Kürt siyasetinin intiharı

Posted: 24/08/2011 in Siyaset

(Etyen Mahçupyan)

Mağduriyet bazen haklı ama kolaycı siyasetler yaratmakla kalmaz, mağduru zaman içinde tavsayan, tıkanan ve yozlaşan bir ruh haline mahkûm eder.

Mağdur haklı olmayı sürdürür ama haklılığını meşru bir siyasete tahvil etmekte zorlanır. Giderek kendisi ne yaparsa yapsın ‘bir gün’ haklarını alacağı hayaliyle, sanki ilahi adaletin doğmasını bekler. Oysa somut dünyanın adalet dağıtımı, tarafların haklılığından öte, siyasetlerinin meşruiyetiyle ilgilidir. Böylece bazen mağdurun haklarını yüzyıllarca alamadığı trajik süreçlere doğru gidilir. Mağdur bu sürede karşısındaki gücü suçlar ve yüreğinde mahkum eder, ama çoğu zaman içinde bulunduğu duruma kendi katkısının ne olduğunu sormaz. Bu da söz konusu süreci devam ettirip gider…

Toplumsal aktörlerin intiharı böylece zamana yayılmış olarak yaşanır. Siyasetleri devam eder ama bizzat kendi gözlerinde bile anlamsızlaşır. Dünyanın zihniyetine hitap edemeyen siyasetler, mağduriyeti dillendirseler bile yalnızlaşırlar ve sonuçta idealleri için değil, varoluşlarını sürdürme mücadelesi yaparlar. Kritik eşik, mağduriyet siyasetinin inandırıcılığını yitirdiği, ilan ettiği amaç için uğraşmadığı kanaatinin uyandığı andır. Sonrası, geri dönüşü epeyce zor ve ancak güçlünün yanlış yapmasıyla telafi edilebilecek bir meşruiyet yıpranmasıdır.

Kürt siyaseti bugün söz konusu eşikte. Çukurca pususundan sonra yapılan BDP açıklamasında şöyle denmiş: “Türkiye’nin bu noktaya gelmemesi için aylarca çağrılar yaptık, girişimlerde bulunduk, barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız, barış çağrılarımız ne yazık ki karşılıksız kaldı.” Belki de BDP’liler kendilerini gerçekten de bu rolde görüyorlar. Ama parlamentoyu veto etmenin üzerine bir de ‘demokratik özerklik’ ilanının bizzat kendi ‘siyasetleri’ olduğunu galiba idrak etmiyorlar. Siyaset, idealize edilmiş kavramların güzel cümleler halinde bir çağrı metnine çevrilmesi değil… Siyaset yaptığınız tercihler, somut durumlar karşısında attığınız somut adımlardır. BDP Kürt meselesi bağlamında maalesef bugüne dek ya içi boş ya da yanlış bir çizgi izledi. Yukarıdaki alıntının hiçbir inandırıcılığı kalmadıysa eğer, bunun sorumlusu kendileridir. Yanlış anlaşılmasın, BDP’liler iyi niyetli olabilirler, barışçı bir çözümü gerçekten de isteyebilirler. Doğrusu bu konuda benim de kuşkum yok. Ama siyaset, niyetinizle değil, tavrınız ve tutumunuzla ölçülür.

PKK de barış istediğini söylüyor. Acaba bunun Kürtler için bile inandırıcılığı kaldı mı? Karayılan “Bütün bunlar önderliğimizin savunması içindir” demiş. Ama artık bu boyalı dilin hükmü geçti. PKK birilerinin savunması için değil, kendi varoluşu için mücadele ediyor. Meşruiyetini sürdürmek için de kendi varoluşu ile Kürt toplumunun haklarını, tercih ve taleplerini bir bütünmüş gibi sunmaya çalışıyor. Barış savunuculuğu aslında zorunlu olarak gelinen, kaçınılamayan bir söylem. Bugün Kürt siyasetinin barış istediğini savunmak son derece zor… Çünkü barış bir başkasıyla, çatışma içinde olduğunuz bir tarafla yapılır ve çözüm her iki tarafın da kabullenip içselleştireceği bir ortak kabulü ima eder. Diğer bir deyişle barış istemek, her şeyin kendi istediğin gibi olmayabileceğini, zamana yayılabileceğini, ama kıymetli olanın bu yen senteze doğru yürümek olduğunu kabullenmeyi gerektirir. Oysa Kürt siyaseti bir süredir ‘barışı’ tek başına tanımlamakla kalmıyor, Türkiye toplumu o noktaya yaklaştıkça çıtayı daha da yukarı çekiyor.

Herhalde bu tutumun hükümeti daha da demokratlaştıracağını düşünmek gibi ahmakça bir stratejiye sahip değiller. Çünkü hükümeti o yolda tutan toplumun demokratlık çizgisinde ilerlemesidir, PKK’nın şiddet siyaseti değil. Öte yandan artan demokratlık isteğini şiddetle karşılayan bir siyasetin bu toplum tarafından makbul bulunacağını varsaymak pek gerçekçi olmasa gerek. Çukurca olayı karşısında sessiz kalan bir hükümetin neyle karşılaşacağı belli değil miydi? PKK daha da ölümlü yeni bir olay yaratacaktı. Kısacası PKK, temel amacının hükümeti savaşa çekmek olduğunu açıkça gösterdi ve hükümete bu bağlamda seçenek bırakmadı. Tabii AKP’nin reform alanında daha hızlı hareket etmesini talep edebiliriz, ancak şu anki durumun ‘geciken reform’ nedeniyle olmadığını kabul etmek durumundayız.

Görünen o ki, başını PKK’nın çektiği Kürt siyaseti aslında barışa hazır değilmiş… Toplumdaki değişimin AKP hükümetini daha önce hayal bile edilemeyen önerileri tartışma noktasına getirebileceğini öngörememişler… Şimdi bir savaş yaşanacak ve bu süreçte Kürt siyaseti kendisini Kürtlerle göz göze gelmiş bulacak. Çünkü hareket alanı genişleyen bir siyasetin kendisini bilerek tıkaması açıklanması gereken bir durum. Hele zorlanan bu savaşın bizzat Kürtlerin mağduriyetini devam ettirme anlamını taşıdığı açık olduğuna göre, önlerine gelen müzakere siyaseti alternatifini seçmemelerini herhalde bir şekilde anlatacaklar. Belki de kendilerini ilgilendirenin Kürtler değil, Kürtlük olduğunu söyleyerek güçlerini bizzat kendi insanlarına yöneltecekler. Toplumsal aktörlerin intiharı genellikle bir yabancılaşmadır zaten…

(A. Turan Alkan, Aksiyon Dergisi)

12 Eylül zindanlarında siyasi tutuklulara sabah-akşam zorla, dayakla İstiklal Marşı okutturulması karşısında, aslında sevdikleri ve benimsedikleri hâlde insanların niçin İstiklal Marşı’ndan nefret edecek duruma geldiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. 

Bence memlekette Atatürkçülük fikriyatının rayından çıkma sebebi de 12 Eylül zindancılarının, işkence ve zulmü Atatürkçülük adına yapmalarıydı. Diyelim ki tutuklu çok samimi, dindar bir Müslüman; bu kişiye sabah-akşam dayak atarak namaz surelerini, İslâm’ın, imanın şartlarını okutturur, oruç tutturup namaz kılmaya zorlar, Peygamber’in Veda Haccı’nı zorla ezberlettirirseniz bir süre sonra dinden-imandan soğuması mukadderdir.

Sağ olsunlar, ramazan girince bizim televizyonlar da üç aşağı beş yukarı Mamak zindancılarını andırır bir yayın çizgisine geçerek seyirciye aşırı miktarda dindarlık, ulûhiyet, tasavvuf, güzel ahlâk propagandası yapıyorlar. Bunca programın ve yayın saatinin yekûn çizgisinde dine ne kadar hizmet sayıldığı veya ne kadar zarar verdiği konusunda kafam karışık biraz; bu meseleyi yüksek sesle düşünmek istiyorum.

Naçiz hesabıma göre bu televizyonlarımız bu hızla ve bu edâ ile ramazan programlarına devam ederlerse 20 seneye kalmaz, Türkiye’de kendini laikçi hissedenlerimizin sayısında hissedilir bir artış vücut bulur. Laikçiden kastım mâlum: Dinini inkâr etmeyen ama sahiplenmek lüzumu da hissetmeyen, dinin ibâdet faslına uzak ve soğuk duran, geri kalmışlık davasında ilk kabahati daima dinin ve dindarların üstüne yıkmaya alıştırılan insanlar. Haydi bir kehânette bulunayım; bu kesimin sayısı artacaktır; gelecek laikçilerin yani! Dindarlık eğilimlerinin tavan yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Refah artıp yaygınlaştıkça, şehirleşme oranı yükseldikçe, iletişim daha da çoğalıp insan hakları standartları iyileştikçe, “Bir Tanrı var ama, artık işlerimize karışmıyor; biz insanlar işlerimizi akıl ve mantıkla çözebiliriz” anlayışındaki insanların da artması mukadderdir. Batı’da böyle oldu, bizde de olur ve oluyor zaten. Bu noktada “Onların dini çürüktü, bizimki sağlamdır; İslâm’a hiçbir şey olmaz.” diye düşünmek, çocukçadır. Batı medeniyetinin geçtiği tren hattından başka yol tanımıyorsak –ki öyleyiz!–, o trenin vaktiyle geçtiği istasyonlardan biz de geçeceğiz: Bakınız alkolizm ve uyuşturucu yaygınlığı, bakınız çekirdek aile, yüksek boşanma istatistikleri, nüfusun yaşlanması, psikiyatri hizmetlerine duyulan talebin artması, ferdîleşme, görerek inanma ve tüketme alışkanlığı vb…

Niçin böyle oluyor; çünkü bu yayınları yönetenler, dinî alâmetleri ve özellikle ramazanı bir “iş” (business), bir mevsimlik hâl (season) olarak görüyor ve nasıl tiraja veya kazanca dönüştürülebileceği ile ilgileniyorlar (Bu tabirlerin İngilizcesini kasten yazdım, çünkü bu adamların İngilizce fikrettiklerini düşünüyorum artık). Dine doğrudan düşman olmak, yani zındıklık, dini bir iş gibi bir ticaret ve kazanç nesnesi gibi görmekten daha merdâne ve anlaşılabilir ve tercih edilebilir bir durum; o raddede miyiz?

Şu tespitte bulunmak fazlaca insafsızlık sayılabilir mi, bilmiyorum: Ramazan süresince Müslümanlık (İslâm değil, İslâm’ın hâlen yaşayan hâli ve topluluğu), sair aylara nispetle daha çok karşı tehdit altında kalmakta, yıpranmakta ve zâlimce tüketilmektedir. Bu duruma mâni olmak bir yana, bu garâbeti fark etmek bile zorlaşıyor. Zira ramazan dolayısıyla dinin acımasızca tüketilmesi ve dinden başka neredeyse her şeye âlet edilmesi, bizlerin, içimizden birilerinin işbirliği, teşviki ve gönüllülüğü dolayısıyla mümkün oluyor ve bu yüzden fark edilmez hâle geliyor. Dini ve dindarlığı görünür hâle getirmekte biz Müslümanlar, ticaret erbabına yardım ediyor, destekliyor veya bir süre sonra meselenin tabiatını görünce işin ticaretini bizzat yapıyoruz. Gönüllü katkımız olmasa, din bu kadar kolay tüketilir şey olmayacaktı. Doğrusu dini bu kadar görünür alâmetlerle elle tutulur hâle getirip metalaştırırken, harcıâlem kılarken ona hizmet ettiğimizi zannetmek garip ve zorlu bir çelişkidir.

Dindarlar elbette ticaretle uğraşır ama dinin kendisini ve alâmetlerini bizzat ticari emtia hâline getirmekten, şeytan görmüş gibi ürkerler.

İslâm’ın bütün hayat süreçlerini kapsadığını, kapsaması gerektiğini düşünüp söyleyenler herhâlde bu kadarını beklemiyorlardı; esasen bu söz yanlış anlaşılmış ve yanlış telaffuz edilmiş bir fikirdir. Vaktiyle devlet eliyle resmen din düşmanlığı yapılmış olması yüzünden Müslümanların derûnunda biriken hicrân, ilk fırsatta böyle “indifâ” etmemeliydi. İletişim kanallarına düşen İslâmi konuları niçin kısa sürede vakarından uzaklaştırdığımızı oturup tartışmalı ve konuşmalıyız.

Kimdi o “Kaç bu Müslüman’dan, sığın bu Müslüman’a.” diyen şair; Sâbir miydi?

(Gülse Birsel, Sabah Gazetesi)

Ne der şarkıda: “London Bridge is falling down, falling down…”

Yıkılsın hemşerim, onu da Türkler toparlar, o hale geldi iş ha!

Ya her şeyi bizden bekleme dünya, birimiz sana bedel ama, bir ucundan tutun, başınızın çaresine bakın hacılar ya!

Son haber bu, biliyorsunuz. Londra’daki isyanlarda çeteleri mahallelerinden ‘daşla zopayla’ kış kış eden Türkler sayesinde, Dalston’a polis göndermeye gerek görülmüyor artık.

Affedersin Scotland Yard da, mecbur muyuz ya sizin işinizi yapmaya?

Hiç şaşırmadım biliyor musunuz? “Böyle oldu, böyle oldu, saldırdılar, camları kırdılar, öte beri aldılar,” diye anlatsalar, inanın, derdim ki “Aha bak bizim Türkler yarın bunları mahalleden döner bıçağıyla kovalar, adamlar geldiklerine pişman olurlar”! Vatandaşını tanımak diye buna derim, döner bıçağına kadar haklı çıktım!

Bir kere, yaban ellerde birisi kabadayılık yapacaksa, onu biz yaparız, elaleme bırakmayız! Arıza çıkarılacak bir şey varsa, biz zaten çıkarırız bebe, sana n’oluyor?

İkincisi, ‘kolektif mahalle kavgası’ kavramı bizim kasabalarımızda, şehirlerimizde icat edilmiş, geliştirilmiş ve ustalaşılmış bir etkinliktir! Sürekli camda oturan, balkonda pijamasıyla atletiyle takılıp sokağı seyreden, dükkanının önünde taburede etrafa bakınan bütün Türkler, esasında 7/24 bir mahalle kavgasına hazır beklemektedirler!

Genlerimizde vardır. Sebebini sormayız, sonucunu düşünmeyiz. Şimdi ben bile, misal, en sarışın, en hanım kız, en ince topuklu halimle, Nişantaşı’nda yürürken, aniden âlemin en nazenin kıraathanesi House’a gireyim, “Arkadaşlar kavga var koşun!” diyeyim, çıkayım, en az 10 kişi “N’oluyor hoop,” diye peşimden gelip, gösterdiğim adamlara sorgusuz sualsiz dalmazsa, ben de hiçbir şey bilmiyorum! Reflekstir bizde, “Kavga var,”a, “Kimle? Ne oldu? Konu ne? Konuşarak anlaşabilir misiniz?” filan denmez, racona terstir! Lafı duyar, eline sağlam bir şey alır, direkt koşarsın. Koşarken uzaktan tarafları kesersin sadece, kim bizim taraftan, kim dövülecek diye! Başka bir inceleme, tartma, analiz, sorgu sual yapılmaz, direkt girilir!

Biz Türklere, ne bileyim, elektrik direğinin hangi renge boyanacağıyla ilgili karar verilecek bir mahalle toplantısı organize ettir, organizasyon bir beş sene, kararın verilmesi ikinci bir beş sene sürer! Ama kavga organizasyonu 5 saniye alır. Bizler sadece ve sadece toplu kavgada, kolektif bilinci ve organizasyon yetenekleri en gelişmiş milletizdir büyük ihtimalle. Neden?

Yüzyılların antrenmanı var!

TÜRK, 5 SANİYEDE HER OBJEDEN SİLAH ÜRETEBİLİR 

Londra’da olduğu gibi, Türk, kavgaya girerken, aşağı yukarı her objeden 5 saniye içinde silah üretebilir! Öyle “Ay beyzbol sopası olacaktı şurada bir yerde, bakayım çantamda bayıltıcı sprey var mı kardiş,” filan conconluklarına girilmez! Taş, sopa, döner bıçağı, tereyağ bıçağı, çakı, inşaat demiri, sandalye, şişe, bardak, kase, çatal, ampul, hatta cep telefonu, hatta hatta, yerden alınan bir avuç toz bile hasmın gözüne atılarak silah haline getirilebilir, örnek vermek gibi olmasın! Ama İstanbul mahallelerinde büyümüş herkes, bunları zaten bilir. Nitekim Londra’daki kardeşlerim, hemencecik bilardo sopalarını ikiye kırıp aralarında paylaşarak girişmişler Allah yarattı demeden!

Mahalle demişken, İngiltere’deki çetelerin zaten en başta buradan kaybettiğini söylemeliyim. Mahallelerinin kızına çıkma teklif edeni bile döven bir kültürün evlatlarının mahallesinde camları indirmek, pek akıllıca olmamıştır elbette!
Mahalle kavgasının bir ata sporu olduğu bu topraklardan tee Britanya Adaları’na gitmiş vatandaşlarımız, bu fırsatla hem, muhtemelen, şöyle bir form tazelemiş oldular, hem de eşkiyaya pabucun pahalı olduğunu öğrettiler.
Vallahi gururluyum.

Çocukken babam hep derdi ki “Birisi sana vurursa, sakın sessiz kalma, sen de ona vur, bir daha yaklaşamaz”! Bak Türklerin ağırlıkta olduğu Dalston İngiltere’nin en sakin, dükkanların açık olduğu tek bölgesiymiş, iyi mi?

Yine babam haklı çıktı!

Ben hep zıtlıkların adamı oldum…

Sakin bir tabiatım olmasına rağmen hep yolculuklar yaptım. Bir yanım durağanlığı arzularken diğer yanım hep kentten kente, ülkeden ülkeye göçüp konmayı tercih etti. Bir yanım garanticiyken öbür yanım hep büyük risklerin peşinden koştu. Bir yanım köyümün kokusunu taşırken diğer yanım dünyanın önemli ülkelerinde yaşamayı seçti. Bir yanım Anadolulu iken diğer yanım dünya vatandaşlığını benimsedi. Bir tarafım matematiği aşkla severken, öbür yanım hayatın içine girmeyi ve sosyal bilimlerle ilgilenmeyi tercih etti. Bir yanım kendi halinde sade bir hayat yaşamaya razı olurken diğer yanım kariyer üstüne kariyer yapmaya meyletti. Bir yanım Urfa’da muteber bir insan olarak yaşamayı isterken diğer yanım büyük denizde boğulmayı seçerek İzmir’e doğru yola çıktı. Bir yanım annemin şefkatinin yakınında olmayı isterken diğer yanım diyar diyar uzaklara uçtu. Bir yanım karşılıklı sevgi ve saygıyı doyasıya yaşadığım Danimarka’da ikamete çok sıcak bakarken, öbür yanım daha gidecek çok yolu olduğunu düşünerek, sıradan bir insan olarak daha büyük denizlere, İngiltere’ye yelken açtı.

Bir yanım sevilmeyi isterken diğer yanım sevgi ve saygının fazlasından hep ürktü ve uzaklaştı. Bir yanım kendisi gibi düşünen insanlara meyilli olurken, diğer yanım hep farklı düşünenlerle tanışıp konuşmayı sevdi. Bir yanımda hep bir huysuzluk ve tahammülsüzlük egemen olurken, diğer yanım hep hoşgörülü ve uyumlu olmayı tercih etti. Bir yanım asosyal bir görüntü verirken diğer yanım şaşırtacak derecede girişimci çıktı. Bir yanım tembelken diğer yanım hep aktif oldu, gezmeye, çalışmaya, spor yapmaya ilgili oldu. Bir yanım sorumluluktan kaçarken diğer yanım gerektiğinde büyük sorumluluklar üstlenip gereğinin yapılması için bazen yıllarını vermeyi göze aldı.

Hep bu çekiştirmeler arasında kalarak yaşamımı devam ettirmek zorunda kaldım. Kırılganlıkla dayanıklılık, alınganlıkla hoşgörülülük, gelenekçilikle modernlik, romantiklikle gerçekçilik arasında mekik dokuyarak bugüne geldim.

Kader bana mekan olarak “araf”ı seçti, ben de bu durumun bir gereği olarak hep tercihlerde bulunmak durumunda kaldım. Sorumsuzluğun rahatlığına kendimi hemen hiç bırakamadım diyebilirim. Bundan rahatsız da olmadım doğrusu; hatta kendi tercihimi kendim yapmayı, yani özgürlüğümü elimde tutmayı istedim her defasında. Özgürlüğümü elimden kaçırmamak için evlilik planlarımı bile yıllarca erteledim, bir mesleğim olmasına rağmen hayatıma yepyeni bir yol verme riskini göze aldım.

Yani kaderle bir fikir birliği içindeydik her defasında. O beni özgür bırakıp tercihlerimi kendim yapmamı istedi, ben de hep zaten bu durumu istediğimi hissettirdim, bazen de açıkça belirttim.

Sancılar çektim her defasında; çünkü seçenekler karşısında kalmak ve seçmek zor işti. Karşında duran ve arkasında neler olduğunu kesinlikle bilemediğin seçeneklerden bir tanesinin en iyi olduğuna karar vermek ve bu konuda kendinden emin olmak, nihayetinde de kararının sonucuna katlanabilmek kolay değil…

Zıtlıklar arasında kalmak, duygusal ve zihinsel açıdan bunun gerginliğini yaşamak belki de Türkiyeli olmanın kaçınılmaz sonucudur, bilmiyorum. Asya ile Avrupa arasında, Osmanlı ile Cumhuriyet dönemi arasında, laiklik ile dindarlık arasında, Doğu kültürü ile Batı kültürü arasında, İslam medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında, gelenek ile modernlik arasında kalmış bir ülkenin vatandaşı olmak, ister istemez sizi de arafta konumlandırıyor ve kendinizi bazı karşıtlıkların arasında sıkışmış halde bulabiliyorsunuz zaman zaman.

Her şeye rağmen, her türlü zorluğuna rağmen seçeneklere sahip olmak ve seçebilme özgürlüğünü elinde bulundurmak iyidir diye düşünüyorum. İnsanız çünkü; seçebilme yeteneğimiz varsa seçenekler de olmalıdır. Seçebilme yeteneği olduğu halde önünde en az iki seçeneği olma fırsatı olmayanlar ile, aç bir şekilde elinde kaşığıyla boş bir tabak önünde bekleyenler, cebinde çokça parası olduğu halde onu harcayamayanlar arasında pek fark görmüyorum.

Kendilerini “kader mahkumu” olarak görenler, sanırım tercih yapma imkanları olmadığını düşünen, ya da seçme imkanları “zalimler” tarafından ellerinden zorla alınanlardır. O duruma düşmektense, yani başkasının verdiği kararların sonucunun acısını çekmeye mahkum olmaktansa kendi verdiğimiz kararların sonucuna katlanmak her zaman daha iyidir.

Zıtlıklar peşimi hiç bırakmadı ve ben de onlarsız bir hayatın dayanılmaz olduğuna inandım hep. Zor tercihlerle karşı karşıya kaldım çoğu zaman; fakat hiç tercih şansı olmamanın çaresizliğini yaşamaktansa karar verme zorluğunu yaşamanın daha güzel olduğundan şüphe duymadım hiçbir zaman. Hep şunu fısıldadım kendi kendime: İnsan olmak demek, seçebilme şansına sahip olmak demektir…

(31.07.11, İstanbul-Londra uçak yolculuğunda…)

Ayrılıklar hiç bitmez mi? Hiç bitmez! İnsan sevdiği müddetçe ayrılmanın acısını da çekecektir; bu mukadder. Gönlümüz sevmeye açık olduğu ve hayatın gereği olarak her an yeni insanlar, mekanlar ve eşyalarla karşılaştığımız sürece, her sevdiğimizi her an yanımıza alamayacağımız için, ister istemez bazılarıyla birlikte yaşayabilirken bazılarından uzakta kalacağız. Keşke öyle olmasaydı ve keşke tanışıp sevdiğimiz herkesi yanımıza alabilseydik, ama bu matematiksel açıdan mümkün olmadığı gibi, sosyal açıdan da hiç mümkün değil. Hatta kendimize eş olarak seçtiğimiz kişiden başka, hayatı her zaman birlikte yaşama imkânımız, anne-babalarımız ve çocuklarımızla bile mümkün olmuyor. Dönüyor dolaşıyoruz, bir Köroğlu bir Ayvaz evde tek başımıza kalıyoruz. Ya eşi olmayanlara, eşinden ayrı düşmüş olanlara, ya da eşiyle yaşadığı halde huzuru bulamayanlara ne demeli? Hüzünlenmeyi hak eden, ayrılığın acısını daha bir derinden yaşayanlar aslında onlar değil midir?

Her ayrılıkta göz yaşları kimin için akıtılır? Sevdiklerimiz için mi? Alışkanlıklarımız için mi? Kendimiz için mi? Herhalde eninde sonunda kendimiz için ağlarız. Kendilerine alıştığımız, sevgi ve şefkatlerinin sıcaklığında huzur bulduğumuz dostlarımızdan uzaklaşmanın bıraktığı soğukluktur bizi üzen. Tatil için gittiğimiz bir otelden ayrılırken ağlamayız zira; çünkü oradan ayrılırken, beraber gittiğimiz sevdiklerimiz de yanımızdadır hala.

Çocuklukla yetişkinlik arasında temelde pek de fark yok mu acaba? Çocuğun ağlamalarıyla, hırsla ve gözünü karartarak bir şeyler istemeleriyle, sevdiğine yakınlaşıp sevmediklerine burun kıvırmalarıyla yetişkininki arasında çok da önemli uçurumlar yok sanki. Sadece objeler değişiyor; çocuk çikolata isterken yetişkin restoranda güzel bir yemek istiyor, çocuk oyuncak araba isterken yetişkin gerçek araba istiyor, çocuk oyuncak bebek isterken yetişkin gerçek bebek istiyor, çocuk sevdiği arkadaşlarıyla oyun oynamayı bırakmamak için ağlarken yetişkin sevdiği arkadaşlarıyla birlikte geçirmekten huzur duyduğu vaktin kesilmesiyle hüzünlenip ağlıyor. Duygular aynı, sadece duyguların üzerinde yaşandığı malzemeler farklı. Gülen, isteyen, kızan, özleyen, ağlayan ise aynı insan…

İstediğini elde edemediği ya da sevdiği şeyden ayrıldığı için feryat eden bir çocuk için yapılabilecek en uygun işin, onun dikkatini başka bir konuya çekmek olduğu söylenir. Her ayrılık sonrasında akan gözyaşlarımızı dindirmenin, kendi kendimizi teselli etmenin en uygun yolu da yine bu olsa gerek; hüzünle içimize doğru kıvrılmaktansa yeni yerlerdeki insanlarla vakit geçirmek ve yeni işlerle meşgul olmak; aksi takdirde Attila İlhan’ın sonucuna ulaşırız bütün hesaplarda: “Elde var hüzün.”

Bu metodun başarısından olsa gerek, yerleştiğimiz yeni yerdeki insan ve işlerle olan meşguliyet bir süre sonra bizi öyle doldurur ki, ağlayarak geride bıraktığımız diğer dostlarımızı aylarca arayıp sormayız da bunun bazen farkında bile olmaz, kimi zaman vefasızlıkla suçlanırız haklı olarak. İşte o zaman, çocuklara sıkça sorduğumuz can yakıcı soruyu kendimize sormanın vaktidir yine: Ne için ağlıyorsun? Ağlarken karşındaki kişi için mi ağlıyordun gerçekten, yoksa onunla geçirdiğin hoş vakit istemediğin bir anda kesildiği için mi, yani onun üzerinden sağladığın “menfaatin” için mi ağlıyordun?

Hep kendimiz için mi ağlarız peki? Bu kadar mı benciliz, bu kadar mı benmerkezciyiz? Aristo, benim için özel bir yeri olan “Retorik” isimli kitabında acıma hissini tahlil ederken, ancak kendi başımıza da gelebileceğini düşündüğümüz durumlara acıdığımızı söyler. Masum duygularla ve diğerkâm bir şekilde akıttığımız gözyaşlarında bile az da olsa benmerkezcilik olduğunu öne sürer. Ona hak verirsek eğer, sırf başkası için gözyaşı döken insanın varlığından bile şüphe etmemiz gerekir; halbuki gerçekler pek de öyle iç karartıcı değildir. Anne-babaların kendi geleceklerini çocukları için feda etmelerini, insanlık için gerçekten samimi bir şekilde her türlü menfaatlerinden fedakârlık yapanların iyi niyetlerini nasıl açıklarız o zaman?

Her ne için ağlarsam ağlayayım, sonuçta ben acı çekiyorum, ayrılık acısı! Bu isyanın cevabı zordur. Acılar çekilmeye devam edecektir. Ayrılıklar hep olacak, hiç bitmeyecektir. “Ölüm Allah’ın emri de, şu ayrılık olmasaydı” sızlanışında unutulan bir gerçek vardır: Ayrılıklar da bir yerde Allah’ın emridir; çünkü dünyadaki hayatın ayrılmaz parçasıdır ayrılıklar. Ölümün zaten var olduğu bir dünyada ayrılık ne yapsın ki!

(30.07.11, Kayseri-İstanbul uçağında…)

Mahremin Göçü

Posted: 01/07/2011 in Sosyoloji

O bir sosyal bilim zanaatkârı. Görüyor, seziyor, araştırıyor! Toplumu sekülarizm, Marxizm, feminizm gibi meta anlatılarla ‘sorgulamak’ yerine, onu ince işçilikle anlamaya, kavramaya çalışıyor. Toplumun DNA’sına bakarak ayrıntılardan bütünü resmetmeye gayret ediyor. Yeni bir toplumsal muhayyilenin yollarını açmak için, varolan zihinsel kalıpları, kemikleşmiş dili, algıyı kırıyor, oyunu bozmaktan haz alıyor. Kendi cemaati tarafından ‘yok sayılmak’ pahasına başörtüsü gibi, mahrem gibi ‘marjinal’ konularla ilgileniyor. Ama apoletli bilim çevrelerince marjinal olarak yaftalanan bu konular bir zaman sonra ‘ana akım’ oluveriyor. Ve Nilüfer Göle öngörülerinde haklı çıkıyor. Ona karşı çıkanlar sobeleniyor. 1970’lerin aceleci devrimci Türk solu, başörtülüleri ‘gerici’ tırnağına hapsedenler, ‘Batı dışı modernlik olamaz’, ‘modernle mahrem yan yana gelemez’ diyenler…

Ayşe Çavdar’ın, Nilüfer Göle’nin Paris’teki atölyesinde 10 gün boyunca yaptığı söyleşilerin bir ürünü olan bu kitap, bir anlamda Göle’nin akademisyen olarak hangi sırat köprülerinden geçtiğinin öyküsü. Onun entelektüel biyografisi… Fonda ise ‘yeni tespitler’ var. Darbelerle, AKP’yle, 68 gençliğiyle, mahremiyetle, feminizmle, kadınla, öteki Avrupa’yla ilgili tespitler. Ve tabii ki İslam ve Müslümanlarla ilgili fütürist öngörüler. Göle “Müslümanlık Avrupa’yı belirleyecek” diyor. Okuyucuyu İslam’ın söz sahibi olduğu bir dünya deseninin derinliklerine davet ediyor.

(Arka kapak yazısı)

Hayat Güzeldir

Posted: 23/06/2011 in Edebiyat

(Hale K. Öz, Yeni Şafak)

Ya Tahammül Ya Sefer, Mavi Kuş, Tufandan Önce, Kapıları Açmak isimli hikaye kitapları ile nitelikli okurun vazgeçilmezi haline gelen Mustafa Kutlu, her Eylül’de bir uzun hikaye yayınlamasını heyecanla bekleyen okurlarına bir sürpriz yaptı. Mustafa Kutlu’nun yeni hikaye kitabı “Hayat Güzeldir” geçtiğimiz günlerde, yaz başında yayınlandı. Dergah Yayınları arasından çıkan, kısa ve birbirinden bağımsız 21 hikayeden oluşan kitap, bir yaz öğleden sonrasında kapıyı çalan dostla, içten bir muhabbet gibi.

Sokağın içinden küçük kesitleri alıp büyük hikayelere dönüştürüyor Kutlu. Kitaptaki hikeyelerin her biri sadelik- derinlik – şeffaflık üçgeninde duruyor. Karga, Profesyonel, Simitçi, Kötü Bülbül, Karpuz hikayeleri bu minvalde önde duranlar. Kitapta pastoral öğeler oldukça yoğun. Nöbetçi Aşık’ta, bir bal arısının karargaha girişi var ki mutlaka okunmalı. Ama Hayat Güzeldir en çok sinematografik öğeleriyle dikkat çekiyor. (…)

Hikayeleri ile sadece Türkiye’de değil, yakın coğrafyada da ilgiyle takip edilen Kutlu’nun kısa, etkili ve yeni hikayeleri hemen bu yaz dikkatle okunmayı hakediyor.