“TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA” ÜZERİNE

Son bir aydır neredeyse bütün günlerimi bir kitaba verdim. Toplam tam altı yüz sayfa olan bu çalışma, doktora çalışmama başlar başlamaz ismini en çok duyduğum kitaptı. Nerede “Sekülerizm, İslam ve Türkiye” üçlüsünü görsem, dipnotlarda veya kaynakçalarda bir yerde hep onun adına rastlıyor, her defasında daha çok merak ediyordum. Niyazi Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma” (1973) isimli o nadide eserinden bahsediyorum.

Okulun kütüphanesinde İngilizcesi, yani orijinal yazılmış hali (The Development of Secularism in Turkey) vardı; ama oldukça kalın bir kitap olduğu için Türkçesinden okuyup daha hızlı bitireyim diye kardeşimden, İstanbul’dan alıp göndermesini rica ettim, elime alır almaz da ilk fırsatta okumaya başladım.

İki yönden çok heyecan verici bir okumaydı benim için: Yapacağım çalışmanın tarihi arka planı hakkında gayet doyurucu bilgiler veriyordu, üstelik konuya benim bakmak istediğim açıdan bakıyor ve benim özellikle tercih ettiğim noktalara değiniyordu; yani Osmanlı ve Türkiye’deki din-devlet ilişkilerini sosyolojik açıdan ele alıyordu. İkinci heyecan verici tarafı ise, Türkiye’de hala devam eden İslamcılık, laikçilik, sağcılık, solculuk, Türkçülük, Batıcılık gibi tartışmaların ta Osmanlı’ya uzanan arka planını ortaya çıkarıyor, günümüzdeki tartışmaları, mesela ordunun siyasetteki yeri gibi konuları daha iyi anlamama yardımcı oluyordu.

Okudukça mahcubiyetim arttı doğrusu. Bu kitapta anlatılanları okumadan Türkiye siyasetiyle ilgili, Osmanlı’yla ilgili, dinin Türk toplum hayatındaki yeriyle ilgili yaptığım konuşmalarda ne kadar da cahil rahatlığı içinde olduğumu fark ettim. Son yıllarda bu duyguyu sık sık yaşıyorum zaten; okudukça ne kadar bilgisiz, yetersiz olduğumu daha çok fark ediyor, cahilliğimin farkına daha çok varıyor, kendimi insanlar ve olaylar hakkında rahat rahat ahkam keser halde yakaladığım zamanlarda utanıyor ve sesimi kısıyor, ahkam kesmekten ziyade soru sormayı, anlamaya çalışmayı tercih ediyorum.

Niyazi Berkes gibi bilim adamlarına ne kadar da ihtiyacımız olduğunu anladım bir kez daha. Ve alime, bilim adamına saygılı olmanın niye öyle anlatıldığı kadar önemli olduğunu da bir kere daha idrak ettim. İlim adamlarına hürmet etmeliyiz, onları eleştirmeli, ama kırmamalı, küstürmemeliyiz; çünkü hem kolay bulunmuyorlar, hem de onlarsız ne geçmişimizi, ne şimdimizi ne de geleceğimizi net görebiliyoruz. Düşüncelerimizi karşılaştırdığımız zaman birbirimizden istifade etmek yerine, puslu bir ortamda körler dövüşü yapıyoruz adeta. Bu kitabın da bize ışık tutabilecek, büyük eserlerden biri olduğunu düşünüyorum. Mesela “Türkiye’de Çağdaşlaşma” isimli çalışmanın ele aldığı konuları onun kadar kifayetli bir şekilde ele alan, olayların analizini yapan, elimize yüzlerce kitaptan süzülmüş bir bilgi buketi hediye eden kaç eser vardır?

Sevmek ve saygı duymak demek, ondan gelen her şeyi doğru kabul etmek ve hiçbir şeyi sorgulamamak mıdır? Soru sormamak ve sadece dinlemek midir? Elbette hayır! Ama neden zihnimizi biraz yorup da iyi ile kötüyü fark ve ayırt etmeye, iyisini alıp kötüsünü bırakma yeteneğimizi artırmaya çalışmıyoruz da, incelemeden etiketleyip bir kenara atma konforunu tercih ediyoruz? Örneğin, kitabın ilk dörtte üçlük kısmındaki objektifliğe ve yetkinliğe hayran kalırken, son bölümlerinde yazarın gizleyemediği sübjektiflik karşısında hayrete düştüm doğrusu. Hem oradaki bazı fikirlerinin yanlış olduğunu düşündüğümden, hem de belirgin bir şekilde taraf olmakla birlikte bunu maalesef çalışmasına yansıtmasından dolayı. Yalnız, bu eksiklik çalışmanın genelindeki faydayı elde etmemizi engellememeli diye düşünüyorum.

Bu yazıda, bahsettiğim kitap için hazırladığım özeti okuyacaksınız…

Çağdaşlaşma

İngilizce aslındaki “secularism” sözcüğünü “çağdaşlaşma” olarak tercüme ettiği kitabında Niyazi Berkes (1908-1988), Osmanlı devletini de çoğu kez “Türkiye” diye isimlendiriyor ve bu ülkedeki çağdaşlaşma sürecini, önemli siyasi ve sosyal olaylar eşliğinde ele alıyor. Her ne kadar sekülerlik deyince akla ilk etapta din ve devletin birbirinden ayrılması geliyor olsa da, Berkes’e göre bu ayrılış, sekülerizmin birçok görüntüsünden sadece biri. Ona göre sekülerizm aslında “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu”dur. (s. 19) Bu kısa tanımdan da anlaşılabileceği gibi, Berkes, geleneğin zaman içinde dinin içine girdirilerek kutsallaşma eğiliminde olduğunu ve bu “kutsallaştırma” işleminin, toplumların çağa ayak uydurabilmesini ve gerektiğinde değişebilme kabiliyetini engellediğini düşünüyor. İşte laikleşme veya sekülerizm, toplumu bu “dinselleşme hummasının yakasından kurtarma işidir” ona göre. (s. 20)

Yazarın “dinselleşme”nin gelişme ortamı ile ilgili düşüncesi, Batılı sosyologların dine bakışlarına çok yakın durmakta, dış faktörlerden dolayı meydana geldiği tezi açısından mesela Robert J. Wuthnow’un “Mahrumiyet Kuramı”na benzemektedir. Wuthnow, “ekonomik sıkıntılardan tutunuz da fiziksel rahatsızlıklara kadar bir yığın sebep, dinsel hareketlere sebep olabilirler” der. Berkes de, her çağdaşlaşma döneminden sonra bir dinselleşme akımının başladığını söylüyor. Ona göre dinselleşme, “çağdaşlaşmaya karşı kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi bir korunma çabasıdır.” (s. 20) Kaplumbağa, gelenekleriyle birlikte toplum, kabuk ise dindir.

Din-devlet arasındaki çatışmanın, zamana ve şartlara göre bir ileri-geri, aydın-halk, halk-devlet arası çatışmalar haline de gelebildiğini söyleyen yazar, kitabın başından itibaren, özellikle de Cumhuriyet dönemini anlatırken, batılılaşmanın bir zorunluluk olduğuna olan inancını yinelemektedir; çünkü bütün dünyayı Batı Avrupa geleneği etkilemekte ve bu etkiye ayak direyenler ya yok olmakta, ya da benliklerinden çok şey feda etmek zorunda kalmaktadırlar. Yazara göre Türkiye, iki yüzyıl boyunca bu ikinci tecrübeyi yaşamıştır ve bu süre zarfında Osmanlı sisteminin ilkeleri birer birer aşınmıştır: “Tanrı düzeni yerine tabiat düzeni kavramı gelecek; toplum dışında ve üstünde devlet anlayışı yerine sınıflara ve onların arasında çatışmalara ve uzlaşmalara dayanan yasal devlet (hukuk devleti) kavramı gelecek; ‘gelenek’ kavramı yerine ‘ilerleme’ (terakki) kavramı gelecek; ‘denge’ kavramı yerine ‘devrim’ kavramı gelecek; toplumsal sınıfların oldukları yerde kalmaları ülküsü yerine kişilerin toplumsal yapıdaki yerlerini sınıfsal bölünüşlere göre elde etme olgusu alacaktır.” (s. 33)

Yazarın Osmanlı rejimiyle ilgili düşünceleri kayda değer ve bir o kadar da tartışmaya açık: Ona göre Osmanlı rejiminin en önemli yanı dinsellikten çok gelenekselliktir. Bundan dolayı Osmanlı, tamamıyla bir hilafet rejimi olmaktan ve dolayısıyla teokratik bir devlet özellikleri göstermekten uzaktır. Onda hem din, hem hilafet padişahlığı hem de adına “Doğu despotizmi” dediği, Doğu devletlerine özgü bir gelenek vardır. Bu özelliği, Osmanlı rejimini Batı uygarlığından kesin bir şekilde ayırmaktadır; çünkü, yazara göre, Osmanlı’da siyasal egemenlik toplumsal köklerden gelmez; toplumun üstüne Tanrı tarafından (gerçekte fetih ve güç yoluyla) dışarıdan oturtulur. (s. 32)

Batı ile olan ilişkinin değişimi 18. yüzyılın başlarından itibaren başlamıştır. Yazarın “Yeni Avrupa” diye isimlendirdiği Batı uygarlığı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi sıralarında doğmuş, Kanuni Sultan Süleyman zamanında da kendine özgü rengini almıştır. Bununla birlikte, Batı’daki gelişmeleri Osmanlı’nın fark etmesi bir hayli geç olmuştur, ki bundan dolayı devletin organlarındaki hayati sorunlar, bu ekonomik ve siyasal üstünlüğün oluşturduğu “çarpış” hissedildiği anda ancak fark edilebilmiş; dış dünyaya karşı tutum değiştirme ve içeride bazı yenilikler (ıslahat) yapma gerekliliği ancak 18. yüzyılın başlarında hissedilmiştir.

İçerik

Kitap, 18. yüzyılın başlarından itibaren başlayan çağı yakalama ve Batı’yla ilişkilerde en uygun yolu bulma çabalarını, iç ve dış sorunlarla yapılan ölüm-kalım mücadelelerini Cumhuriyet devrimlerine kadar getiriyor ve orada bırakıyor. Bahsedilen süreç üç ana başlık altında ele alıyor:

Birinci bölüm, “İlk adımlar” başlığını taşıyor ve orada yapılan bir girişten sonra 18. yüzyılın başlarındaki bazı gerçeklikler sunuluyor ve ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında girişilen ilk reform denemeleri, bu denemelerin karşısındaki iç ve dış engeller ve o zaman başlayıp Cumhuriyet’e kadar devam edecek olan reform girişimi çeşitleri anlatılıyor. Girişilen reform denemeleri çağdaş yöntem ve örgütleri benimsemeyi hedeflemekle birlikte, bilim, basın ve askeri alanlarda hep bir yavaşlık, kesinti ve verimsizlik gözleniyor. 1718’den 1763’e kadar geçen 45 yıl sonundaki duruma bakıldığında, yapılan çabaların şaşılacak kadar yetersiz, yüzeyde kalmış şeyler olduğunu bildiren yazar, militer teknoloji ve sanayideki gelişmelerin 17. yüzyıldan itibaren artık izlenemediğini, bunun baş nedeninin ise, Osmanlı maliye ve devlet ekonomisinin içine düştüğü bunalım olduğunu söylüyor. Bu gerilemelerin de temelinde yatan nedenler ekonomik, teknolojik ve bilimsel gerileyiştedir ona göre. Bunların haricinde sayılan başka sebepler ise, askeri sistemin içindeki değişimin kendi menfaatleri ya da devlet menfaati açısından tehlikeli olduğunu düşünenlerin varlığı, bir de taşralarda, merkezdeki padişah sarayının, yönetici tabakasının yetkilerini paylaşma davasına kalkacak olan derebeyliğin gelişmeye başlamasıdır.

Bu sayılanlar iç koşullardır ve dış koşulların başında Fransız diplomasisinin Osmanlı aleyhine sürdürdüğü siyaset gelmektedir. Bu siyaset, hem Avusturya’nın, hem Rusya’nın, hem de sonunda İngiltere’nin siyasal ilgilerini bu bölgeye çevirerek Osmanlı İmparatorluğu ülkelerini o zamanın en güçlü devletlerinin çemberi içine çekmiştir. Artık Avrupa’nın gözünde Osmanlı’nın yeri değişmiş, Osmanlı devletinin çökmeye mahkum olduğu kanaati ta o zamandan Avrupa’nın güçlü devletlerinde oluşmuştur: “şimdi buna iki yeni fikir daha katıldı. Biri Türklerin Avrupa’dan kovulması zamanının geldiği, ötekisi Osmanlı İmparatorluğu yerine bir ‘Hellen İmparatorluğu’ kurulması fikri.” (s. 84)

III. Selim zamanında uygulanmaya başlayan reformlar, temelde askeri alanda olmuştur, çünkü Osmanlı, Batı karşısında acziyetini en belirgin bir şekilde bu alanda yaşamıştır. 1794’te Nizam-ı Cedit ordusu kuruldu, bununla birlikte, bu değişiklik, rejim ya da sistemde de bazı değişiklikleri yavaş yavaş başlatmıştı.

Buna doğru girişilen ilk üç çabanın ortak bir yanı vardır: Osmanlı egemenliğinin mutlak gücünü paylaşma eğiliminde olan sınıflarla yapılacak bir mukavele (sözleşme) yolu ile bir uzlaşmaya vararak onu sınırlandırmak. Bu üç çabanın birincisi, “Şer’i Sözleşme” olarak nitelendirilen bir antlaşma ile hükümdar gücünü şeriata dayama çabası; ikincisi, birinciye benzeyen ama ters yönde olan bir belgedir. 1808’de hazırlanan bir uzlaşma belgesi ile ilk kez olarak siyaset alanında bir yeri olduğu kabul edilen hanedanlar (ayan, ağa ve kendine buyrukluk güden derebeyler) ile devlet erkanı, ulema ve ocak ağaları ile bir araya getirilerek tartışılacak, Osmanlı soyunun egemenliği altında, çıkarları çatışma halinde olan bu güçler arasında varılacak uzlaşma bir senede bağlanacaktı fakat bu “Sened-i İttifak” ölü doğmuştur. Üçüncü bir çaba ise, II. Mahmut’un 1808-1825 yılları arasındaki en felaketli olaylar sırasında halifelik unvanını kullanarak hem Bektaşi yeniçeriliğine karşı hem de derebeyliğe karşı üstünlüğünü sağlama ve bunu yaparken de ulemaya, dolayısıyla Müslüman halka dayanma politikasıdır.

Berkes’in bu bölümün sonunda ulusçuluk akımlarıyla ilgili verdiği bilgiler de oldukça önemli. Belirttiğine göre, Rusya’nın Osmanlı üzerine yaptığı baskı ile Fransız devriminin Hıristiyan halklar üzerinde yaptığı etki sonucunda Osmanlı’nın Hıristiyan reayasında ulus olma akımının açığa çıkması, Osmanlı siyasal hayatında siyasal planda dinsel tepkiye yönelişte rol oynamıştır. Aynı koşulların Müslüman Osmanlılar üzerindeki etkisi Türk ya da Arap ulusçuluğu yerine İslamlık eğiliminin güçlenmesi şeklinde kendini göstermiştir.

Kitabın ikinci bölümü, “Mutlakiyetten Meşrutiyete” başlığını taşıyor olup, sırayla, II. Mahmut’un yaptığı reform girişimlerini, Tanzimat’ı, Kanun-ı Esasi’yi ve nihayet Meşrutiyeti ele alıyor ve sonunda, 1908 ile 1918 yılları arasında, o zamana kadar hiçbir aşamada görülmeyen geniş kapsamlı bir tartışma ortamından ve tartışılan konulardan bahsediyor.

Bu bölümde konumuzla ilgili en dikkat çekici hususlardan biri, II. Mahmut’un şeyhülislamın yetkisini azaltarak onu bütün halkın değil, sadece Müslümanların dini işerinden sorumlu hale getirmesi ve bunun arkasından İslami “şeriat” kavramı ile Osmanlı “kanun” kavramlarının yerini yeni “adalet” kavramının alması olmuştur. Bu değişiklik, Berkes’e göre, “hukuka dayalı iradenin ve din, mezhep farkı gözetmeden eşitlik anlayışının doğmaya başladığını gösterdiği gibi, din işleriyle dünya işlerinin birbirinden ayrılması anlamında çağdaşlaşma sürecinin de asıl başlangıcı olmuştur.” (s. 175) Bu yeni durum, Tanrı emri ya da padişah iradesi dışında insan düşüncesi ile kurallar konabileceğinin, gerektiğinde bunların değiştirilebilir olduğunun kabul edildiğini göstermekte, hukukun kaynaklarına bir yenisini daha eklemektedir, Berkes’e göre. Yalnız, yazarımız burada ya yanlış bir şeriat anlayışına sahip olduğunu ortaya çıkarmakta, ya da fikrini tam olarak ifade edememektedir; çünkü İslam şeriatı (hukuku) içerisinde insan aklının zaten çok önemli bir yeri vardır ve insanın Kur’an ve Sünnet’i ölçü alarak kendi aklıyla hüküm çıkarma çabası demek olan “içtihat” İslam hukukunun çok büyük bir kısmını teşkil etmektedir. Sanırım kastettiği şey, “Kur’an ve Sünnet’i ölçü alma” kısmında yaşanan çatlaklıklardır, yani hukuk sisteminde onların ölçü olmaktan çıkarılmaya başlamasıdır.

Hukuk sisteminde başlayan ikilikler, eğitim sisteminde de görülmektedir bu dönemde. Bu alandaki anahtar kavram olan “maarif”, sonraları “eğitim” anlamına gelmişse de o zaman geleneksel medrese “ilm”ine karşılık yeni ve bilinmeyen bilgilerle tanışma, hatta “aydınlanma” anlamına geliyordu. II. Mahmut ilkeğitimi din alanında bırakmış olmakla birlikte, yükseköğretim alanında bunun tam tersini yapmış ve Aydınlanmacı Batı düşüncelerinin ilk defa yansıdığı yerler olan yeni yüksek okullar açtı: Tıbbiye, Harbiye ve Mühendishane. Berkes’e göre, özellikle Harbiye’nin kuruluşu, çağdaşlaşma tarihinin belki en önemli olayı oluştur. Bu önemi şöyle anlatır: “Bundan sonraki dönemin belli başlı olayları, bu kurumun eğitiminin sağladığı askeri ve düşünsel etkiler, bu kurumun siyasal gücü elinde tutanlara karşı tutumu, mezunlarının askeri, siyasal ve kültürel hayatta aldıkları yerler göz önünde tutulmadan anlaşılmaz.” (s. 194) Harbiye ve ordunun Osmanlı’da toplumla devlet arasındaki bağlantı sarsıldığı zamanlarda oynadığı rol ulusal birliğin gelişimine hizmet olmakla birlikte, toplumun Osmanlı devletine ve padişahlığına bağlılığı da en sonunda bu okulun yetiştirdiği Mustafa Kemal ile kopmuştur.

Hukuk ve eğitim sistemlerinde sisteminde yaşanan ayrılış, II. Mahmut’un ölümünden beş ay sonra, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayan Tanzimat rejiminde daha netleşmiş, 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile daha da ilerlemiştir. Tanzimat ile her ne kadar modernleşme yolunda önemli adımlar atılmışsa da, birçok yönden de başarısızlıklar gözlenmektedir. Yeterli uzman kadronun olmaması, sarayın ve yabancı elçilerin hükümdar üzerindeki etki ve baskılarının artması, çağdaş bir devlet olmayı gerektiren unsurlardan yoksunluk, Osmanlı egemenliğinin sultanlık ve halifelik direklerine dayanmaması ve üstelik ulusal bir temelden yoksun olması gibi faktörler bu başarısızlığı etkileyen en önemli sebepler olarak sayılabilir.

Yazar, Tanzimat rejimine karşı tepki olarak biri şeriatçılık, öteki anayasallaşma yönünde iki akımın varlığından bahsettikten sonra Tanzimat’a tepki olarak doğan ve devrim girişimlerinde bulunan bazı gizli-açık örgütlerden örnekler verir: Kuleli Olayı (1859), İttifak-ı Hamiyyet (Yurtseverler Birliği) (1865)

Berkes, 1871-1876 yıllarını fırtınalı bir “bunalım dönemi” bir dönem olarak tasvir ediyor; çünkü , çağdaşlaşma sorunu üzerine, daha sonraları “İslamcılık”, “Batıcılık”, “ulusçuluk” sözcükleriyle tanımlanan üç akımdan birincisi kesin biçim almıştır. Yazara göre, bu dönemin koşulları altında Batı uygarlığı doğrultusunda elli yıla yakın süren çabalar durmuş, din-devlet ayrımı yönündeki gidiş yeni bir din-devlet birleşimiyle sonuçlanmış, dil ve düşünce planında bir uluslaşma gelişimi ise tamamen yok olmuştur.

II. Abdülhamit’in 1876’da imzaladığı Kanun-ı Esasi’nin din-devlet ayrımı açısından ileri doğru değil, geriye dönmüş bir kanun olduğunu söyleyen Berkes’e göre, “devlet yasasının eski Osmanlı düzeninde bile bulunmayan, sadece şeriat ve kanun-ı kadim geleneğine dayandığı varsayılan devlet-din bileşimi, ilk kez bu kanunda resmileşmiş bir meşruiyet kazanmıştır.” (s. 334) Kitapta Abdülhamit idaresi bir taraftan “istibdat” olarak nitelendirilirken, diğer taraftan da bu rejimin, bazı şartların zorunlu sonucu olduğu işleniyor. Bu şartların önemlilerinden biri, İslam dünyasının büyük bir kısmının Avrupa devletlerinin egemenliği altında bulunuyor olmasının sonucu olarak, birçok Müslüman ülkenin çareyi Osmanlı halifesinde ve İslam birliğinde (ittihad-ı İslam) aramaya başlaması durumudur. Başka bir şart, Avrupa ile Osmanlı ilişkilerinin değişmesi, mesela İngiliz devleti için Osmanlı’nın eski önemini yitirmesidir.

Yazar, bu şartların yanı sıra Abdülhamit’in kişiliği ve düşüncelerini de sıraladıktan sonra ortaya çıkan “istibdat”tan, güçlenen İslamcı ve Arapçı akımlardan, basın-yayına uygulanan sansürlerden bahsediyor, bütün bunlarla birlikte alttan alta büyümekte olan isyan duyguları ve hareketlerini de çok açık şekilde göz önüne seriyor: “Siyasal baskı rejimi, önleyemediği dış etkilerin yardımıyla, onun özelliklerine karşı çıkacak bir kuşağın yetişmekte olacağını öngörememişti. Dinden, şeriattan, gelenekten, maneviyattan o denli çok söz edilen bir dönemde, karanlık fikir ve inançlara isyan eden bir kuşak yetişiyordu. Bu kuşağın başlıca özelliği de inançları inkar ve materyalizmdi. Abdülhamit dinin mutlak gücünü kurarken, onun temellerini uyanan aklın karşısında tehlikeye koymakta olduğunun farkında değildi. Bu yüzden yeni kuşağın kafasında devlet ile din arasında daha belirli, daha kesin bir ayrım yapma olanağı doğdu.” (s. 376)

II. Abdülhamit döneminin batıcılık anlayışında çağdaşlaşma sorunu, Batı’nın sadece “maddi” ve “faydalı” yanlarını almak anlamına geliyordu ve sadece o yanları almanın İslam medeniyetine olumsuz bir etkisi olamazdı. Fakat Abdülhamit rejimi döneminde yavaş yavaş büyüyen başka bir batıcılık düşüncesi vardı. Bu anlayışa göre bir kültür, maddi ve manevi diye kollara ayrılamazdı; Batı uygarlığı alınacaksa bütün yönleriyle benimsenmeliydi, çünkü iyi ile kötü yanları ayırmak o kadar kolay değildi. Batı uygarlığı, herhangi bir dine değil, yepyeni temellere dayandığı için iyi ve üstündü onlara göre. Bu durum, konumuz olan sekülerizmin tekrar ve daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor olduğunu gösteriyordu.

Abdülhamit rejimine ilk başkaldırmalar, sivil ve asker okullarında yetişen genç kuşak arasında başlamıştır. Niyazi Berkes, bu yönetime karşı siyasal oluşumların başlıca üç çevrede doğduğunu söylüyor: “Birincisi yüksekeğitim okullarında (özellikle Tıp ve Harp okulunda) gençler arasında başlayan gizli cemiyet kurma akımı, ikincisi, üyelerinin çoğu subay olmakla birlikte ordu dışındakileri de içine alan gizli komiteler (cuntalar), üçüncüsü de, Paris, Cenevre, Kahire gibi merkezlerde bir araya gelen aydın gruplaşmaları.” (s. 389-390) Daha sonraki zamanlarda bunların aralarında bağlantı olduğu ortaya çıkarılmış ve bunların hepsi “Jön Türk” akımı olarak isimlendirilmiştir.

1908 ile 1918 arasındaki on yılda, Berkes’in bildirdiğine göre, o zamana kadarki çağdaşlaşma aşamalarının hiçbirinde görülmeyen geniş kapsamlı bir tartışma dönemi yaşanmıştır. Ana konulardan biri, devlet sorunudur. Üç düşünce akımının hiçbiri devletten memnun değildir, onun çağın gereklerine göre kalkınacak güçten yoksun olduğunu, toplumsal bir temelinin de olmadığını düşünmektedirler. Bunun yanı sıra batıcılar, din ölçülerinden arınmış çağdaş bir devlet, İslamcılar gerçek bir İslam devleti, Türkleşme akımı da ulusal bir devlet istemektedir. Ulusçuluk, dinde reform, aile, eğitim ve ulusal ekonomi sorunları, bahsedilen on yılın tartışılan diğer ana konularıdır.

Üçüncü bölümde, yani “Cumhuriyet” başlıklı bölümde, ulusal bağımsızlık savaşından sonra ülkenin içinde bulunduğu durum, iki yüzyıldır içinden çıkılamayan ve hala devam eden sorunlar, farklı düşünsel cepheler, din-devlet ilişkileri bunalımı ve sonunda Atatürk’ün önderliğinde yapılan Cumhuriyet devrimleri tartışılıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltme, yaşatma, hatta büyütme özlemleriyle girilen savaş 1918 yılında sona erdiğinde, geride bir Türk ulusunun kalması bile bir sürprizdi çoğu kimseye göre. Böyle bir anda farklı örgütleri halkı bir araya getirip kenetlemek “mucize”si, Mustafa Kemal’in sıra dışı önderliği ile mümkün olmuştur ve yazarımıza göre, çağdaşlaşma sürecinin son kesin adımları aşama aşama Cumhuriyet rejimi dönemindeki, hukuk, eğitim ve din merkezli devrimlerle gerçekleştirilmiştir. (s. 479)

Aşama aşama gerçekleştirilen bu süreçte saltanat kaldırıldı (1922), hilafet kaldırıldı (1924), eğitim birleştirilerek (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) medreseler kaldırıldı (1924), tekkeler ve zaviyeler kapatıldı, şeriat mahkemeleri kaldırıldı (1924), Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu ve kurumu kabul edildi (1924), Avrupa takvim ve saati alındı (1925), İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi (1926), Latin harfleri kabul edildi (1928), Anayasa’daki devletin dini maddesi kaldırıldı (1928), Anayasa’ya laiklik ilkesi kondu (1937).

Bazı eksikler ve sonuç

Kitap, çağdaşlaşma sürecinin ekonomik ve sosyal olaylarına her ne kadar yer yer değiniyor olsa da, asıl üzerinde durduğu husus fikri değişmeler olduğundan dolayı olsa gerek, bunun haricindeki konular, ancak ana konu olan sekülerleşme sürecine bir katkıları oldukları derecede ele alınmışlar. Bununla birlikte, bu gerekçenin yeterli olduğu kanaatinde değilim. Mesela Tanzimat ve Abdülhamit dönemlerindeki ekonomik başarısızlıklar ve sebeplerine değinilirken, Cumhuriyet döneminin ekonomik durumu hakkında hiç bilgi verilmemiş, aynı zamanda siyasette demokratikleşme konusuna da değinilmemiş.

Yazarın, Cumhuriyet rejimiyle birlikte sekülerleşme sürecinin kesin bir şekilde tamamlandığını iddia etmesi de bana pek gerçekçi görünmüyor. 19. yüzyılda başlayan İslamcılık, Laikçilik ve Ulusçuluk akımları 2011 Türkiye’sinin hala en önemli siyasi akımları olmaya devam ediyor ve hala Türkiye’de seçimler söz konusu olduğunda partilerin programlarından ziyade, ülkeye hangi ideolojinin hakim olacağı üzerinden tartışmalar yürütülüyor. Her ne kadar zaman içerisinde değişiklikler olmuşsa da, bugünün en büyük siyasi partilerinde hala 2-3 asırlık tarihi okumak mümkün. Bu hükme tersinden bakacak olursak, Berkes’in ele aldığı şekilde tarihi okumadığımız sürece bugünkü siyasi partileri ve onların tabanlarındaki halkın duygu ve düşüncelerini anlayabilmek mümkün değil.

Berkes’in değinmediği başka bir husus ise, Cumhuriyet devrimlerinin içeriklerinin ve yapılış şekillerinin halk, özellikle de dindar halk üzerinde nasıl bir etkide bulunduğu konusu. Abdülhamit’in “despot” yönetimi nasıl gizli bazı örgütlenmeleri ve karşıt çalışmaları tetiklediyse, Cumhuriyet devrimlerinin uygulanması şekli de acaba benzeri açık veya gizli yapılanmaları tetiklemedi mi? Dindar bir hayat tarzını benimsemiş onca insan acaba devrimleri benimsediyse ne kadar zaman içinde ve nasıl benimsedi, benimsemediyse ne gibi bunalımlar yaşadı ve yaşamaktadır? Ayrıca tarikatlar ve cemaatler, bugünün Türkiye’sinin çok önemli gerçeklerinden biri. Her ne kadar Cumhuriyetle birlikte dini cemiyetler ve örgütlenmeler yasaklanmış olsa da günümüz Türk insanının büyük bir kısmının hayatında tarikat veya cemaatlerin küçümsenemez bir yeri var. Bu durumun gidişatı nereye olacaktır? Berkes Cumhuriyet’in ellinci yıldönümünde sormamış, ama benim doktora çalışmamda soracağım ana sorulardan biri şu olacak: Türkiye’deki gençlerin şu andaki laiklik (sekülerlik) ve din algıları nasıldır? Bu konularla ilgili günlük hayatlarındaki ve düşüncelerindeki sorunları nelerdir?

Benim kanaatim, Türkiye’nin çağdaşlaşması veya sekülerleşmesi sürecinin henüz tam yerini bulmadığı yönünde. Cumhuriyet devrimleri, bu sürecin belki şimdiye kadarki en önemli ve keskin aşamasıydı, ama son nokta konmuşa benzemiyor. Öyle olsaydı, siyasi seçim dönemlerinde hala ideolojileri veya ülkeyi kimin “ele geçireceği” gibi sorunları konuşuyor olmaz, birlikte yaşama kültürünü çoktan hazmetmiş bir şekilde, hayat standartlarımızı daha yükseklere çıkaracak parti programlarını tartışıyor olurduk.

About these ads

“TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA” ÜZERİNE” üzerine 5 düşünce

  1. Review i bizimle paylastiginiz icin tesekkurler hocam..

    Kemal Karpat’in bahsettigim kitabindan birkac alintiyla konuya katkida bulunmak istedim..
    Karpat Abdulhamid doneminde bas dondurucu pozitif gelismeleri bir bir siraladiktan sonra hukmunu soyle ortaya koyuyor:

    “In short, there is no question in this writer’s mind that true modernization in the Ottoman state began during Abdulhamid’s reign and established the foundations of moderne Turkey.
    History, however, has judged Abdulhamid on a single criterion: his religiously based absolutism. His policiy towards religion, in general, and islam, in particular, has long waited an objective, detached evaluation.” Elites and Religion, Kemal Karpat, s 242

    Karpat sozlerini Abdulhamid’in aslinda Bati medeniyetinin bir hayrani oldugu tesbitiyle bitiriyor…

    saygilar

  2. Tespit etme ve sorunu ortaya koyma konusunda ne kadar mahir olduğumuz okuduğun ya da benzeri kitaplarda aşikardır. Ama kanaatimce insan olduğumuzdan, iyi ya da kötü hep isteklerimizin olmasından, sınır tanımamaktan, dini farklı yorumlamalardan dolayı sıkıntı çözülmeden devam ediyor.
    Cözüm nedir? Bence o da bir muamma…
    Ayrıca diğer gelişmiş ülkelerin bu tür meseleri yaşamadığı ya da çözdüğü varsayımına da katılmıyorum. Cünkü en ufak bir emare gözükmüyor.
    Ne dersin yanılıyor muyum!

  3. Geri bildirim: Oryantalizm 3 | Tolga K.

  4. emeğinize sağlık gerçekten çok güzel,anlaşılır,sade bir özet olmuş. ayrıca gördüğünüz eksikliklere hak verdiğimi de söylemeden geçemeyeceğim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s