönemin kıralı XVIII. Louis şöyle açıklar: “Bırakın Voltaire orda kalsın, böylece her gün ayini dinlemek zorunda kalarak cezasını çeker.”

1830 devrimiyle kilise özelliği elinden alınan yapı yeniden “laikleştirilir” ve adına insanlık tapınağı manasında “Temple de l’Humanité” denir.

Fransa’ya ikinci kez imparatorluk “zevkini” tattıran III. Napoléon tahta geçtiğinde ise, beklendiği üzere anıt mezarı kiliseye yeniden devreder.

XIX. yüzyılda Fransızların bu “elim sende oyunu” nihayet son bulur. 1885′de kilise payesi son kez elinden alınan yapı günümüzde Paris’i ziyaret eden her turistin gezi rehberinde bulunan bir anıt mezardır artık.

Yaklaşık bir asır süren çekişmenin son faslında Katolikler Panthéon’u kabul ederler ama içlerine tam olarak sindirdikleri de söylenemez. Zira yapı “solcu mezarlığı” olarak anılacaktır bir süre sonra. Bu durumda Invalides askeri mezarlığı da bünyesinde barındırdığı şahsiyetler göz önüne alındığında (Turenne, Vauban, Napoléon, Mareşal Foch vs.) “sağcıların Panthéonu” olarak kabul görür.

Ancak Fransa tarihinde kendisine sık sık “hakem” rolü biçilen General de Gaull bir kez daha sahneye çıkar. Aynı zamanda silah arkadaşı da olan, İkinci Dünya Savaşının ünlü direnişçilerinden Jean Moulin’in kabrini 1964′de Panthéon’a naklederek Latin Mahallesi ve solcular arasındaki tarihi rekabete son noktayı koyar.

Yolunuz Paris’e düştüğünde, klasik bir tepki olarak “Ne işim var gâvurun mezarında, Voltaire’e Fatiha mı okuyacağız?!” demeyecekseniz eğer, bu mimari şaheseri ziyaret etmeyi unutmayın.

Fatih Yetim / Paris

Batı’nın din tecrübesi

Batılıların tarihte her zaman dinleriyle başları dertte olmuştur. Kilise,

a) Din ve vicdan özgürlüğünü tanımamış;

b) Farklı din ve mezheplere hayat hakkı sağlayamamış, milyonlarca insanın öldürülmesine sebep olmuş;

c) Din adamları sınıfına mensup olmayanların siyaset yapmalarına izin vermemiş;

d) Bilimsel faaliyetleri engellemiş, kilise dogmatizmini teyit etmeyen bilim adamlarını ateşe atmıştır.

Avrupa, modern hukuku, laikliği, din-devlet ve toplum ilişkisini tanzim ederken bu tarihi arka plana dayanıyor…

(Ali Bulaç)

Eski Gönderiler »