Etyen Mahçupyan
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte modernleşmeyi ulusal bir misyon olarak tanımlayan Türkiye’nin en önemli handikapı çağdaşlığı değişmeyen kalıplar içinden algılaması oldu. Hâlâ süregelen bu anlayış, modernliğe uygun olmadığı düşünülen var olma hallerini kamusal alanın dışına iterken devletle toplum arasındaki mesafeyi de açtı. Böylece farklı yaşam biçimlerinin ayrı birer cemaat olarak şekillendiği, bu cemaatler arasında kaçınılmaz bir yabancılaşmanın sürekli beslendiği bir toplum haline gelindi. Bir hakemlik kurumu olması gereken laiklik ise, dindarlığın hukuksal bağlamda devlet tarafından tanımlanmasıyla sonuçlandı. Bu durumun en vahim sonucu bizimkine benzemeyen yaşam biçimlerinin birer şablona indirgenerek çoğu zaman kolaylıkla “çağdışı” olarak mahkûm edilebilmesiydi. Böylece toplumun farklı kesimlerinin birbirini tanıma ve anlama imkânı daralırken, kamusal alan bir çatışma ortamı olarak görülmeye başlanmıştı. (…)