Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

“Mutfakta biri mi var?”

(Fatma K. Barbarosoğlu, Yeni Şafak)

I-

“Bir ev kadınından daha iyi bir sofra düzeni beklerdim.”

Ekrandan düşen bu cümleden, “ev kadınları” derhal ödevlerini alıyor, yapmaya koyuluyor.

Evlerde misafir ağırlamalar azalıyor yavaş yavaş. Sofrayı, bir ev kadını olarak yeterince itinalı olarak düzenleyemeyeceklerini düşündüklerinden, ev kadınları eşini dostunu sosyal tesislerde,şık lokantalarda ağırlıyor.

Evinde ağırlayanlar da aşırı bir sofra düzeni içinde. Masanın üzerinde taşlar, tüller. Fiyonklar filan. Yemek değil de bez, tül, saten sırma, masa süsü yiyecek sanki misafir.

Temiz bir örtü serilir. Kıvamı yerinde yemekler muhabbet ile ikram edilir. Yemeklerin kıvamını sağlayan ev sahibinin güler yüzü, misafirin umduğunu değil bulduğunu efendice yemesidir.

Sofranın düzeni tertibi hem kendimize hem misafirimize saygımızı gösterir. Tertip düzen dediğimiz şey önemli. Olmaz ise olmazlardan. Ama onlar kadar önemli olan ev sahibinin muhabbet ile servis yapabilmesi. Neticede herkes kendi evinde karnını doyurabilir. Ama hiç kimse kendi kendine muhabbet edemez. Yemek, muhabbeti artırmak üzere ikram ediliyorsa , güzeldir.

Geçenlerde bir arkadaşım, bir konferans çıkışı “hadi bize gidelim dedi. Allah ne verdiyse. Güzel peynirim, mis gibi tarhanam var.” Davete muhatap olanların gözleri parladı. Ama akşam trafiği derdi ile bu davete icabet edemedik.

Bizi bunca mutlu eden şey arkadaşımızın samimiyeti idi. Muhabbetimiz ayaküstü kalmasın evde devam edelim, sizi kendime kendim kadar yakın hissediyorum ifadesinin söze dökülmesi idi tarhana çorbası ve peynir daveti.

II-

Ev eskiden üretimin merkezi idi. Günümüzde en hızlı tüketim merkezi.

Geçenlerde evime gelen bir arkadaş, mutfak dolaplarını yenilememi, koltuklarımı değiştirmemi söyledi. Baktığı her yere değiştirilecek bir nesne olarak baktı. O gitti gözleri evde kaldı. Kendimi ve evimi arındırmam kırk sekiz saat sürdü.

Şuraya şunu yap buraya bunu yap.

Anlar belki diye, görüşmeyeli iç mimari çalışmışsın herhalde dedim. Yoo dedi.

Simetri hastalığı had safhada. Raflardan kayan kitaplara dokunacak oldu. Bunların tozunu kim alıyor dedi. Kimse almıyor. Okunuyor o kitaplar. Okunan kitap tozlanmaz ki!

Oturma grubunu değiştir dedi sonra.

Senin değiştir dediğin şeylerle ben gurur duyuyorum dedim. Dudak büktü.

Çünkü dedim çocuklarıma israf etmemeleri gerektiğini didaktik cümleler olarak dile getirmeme ihtiyaç kalmıyor.

Bari dedi perdelerini değiştirsen.

Onları hayatta değiştirmem dedim. Bende anısı çok büyük. Evlenirken perde alacak para kalmamıştı, ben onları beyaz iş çarşafları ikiye bölerek yaptım.

E artık paran var değiştir dedi ısrarla.

Geçen zaman içinde, eşyalarımı değil arkadaşlarımı değiştirdim sadece dedim.

Anlamadı tabi.

Onu alman lazım bunu alman lazım diyenlerle bir müddet sonra ilişkimi kesiyorum. Çünkü ben ona yüküm, o da bana yük.

Hayatım boyunca, paranın sahip olamayacağı şeylere sahip olmak istedim. Daha çok paraya, iktidara, güce sahip olmak isteyenler ile arkanızda bir mazi bırakmış olsanız da bugünde yürüyemiyorsunuz.

Kendine bak, dolabını yenile, şuraya şunu koy buraya bunu koy diyenlerle bir işim yok. Hele kendi gittikten sonra teftiş kurulu olarak gözlerini evimde unutup gidenlerle hiç işim yok.

Teftiş kurulu olarak çalışan arkadaşlarıma baktım. Hepsi de ev kadını. Televizyonun kendisine verdiği ev kadını rolünü o kadar içselleştirmiş ki. “Bir ev kadını olarak” diye başlayan bütün cümleleri eksiksiz yerleştiriyorlar hafızalarına.

Bütün reklamlar, reality şovlar ev kadınlarına kendilerini kötü hissettirmek üzere düzenlenmiş

Oysa ev kadınları ile Türkiye, Türkiye idi birkaç yıl öncesine kadar. Evlerde kadınlar olduğu zaman o evler yuva oluyor. Evlerde kadın olduğu zaman, çocuklar koşarak ve korkmadan geliyor evine.

Komşu komşunun külüne, evlerde kadın olduğu zaman muhtaç oluyor.

Ne vakittir bazı evlerde kadın yok.

Ha biri var. Şu reklamdaki gibi. Mutfakta biri mi var diye soruyor ya. Mutfakta biri var. Mutfakta baş köşeye yerleştirilmiş 38 ekran televizyon var. Ev kadınlarının çoğu işte o televizyonun içinde.

III-

Ama bir de evleri yuva yapan “ev” kadınları var.

Evlerini tüketim merkezi değil üretim merkezi yapan kadınlar.

Bilirsiniz işte iş güç diye söze başlayıp; “reçel kaynattım, erişte kestim işte biraz. Arkadaşlarla toplandık mantı yaptık. Yaptığımız mantıları satıyoruz. Dört öğrencimiz var bu yıl burs verdiğimiz” diye ayaküstü konuştuğum kadınlar var. Onları çok seviyorum. Bir kaç dakika muhabbet ediyoruz topu topu ama ömür boyu bende kalan oluyorlar.

Doktor kadınlar var, öğretmen kadınlar. “Çalışan kadın” taraflarına bürünmeden evini yuva yapmaya gayret eden. Sadece kendi evini değil ihtiyaç sahiplerini arayıp bulan, onların mekânları yuva olsun diye gayret sarf eden kadınlar. Gözlerinin altında mor halkalar. Gecede beş saat uyuyarak ayakta duran kadınlar.

Memuriyetten atılmış türlü sıkıntılar içinde yaşamaya gayret eden; yaşamaya gayret ederken başkalarının müşkülünü çözen kadınlar var. Evladının okuluna gidip “ben müstafi bir öğretmenin. Mum dibine ışık vermiyor. Sınıfınızdan bir iki çocuğu benim çocuğumun yanına arkadaş edelim de, haftada bir gün ben onlara ilave matematik –Türkçe dersi vereyim diyen kadınlar.

En iyi okulları bitirdiği halde bir türlü iş bulamamış, gönüllerinin güzelliği gözlerine aksetmiş genç kızlar var. Hayata küsüp, bunca yıl okudum ne oldu diye şikâyet etmek yerine; görelim Mevla neyler neylerse güzel eyler diyerek; akan su kir tutmaz, öğrendiklerimin zekâtını ben de birilerine sunmalıyım diyerek; fakir öğrencilere özel ders vermek için yola çıkmış genç kızlar var.

İşte ben onları çok seviyorum.

Herkes İslami burjuva, bilmem kaç dolarlık başörtü muhabbeti yapıyor. Marka Müslümanları da var Müslümanların markaları da.

Siz onları görmüyorsunuz diye yok zannetmeyin.

Mutfakta sahiden biri var.

Türkiye’yi yuva sıcaklığına kavuşturabilmek için, bulundukları her mekâna, nefes aldıkları her ana emeklerini ve dualarını katan kadınlar var.

Görebilene!

Risale eksenli nefis terbiyesi

(Latif Erdoğan, Bugün Gazetesi)

“Alt ben” de diyebileceğimiz nefis terbiyesi, dünün olduğu kadar bugünün de en önemli meselesidir; insanlık varlığını sürdürdüğü sürece de en önemli mesele olmaya devam edecektir. Çünkü insan tezadının dengesi onun varlığı ile mümkündür; insan terbiyesinin mükemmelliği onun terbiyesi ile çok yakından alakalıdır.

Modern pedagoji bize “alt ben“in zaaflarından bahsetse de kurtuluş çaresi öneremiyor. Kötülüklerin kötü olduğunu bilmek, kötülüklerden kurtulmak adına bir anlam ifade etseydi, bugün yeryüzünde kötülüklerin ya tamamen ortadan kalkması ya da yok denecek kadar az bir istisna teşkil etmesi gerekirdi. Hâlbuki görünenler ve yaşananlar hiç de böyle olmadığını gösteriyor, anlatıyor. Reel müdahalelere yol açılmadığı, geçit verilmediği sürece de bu olumsuz anlatımlar, bu negatif görüntüler sürüp gideceğe benziyor.

Nefis terbiyesinde uygulamalı tasavvuf en reel müdahaledir. İki yöntem tatbik edilir. Birincisinde nefis öldürülür. Bu yöntem, işin erbabınca çok sağlıklı kabul edilmez. Çünkü nefsin öldürülmesi, terbiye sonrası elde edilecek pek çok güzelliği de ortadan kaldırmak demektir. Hele nefis, zekiyye/safiye mertebelerine çıktığında, kalbe yoldaş ruha arkadaş olması söz konusudur ki, nefsin öldürülmesi bu potansiyeli de baştan yok etmek anlamına gelir.

İkinci yöntem nefsin terbiyesidir. Bu da yine iki usulle olur. Birincisinde nefisle hiç uğraşılmaz. Kalp, ruh ve latifelerin inkişafıyla nefsin manevra alanı daraltılır, onun hakim konuma gelmesine fırsat tanınmamış olur. Adeta nefis, eli-kolu bağlı mahkûm bir düşman muamelesi görür. İkinci yöntem ise nefsi eğitir, zararlı yanlarından arındırır, faydalı güzelliklerle donanımlı hale getirir. Neticede nefis, ikinci bir fıtrat kazanarak, aynen kalp, ruh ve diğer latifeler gibi, Rabbin esma ve sıfatlarının tecellilerine mazhar şeffaf bir ayna olur. Hakkı gösterir, hakikate ulaştırır, doğruyu yansıtır.

Risalei-i Nur, bu son yöntemi birlikte kullanır. Esma-i Hüsna ve Sıfat-ı Ulya açılımı anlatımlarıyla o, bir taraftan okuyucusunun kalbini, ruhunu, latifelerini inkişaf ettirirken nefsi kımıldayamayacağı dar bir dehlize hapseder; nefsani arzu ve taleplerin, aklı ve iradeyi alt ederek öne çıkmasına sebep olan gayr-i meşru geçici lezzetlerin cazibesini, o geçici zevklerin, lezzetlerin sadece sonuçları yönüyle değil, mevcut halleriyle dahi nasıl zehirli bir bal fonksiyonu icra ettiklerini, akılla birlikte insan mahiyetinde eşyayı algılamakla mükellef bütün vicdani fakültelere ispat ile nefsi taleplerinde yalnız bırakarak geçici zevk ve lezzetlerin körleten cazibesini hiçe indirir, bir cihetle nefsi tam mağlup eder.

Ve yine o, Kelime-i Tevhidin bir açılımı olan burhanları sürekli tekrar ile sadık okuyucusuna, uygulamalı tasavvufta nefis terbiyesinin en önemli prensiplerinden biri olan Kelime-i Tevhit zikrindeki sırrı ve hikmeti yaşatır. Halka-ı zikirde, nasıl Kelime-i Tevhidin cehri tekrarı nefsin başına bir balyoz gibi iniyor ve onu şehvetlerinde isteksiz kılıyorsa, hakkı verilerek sesli ve topluca okunan Risalelerdeki tevhit açılımlı sözler de aynı maksadı hâsıl eder ve ediyor.

Uygulamalı tasavvufta nefis terbiyesi adına seyr-u sülukta yaşatılan terkler, Risale eksenli terbiyede nefse acizliğini, fakirliğini ve hiçliğini yerinde ilzam, yerinde ikna ile öğreterek gerçekleştiriliyor. Zaten nefsin hiçliğini kabul ederek rububiyet hevesinden bütün bütün vazgeçmesi, dini ve ahlaki buyrukları kabullenmesi bakımından işi oldukça kolaylaştırıyor. Farzları yaptığı, haramlardan kaçındığı, sünnet-i seniyyeye bağlılığını sürdürdüğü müddetçe de saflığını, duruluğunu hem korumuş hem de artırmış oluyor.

İlginç varlık

En ilginç bulduğum şey insanlardır. Hepimizin sevilmemekten bu kadar çok korkması ve sevilmek için bu kadar az şey yapması, sorarım size, enteresan değil midir? Ve günün birinde nasılsa bir enayinin bizi yine de sevmesi ve bunun bizim yüzümüzden olduğunu sanmamız… Garip değil mi şimdi bu?

(Ece Temelkuran)

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »