İslam Hukukunda Küllî Kâideler

Posted: 12/06/2009 in Hukuk

(Prof. Mustafa BAKTIR)

İslâm hukukunun genel prensipleri küllî kaideler şeklinde ifade edilmiştir. Küllî kaidelerin Kitab, Sünnet ve ilk dönemde yazılan fıkhî eserlerde dağınık bir şekilde mevcut olduğu biliniyor ise de, bugün olduğu şekilde ortaya çıkışı hicrî dördüncü asrın başlarına rastlamaktadır. İslâm teşri tarihini inceleyen eserleri gözden geçirdiğimizde, bunların İslâm hukuk tarihini birkaç devrede ele aldıklarını görmekteyiz. Bu eserlerin hemen hepsinde dikkatimizi çeken bir nokta olmuştur. Resûlullah (s.a.s.), sahabe ve mezheplerin ortaya çıktığı dönemler geniş bir şekilde incelendikten sonra, taklit devri veya fıkhın gerileme devri diye dördüncü bir dönem eklenmekte, fazla tahlil ve izaha girilmemektedir. Bu dönem, İslâmî ilimler sahasında bilhassa Mâverâünnehir ve çevresinde büyük bir inkişafın olduğu, Kerhî, Debûsî, Pezdevî ve Serahsî gibi büyük Hanefî fakîhlerinin yetiştiği, usûl ve füru’ sahasında çok değerli eserlerin telif edildiği verimli bir dönemdir. Kanaatimizce İslâm hukuk tarihinde ileri bir merhale olarak kabul edebileceğimiz küllî kaidelerin tespiti de yine bu dönemde olmuştur.

Mezhep imamları ve onların talebeleri tarafından verilen binlerce fetvanın sistematize edilmesi ve bir tasnife tabi tutulması yine bu döneme rastlar. Bu dönemde fetvalar o kadar çoğaldı ki, bunları belli kaide ve esaslar altında toplama ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıktı. İlk Hanefî usûlcülerinden Kerhî bu işi başlatmış, ondan sonra gelenler de aynı yolda büyük mesafe katetmişlerdir. Nitekim, bu sahada yazılan eserlerin mukaddimelerine baktığımızda binlerce meseleyi ezberlemenin mümkün olmadığına temasla, küllî kaidelerin tespitinin bir ihtiyaç ve zaruretten doğduğu belirtilmiştir. Fetvalar külli kaidelerle test edilmektedir.

Diğer taraftan, bu eserlerin ilk olarak Hanefîler tarafından yazılmış olması oldukça manidardır. Hanefî mezhebi Ebû Yusuf’tan başlamak üzere genellikle İslâm devletlerinin resmî mezhebi olmuş ve yüzyıllar boyunca tatbikatta kalmıştır. Dolayısıyla mahkemelerde pek çok ihtilaflı mesele Hanefî mezhebine göre karara bağlanmış ve neticelendirilmiştir. Bunun tabiî bir neticesi olarak fıkhî mesele sayısı oldukça artmıştır. Bu da kendiliğinden bir çok fer’î meseleyi belli kaideler altında toplama ihtiyacını doğurmuştur. Mecelle’nin esbab-ı mucibe mazbatasında da, Hanefî mezhebinde yüzyıllar boyu verilen fetvaların bir araya toplanmasının zorluğuna temas edilerek, Şeriyye Mahkemelerine bile kadı bulunmakta güçlük çekildiği kaydedilir.

Bu kaideler, bir ihtiyaç ve zaruretten doğmuş, bazı merhalelerden geçtikten sonra nihaî şeklini almıştır. Bu makalemizde, küllî kaidelerin tarifini, ortaya çıkışını ve İslâm hukukunda ve günümüzdeki önemini ana hatları ile vermeye çalışacağız.

Küllî Kaidelerin Tarifi, Genel Olmaları ve İstisnaları
Küllî kaideler, fıkıh kitaplarının tertip ve tasnifinden sonra ortaya çıktığı için, tarif ve tahlillerine ancak muahhar kitaplarda rastlıyoruz. Bu sahada yazan ilk âlimlerden Kerhî ve Debûsî’ye baktığımızda, kaide yerine “asıl” tabirinin kullanıldığını görmekteyiz. Bu sahanın ilklerinden Kerhî’nin eseri aynı zamanda bu risalenin ismi de diyebileceğimiz şu cümle ile başlar: “Ashabımızın Kitaplarının Dayandığı Asıllar.” (Kerhî, Mısır, 80).

Cürcâni, Ta’rifât’ta küllî kaideyi şöyle tarif eder: “Cüz’iyyatın tamamını içine alan küllî bir hükümdür.” (Cürcanî 1938, 114).

Mecelle şârihi Ali Haydar Efendi’nin tarifinde küllî kaidelerin biraz daha netleştiğini görmekteyiz: “Cüz’iyyâtın ahkâmının bilinmesi için, o cüziyyâtın küllîsine veya ekserisine uygun ve muvafık olan hükm-ü küllî veya ekserîdir.” (A. H. Ef., 1330, 1:27).

Günümüz müelliflerinden Mustafa ez-Zerkâ da şu tarifte bulunur: “Kendi konusuna giren hadiseler hakkında umumi teşriî hükümler ihtiva eden, düstûrî ve kısa cümlelerle ifade edilen küllî ve fıkhî esaslardır.” (Ez-Zerkâ 1968, 2:947)

Küllî kaide yerine, bazen Zabıt, Nazariye, Eşbah ve’n-Nezâir ve Prensip gibi kelimeler de kullanılmıştır. Bunlar arasında bazı manâ farklılıkları olmakla birlikte, genel olarak aynı anlama gelmektedirler (Baktır 1995, 11: 456-57).

Küllî kaideler için “ağlebî” tabiri kullanılmıştır. Çünkü bu kaideler, bir meselenin anlaşılmasında, genel kıyas usulleri ile temel fıkıh tefekkürü meydana getirir. Kıyasta ise her zaman istisnalar mevcuttur. Bu istisnalar genellikle celb-i menfaat (menfaatlerin celbi) ve def’i mefsedet (zararın önlenmesi) için olduğundan ve insanlardan güçlüğün kaldırılmasını hedef aldığından, İslâm hukukunun maksat ve gayesine daha uygundur. Bunun en güzel misali de istihsanen verilen hükümlerdir. Bununla birlikte, küllî kaidelerde de istisnalar olabilmektedir. Ancak bu istisnalar, ya bir başka kaidenin ruhuna daha uygundur veya hususî ve istihsanî bir hükmü gerektirir. Ali Himmet Berkî’ye göre de, her kaidenin istisnası olabileceği gibi, bu kaidelerin de istisnası vardır. Fakat bu istisnalar, hukuk mantığına uygun olarak fert ve cemiyetlerin menfaat ve ihtiyaçlarına istinat eden hususiyetlerden doğmaktadır. Aynı zamanda bu istisnalar hukuki birer sebep ve esasa dayanmaktadır. Bunlar da kanunların mantığı ve diğer hükümleri ile halledilir (Berki 1955, 56).

Bu kaidelerin ağlebî olmaları, onlarda istisna bulunması, onlara ilmî kıymetlerinden ve İslâm hukukundaki yüksek mevkilerinden hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü bu kaideler olmasaydı, fıkhî hükümler çok defa zihinde temel bir esasa dayanmaksızın, görünüşte birbiri ile tearuz etmiş karışık füru’ meseleler olarak kalacaktı. Aynı zamanda toplayıcı bir illet olmayacak ve hükümler arasında mukayese imkânı bulunmayacaktı (Ez-Zerkâ, 2:949).

Diğer taraftan, modern hukukta onun dayandığı ana prensiplere istisnasız bağlılık ise hiç hoş karşılanmamış ve şu mahzurları sayılmıştır:

1- Bir prensip, bazen hakikati görmemiş bir bilginin saplandığı bir kanaat veya yalnız bir hadiseye intibak edebilen bir kaide veya sadece kaideleri anlatmaya yarayan öğretim formülü olabilir. Binaenaleyh prensip haline getirilmiş böyle bir fikrin ve kanaatin sadıkâne tatbiki haksız bir hükme sebep olabilir.

2- Hayattaki sosyal hâdiseler girift olduğundan, bir prensip çoğu durumda insanın bir cephesine uygun düşebilir. Bu da hâdiselere göre farklı prensiplerin tatbikini gerektirir.

3- Bugün bazı fen bilimlerinde kesin kaide ve formüller vermek mümkündür. Hukuk ve benzeri sosyal ilimlerde ise işin içine irade ve niyet girdiği için aynı derecede kesin neticelere varmak zordur. İnsanların anlayış kabiliyetleri, maddi ve manevi tesirlere mukavemetleri, bir hâdiseden duydukları zevk ve ıstırap çok farklı olduğundan, aynı prensibin tatbiki herkes hakkında aynı neticeyi vermez (Belgesay 1943, 22-23).

Küllî Kaidelerin Ortaya Çıkışı ve Kaynakları

İslâm hukuku, doğuşundan fıkhî mezheplerin teşekkül asrına kadar, nassların şerh ve tefsiri neticesinde ortaya çıkan içtihadlarla gelişti. Fukahânın şer’î kaynaklara istinaden verdikleri bu fetvalar, bir araya toplanarak fıkıh sahasındaki eserler yazıldı. Bu ilk dönemde İslâm hukuku, bugünkü modern kanunlarda olduğu gibi, umumî esasları konmaksızın füru’ meseleler tarzında tedvin edildi. Günümüzde modern kanunlar, hukukçular tarafından en detaylı bir biçimde temel esaslarıyla birlikte meriyete konulmaktadır. İslâm hukuku ise bir anda teşekkül etmemiş, onun teşekkül süreci birkaç asır devam etmiştir.

İşte bu noktadan sonra fukahâ sayıları oldukça fazla olan füru’ meselelerden bazı kaide ve zabıtların tespitine yönelmişler, böylece tedvinde yeni bir dönem başlamıştır.

Diğer taraftan, küllî kaidelerin her birisinin ne zaman ve kim tarafından ortaya konulduğunun tespiti oldukça zordur. Ama kesin olan bir şey varsa, o da, küllî kaidelerin temel kaynaklarının Kur’ân-ı Kerim, hadis-i şerifler ve fukahânın içtihadları olduğudur.

Kur’ân-ı Kerim

Kur’ân âyetleri mahdut, fakat hâdiseler sınırsızdır. Bu bakımdan Kur’ân’da miras âyetlerinde olduğu gibi, bazı tafsîlî hükümler bulunsa da, ahkâm genelde küllî esaslar şeklinde verilmiştir. Dolayısıyla fıkıhtaki küllî hükümlerin ilk ve ana kaynağı Kur’ân’dır. Her bir kaide için mutlaka belli bir âyet veya hadis gösterilemeyebilir. Ancak genel olarak küllî kaideler, âyet ve hadislere dayanılarak elde edilmişlerdir ve çoğu defa, bir küllî kaide birden fazla âyet ve/veya hadisten çıkarılan ortak bir manâya dayanır.

Kur’ân’da küllî hüküm ihtiva eden bazı âyetleri zikredecek olursak:

“Sen af yolunu tut, bağışla. Uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme!” (A’râf, 7/199).

“…Kimse kimsenin günahını çekmez…” (İsrâ, 17/15).

“Erginlik çağına ulaşıncaya kadar yetimin malına en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin. Doğrusu verilen ahidde mesuliyet vardır.” (İsrâ, 17/34).

“Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin…” (Mâide, 5/7).

“Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, şüphesiz kalbi günah işlemiş olur…” (Bakara, 2/283).

“… Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez…” (Bakara, 2/185).

Hadîs-i Şerifler

Küllî kaidelerin ikinci ana kaynağı hadîslerdir. Sahihayn’de yer alan bir hadîste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Ben cevâmiu’l-kelîm ile gönderildim.” (Buharî, “Cihad,” 122). Aynı hadîsin bir başka rivayeti de “Bana cevâmiu’l-kelîm verildi.” şeklindedir (Buharî, “Tabir”, 11; Müslim, “Mesacid”, 5-8).

“Cevâmiu’l-Kelim”, konuşulan mevzuya ait en az lafız ile en yoğun manâyı ihtiva eden câmi edebî sözlere denir. Her ne kadar söz konusu hadîslerde zikrolunan bu tabirden muradın Kur’ân âyetleri olduğu söylense de, hadîs-i şerifler içinde bu kabil olanları hiç de az sayıda değildir (Miras 1970, 8:359). Peygamber Efendimiz (s.a.s.), kendilerine bir çeşit içecek olan “el-bit’” ve “el-mizr”den sorulduğunda, “Sarhoşluk veren her şey haramdır.” (Müslim, “Eşribe”, 70) buyurdular. İşte bu, küllî kaide ifade eden câmî hadîslerden biridir.

Câmî hadîs-i şeriflere başka örnekler olarak şunları zikredebiliriz:

“… Allah’ın Kitabı’nda bulunmayan her şart batıldır.” (Buharî, “Bey”, 73; Müslim, “Itk”, 6-8).

“Her Müslüman’ın diğer Müslüman’a kanı, malı ve ırzı haramdır.” (Müslim, “Birr”, 32).

“Sonradan ortaya çıkarılan her şey bid’attır, her bidat da dalâlettir.” (Ebu Davud, “Sünnet”, 6; Tirmizî, “İlim”, 16).

“Her iyilik, sadakadır.” (Buharî, “Edeb,” 33).

“Üç kişiden mesuliyet kaldırılmıştır. Uyanıncaya kadar uyuyandan, aklı başına gelinceye kadar deliren insandan ve büyüyünceye kadar çocuktan.” (Ebu Davud, “Hudûd”, 16; İbn Mace, “Talâk”, 15).

“Varise vasiyyet yoktur.” (Süyutî 1972, 6: 442).

“ Süt, doğum ve nesebin haram kıldığı her şeyi haram kılar.” (Buharî, “Nikâh”, 20; Ebu Davud, “Nikâh”, 7).

“ Allah Teâlâ, ümmetimden hata, nisyan ve zorlandığı şeyin günahını kaldırdı.” (Karafî, 1:3).

Diğer taraftan, Mecelle’nin 19, 76, 83, 85 ve 94. maddeleri de lafız olarak hadîslerden iktibas edilmiştir.

Fukahânın İçtihadı

Küllî kaidelerin bir diğer kaynağı olarak, fukahânın içtihadını zikredebiliriz. İslâm hukukçuları, küllî kaidelerin tespitinde sadece âyet ve hadîslerden istifade etmekle kalmamışlar, Kur’ân lisanı olan Arapça, Belâğât ve Mantık gibi diğer ilimlerden de istifade etmişlerdir. Fukahâ bu noktada tespitte bulunurken, muhtevâyı yine âyet ve hadîslerden süzmüşlerdir. Meselâ, Mecelle’nin 36. maddesi olan “Âdet, muhakkemdir.” kaidesini ele aldığımızda, aynı mealde bir âyet veya hadîs bulamayız. Fakat fukaha, nasların genel muhtevasından istifade ederek bu kaideyi koymuşlar, tatbikatta da çokça kullanmışlardır. Belli şartları taşıyan örf ve âdet de, fıkhın kaynakları arasında sayılmış ve üzerine hüküm bina edilmiştir.

Küllî Kaidelerin İslâm Hukukundaki Yeri ve Önemi

Küllî kaideler sahasında el-Furûk adlı meşhur eserin müellifi Karafî, bu kaideleri şöyle takdim eder: “Bu kaideler fıkıhta oldukça mühimdir, faydaları çoktur. Fakîh, bunları ihatadaki gücüne göre büyür ve şerefi artar. Fıkhın güzelliği bu kaidelerle ortaya çıkar ve bilinir. Fetva usûlleri bunlarla anlaşılır.” (Karafî, 1:3).

Karafî, küllî kaidelerin füru’ meseleleri anlayıp öğrenmedeki rollerini de şu cümlelerle anlatır: “Kim ki, füru’ meseleleri, küllî kaideler olmaksızın cüz’î benzerliklerle elde etmeye başlarsa, ona göre füru’ meseleler karışır ve tenakuzlar meydana gelir. Artık onun zihni bu meselelerle karışır ve çıkmaza girer. Bundan dolayı da gönlü daralır ve başarmaktan ümidini keser. Artık sayısız cüz’î meseleyi ezberlemeye ihtiyaç duyar. Böylece ömrü biter, tükenir de istediği şeyleri yerine getiremez.” (a.y.).

Karafi, fıkhı bu kaidelerle öğrenenlerin ise yukarıdaki tehlikelere düşmeyeceklerini ifade ile şunları söyler: “Fakat kim fıkhı bu kaidelerle öğrenirse, füruât bu küllî kaidelerin içinde mevcut olduğundan, cüz’î meselelerin çoğunu ezberlemeğe ihtiyaç duymaz. Başkasına göre tenakuz teşkil eden bir mesele, ona göre uygun ve doğru olur. Çok uzakta olanlara bile cevap verir ve zihne yaklaştırır. En kısa zamanda maksadı hasıl olur.” (a.y.).

Yine bu sahada eser yazan müelliflerden Suyûtî de şöyle der: “Eşbah ve’n-Nezâir ilmi, büyük bir ilimdir. Fıkhın özüne, kaynaklarına ve asıllarına ancak bu kaidelerle muttalî olunabilir. Bu kaidelerle fıkhın anlaşılması ve elde edilmesinde maharet kazanılır. Fıkhî hükümleri ilhak ve tahriç, hükmü zikredilmeyenlerin bilinmesi, zamanın geçmesiyle nihayete ermeyen vakıa ve hadîselerin hükümlerinin verilmesi de ancak bu kaidelerle mümkün olur. Bunun için de, bazı şâfii fakihleri dediler ki, fıkıh, nezâiri yani birbirine benzeyen meseleleri bilmektir.” (Süyutî, Eşbah ve’n-Nezâir, 6).

Mecelle’nin 1. Maddesinin izahı sadedinde küllî kaidelerle ilgili olarak şöyle denmektedir: “… Ancak muhakkikîn-i fukahâ mesâili fıkhiyyeyi bir takım kavâid-i küllîyeye irca etmişlerdir ki, her biri nice mesâili muhît ve müştemil olarak kütüb-ü fıkhiyyede müsellemâttan olmak üzere bu mesâilin ispatı için delil ittihaz olunur.”

Son asırda yetişen alimlerimizden Zâhidü’l-Kevserî de, Makâlât adlı eserinde bu kaidelerin önemini şöyle vurgular: “Kavâid, füru’ ile usûl arasında bir vasıtadır. Her ne kadar son zamanlarda onların tedrisi ihmal edilmiş olsa da, bu kaidelerin fıkhı öğrenmede ve öğretmede çok büyük ehemmiyetleri vardır.” (Kevserî 1388, 118).

Küllî kaidelerin önemi ile ilgili olarak zamanımızda yaşamış birkaç âlimin de görüşlerini vermek istiyoruz.

Eserlerinde İslâm hukuku ile modern hukuku mukayeseli bir şekilde ele alan Ali Himmet Berki’ye göre, küllî kaideler İslâm hukukunun aynası mesabesindedir. Bu kaideler İslâm hukukunun ne derece makûl ve muhkem esaslara dayandığını gösterir (Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, 56). Öyle muğlak ve karışık hadîselere tesadüf olunur ki, insan bunların hukuki mahiyetlerini anlamak için günlerce düşünmek zorunda kalır. İşte böyle güç bir hadiseyi tahlilde küllî kaidelerden büyük istifadeler edilir (Hukuk Mantığı ve Tefsir, 1948, 120).

Belgesay’a göre de hukuki prensipler, hâkimin işini kolaylaştırır, verdiği hükümlere güveni arttırır ve onları hatadan korur. Bir hâdise hakkında verilecek bir hüküm bir prensibe dayanmazsa, taraflar arasındaki çekişmenin sonu gelmez. Herkes kendi şahsî temayül ve menfaatine uygun gördüğü noktada ısrar eder. Şayet önceden bir prensip tespit edilirse, bu tartışmaya mahal kalmaz. Prensipsiz kanunlar, birbirine zıt hükümlerle içinden çıkılmaz hâle gelir. Hâkimlerin subjektif tesirlerinden kurtulabilmek için, hüküm vermede esas alınacak kaidelerin objektif olarak tespit edilmesi gerekir (Kur’ân Hükümleri, 25).

Belgesay, Mecelle’nin küllî kaidelerine de temas ederek şöyle der: “Bugünkü hukukun önemli bir kısmı Mecelle’nin müsellemâttan addettiği kaidelere dayanır. Binaenaleyh, Mecelle’nin doksan dokuz maddesini yeni hukuk prensiplerinin ve felsefi mülahazaların ışığı altında tetkik ve izah, bu hukukun da çabuk kavranması ve öğrenilmesi bakımından büyük faydalar sağlayacaktır.” (Belgesay 1946, c: 12, s: 564).

Son devir usulcülerden bazıları, küllî kaideleri fıkhın müstakil ferî delilleri arasında saymışlardır. Ebu Said el-Hadimi, Mecâmî’de delillerin sayısını çoğaltmakta ve küllî kaideleri de mustakil delil olarak zikretmektedir (Hadimî 1308, 16). İzmirli İsmail Hakkı da, İlm-i Hilaf adlı eserinde, küllî kaideleri müstakil delil olarak sayar (İ. Hakkı 1330, 191). Ancak, son dönem Osmanlı mahkemelerinin uygulamalarına baktığımızda, küllî kaidelere hüküm bina edilmediğini, onların ancak hüküm zikredildikten sonra meselenin hikmet ve illetini açıklama babında kaydedildiğini görüyoruz. Nitekim Osmanlı mahkemelerinde bir kanun maddesi gösterilmeden yalnız Mecelle’nin küllî kaidelerine dayanılarak verilen hükümlerin temyizde bozulduğu kaydedilmektedir. (M. Rıfat bey 1313, 2)

Sonuç

İslâm hukukunda genel hükümler ihtiva eden küllî kaideler, zaman içerisinde belli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Özellikle hicrî dördüncü asırdan itibaren iyice çoğalan ve ciltlere sığmayan fıkhî meselelerin belli kaideler altında toplanıp sistematize edilmesi bir zaruret haline gelmişti. Dün olduğu gibi bugün de, fıkhî meselelerin doğru değerlendirilebilmesi ve hukukî formasyonun kazanılması için bu temel kurallara ihtiyaç vardır. Nitekim bu kaidelerin birçoğunun dünya hukuk literatürüne girdiğini ve pozitif hukuk sahasında da kullanıldığını görmekteyiz.

Kaynaklar:
Ali Haydar Efendi, Dureru’l-Hukkâm, İst., 1330.
Baktır, Mustafa, “Eşbah ve’n-Nezair” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1995, XI.
Belgesay, Mustafa Reşit, Kur’ân Hükümleri ve Modern Hukuk, İstanbul, 1943.
—-: “Mecelle’nin Küllî Kaideleri ve Yeni Hukuk”, İst., Hukuk Fak., Mecmuası, İstanbul, 1946, c., XII, sayı, 2, 3.
Berki, Ali Himmet, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, Ankara, 1955.
—-: Hukuk Mantığı ve Tefsir, Ankara, 1948.
Cürcâni, Ali b. Muhammed, et-Tarîfât, Mısır, 1938.
Hadimi, Ebu Said, Mecâmiu’l-Hakaik, İstanbul, 1308.
İzmirli İsmail Hakkı, İlm-i Hılaf, İstanbul, 1330.
Karafî, Ahmed b. İdris, el-Fürûk, Beyrut, tsz.
Kerhî, Ebu’l-Hasen, Risaletün fi’l-Usûl (Te’sîsü’n-Nazar ile birlikte), Mısır, tsz.
Kevserî, Muhammed Zâhid, Makalât, Humus, 1388.
Miras, Kamil, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 2. Baskı, Ankara, 1970, c: VIII.
Muhammed Rıfat Bey, Tevâfukât-ı Kavaid-i Küllîye, İzmir, 1313.
Es-Suyuti, Celâleddin, Camiu’s-Sağîr (Feyzu’l-Kadir ile birlikte), Beyrut, 1972.
—-: el-Eşbâh ve’n-Nezâir, Mısır, tsz.
ez-Zerkâ, Mustafa, el-Fıkhu’l-İslâmî, Dımışk, 1968.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s