ALLAH’IN MİSAFİRİ OLMAK

Aslında bu sene gitmek hiç aklımda yoktu; nasıl olduysa son bir haftanın içinde içime düşen bir ateş beni oraya gitmek üzere heyecana boğdu ve çok kısa bir sürede kendimi bu yılın hacı adayları arasında buldum.

Dünya hayatının keşmekeşleri, bazen içinden çıkılamayacak hale gelen sorunları, insanın kendisini aşma çabaları, sosyal sorunlar ve daha birçok bunaltıcı faktörün bulunduğu atmosferde yorulmaya başlamışken, bütün bu dünyayı ve onun içindekileri yaratan, onlara hayat ve rızık veren, onları yöneten, istediği zaman sıkıntılarından birer çıkış yolu açan Allah’ın “evi”ne misafir olmanın en iyi seçenek olduğu düşüncesi, verdiğim bu ani kararda çok etkili oldu sanırım.

Hayata gelişimiz, dünyada var oluşumuz, çocuk ve iş sahibi oluşumuz, heyecanlar, korkular, sevinçler, şaşkınlıklar vs. yaşamalarımız, hayaller kurmalarımız, planlar yapmalarımız ve hepsinin sonucunda hayatı terk etmek zorunda kalmalarımız hakkında nedense pek etraflıca düşünmüyoruz. Hayatı bütün bu karmakarışıklığıyla yaşayanlar bizleriz ama neden var olduk, neden ölüm var, iyi ve kötü görünen yönleriyle hayatı niçin yaşamak zorundayız gibi soruları pek sormuyoruz. “Dünya telaşı” denen bir telaşın içinde buluyoruz kendimizi küçük yaşlardan itibaren ve bazen adeta rüzgârın önünde salınan yapraklar gibi, karşımıza gelen olayları yaşıyor, onlarla meşgul oluyoruz ve sınırlı olan vaktimiz böylece geçip gidiyor.

Arada bir rutinlerden uzaklaşmak, başımızı kaldırıp etrafa bakmak ve “ben kimim, nereden geliyor, nereye gidiyorum?” sorularını sormamız lazım ki, bizi kuşatan her şeye gerçek anlamlarıyla bakabilelim ve hayatın ‘öncelikli işler’ sıralamasını doğru yapabilelim, diye düşünüyorum.

Hac denince akla gelen

Hac denince aklıma hep, bundan yaklaşık yirmi yıl önce dedemlerin -bizimkilerin ifadesiyle- “Hecaz”dan gelmesi, bizim onları karşılamak için arabayla yola çıkmamız ve bir yerde karşılaşıp evlerine getirişimizin sahnesi canlanır gözümde. Bir de hediye olarak getirdikleri, hacdaki bazı önemli figürlerin fotoğraflarından oluşan ve o küçük yaşımda her seyredişimde beni adeta bambaşka bir masallar dünyasına götüren, adını hala bilmediğim dürbün gibi bir makine…

Daha sonraları öğrendiğim bilgiler, o fotoğrafların birer resim altı yazılarıydı sanki: Kâbe, Hacerülesved, Arafat, Müzdelife, Şeytan Taşlama, İhram, Mikat, Tavaf, Sa’y… Öğrenim sürecimde ve daha sonrasında anlatılanlar bu gibi kavramların etrafında toplanıyordu hep, ama bir sorun vardı: Kavramlara aşina olsam da, neyin nasıl olması gerektiğine dair bilgilerim yeterli olsa da, yapbozun parçaları bir türlü yerli yerine oturmuyordu.

Hacca gidince bu sorunun ne kadar da basit bir şekilde çözülebileceğini gördüm ve ülkem adına, Müslümanlar adına çok üzüldüm; çünkü hep karmakarışık olduğu iddia edilen hac ibadetinin nasıl olması gerektiğine dair verilebilecek maketli, uygulamalı küçük bir seminerin bütün sorunları çözebileceğini gördüm. Aynı durumu Kur’an okuma dersi konusunda da yaşamıştım; insanların aylarca, hatta kiminin yıllarca çalıştığı o dersin aslında ortalama toplam dört-beş saatte öğretilebileceğini ve öğrenilebileceğini fark ettiğimde…

Araplar, Arapça ve Arabistan

Bizim kafilenin planı, şimdiye kadar duymaya alıştığımız yol planının tersine olarak önce Medine’ye, daha sonra Mekke’ye gitmek şeklindeydi; bu plan memnuniyetle karşıladığım bir plandı, çünkü kademeli bir yol/ziyaret güzergâhımız olacaktı; önce Peygamber Efendimizin (a.s.) şehrine, ondan sonra da Allah’ın evi diye adlandırılan Kâbe’nin bulunduğu şehre gidecektik.

Yıllardır özellikleriyle tarihlerini okuduğum ve dinlediğim Araplara, eğitimini gördüğüm ve kendi dilinde kitaplarını okuduğum Arapçaya ve Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e, ondan Peygamberimize, ondan da günümüze kadar tarihte çok önemli bir yeri olan, Allah’ın yeryüzünde özellikle seçtiği mekan olan Arabistan’a bu kadar yaklaşacağımı düşündükçe uçaktaki hac heyecanının üzerine başka heyecanlar da ekleniyordu.

Uçağımızın Medine havaalanına inmesinden sonra havaalanında yürürken ilk hissettiğimiz şey, ılık ılık esen rüzgârdı ve bu ılık rüzgârın Peygamberimizin de yüzünü okşadığı düşüncesi, bastığımız toprağa onun da basmış olması hayali şehrin manevi atmosferine bizleri alıp götürüyordu zaten.

Araplar hakkındaki ilk kanaatlerim, havaalanındaki laubali tavırlarıyla dikkat çeken, sevimli ama ciddiyetsiz memurlar oldu. Suudi Arabistan’ın kamu yönetimi hakkında az da olsa ipuçları veriyorlardı ve ilerleyen günlerde pek de haksız olmadığımı gördüm; bazı istisnaları olmakla birlikte, iş ahlakları, iş anlayışları ve bir şehir medeniyeti tesis etmedeki kabiliyetleri henüz kıvamında değildi maalesef.

Hac arkadaşları

Otelimize ulaştıktan sonra herkesin ilk merak ettiği şey, oda arkadaşlarının kimler olacağı idi; kısa bir süre bekledik ve Danimarka’da tercih ettiğimiz arkadaşlarla aynı odaya verildiğimizi öğrendik. Bu duruma memnun olduk ama bizim için ne kadar büyük bir nimet olduğunu ilerleyen günlerde daha da iyi anladık; dört kişilik odada her biri farklı özelliklere sahip ve birbirini pek de yakından tanımayan sekiz kişi olarak kalmak, yolculuğun getirdiği tabii meşakkatler, havaalanlarında on saate varan beklemeler, hac menasikinin kendine ait bazı zorlukları ve bir de bazı anlamsız organizasyon eksiklikleri gibi insanın sabrını zorlayan faktörler, oda arkadaşlarımızın uyumu, iyi niyeti ve güzel ahlakları sayesinde bizler için tamamen birer zevke dönüştü diyebilirim. Birbirimizi bilgilendirdik, birbirimize yardımcı ve destek olduk, birlikte güzel kararlar alarak uyguladık; hâsılı, hiç unutamayacağımız bir hac arkadaşlığı yaşadık.

Büyüleyici Mescit

Medine’yi Medine haline getiren ve şehrin en önemli noktasında, en büyük değere sahip olan Mescid-i Nebevi, beni adeta büyüledi. Büyüklüğüyle, mimarisi, temizliği, düzeni, ışıklandırması, havalandırması, ses sistemi, imamı, müezzini, görevlilerinin titizliği ve özellikle de manevi havasıyla yeryüzünde ziyaret etmeye gerçekten değecek mescitlerden biri olan Mescid-i Nebevi, Peygamberimizin bizzat yerini seçip inşa etmesi, vahiylere mekânlık etmesi, Peygamberimizin evini, kabrini, minberini, mihrabını, Hz. Ebubekir’le Hz. Ömer’in kabirlerini içinde barındırması ve İslam tarihiyle Kur’an tarihinde anlatılan onca olaya şahitlik yapmış olması ile bambaşka bir anlam elbisesi giyiyor.

Yolculuğumuzun orasından sonuna kadar hep şunu daha iyi anladım ki, insan ne kadar bilirse o kadar anlıyor, ne kadar anlarsa o kadar etkileniyor; Mekke ve Medine’yi anlamak ve oradan azami derecede istifade etmek de bundan hâlî değil tabii.

Bir de şunu unutmamak lazım ki, bulunduğumuz mekân ne kadar maneviyatla yüklü olursa olsun, feyiz ve bereket etrafımızı ne kadar kuşatmış olursa olsun, bizim kabımız onu alıp doldurmaya elverişli değilse ve biz kucağımızı açmıyorsak, nerede bulunursak bulunalım etkilenmemiz, verim almamız, o mekânda hissettiklerimiz ve düşündüklerimizle ‘şahsiyetimizi tekrar inşa etmemiz’ pek mümkün olmuyor. Hayatın vazgeçilmez kuralı orada da işliyor; ne kadar çabalarsak o kadar kazanıyoruz, fazlasını kazansak da kalıcı olmuyor. Bu düşünceyle oda arkadaşlarımızla aldığımız karar çok işimize yaradı: Medine’de bulunduğumuz süre içerisinde Peygamber Efendimize on biner adet salât ve selam göndermek üzerine anlaştık ve böylece Mescidin dışında yemek, alışveriş ve uyku için gittiğimiz yerlerde geçen zamanları ‘değerlendirme’ imkânımız oldu.

Kâbe’nin yolları

Medine’de geçen o güzel verimli sekiz gün içinde Uhud Dağı ve Şehitliği, Kuba Mescidi ve Kıbleteyn Mescidi gibi İslam tarihinde büyük önemi haiz yerleri ziyaret ettik, hurmalarımızı satın aldık, küçük alışverişler yaptık, hoş vakitler geçirdik ve ihram elbiselerimize girerek Mekke’nin/Kâbe’nin yollarına koyulduk. Yolda Mikat sınırına gelince ihram namazını kılıp dua ettik ve önce umre, daha sonra da hac ibadetimizi eda etmek üzere Mekke’ye yaklaştık. Otobüste etrafa bakarken o dağları, o taşları ve o yolları, tarihlerini düşünerek ve Peygamber Efendimizin hicret ederken deveyle sekiz günde yaşadığı yolculuğu hayal ederek görmek farklı bir tat veriyordu.

Kendimizi bilmeye başladığımız zamanlardan beri fotoğraflarını gördüğümüz Kâbe’ye gidiyorduk. Küçücük yaşlarda ezberlediğimiz kısa surelerin ilk olarak vahyedildiği mekânlara yaklaşıyorduk. Sayısız peygamberlerin adım attığı topraklara biz de adım atacaktık. Onların baktığı aynı dağlara, aynı gökyüzüne biz de bakacaktık. Hz. Cebrail’in ilk defa göründüğü yeri görecektik. Yıllardır dinlediğimiz şiir ve ilahilerde geçen yerleri bizzat tanıma imkânımız olacaktı…

Ama…

Hayallerimiz güzeldi ve de hepsini kendi çaplarımızda yaşadık ama Mekke’de ilk etapta bizi kelimenin tam anlamıyla şok eden bir durumla karşılaştık: Mekke’nin sokak manzaraları; paket paket çeşitli yerlere konduğu belli dilencileri, düzensiz şehir yapılanması ve maalesef temiz olmayan yolları, restoranları… Medine’de beklediğimizden ve istediğimizden kat kat fazla bir temizlik ve düzen hassasiyetini yaşamışken Mekke’de karşılaştığımız manzara karşısında ne diyeceğimizi ve ne düşüneceğimizi şaşırdık kaldık; ihramlı kıyafetlerle Mekke Emîri, Arabistan Kralı veya başkaları hakkında olumsuz konuşmayalım, burasının böyle olduğunu kabul edip biz kendi işimize bakalım diyerek en azından bu durumu zihnimizde anlamlandırıp bir yere koyabilmek için sosyolojik-siyasi yorumlar yapmakla yetindik.

Yetindik, daha selim akıllarla düşünmeye de çalıştık ama taşına toprağına kendimizi feda edebileceğimiz o kutsal şehre reva görülen muameleyi hazmetmek, İstanbul-Topkapı Sarayındaki Mukaddes Emanetler bölümünün zemini ve duvarlarındaki tozlarını dahi özel mahfazalarda saklayan bir milletin torunları olarak bizlere çok zor geldi. Bu hazım süreci birkaç günümüzü aldı ve maalesef Kâbe’den alabileceğimiz verimi birkaç günlüğüne de olsa bulandırdı.

Bana her şey seni hatırlatıyor

İlk günlerde Mekke’deki çevre sorunları Kâbe’yle olan ilişkiyi etkilese de Kâbe, çok geçmeden o muazzam gücüyle etraftaki her türlü olumsuzluğu unutturacak şekilde misafirlerine kapısını açıyor ve içiniz onun sevgisiyle, yani o evin ve her şeyin asıl Sahibinin sevgisiyle doluyor. Bütün yeryüzünün tek sahibi olan Allah, kendisini ziyarete gelmek isteyenler için temsili olarak yaptırdığı evi şelalelerle, ırmaklarla ve ormanlarla dolu olan cennet gibi bir yere değil de neden böyle her tarafı dağlarla dolu, ziraat yapılamayan sıcak bir yere inşa ettirdi diye düşünürken cevabı hemen akla geliyor: Gözlerimizin içine O’ndan başka hayal girmesin diye…

Gerçekten de öyle oluyor; Mekke’de Kâbe, Hıra ve Sevr dağları, Peygamberimizin doğduğu evin yeri, Arafat ve Müzdelife haricindeki hemen her yer ve her şey flu hale geliyor ve bize her şey O’nu hatırlatıyor. “Sekine” adı verilen bir kalp huzuru kaplıyor yüreklerimizi ve Kâbe’nin etrafında dönmek, kâinatın yaratanına dualar etmek, O’nunla dertleşmek, konuşmak ve yakınlığını hissetmek, hayatımızda daha önce hiç tatmadığımız duygular tattırıyor bizlere.

Öyle bir duygu ki bu, milyonlarca insanla aynı mekânı paylaşmamıza rağmen Mescid-i Haram’daki o zor tavaflarda, Mescid-i Nebevi’de Ravza-i Mutahhara’daki namazlarda, Kâbe’ye yakın olup biraz daha yakından halleşeyim derken ve başka durumlarda, o kadar farklı milletten ve kültürden insanlar olmasına rağmen hemen hiç kasıtlı-kaba bir harekete rastlamadım. Özür dilemeyi bilen, birbirine sevgiyle bakan, Arapça ve İngilizce gibi ortak bir dil bulunduğunda da on dakika içinde birbirinin telefon numaralarını alacak kadar hemen samimi olabilen milyonlarca insanda aynı anda Allah’a karşı kulluk, insana karşı kardeşlik bilincinin pekiştiğini gördüm.

Bir aşk oluverdi aşinalık

İhrama bürünerek dünyevi hemen her şeyden uzakta durup Allah karşısında aczimizin ve kulluğumuzun şuuruna varmanın, Tavafta Allah’ın etrafında pervane olmanın, Arafat ve Müzdelife’de kefenleriyle kabirlerinden çıkmış olarak haşir meydanında Allah’a bütün insanlarla birlikte yakarışta bulunmanın, Cemerat’ta şeytanları bütün mü’minlerle birlikte protesto etmenin, Sa’yde Safa ve Merve tepeleri arasında yürürken Hz. Hacer’in yaşadığını yaşayarak Allah’tan başka başvurulabilecek çarenin olmadığını anlamanın, Kurbanda Hz. İbrahim’le Hz. İsmail’in yaşadığını yaşayarak her şeyimizi Allah’a feda edip edememe imtihanını idrak etmenin birer provasının yapıldığı hac ibadeti, yerini başka hiçbir şekilde dolduramayacağımız, insana beden ve ruh terbiyesi verip onu Allah’ına en güzel şekilde yaklaştıran, namazdaki her hareketin aslında niye öyle yapıldığını da ortaya çıkaran bambaşka bir ibadet.

Kâbe’ye aşina olduk derken aslında ona aşina olmanın ötesinde âşık olduğumuzu ayrılık vakti geldiğinde fark ettim. Hz. Adem’le Hz. Havva’nın yeryüzünde ilk defa buluştukları ve önünde Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’ni verdiği Rahmet Dağı’na (Cebel-i Rahme) bir aşkla, vahyin ilk geldiği yer olan ve Peygamberimizin yıllarca tefekkür için gittiği Hıra dağı ve mağarasına ayrı bir aşkla ve Medine’ye hicret ederken üç gün misafir kaldığı Sevr dağı ve mağarasına da bambaşka bir aşkla bağlandık.

Kâbe’den ayrılırken ayrılığın bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmiyorduk; aşığın maşukundan ayrılmasından farksızdı. Son bir veda, birkaç adım sonra arkaya dönüp yine bir son bakış isteği, sonra bir daha, sonra bir daha ve sonunda engel olunamayan gözyaşları…

Haccımız inşallah kabul olunmuştur duaları, aslında daha iyi değerlendiremez miydik tereddütleri, ama bir daha kesinlikle gelmek isterim ümitleri…

 

01.01.2008

Danimarka

Reklamlar

One thought on “ALLAH’IN MİSAFİRİ OLMAK

  1. Emrah Bey,

    Allah’ın misafir olmak konulu yazı ararken Google’da yazınıza ulaştım.

    Geçen yıl 16 Şubatta biz de Umreye gittik.
    Bu yıl yeni giden arkadaşlarımız oldu, onların arkasından öyle bir özlem kapladı ki tekrar gitmek için, bu sebepten özlemime bir merhem olsun diye araştırma yaparken yazınız ile karşılaştım. Ve kaleme alsam ancak bu kadar yazabilirdim .Satır satır an be an yaşadıklarımızı yazmışsınız. Medine de 10.000 salavat çekmek, uçaktan ilk inince ılık efendimizin varlığını hissettiren sükûnetli rüzgar, Mekke de ki ilk izlenim, Kâbe’nin büyüsü ve veda tavafında yaşanan o coşku…Maşallah Rabbım bu ortak güzellikleri yaşayan Müslümanların sayısını artırsın.
    Allah sizden razı olsun, yazınızı saklamak üzere kopyaladım hakkınızı helal edin.

    Selam ve dua ile…

    Hülya Oruç

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s