Dersim ve Fransız İhtilali

Posted: 20/11/2011 in Tarih

(Fatih Yetim, Paris)

Bir varmış bir yokmuş…

14 Temmuz 1789, Kral 16. Louis’nin despot yönetimine ve ağır vergilere karşı ayaklanan halk Bastille hapishanesini basar. Ardından yayınlanan “insan ve yurttaş hakları bildirisi” ile cumhuriyet ilan edilir; sonrası malum. Kral 16. Louis ve onun halkının yoksulluğunu hafife alan müsrif eşi Marie Antoinette giyotinle ölüm cezasına çarptırılır. Ve Avrupa’nın bu ilk “ulus devletinde”  özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin (liberté, égalité ve fraternité) hüküm sürdüğü yeni bir dönem başlar. Üstelik başta Osmanlı olmak üzere diğer bütün Avrupa devletlerine de milliyetçilik ve insan hakları hususunda “güzel” bir örnek teşkil eder, “yakın çağ”ın bu başlangıç noktası.

Yukarıdaki paragrafı lisedeki tarih derslerinden aklımda kaldığını varsaydığım bilgilerden derlemeye çalıştım. Gerçek şu ki, Fransız Devrimi çocuk masalı tadında epik bir hikâye olarak anlatılır hep. Zira nihayetinde mutlu son, yani “cumhuriyet” vardır. Oysa Fransa, devrimden sonra bu “mutlu sona” karşı duyduğu öfkenin neticesi olarak iki imparator daha seçmiştir kendine: Napoléon Bonaparte ve Louis-Philippe Napoléon, nam-ı diğer III. Napoléon. Halkın devrime ve onun biricik evladı cumhuriyete karşı olan tavrını anlayabilmek için bu çok “epik” hikâyemizi baştan, ama biraz daha detaylı anlatmakta yarar var.

Arka plan

Sanayi devrimini (bu kavram bize yabancı gelebilir) başarıyla gerçekleştiren Fransa’da -daha sonra adına Burjuvazi denilecek- zengin bir tüccar sınıfı ortaya çıkmaktadır.  1713-1789 yılları arasında dış ticareti beş kat büyüyen Fransa’nın gittikçe zenginleşen bu sosyal sınıfı sahip olduğu ekonomik gücü politik güce çevirmenin yollarını aramaya koyulur. Ancak dönemin Fransa şartlarında bu neredeyse imkânsızdır. Bütün gücünü ve otoritesini Tanrı’dan alan Kral, yetkilerini ancak Kilise ve soylularla paylaşmaktadır. Üstelik ülke toprağının büyük bir kısmını elinde bulunduran Kilise ve soylular vergiden de muaftırlar. Amerika kolonilerinin İngiltere’ye karşı vermiş olduğu bağımsızlık savaşına yapılan cömert yardımlar Fransız ekonomisini zor durumda bırakmıştır. Artan vergi yükünü ise köylüler ve tüccarlardan başkası çekmemektedir. Kaldı ki toplanan vergiler sadece sarayın harcamalarını dahi karşılayamamaktadır. Saraya karşı zengin tüccarların organize ettiği halkın tepkisi artınca toprak mülkiyetinden (yani Kilise ve soylulardan) de vergi alınması fikri ortaya atılır. Kararı kabul etmeyen soylular 1614’den beri toplanmayan parlamentonun toplanmasını isterler. Mayıs 1789’da soylular, din adamları ve halktan oluşan üç kademeli parlamentonun toplanması Fransa monarşisi için sonun başlangıcı olacaktır. Bir müddet sonra, aynı parlamentoda bulunan ancak eşit haklara sahip olmayan bu üç gurup arasında çatışma aleni bir boyut kazanır ve halkın desteğini sağlayan burjuvazi (orta sınıf) monarşiye karşı sesini yükseltir. Başta, talepler Kral ve partizanları hariç herkes için cazip görünmektedir: Vergi indirimi, kralın yetkilerinin kısıtlanması, basın özgürlüğü vesaire…

Ve 14 Temmuz 1789, yer Bastille hapishanesinin önü, Paris

Bastille baskını, ihtilalin başlangıcını temsil eden sembolik bir olaydır aslında. Ama çoğu zaman ihtilalin kendisi bu baskından ibaretmiş gibi görülür. Oysa tarih Fransız Devriminin ancak Napoléon’la son bulduğunu söylemektedir (1804). Bastille’i özel kılan ise monarşi karşıtlarının “misafir edildiği”, halkın nazarında despot yönetimin sembolü haline gelmesidir.

Baskının başarısının hemen akabinde toplanan Kurucu Meclis Amerikan Devriminden kısmen arakladığı İnsan ve Yurttaş Hakları bildirisiyle ana hatları çizilen yeni bir anayasa ile Kralın yetkilerini halkın seçeceği bir parlamentoyla paylaşmasını öngörüyordu. Burjuvazinin amacı yönetimde biraz olsun söz sahibi olmaktı. Fransa’nın idaresinde Kral, soylular ve Kilise ile birlikte dördüncü ortak olmayı arzu ediyordu. Bu arzusuna ulaşmak için daha organize çalışmaya başlamıştı. 1790’da kurulan “club de Jacobin”, “club de Cordelier” ve “club des Feuillants” gibi kulüplerle yeni idari yapı içindeki yerini sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Bu kulüplerden özellikle ilk ikisinin kuruluş ve toplantı mekânları ilgi çekicidir.

Club de Jacobin’in kuruluş yeri ve merkezi Couvent de Jacobin’dir (yani Jakoben Manastırı). Kulüp, bir Dominiken manastırı olan bu mekânda kurulmuş ve politikalarına bu “kutsal” mekândan yön vermiştir. Diğeri ise bir Françeskan manastırı olan Cordelier’de kurulmuştur.

Vatikan’la arası pek de iyi olmayan Fransa Kilisesi ve onun kralına karşı gerçekleştirilen devrimde Roma kökenli bu iki aşırı katolik tarikatın rolü hep tartışılagelmiştir. Devrimin meşhur simalarından Danton, Marat, Desmoulins (Club de Cordelier) ve Robespierre (Club de Jacobin) bu kulüplerin üyeleridir.  Bir yıl sonra, 1790’da Bastille baskınının yıldönümü “Fête de la Fédération” adıyla milli bir bayram olarak kutlanmış; üstelik 16. Louis’i de, yüz bin Parislinin toplandığı bayram alanına onur kırıcı bir şekilde zorla getirilmiştir.

İstiklal mahkemesi

Bu sırada göz önünde bulunsun diye kral Versailles Sarayı’ndan Paris’teki Palais des Tuileries’e yerleştirilir. Ancak isyan sonrası yurtdışına kaçmış olan Fransız soyluları ve Avrupalı “meslektaşlarıyla” devrim aleyhine işbirliği yaptığı dedikodusu hem kendisini hem de karısını giyotine götürecek yolda “Tribunal révolutionnaire” (tamı tamına ‘istiklal mahkemesi’ demek) önüne çıkarmıştır. Tarih 1793, “vatana ihanetten” suçlu bulunan 16. Louis ve Marie Antoinette dönemin en modern aletine başlarını verirler (Bastille baskınından 4 yıl sonra). Bugünkü Concorde meydanında, Seine nehri kenarında Champs-Elysées caddesinin başladığı alanda.

Giyotin; milli jilet!

Hakkında ilk olarak XII-XIII. yüzyılda kullanıldığına dair dedikodular bulunan giyotin, iple asarak idam etmenin yerine daha “insani” bir çözüm olarak aslen bir doktor olan Joseph Ignace Guillotin tarafından 1789’daki Devrim Meclisine önerilmiştir. Parislilerin günlük hayatında iyiden iyiye yer eden giyotin çok sevilmiş olacak ki giyotin seansları el ilanları ile halka duyurulan ve çoluk çocukla ailecek seyredilen gösterilere dönüşür kısa sürede. Üstelik giyotine halk tarafından takılan lakaplar da onlarcadır, ama içlerinden en meşhuru “resoir national”, yani milli jilet! Devrimin “kendi çocuklarını yemeye” başladığı dönemde Robespierre ve Danton da boyunlarını bu milli jiletten kurtaramayacaktır.

Avrupa’yla açılan ara

Marie Antoinette’in idamı kocasının idamından daha çok ses getirir dönemin Avrupa’sında. “Devrimin ilk suçu kralı öldürmek, ama daha korkuncu kraliçeyi öldürmektir” diyen ünlü Fransız yazar Chateaubriand’a Napoléon da, “kraliçeyi öldürmek kralı öldürmekten daha büyük bir suçtur” diyerek eşlik edecektir. Ancak hadisenin monarşi Avrupa’sındaki teamüllere uymamasının yanında diğer bir gerçek ise kraliçenin Habsburg kralı II. Léopold’un kız kardeşi olmasıdır. Yani Fransa için Avusturya ve Prusya ile savaş kapıdadır. Zaten az sonra Avrupa, içinden Napoléon’u “eşsiz” bir lider olarak çıkaracak devrim savaşları karmaşasında bulur kendini.

İçteki sorunlar

Cumhuriyet uğruna bütün Avrupa’ya “kafa tutan” Fransa içerde de pek rahat değildir aslında. Daha ziyade Paris halkının desteğiyle gerçekleştirilen devrim Fransa coğrafyasının geri kalanından beklenen desteği görmemektedir. Kendilerini Kilise ve onun kanalıyla krala bağlı hisseden, üstelik farklı etnik kimliklere sahip halklar için Paris’in herhangi bir özelliği bulunmamaktadır. Üstüne bir de rahiplerin devlet memuru statüsüne sokulup, yeterli cemaati bulunmayan kesimin din adamı vasfının düşürülmesini (yaklaşık yüz bin rahibin açıkta kalacağı anlamına geliyor) öngören yasanın kabulü kırsalda bardağı taşıran son damla olur.

Dağlılar

Bununla birlikte devrime girişilirken köylülerin haklarına dair verilen sözlerden hiç biri yerine getirilmemiş, Avrupa’yla girişilen savaşların faturası yine köylülere kesilmeye başlanmıştı. Fansız tarihine Konvensiyon dönemi (1792-1795) olarak geçecek olan bu süre haklı şöhretini meclisteki “Montagnards”ların başı çektiği “Terör dönemine” borçludur. Montagnards, dağlı karşıtı anlamında “dağlı” demektir, çoğunluğu Jakobenler ve Cordelier gurubundaki Paris bölgesi -hiç dağ olmayan bölge- vekillerinden oluştuğu için bu isimle anılır. Dağın ötesi, yani İtalya -Vatikan- karşıtı anlamı da verilir zaman zaman.

Donsuzlar

“Terreur Blanc” (devlet eliyle uygulanan yasal terör) olarak isimlendirilen bu süre zarfında cumhuriyet karşıtı guruplar şiddet uygulanarak bastırılmıştır. Vendée savaşlarını saymazsak en meşhuru tarihe “Massacres de Septembre” (Eylül katliamları) olarak geçen katliamlardır. Devrimin önde gelen figürlerinden Marat’ın önderliğinde 1792 Eylülünde Paris başta olmak üzere cumhuriyetçilerin kontrolünde olan birçok şehirde “kralcı” olmakla suçlanan, hapishanelerdeki mahkûmlar dâhil yüzlerce kişi katledilmiş, Kilise arazisi yağmalanmıştır. Bu katliamlarda ön planda bulunan silahlı güç ise Jakobenlerin de sırtını dayadığı “Sans culotte” (“donsuzlar” anlamında, askeri üniformaları olmadığı için) ismiyle maruf Paris halkından derlenmiş silahlı birliklerdir.

Fransa’nın soykırımı?

“Cumhuriyetçilerin kontrolünde” ifadesini kullandım, zira genç cumhuriyet “Fransız halkı” (bu tabir de o dönemde henüz yerleşmiş değildi) nezdinde henüz meşrutiyet sorunu yaşıyordu.  Ve bu sorun kendini Vendée ve Breton bölgesinde (Paris’in batısı, Atlas okyanusu kıyısı, haritadan bakınız), sloganı “Tanrı ve Kralı için” olan “Kralın Katolik Ordusu” adında bir isyan ordusu olarak gösterdi. Böylece ilki 1793-96 yılları arasında gerçekleşen, sonuncusu ise 1832’de patlak veren beş Vendée savaşının birincisi başlamış oldu. İlk Vendée savaşını kazanan cumhuriyet ordularının gerçekleştirmiş olduğu katliamlar bölge halkı tarafından günümüzde dahi “soykırım” olarak anılmaktadır.

Devrim üzerine kaleme alınan birçok eserde yaşananların soykırım olup olmadığı tartışılmaktadır. Zira Vendée savaşlarının anlatıldığı tarih kitaplarında “Noyades de Nastes” (Nastes’daki suda boğma olayları) başlığı ciddi bir yer işgal eder.

Cumhuriyet evlilikleri

Dâhiyane (!) bir fikir olarak, “suçluların” kurşun harcanarak öldürülmesi yerine Loire nehrinde boğularak öldürülmesine karar verilmiştir.  Hatta öldürülenlerin ekserisinin din adamlarından oluştuğu bir süreçte bu uygulamaya “Mariage républicain” (cumhuriyet evliliği) adı verilir: Rahip ve rahibeler halkın önünde çırılçıplak soyundurulduktan sonra sırt sırta birbirlerine bağlanırlar ve Loire nehrine batırılırlar. Din adamlarının evlenmeme yeminine atıfla da dönemin bölge yöneticisi Jean-Baptiste Carrier sıra dışı yöntemine bu ismi uygun görmüştür. Zaman zaman “la déportation verticale” (dikey sürgün) dediği de olmuştur. Resmi rakamlar yaklaşık 5000 kişinin Loire nehrinin derinliklerinde son bulan bu “sürgünde” can verdiğini bildirir. Nantes’lılara göre bu rakam elbette gerçeğin sadece bir kısmıdır.

Dersim’den Tunceli’ye, oradan Lyon’a

Kralı hemen unutamayan şehirlerin arasında Lyon da yerini alır. Robespierre’in partizanı bir Jakobeni (Chalier) yönetici olarak kabul etmeyip giyotinde idam eden Lyon iki ay boyunca kuşatılır. Kuşatma sonunda teslim olan şehre verilen ceza ilginçtir: Kral taraftarı isyancılar giyotine gönderilirler, ki bu tamamen öngörülen bir cezadır. Öngörülemeyen ise Lyon artık Lyon değildir. Şehir, cumhuriyete karşı savaşmış olmanın cezası olarak ismini kaybeder (bu ceza bize tanıdık gelebilir). Yeni ismi “özgürleştirilmiş şehir”dir (ville-affranchie) artık. Üstelik şehrin surlarının tamamen yıkılmasına karar verilir. Surlar yıkılır. Bununlar beraber fakir halkın yaşadığı evlerin dışında monarşiyi anımsatacak bütün yapıların yıkılması da ceza tahtasındaki listede yerini alır. Tespit edilen 600 kadar yapıdan 50-60 tanesi yıkıldıktan sonra uygulama durdurulur. Şehir halkının günümüzde dahi Paris’e karşı beslediği negatif duyguların ardında ihtilal yıllarında yaşanan bu tatsız anılar vardır. Benzer bir ceza Marsilya için de uygulanmış ve şehrin ismi “La Ville-sans-nom” (isimsiz şehir) olarak değiştirilmiştir.

Yıl: 218, Ay: Brumaire, Gün: Faisan

Bu sırada takvim yapraklarında yıl I’i, ay Vendémiaire’i göstermektedir. Neden mi? Çünkü Fransa artık “cumhuriyet takvimi” kullanmaya başlamıştır. 1805’e kadar kullanılan bu takvimde ilk ay Vendémiaire’dir ve 22 Eylül-21 Ekim tarihlerine denk gelir. Her aya yeni bir isim verilmekle kalınmamış, her günün özel bir ismi de olmuştur. Üstelik oldukça “lezzetli” isimler tercih edilmiştir: üzüm, safran, havuç, elma, erik, vesaire… 360 farklı isim. Bütün aylar 30’ar gün sayıldığı için her yıl fazla çıkan 5 gün için yeni isimler de üretilmiştir.  Bugünün tarihi ise yıl: 218, ay: Brumaire, gün: Faisan (sülün anlamında; Brumaire’ın 25. günü).

Fransa Fransız mıdır?

Cumhuriyet karşıtı isyanlar ve savaşlar bunlarla sınırlı değildir şüphesiz. Krala bağlı birden çok etnik guruptan kralsız ve kilisesiz bir ulus ortaya koyma çabası Fransa’yı kaçınılmaz iç savaşların ve isyanların ortasında bırakmıştır. Tarihçiler, uygulanan şiddeti ise “genç cumhuriyetin” kendini koruma refleksi olarak açıklama eğilimindedirler. Bretonlar, Normanlar, Alzaslar, Lyoneler, Katalanlar, Vendeler, Girondinler, Baskliler, Comptoislar, Savualar ve diğerleri… Huzurlarınızda hepsinin toplamı Fransa Cumhuriyeti ve onun Fransız Yurttaşları!

Bu da Fransız Devrimi’nin pek de epik olmayan diğer yüzüydü…


(Prof. Şükrü Hanioğlu, Sabah Gazetesi 13.11.2011)

Atatürk’ün bir siyasî lider olarak hangi sınıflamaya sokulabileceği üzerine başlatılan güncel tartışma toplumumuzun büyük sorunlarından birisini yeniden hatırlamamıza yol açtı. Bu sorun en basit şekliyle “Geçmişini tarihselleştirememe, devlet kurucusunu insanlaştıramama” olarak özetlenebilinir. İlginç olan sorunun gündemimizden neredeyse hiç çıkmamasına karşın içselleştirilmesi ve her toplumda yaşanıldığının düşünülmesidir. Bu yapılmadığında ise “kendimize özgülük” limanına sığınılarak, başka hiçbir toplumda “görülmeyen özelliklerimiz” nedeniyle “geçmişimizi tarihselleştiremememiz ve devlet kurucusunu insanlaştıramamamızın” normal olduğu savunulmaktadır.

Seküler kutsallık 

Geçmişimizi tarihselleştirme yerine altın çağdaşlaştırmamız ve ulus-devlet kurucumuzu da insanlaştırmayarak kültleştirmemizin yarattığı en önemli sorun, bu tercihlerin doğal sonucu olarak kuruluş sürecinin “her şeyin mükemmel olduğu” bir dönem, kurucunun ise “hatadan münezzeh” bir lider olarak kutsanmasıdır. Bunun neticesinde ise resmî ideoloji “din” niteliği kazanmakta, ulus-devletin kuruluş dönemi “asrı saadet” olarak kavramsallaştırılmakta, kurucu lider ise “insanüstü” bir kişiliğe büründürülmektedir.

Bu açıdan bakıldığında Atatürk için kullanılan “Ulu,” “Yaratıcı,” “Yüce” benzeri sıfatların dinî referanslarının da bulunması, 1945 yılına kadar Türk Dil Kurumu sözlüklerinde “din” kelimesinin mecazî anlamda kullanımına örnek olarak “Kemalizm Türk’ün dinidir” cümlesinin verilmesi tesadüfî değildir. Bu dinselleşmenin toplumun eğitimli tabakalarında ciddî bir etki yarattığı şüphesizdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’yi ziyaret eden Grace Ellison’a bir Maarif müfettişi tarafından yapılan “Bizim peygamberimiz Gazimizdir. Biz o Arabistanlı şahıs ile ilişkimizi sona erdirdik. Muhammed’in dini Arabistan’a pek uygundu; ama bize yaramaz” yorumu bu etkiyi yansıtan ilginç bir örnektir.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, şahıs kültüyle desteklenen seküler bir milliyetçilik, Durkheim’ın da öngördüğü gibi, kendine özgü âyin ve semboller aracılığıyla dinselleşmiştir. Celâl Bayar’ın “Atatürk’ü sevmenin millî bir ibadet” olduğunu söylemesi Durkheim’ın tezini doğrular mahiyettedir. Bir ideolojinin seküler temelli olması ve millî bir lideri kutsaması, genellikle zannedildiğinin tersine, onun dinî nitelik kazanmasını engellemez.

Nitekim 1930′lu yılların ders kitaplarında kurucu lider için “Beşeriyet Harikası”sıfatının kullanılması, dönemin resmî neşriyatında onun “gizli ruh illetlerinin doğurduğu bir peygamber . . . değil . . . hakiki bir deha” olduğunun belirtilmesi bu kutsallaştırmanın seküler kavramlar ve “insanüstülük” tezi üzerinden yapıldığını ortaya koymaktadır. Bunun sonucunda ise ideoloji, kuruluş dönemi kutsaması ve lider kültüyle şekillendirilen, kendine özgü âyin ve sembollerle kitlelere nüfuzu hedefleyen bir dogma ortaya çıkmaktadır.

Bir “Mucize” olarak Cumhuriyet 

Bu yorumu yaparken, Cumhuriyet kurucularının temel amaçlarının dağ yamaçlarına düşen gölgeleri “mucize” olarak yorumlayabilecek, metafizik alana kayma eğilimi kuvvetli bir dogma yaratmak olduğunu söylemenin doğru olmadığına işaret etmek gerekir. Sorun onların yaratılan ideoloji ve şahıs kültünün, dinsellik boyutuna evrilmeye fazlasıyla yatkın olduğunu görememiş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Söz konusu ideoloji dinî karakteri nedeniyle Cumhuriyetin kuruluşu da dahil olmak üzere modern ulusdevletin oluşum sürecini bir “mucize” olarak görme eğilimindedir. Cumhuriyet rejiminin I. Dünya Savaşı öncesinde yaygın olmadığı doğrudur. 1914 yılında Avrupa’da Fransa ve İsviçre dışında cumhuriyet bulunmamaktaydı. Ama savaş sonrası koşullarda hem çok uluslu imparatorlukların çekirdekleri (Avusturya, Rusya ve Türkiye), hem de onların yıkıntıları üzerine kurulan ulus-devletlerin çoğu bu rejimi benimsemişti. Bu bir anlamda zamanın ruhunun dayattığı bir tercihti. Müslüman dünyada da cumhuriyet rejimi çok sayıda taraftar buluyordu. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti (1918), Trablus Cumhuriyeti (1918) ve Rif Cumhuriyeti (1923), dış gelişmeler nedeniyle uzun süre yaşayamamışlar; ama cumhuriyetçiliğin Müslüman entelektüellerin bir bölümü tarafından da benimsendiğini ortaya koymuşlardı. Bu, yeni Türk devletinin cumhuriyet rejimini kabulünün radikal bir karar olduğu gerçeğini değiştirmez. Ancak radikallik “mucize”den oldukça farklıdır.

Bizatihi cumhuriyetin kuruluşunun dahi “mucizeleştirilmesi”nin her devletin yarattığı kuruluş mitolojisiyle karıştırılmaması gereklidir. Benzer şekilde bu tür kutsamaların her devletin yaptığı toplumsallaştırma faaliyetinin de ötesine geçtiğini belirtmek yararlı olur. Karşı karşıya bulunduğumuz “her şeyin mükemmel olduğu, günümüzdeki sorunların bu mükemmelikten sapma” olarak yorumlandığı bir altın çağ kavrasallaştırılması ve sadece ilkokulda değil, beşikten mezara uygulanan bir toplumsallaştırma gayretidir.

İnsanüstü bir lider olarak Atatürk 

Resmî ideoloji, cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan dönemi “asr-ı saadet” biçiminde kutsarken, Atatürk’ü de “insanüstü,” kimsenin aklına gelmeyecek programlar yaratan, dönüşümler tasarlayan bir felsefeci-önder olarak kavramsallaştırmaktadır.

Halbuki Atatürk, bu kavramsallaştırmanın tersine döneminin fazlasıyla tartışılan konuları üzerine ortaya konulan tezleri analiz ederek yorumlayan ve siyasete dönüştüren pragmatik bir siyasetçiydi. Bunu yaparken de İkinci Meşrutiyet Dönemi Garbcı ve Türkçülerinin tezlerinden fazlasıyla yararlanmıştı. Bunun yanısıra kendisi temel tez ve siyasetlerini Gustave Le Bon’dan Durkheim’a, Büchner’den Huxley’e, Pittard’dan Montandon’a çok sayıda düşünürden etkilenerek geliştirmişti.

Dolayısıyla Cumhuriyet’in “kurucu felsefesi” de insanüstü bir felsefeci- liderin “hikmet” olarak yorumlanabilecek fikirlerinin değil, pragmatik bir devlet adamının millet inşa etme amacıyla dönemin düşünce akımlarından yarattığı sentezin ürünüydü. Bu yorumu yaparken Atatürk’ün entelektüel bir gayretten ziyade millet inşa etme amacına yönelik bir çaba sergilediğini de vurgulamak gerekir.

Meselâ dönemin antropolojik akımlarından üretilen Türk Tarih Tezi’nin bilimsel gerçeklerle ne denli bağdaştığı Atatürk için bir sorun teşkil etmiyordu. Onun açısından önemli olan bu tezin Türklere “medeniyet kurucusu” bir ırkın torunları oldukları düşüncesini aşılaması, Türklerin “parlak geçmişi”ni Osmanlı öncesine götürmesi ve İslâmdan bağımsız kılmasıydı.

Ulus-devletin kuruluş dönemini altın çağdaşlaştırmamız ve kurucu lider kültü yaratmamız bizi tarihsizliğe mahkûm etmekle kalmamakta, bunların terkedilmesi isteğini “kutsala hakaret” olarak algılayan geniş bir toplum kesimiyle çatışma zemini yaratmaktadır. Bunun ise bu zorunlu değişimi ne denli zor hale getirdiği açıktır.

Karanlık taraf

Posted: 09/11/2011 in Armoni

- Hacivat’ım, insanlar görünmez olsalardı ne yaparlardı?

- Çalar-çırpar ham yaparlardı, isterlerse katliam yaparlardı.

- İnsanlar bu rezillikleri neden yaparlardı?

- Yakalanmaktan korkmayacakları için yaparlardı.

- Peki Hacivat’ım, hem görünmez olmak, hem de iyi bir insan olmak mümkün müdür?

- Gölgene dikkat edeceksin müdür! Karanlık tarafına hükmedeceksin!

(Derviş Zaim’in, “Gölgeler ve Suretler” filmindeki orta oyunu sahnesinden)