Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Aşk ve Çileler / Monna Rosa

(Sezai Karakoç)

Monna Rosa siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah senin yüzünden kana batacak
Monna Rosa siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Monna Rosa bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşi kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Monna Rosa seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Monna Rosa ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Ben de çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatır her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mum ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat on ikidir, söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşlari
Konarlar bahçemin incirlerine
Kiminin rengi ak, kiminin sarı
Ah beni vursalar bir kuş yerine
Akşamlari gelir incir kuşlari

Ki ben Monna Rosa bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O sakin bakışlar bir su kenarında
Ki ben Monna Rosa bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle bir saza
En güzel türküyü bir kuşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa

Artık anla beni muhacir kızı
Anla ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı etrafımı
Artık anla beni muhacir kızı

Yağmurdan sonra büyürmüş başak
Meyveler sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurdan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler, o korkulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir gülümsemene
Bir tüy ki kapalı geceye güne
Altın bilezikler, o korkulu ten

Monna Rosa siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah senin yüzünden kana batacak
Monna Rosa siyah güller, ak güller

Vampir geldi haaanııım…

(Nihal Bengisu Karaca, Habertürk)

SİYASET gündemi giderek daha sıkıcı hale geliyor. Bugün pazar, azıcık gevşeyelim ve yakında ikincisi gösterime girecek olan popüler vampir kültü Twilight’ın neden bu kadar çok tutulduğuna eğilelim.

Malumunuz vampir metaforu eskiden, bir insanın ruhunu şeytana satmasının ifadesi olarak ilgi çekerdi; lanetlenmeyi ve dehşetli bir açlığı, sömürüyü ve hiçbir aile bağı ya da değer tanımayacak denli yozlaşabilen bir çürümüşlüğü tasvir etmek için sahne alırdı. Şimdi ise, kadın-erkek arasında, bir zamanlar var olan erotik gerilime gönderme yapmak, handiyse “aşk”ı yeniden inandırıcı kılmak için aramızdalar. “Nerede o eski aşklar?” özleminin gizli öznesi olan “mesafe”, taraflardan birinin vampir olması (tehlikeli olması) sayesinde neşvü nema bulabiliyor, bu yüzden ortalık romantik vampirden geçilmiyor.

CİNSEL ÖZGÜRLÜĞÜN KATLETTİĞİ EROTİZM

Nitekim Twilight bombasının sırrı, ilk filmde Edward’ın gizlice Bella’nın odasına girdiği sahnededir. Edward bir yandan Bella’ya yakınlaşmak istemekte, bir yandan bunu yapmaması gerektiğini bilmektedir. Bella’ya duyulan arzu, Bella’nın ölümü olabilir çünkü. Kendini tutamayabilir vampir damat adayı, öpmekle yetinmeyip Bella’nın kanını içerse hem yeminiyle ters düşecektir, hem de âşık olduğu kadını istemeden öldürecektir. Atmosfer bu “sınır aşımı” ihtimalinin yarattığı elektrikle yüklüdür ve ilginç ama, gerçekleşmekte olan sanki bir vampir ile ölümlünün yakınlaşmasındaki hayat memat sorunu değildir. Sanki bir bakire ile onu lekelemekten çekinen ve ailenin şerefiyle oyun oynanmayacağını bilen bir 17. yüzyıl asilzadesi söz konusudur.

Bana kalırsa, Batılı gençlerin başını döndüren şey, yurdumuzda gayet sıradan bir durum olan bu engellenmişlik ve sınırla kayıtlılık halinin içerdiği erotik gerilimden başkası değildir. Birbirine dokunamama, hazzı erteleme, özlem duyma halinin özlenen nostaljisi. Bu vuslatı gayri kabil durum, sıradan Batılı bir kız ile sıradan Batılı bir oğlanın arasına yerleştirilseydi millet gülerdi. İnandırıcı olmazdı, neyse ki oğlan vampirdir de, bu sayede özlenen “özlem duyma” bir nebze olsun hayatiyet kazanır; kendini engellemek zorunda olan romantik vampir aracılığıyla bir “eski zaman aşkı” yanılsaması yaratılır.

ÖZLEME DUYULAN ÖZLEM… VE BURALARA NASIL GELİNDİ?

Eski aşkları güçlü kılan, mesafenin yarattığı gizem, kavuşma arzusu ve fakat kavuşmanın sınıfsal ya da ahlaki sınırlarla kayıtlı olması idi. Apansız bastırıveren arzular ile üzerinde toplumsal mutabakat olan kayıtlar, kurallar, ahlaki sınırlar arasındaki gerilimden besleniyor, bileniyordu aşk.

Bu sınırların haklılığına duyulan inanç, ihtiyaçların temini eksenine odaklanan modernleşme ile nitelik kaybına uğradı. Derken temelini ahlaktan alan toplumsal kurallar ikiyüzlü bir şeye dönüştü. Birileri bu ikiyüzlülüğe itiraz etti, çözüm herkesin dilediğince sevmesini-sevişmesini salık veren “cinsel devrim”de imiş gibi göründü.

Evliliğin erkekleri kısıtlamadığını ama kadınları boyunduruk altına alan bir tuzak olduğunu iddia eden feminizm, cinsel özgürlüğü perçinledi. Fakat bu çözüm dolayısıyla bazı virajlar çok hızlı alındı, modern kapitalizmden ayar yiyen cinsel özgürlükle, cinsellik seri tüketimin nesnesi haline geldi. Kadın erkek ilişkilerindeki sınırların kaybolması, ilişkilerin başlamasını kolaylaştırıyor ama alınan hazdan da alıp götürüyordu üstelik.

Ted Bundy işlediği cinayetleri anlatırken, “Öldürmek araba lastiği değiştirmeye benzer. İlk zamanlarda son derece dikkatli davranırsın, ama sıra otuzuncu lastiğe geldiğinde somunu iyi sıkmamaya, anahtarı nereye taktığına bakmamaya başlarsın” demişti. Sanki modern aşkları tarif ediyordu; var etmek için değil yok etmek için vites yükseltmiş modern kadın-erkek ilişkileri ile araba lastiği değiştirmek arasında bir fark kalmamış gibiydi.

Romantik vampirler, tehlikelerini, sınırlılıklarını ve dolayısıyla gizemini kaybetmiş aşkları diriltme özleminin beyazperdedeki izdüşümüdür. Cinsel özgürlüğün ve kapitalizmin katlettiği erotizme suni teneffüs yapılmakta, aşkın ruhu ölülerle çağrılmakta.

Buradan ülkemiz adına bir memnuniyet payı çıkarabiliriz. Üzerinde yaşadığımız toprakların ve bazen çok şikâyet ettiğimiz “sınırların”, “kuralların”, “değerlerin” kıymetini bilelim derim. Zira hâlâ aşka benzer şeyler yaşayabiliyorsak, bunu bazı sınırlara, o sınırların ürettiği oylumlu büklümlü hikâyelere borçluyuz. Zira bu işlerin formülü artık belli: Engel yoksa gerilim yok. Gerilim yoksa hikâye yok. Hikâye yoksa aşk da yok.

(Doç. Dr. Yener ÖZTÜRK, Yeni Ümit Dergisi)

Allah’ın insanlığa son peygamber olarak görevlendirdiği Efendimiz (s.a.s.) bir taraftan çevredeki kabile ve devletlere elçi ve nâmeler gönderirken diğer taraftan da onlardan gelen temsilci ve mektuplara muhatap oluyordu. Hususiyle Mekke’nin fethini müteakip Kureyş’in, ardından da başka bir güçlü kabile olan Hevâzin’in İslâm’ı kabul etmesiyle Arap Yarımadası’nın muhtelif bölgelerinde ikamet eden kabileler Medine’ye heyetler göndermeye başladılar.1 Gelen heyetlerin yoğunlaştığı yıl hicretin 9. yılıydı. Öyle ki bu yıla “Senetü’l-vufûd – Heyetler yılı” denilmiştir.

Medine’ye gelen bu heyetlerin geliş sebepleri farklıydı. Ancak bu sebepler umumiyetle, mensubu bulundukları kabilenin Müslüman olduğunu bildirmek ve onlar adına bîatta bulunmaktan ibaretti. Buna bağlı olarak İslâm’ın hükümlerini öğrenip kabilelerine bu bilgilerle dönmek veya dini kendilerine öğretecek kimseleri talep etmek gibi sebeplerle de geliyorlardı. Bunun yanında az sayıda da olsa, dünyalık elde etmek ve bazı şartlarla İslâm’ı kabul etmek için gelenler veya İslâm’ı kabul etmemekle birlikte cizye (vergi) vererek İslâm hâkimiyetini kabul ettiklerini açıklayanlar da oluyordu.
Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen elçilerle resmî görüşmeleri Medine’de Mescid-i Nebevî’nin “üstüvânetu’l-vüfûd – sefirler sütunu” adı verilen yerinde yapılırdı. Efendimiz, gelen elçiler bir kabilenin veya bir devletin temsilcileri olması münasebetiyle, onların getirmiş oldukları mektupları, titizlikle okutur, temsil ettikleri kabilenin dostluklarının bir işareti olan hediyelerini kabul eder ve onlarla yakından ilgilenirdi.2

Ne maksatla gelirse gelsin, Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’ye gelen elçileri iyilikle karşılar, onlara daima mütebessim bir yüzle muamele eder ve onların incinmemesi için bütün arkadaşlarına da aynı şekilde davranmalarını emrederdi.3

Elçilerin Allah Resûlü ile konuşmaları o kadar samimi bir hava içinde geçiyordu ki, çoğu kez diplomatik görüşmeler deyince akla gelen aşırı resmiyet ve donukluk, Peygamberimiz’in sözleri ve davranışları karşısında eriyip gidiyordu.4

Böyle bir karşılama önemli ve de gerekliydi, zira “gelen heyet fertleri arasında, kavmi ve kabilesi içinde daima saygı ve hürmet görmüş insanlar da oluyordu. Bunlar, kendi toplumlarında bu tür ilgi ve alâkaya alışmış insanlardı. Dolayısıyla onlara aynı oranda bir ilgi ve alâka gösterilmeliydi ki geldikleri yeni toplumu yadırgamasınlar; yani bu ilgi ve alâka onlara ünsiyet aşılamalı ve yabancılığın verdiği rahatsızlığı ortadan kaldırmış olmalıydı. Ayrıca bu heyetlerden pek çoğu resmî idi. İslâm bir devlet nizamı olarak îlan edilince, çevredeki kabile ve devletler kendilerince bir durum değerlendirmesi yapmak üzere, Medine’ye heyetler gönderiyorlardı. Bu heyetlerdeki insanlar da sıradan insanlar değillerdi; az-çok hemen hepsinin kendine göre bir dünya görüşü ve değer yargıları vardı. Ve bu insanlar geldikleri yerlere döndüklerinde intibalarıyla geriye döneceklerdi ve onların bu kanaati de mensubu oldukları devlet veya kabileye mutlaka tesirli olacaktı. Öyle ise bu insanların müspet kanaatlerle techiz edilmesi şarttı. Bu da onlara gösterilecek ilgi ve sıcak bir istikbal (karşılama) ile yakından alâkalıydı.”5

Allah Resûlü’nün bu konudaki hassasiyetlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Heyetleri şehrin dışında karşılatırdı
Peygamber Efendimiz ile görüşmek üzere Medine’ye gelen heyetler, hangi inancı taşırlarsa taşısınlar, onlara değer verilirdi. Öyle ki bu heyetler ta şehrin hudutlarında karşılanırdı. Hz. Peygamber’in (aleyhisselam) yanına, onları karşılamak üzere bekleyen bir teşrifatçı ile gelirlerdi. Mesela Sakîf heyetini Muğire b. Şu’be ile beraber Sahabenin en önde gelen ismi Hz. Ebu Bekir (r.a.) karşılamıştı.6

Kıyafet konusuna özen gösterirdi
Gelen heyetleri önemsemenin ve onlara verilen değerin bir yansıması olarak Peygamberimiz elçileri kabul merasiminde hususî bir elbise giydiği gibi, ashabının da aynı şekilde temiz ve özel kıyafetler içinde olmasını emrederdi.7

Gelenlerin taleplerini nezaketle dinlerdi
Peygamberimiz kendi fikrini beyan etmeden önce heyetlerin düşünce ve taleplerini dikkatle dinlerdi ve onlara mutlaka Müslüman olmaları gerektiği istikametinde bir zorlamaya başvurmazdı. Allah Resûlü, dinde seçme hürriyetinin ifadesi olan “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) ayetinin hükmünü uygulamaktaydı. Mesela, 630 yılında Müslüman olduklarını bildirmek üzere Medine’ye gelen Himyer Hükümdarı’nın elçilerine şu açık talimatı vermiştir: Bir Yahudi ve Hıristiyan, Müslüman olduğu takdirde, mü’minlerden olur ve o, artık onların sahip olduklarına sahiptir. Eğer Yahudiliklerinde ve Hıristiyanlıklarında kalmak istiyorlarsa cizyelerini vermek şartıyla onlara müdahale olunmaz.8

Allah Resûlü, Müslüman olmak için geldiklerini, ancak şartlarının olduğunu söyleyen Sakif heyetini de hemen reddetme yoluna gitmemişti. Taleplerini mülâyemetle dinlemiş, onların İslâm’a ters olan tekliflerinin zararlarını izah ederek bu yanlış fikirlerinden vaz geçmelerini istemişti. Onlar da bunu kabul ederek şart sürmeksizin Müslüman olmuşlardı.9

Muhtelif bağları vesile kılarak onlara iltifat ederdi
Allah Resûlü gelen heyetlere yakın-uzak çeşitli bağları kullanarak yakınlık göstermiş, iltifat etmiştir. Meselâ, Benû Amir b. Sa’saa heyeti geldiğinde -ki bunlar da Adnan soyundan gelmekteydiler- “Siz kimsiniz diye sormuştu, onlar: ‘Biz Amir b. Sa’saa oğullarıyız.’ deyince, “Hoş sefa geldiniz, siz benden.. ben de sizdenim.” diye iltifat ederek onları onurlandırmıştır.10

Misafirlerinin izzet ve ikramıyla bazen bizzat kendisi ilgilenirdi

Medine’ye gelen elçiler, suffe ve mescid yanında kurulan portatif misafirhanelerde (çadırlarda) veya sahabeden bu işe müsait olanların evlerinde ağırlanıyordu. Bazen de Peygamberimiz’in, elçileri, -onların konumlarını da dikkate alarak- bizzat Kendisi’nin ağırladığını görüyoruz. Mesela Adiyy b. Hatim bunlardandır. O kavmi içinde ulu, şerefli, hatip ve hazır cevap birisi olarak şöhret bulmuş bir kabile reisiydi. Medine’ye gelip kendisini tanıtınca Efendimiz onu evine götürüp onurlandırmıştır. Kendisi yere oturup onun altına bir minder uzatmıştı. Peygamberimiz onunla uzunca konuşmuştu. Adiyy, Peygamberimiz’in gerek yüksek ahlakı ve inceliği, gerekse mütevazı/sade hayatı karşısında daha fazla beklemeden Müslümanlığı kabul ettiğini belirtmiştir.11

Bu çerçevede bir noktaya daha temas etmekte fayda vardır. Peygamberimiz, gelen elçilerin ikramıyla bazen Kendisi ilgilenmiştir. Meselâ, Habeşistan Hükümdarı’nın elçilerine bizzat Kendisi ikramda bulunmuştur.12

Kaba söz ve tavırları yüce ahlakıyla savmaya çalışırdı
Bu görüşmelerde öne çıkan bir husus da Peygam-berimiz’in o huzurun âdâbına riayet etmeyenlere karşı bile gösterdiği nezaket ve müsamahasıydı. Heyetler içerisinde gelenlerden, bedevî tavırlar içinde söze başlayanlar olabilmekteydi. Peygamberimiz o yüce müsamahasıyla bir şey olamamış gibi onları dinlemeye çalışırdı. Mesela, Peygamberimiz’in sütannesi Hz. Halime’nin kabilesinden bir heyet gelmişti. Heyetin başında Dımam b. Sa’lebe vardı. Bu kişi içeri girer girmez ‘Hanginiz Abdulmuttalib’in oğludur?’ diye söze başladı. Peygamberimiz de kendisini ona tanıttı. Daha sonra ise bu kişi üslûbunun biraz ‘sert ve kaba’ olduğunu söylerek bunun için de kırılmamasını ister. Peygamberimiz de ‘istediğini sorabileceğini; incinmeyeceğini’ söyledi. O zat da kendi üslûbuyla sorularını yöneltti ve bunların cevabını bir bir aldı. Neticede Müslüman olup memleketine döndü.13

Bir başka misal: Yine bu dönemde Müseylimetü’l-Kezzâb Allah Resûlü’ne bir heyet göndermişti. O yazısında: “Ben bu işte (peygamberlikte) sana ortak kılındım. Bu bakımdan yerin yarısı bizim öbür yarısı da Kureyş’indir, ancak Kureyşliler haddi aşan bir kavimdir.” diyordu. Peygamberimiz bir ara o elçilere siz ne düşünüyorsunuz bu konuda demişti. Onlar “Onun dediğini deriz.” dediler. Peygamberimiz orada onlara hak ettikleri cevabı vermişti. Ama haddini bilmez o insanlara bile Allah Resûlü fiilî bir cezayla mukabelede bulunmamıştı.14

Hediye takdimine önem verirdi
Gelen heyetlerin İslâm adına gönüllerini kazanma istikametinde Peygamberimiz’in diğer bir tavrı ise, onları memleketlerine hediyelerle göndermiş olmasıydı. Bu türden bir uygulaması ile onları taltif ediyordu. Öyle ki heyet içinde hizmet için getirilmiş bir çocuk veya köle dahi olsa onu da mükâfatlandırmıştır. Meselâ, Temim Oğulları’nda bulunan küçük bir çocuk bile, Peygamberimiz’den nasibini/hediyesini almıştır.15

Allah Resûlü hediye takdimine son derece önem vermiştir. Öyle ki son hastalığında yaptığı üç tavsiyeden biri de “Ben elçilere nasıl hediyeler ikram ediyorsam siz de öylece hediyeler vermek suretiyle hürmet gösteriniz.”16 olmuştur.

Peygamberimiz (s.a.s.), bu hususta gösterilmesi gereken hassasiyeti son vasiyetine konu etmekle, bu işin ehemmiyetine ve istikbalde alacağı derinliğe de işaret ediyordu ki, bu da yakın-uzak gelecek açısından çok önemliydi.

Gelen heyetlerin inançlarıyla alakalı taleplerini dikkate alırdı
Bu konuda Allah Resûlü’nün Necranlı Hıristiyanlara ibadet etmeleri hususunda gösterdiği hoşgörüyü hatırlatmak yeterli olacaktır. Necranlılar, Peygamberimiz’in gerçekten bir peygamber olup olmadığını araştırmak üzere, bir heyetle Medine’ye gelirler. Altmış kişilik bu heyet, Medine’ye gelerek Allah Resûlü ile görüşmek üzere mescide gider. Mescitteyken ibadet vakitleri geldiğinde ise, Mescid-i Nebevî’de ibadet etmek isterler. Sahabe’den bazısı bu heyetin mescidde ibadet etmelerine engel olmak ister. Ancak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ibadetlerini serbestçe yapabilmeleri için Necranlı Hıristiyanlara dokunulmamasını emreder. Neticede, içinde papazların da bulunduğu Necran heyeti Mescid-i Nebevî’de, doğu tarafına yönelerek rahat bir şekilde ibadetlerini yaparlar.17

Hâsılı, bütün bu davranışlar Peygamber Efendimiz’de değişmeyen prensipler cümlesindendi… O, gelen fert ve heyetlere de bu prensipler çerçevesinde muamelede bulunuyordu ki, bütün bunlarda hikmetlerle dolu gayeler vardı. Evvela, henüz yeni gelmiş ve bütünüyle İslâm’a ısınmamış bu insanlar yer değiştirmenin rahatsızlığını, tedirginliğini yaşarken, eğer kendilerini tedirginlikten kurtaracak emniyet dolu bu sıcak atmosferi bulamasalardı, tercihlerini başka türlü de kullanabilirlerdi ki, bu da onlar için büyük bir kayıp olurdu. İşte Efendimiz’in (s.a.s.), kendisine, imânın en küçücük bir şemmesiyle (kokusuyla) gelenlere dahi fevkalâde alâka ve ilgi göstermesi, onları böyle bir yanlış karardan kurtarıyordu ki, bu da, bugün ve yarın üzerinde önemle durulması gerekli konulardan olsa gerek.18

Meselenin Günümüze Ait Yorumu
Buraya kadar arz edilenlerden de anlaşılacağı üzere Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bilhassa Mekke fethinden sonra civar devlet ve kabilelerden gelen heyetleri karşılamada ciddi bir hassasiyet gösteriyor ve bu davranışının örnek alınarak kendisinden sonra da devam ettirilmesini istiyordu. Ömrünün son anlarında bu isteğini, vasiyetleri arasında da tekrar etmişti. Acaba biz bu tavrı günümüzde de aynen sergileyebilir miyiz? Böyle bir soruya cevap mahiyetinde F. Gülen Hocaefendi Prizma adlı eserinin 1. cildinde şu cevabı verir:

“Evvelâ itiraf etmeliyiz ki, hiç kimse Allah Resûlü’nün sergilediği bu tavrı ayniyle gerçekleştiremez. Zira hiçbir insanın, buna takat ve gücü yetmez… İster heyetleri kabulünde gösterdiği sıcak alâka ve ilgiyi, isterse bazı kimselerin mâzideki kusurlarını tamamen unutarak onları kabullenişini bizim aynıyla tatbik ve temsil etmemiz imkânsızdır.” Gülen Hocaefendi meselenin Efendimiz’le alakalı yanına dikkat çektikten sonra dîn-i mübîn-i İslâm’ın müntesiplerine hayatî bir hatırlatmada bulunur: “..Ama yine de aynı şeyleri gücümüz nispetinde yapmak mecburiyetindeyiz. Yoksa âlemşümul bir hizmeti, seviyesiz göstermiş, dolayısıyla da bu yüce davaya ihanet etmiş oluruz.”19

Allah Resûlü’nün Diğer Yabancı Misafirlere Yaklaşımı
Allah Resûlü, sadece kendisine gelen heyetlere karşı değil, dini kabul etmek için gelen fertlere karşı da her zaman ilgi ve alâkasını en üst seviyede sürdürmüştür. Yine Prizma adlı eserinde bu hususu da yorumlayan Gülen Hocaefendi şunları kaydeder:

“Meselâ, Halid b. Velid, Amr b. Âs ve Osman b. Talha gibi Mekke’nin seçkinleri Medine’ye geldiklerinde, her biri Allah Resûlü’nden öyle iltifatlar görmüşlerdir ki, o gün için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhüm) öylesini bulamamışlardı. Efendimiz (s.a.s.), Hz. Halid’e: “Ben de, Halid bu kadar akıllıyken nasıl oluyor da küfür içinde kalıyor diye hayret ediyordum” der… Kısa bir müddet sonra da onu “Allah’ın Kılıcı” unvanıyla taltif eder… Amr b. Âs, Müslümanlara çok kötülüğü dokunmuş bir insandı. Öyle ki bu zat, o güne kadar dehasını hep İslâm aleyhinde kullanmıştı. Ama Müslüman olup Medine’ye gelince, Efendimiz (s.a.s.), ona mâziye ait en küçük bir meseleyi dahi hatırlatmayacak kadar sıcak davranmıştı. Onun dua talebi üzerine “Bilmiyor musun İslâm, onu kabul etmeden önce işlenen bütün günahları siler, temizler” buyurmuştu… Abdullah b. Cerir el-Becelî huzura girince, Efendimiz gözleriyle herkese yol gösteriyor gibi cemaat içinden birinin kalkıp da ona yer vermesini arzuluyordu… Cemaat bunu anlayamayınca da, hemen harekete geçiyor ve cübbesini çıkararak Abdullah b. Cerir’in (r.a.) altına seriveriyor, daha sonra da, ashabına; bir kavmin kerîmine karşı ikramda bulunulması gerektiği hususundaki o ölümsüz nasihatini sunuyordu. Ebu Cehil’in oğlu İkrime’ye iltifat dolu sözlerle mukabelesi ise, bu konuda apayrı bir ibret levhasıdır.”20

Sonuç
Yabancı heyet ve misafirlerle yapılan bu görüşmeler, İslâm’ın doğru anlaşılması ve kabulü açısından hayatî önem taşımaktaydı ve bu yüzden büyük bir fırsattı. Heyetlerin kabileleri adına gelmeleri ise büyük bir avantajdı. Yüce bir ahlak sahibi olan Allah Resûlü de, gelen heyetlere nebevî müsamaha ve misafirperverliğini göstermiş ve onlara oldukça nazik davranmıştır. Bu süreçte Hz. Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) tamamı devlet protokolüne ait bir meselenin temelini atmıştır.

Günümüzde de bu nebevî anlayış ve hassasiyetin dikkate alınması gerektiği açıktır. Öyleyse bu konuda netice almak isteyenler güçleri yettiği ölçüde Allah Resûlü’nün takip ettiği yol üzerinde yürümelidirler. Bu çizgi ve seviyeyi yakalamayı hedef bilmeli ve bu mevzuda her zaman alıştırma yapmalıdırlar.

Dipnotlar
1. İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, Daru İbn Kesir, Beyrut tsz., 2/559-560.
2. Hamidullah, “İslâm Peygamberi / Le Prophéte de İslâm”, (Türkçeye çev.: Salih Tuğ), İstanbul 1980, 2/1086.
3. Bkz. El-Kettanî, et-Teratîbu’l- İdâriyye, Beyrut 1346, 1/447.
4. Ahmet Önkal, Rasulullah’ın İslâm’a Davet Metodu, Konya, 1981. s. 128.
5. M. Fethullah Gülen, Prizma I, Nil yay. İzmir 1995, s. 141.
6. Bkz. Taberî, Tarihu’t-Taberî, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye Beyrut 1995, 2/180.
7. el-Kettanî, et-Teratibu’l-İdariyye, 1/452; Hamidullah, İslâm Peygamberi, 2/1087.
8. İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye,2/589.
9. Taberi, Tarih, 2/179-180.
10. İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübra, Daru Sadır, Beyrut tsz, 1/311.
11. İbn Sa’d, et-Tabakât, 1/322.
12. Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, (Çev. Kemal Kuşçu) İstanbul 1963. s. 120.
13. Taberî, Tarih, 2/193. Ayrıca bkz. İbn Sa’d, et-Tabakat, I, 298.
14. Taberî, Tarih, 2/203.
15. Bkz. İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, 2/567.
16. Buharî, Cizye 6, Meğazi 83; Müslim, Vesayâ 20; Ebu Davud, İmaret 28.
17. İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, 1/574.
18. M. Fethullah Gülen, Prizma, 1/140.
19. M. Fethullah Gülen, Prizma, 1/141
20. M. Fethullah Gülen, Prizma, 1/139.

Eski Gönderiler »