Makasıd-ı Şeria’yı Bilmenin Önemi

(Musa Cârullah, “El-Muvafakat” Neşrine Ait Bir-İki Söz, 1327 Rebîu’l-evvel 23, Kazan)

İslâmî ilimler tarihine dikkatlice ve tarafsız bir gözle bakan insan, ictihad ehlinin ictihadlarını her ne kadar güzel bulacak olursa da, telif erba­bının şer’î ilimleri telif konusunda edinmiş oldukları usullerine tamamen rıza yüzü gösteremez.

Ben burada Arap dilinin edebî sanatlarından, Kur’ân-ı Kerîm’in de edası ile ilgili ilimlerden bahsetmeyip. Tefsir, hadis, fıkıh, usûl gibi İslâmiyet’in yalnız şer’î ilimlerine dair düşüncemi bir iki cümle ile arz edeceğim:

İslâm âleminde İslâm âlimlerinin kalemleriyle telif olunmuş tefsirler gayet çoktur. Ancak o tefsirlerin her biri himmetlerini yalnız ya Arap dili ile ilgili konulara ya da rivayet yönlerine hasretmiş olup, “insanlık âleminin medenî hayatında rehber” olmak sıfatıyla gökten inmiş Kur’ân-ı Kerim’in hem ilmî hem de hayatiyet arz eden yönlerine himmet sarf etmiş hiçbir tef­sir yoktur. Taberî, Keşşaf, Beyzâvî, Râzî gibi İslâm âleminde en mute­ber ilmî tefsirlerin münderecatı benim iddiamı ispat edebilir.

Ben bu sözümü müfessirleri yermek için değil, “Kitap’ta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (6/38) gibi sıfatlarla nitelenmiş Kur’ân-ı Kerim’in genişliğine gölge düşürmemek için, devamlı iddia ede­rim. Bu iddiamı ispat için de tabiat âleminden bahseden fakat henüz esrarı çözülememiş yüzlerce âyetleri şahit olarak gösterebilirim. Tabiattan bah­seden âyetleri zikretmeye hacet mi var; fıkhı hükümlere dair âyetlerin bü­yük çoğunluğu da tefsirlerin hiçbirinde layıkı üzere tamamıyla çözüme bağlanmış değildir.

Arap dili açısından açık, hem de mananın kolaylığı cihetiyle vuzuh de­recesinde olan âyetlerin tefsirinde karar bilmeyen ihtilâf benim bu sözüme şahit gibi olmuyor mu?

Ribâ gibi iktisâdi meselelere; şûra ve idare gibi siyasi meselelere: içki­nin haramlığı gibi insan hayatının mutluluğuyla her yönden ilgili olan meselelere; nikâh ve talâk gibi aile meselelerine dair âyetlerin tefsirinde tefsircilerin son derece kusur göstermeleri benim bu iddiama kesin bir de­lil olmuyor mu?

İtikadi meselelere delâleti muhtemel âyetlere kelâmcıların edepsizcesine hücumları; çoğu kez bir âyetle birbirine zıt iki iddiaya istidlalde bulun­maları, “Ma’dûm şey midir?” gibi bir paralık önemi olmayan meselelere son de­rece kendilerini vererek delillendirmeye çalışıp; “Varlığın gayesi nedir?” gibi en büyük meselelere delâleti mümkün olan âyetlerde vakûrâne sükût­ları benim bu davamı teyit etmiyor mu?

Hiçbir adama kusur bulma kastıyla değil, sadece hakikati bulmak amacıyla şimdi düşünelim: bizim tefsirler niçin böyle olmuş?

Tefsirden sonra İslâm âleminde en muteber, en ehemmiyetli ilim, ha­dis ilmidir. Zira hadis ilmi, bir taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bize beyan eder, di­ğer taraftan da sözleri, fiilleri, hükümleriyle hayatın intizamına, saadetine insanları irşad için gönderilmiş şerefli peygamberin bütün sözlerini, fiille­rini ve hükümlerini bize nakleder.

Böyle en önemli bir ilimde İslâm âlimleri nasıl hizmet etmiştir? Buna da hakikat aramak kastıyla tarafsız bir gözle bakalım:

Şüphe yok, İslâm âlimleri hadislerin senetlerine ait yönlerde gayet bü­yük hizmetler göstermişlerdir. Yani rivayetin keyfiyetlerine, râvilerin de adalet, takva hususlarından ibaret hallerine ait yönlerde son derece özen ile en ufak ihmal göstermeksizin uğraşını şiardır. Şüphesiz hadis ehli ha­disleri toplamak hakkında kusur göstermemişlerdir. Sabit hadisleri zayıf ya da mevzu (uydurma) hadislerden ayırmak hususunda da en ufak bir gev­şeklik göstermemişlerdir. Bu noktalardan bakanlar, hadisçilerin hadis ilmindeki hizmetlerini yeterli görebilir. Ancak hadislerin “insan hayatındaki önemi, ilmî meselelerde ifadesi” noktasından bakan insan hadis ehlinin hiz­metleriyle yetinmezse hakkı vardır. Zira hadis kitaplarını baştan sona ak­tarıp tercümelerini (konu başlıklarını), istidlallerini ehemmiyet terazisiyle tartan insan, sıradan ve ehemmiyetsiz şeylerin her birini orada bulur. An­cak son derece önemli meseleler bulunursa da son derece az bulunur. İçti­maî hayat meselelerine esas olacak kadar yahut ilmî düşüncenin yüksel­mesine önderlik edecek kadar ehemmiyetli hiçbir mesele hadis kitapları­nın tercümelerinde (bab başlıklarında, bölümlerinde) yer almaz. Elbette ben bu genellemeden “vahyin başlangıcı nasıldı?” gibi başlıkları, ahlâkî fa­ziletlerle ilgili hadisler içerisinde açıklanmış şeyleri istisna ederim.

Son zamanlarda hadis kitapları telif edenler, daha ziyade bir aşırılığa düşmüşlerdir. Mümkün olduğu kadar fazla ‘istinbat’ta bulunayım hülyasıyla son zaman müellifleri en basit, en önemsiz şeyleri de Hz. Peygamber’in hadislerinden çıkarıvermişlerdir. Bu iş, hadisin önemli manalarını açık­lama sonunda olsaydı yararda idi. Ancak son zaman müellifleri hadisin ehemmiyetli manalarından sükût ederler de, basit meselelere gayet büyük özen ile himmet sarf ederler.

Hiçbir kimseye kusur bulmak garazıyla değil, belki bir halin sebepleri­ni arayıp bulmak ümidiyle şimdi düşünelim: bizim hadis kitapları niçin böyle olmuştur?

Tefsir ve hadisten sonra, fıkıh i imi, şer’î ilimler arasında üçüncü rütbe­dedir. Fıkıh ilmi, Kur’ân âyetleriyle Hz. Peygamber’in hadislerinden çıka­rılmış olmaları sebebiyle üçüncü rütbede ise de, insanoğlunun hayatındaki önemi yönünden birinci derecededir. Zira:

Kur’ân-ı Kerîm, bütün müslümanların davası ve inançları gibi, tüm in­sanlık için ta kıyamete kadar kalacak mukaddes semavî bir kitap ise, elbet­te şüphe yok, bu gerçek sadece fıkhı ilimlerin kemaliyle, İslâm fıkhının da insanlık hayatı nizamına tamamen uygunluğu ile sabit olabilir. İslâm pren­sipleri en yüce prensipler olmaz ise, İslâm fıkhı da insanlık hayatı için en mükemmel âdil bir hukuk nizamı değilse, o vakit bizim şu itikadımız esas­sız bir imandır, davamız da kuru lâftan ibaret kalır.

İslâm risâletinin esası da i’câzdır (onun mucizeliği, emsalsizliğidir). Ancak i’câz elbette Kur’ân-ı Kerîm’in yalnız nazmıyla değil, gerçek i’câz, Kur’ân’ın manasıyladır. Öyle ise Kur’ân-ı Kerîm’in yüce prensiplerinin, İslâm şeriatının fıkhı ilimlerinin insanlık hayatı için en uygun ve mükemmel kanun (hukuk) olması lâzım gelir. Böyle olmazsa Kur’ân-ı Kerîm’de mana açısından i’câz bulunamaz.

Ancak bizim mezhep kitaplarımızda tedvin edilmiş fıkhı ilimler Kur’ân-ı Kerîm’e i’câz verebilir derecede mükemmel midir? Kıyamete ka­dar bütün insanlık için en uygun âdil kanun (hukuk) olabilecek kadar geniş ve esnek midir? İnsanlık hayatında her gün, her asır tesadüf edilebilecek problemlerin çözümü ve cevabı bizim mezhep kitaplarımızda bulunabilir mi?

İslâmiyet’e tam olarak muhabbetim hem de inancım gereği olmak üze­re, bu soruların her birine “Yok! Öyle değil.” demeye mecburum. Ben bu ce­vabı fıkhı ilimlere kusur bulmak amacıyla değil, İslâm şeriatına olan mu­habbetimin bir gereği olmak üzere söyledim.

Bizim fıkhî ilimlerde ibadetler kısmı bir noktaya kadar mükemmel ve hem de etraflıca işlenmişse de; muamelât kısmı, genel hukuk, özel hukuk kı­sımları, yine devlet idaresine ait hususlar şu güne kadar tedvin edilmiş fı­kıh ilimlerimizde o kadar mükemmel derecede değildir. Yalnız bu kadar mı? Aksine fıkıh kitaplarının bazı bablarında icrası mümkün olmayan ve adalet ilkesine ters düşen şeyler de vardır.

Niçin bizim fıkıh ilimlerimiz böyle olmuştur?

Benim inancımca elbette her mü’minin de inancı öyledir İslâm fıkhının insanlık hayatı için en uygun hukuk, hem de halis adalet ilkesi üzeri­ne kurulmuş en mükemmel hukuk olması lâzım idi.

Ancak niçin bizim fıkıh ilimlerimiz böyle olmuştur?

Birbirine asliyet-fer’iyet yönleriyle sıkı sıkıya bağları bulunan tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinin bu halleri neden kaynaklanmıştır?

Şüphesiz o kusurlar Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti gibi şeriatın esaslarında değil, tamamen onların dışında olan şeylerdedir. Her mü’min elbette böyle inanır.

Öyle ise o kusurlar nerededir?

Benim fikrimce, o kusurlar şeriatın esası olan Kur’ân-ı Kerîm’le Resûlullah’ın sünnetine ve bunlardan alınmış olan şeriata bakış açımızdadır. Başka bir deyişle ifade edelim: usul-i fıkıhtadır.

Usûl kitaplarında tedvin olunmuş “fıkhın esasları”, şer’î delillerden bahsederken, o bahsi iki esas üzerine bina eder: biri şari’ tarafından teklif yahut hitap esası. İkincisi ümmet tarafından harfiyyen imtisal (teklife uy­ma) yahut icabet esası. Şu iki esas itibarıyla usûl-ı fıkıh iki kısımdan; yani deliller kısmı ile hükümler kısmından ibaret olur. Birinci kısım müellifle­rin çoğunun âdetlerine göre dört delilin, yani kitap, sünnet, icmâ ve kıyasın durumlarından bahseder. Kitap’tan bahsolunurken, esas bahis Kitab’ın Arapça oluşu ile ilgili konulara yani vaz delâlet, istimal (kullanış), fehm (anlama) yönleriyle mânâyı ifadesine ait olur. Binaenaleyh, kitapla ilgili konular nazmın delâletine, manaların anlaşılmasına müteallik meseleler­den ibaret kalır. Sünnet-i Nebeviyye’den bahsedilirken, genelde müelliflerin âdetine göre, sünnetin Arapça oluşu ile ilgili konulara temas edilmez. Zira kitap bölümünde geçmiş olan meselelerle zaten buna ihtiyaç kalmaz. Bura­da esas bahis, sünnetin senedine dair olur. Bazen burada muâraza (tearuz) bahisleri de zikrolunur. Ancak bilindiği gibi bununla sünnetin delâletine bir esneklik ve genişlik gelmez. Sonra icmâdan bahsederler. Orada icmânın manası, deliliği, dereceleri belirtilir, tema, ilmî meseleyi hal veya isbat için aslında delil olmayıp, bir hükmü, bir meseleyi yoruma kapamak için yalnız bir tarîk, bir vesile gibi ise de, usûlcüler icmâ’ı bir delil gibi, belki en büyük delil gibi telakki ederler. “İcmâ” kanun vaz etmek meselelerinde gayet bü­yük ehemmiyeti haiz olabilecek en büyük bir dayanak olabilirse de. Bizim usûlcüler icmâ’ın o yönüne bir paralık yahut lüzumu kadar önem verme­mişlerdir. Bununla insanlık hayatının yükselmesine mütenasip İslâm şe­riatının esneklik ve vüs’at kazanmasına büyük bir sekte arız olmuştur. Bin sene önce bizim fıkıh ilimlerimiz nasıl ise, bu günde bile henüz o derecede kalmıştır.

İcmâ’dan sonra usûl kitaplarında kıyas bahsi gelir. Kitap, sünnet ya da icmâ ile sabit bir hükmü diğer mahallere sirayet ettirmek için kıyas bah­sinde şartlar zikrolunur. Mezheplerin ihtilafıyla şartlar ve bu arada kıyasın delilliğine bakışlar farklı olur. Sâri’ tarafından hükmün illeti belirtilmemiş ise, o vakit sirayet edecek illeti (illet-i müteaddiye) bulabilmek gayet zor olur. Bulunsa bile, o bulunmuş vasfın elbette illetliğine delil bulabilmek aynı şekilde güç kalır. Yahut illetliği muhtemel olan şeyler birden çok olur ve kı­yas bize ihtilâftan başka bir netice vermez. Bundan dolayı kıyasın delil olu­şuyla da İslâm şeriatı o kadar esneklik ve genişlik kazanamaz.

Her halükârda şer’î delillere usûl-ı fıkhın nazarı, Arap dili özellikleriy­le rivayetle ilgili konular cihetinden öteye gidemez. Benim gümanımca ictihad ehlinin içtihadı da çoğu kez bu iki çerçeve ile sınırlı kalmış gibidir.

Böyle bir usûl üzerine tefsir, hadis, fıkıh gibi en büyük şer’î ilimlerimiz tesis kılınıp bu üç ilmin yukarıda beyan olunmuş kusurları benim gümanımca yalnız şu yönden kaynaklanmıştır:

Kur’ân âyetlerini tefsir ederken, müfessirler genelde bir metod takip ederek hem tefsirlerini hem de istidlallerini usûl kitaplarında beyan edil­miş esaslara bina etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’in manalarını hem Arapça dil kuralları hem de rivayet gibi iki muhkem çerçeve ile tahdid ederek, fikir ve akılla bulunabilecek manaları tamamen ihmal etmişlerdir. İnsanlık ha­yatında kanun (hukuk) olacak şer’î hükümlere delâlet eden âyetleri tefsir­de yalnız umûm, husus, ibare, işâre, muhkemlik, mücmellik gibi nazmın çeşitlerine ehemmiyet verip, o hükümlerin insan hayatındaki önemine, te­sirine o kadar itina gözüyle bakmamışlardır. Bu hal İslâm şeriatının don­masına yani terakki edemeyip aynı halde kalmasına en güçlü bir sebep ol­muştur.

Hadisçiler, tefsirciler gibi, istinbatlarını ve istidlallerini usûl kitapla­rında beyan olunmuş esaslar üzerine bina edip. Hadislerin Arap dili ile ilgili özelliklerinden ziyade rivayeti yönüne özen göstermişler de, insanın haya­tına kanun, ibadetine yol olacak en mühim şer’î hükümlere bir hadisin fark­lı rivayetlerini esas yapmışlardır. Böyle bir tavırda, bir taraftan delil olma­yan şeyleri delil etmek mahzuru, diğer taraftan da kanun gibi en esaslı şey­leri lâfızların ihtilâfına tâbi kılmak münasebetsizliği vardır. Ufak şeylerin her birisine müteaddit hadisler, hesapsız rivayetler zikredip, ehemmiyetli şeylerin çoğunu hadis olsa da zikretmemişlerdir. Bu hal şüphe yok ki, şer’î delillere bakış tarzından yahut insan hayatına önem vermemekten kay­naklanmaktadır.

Muhaddisler hadisleri, müfessirler âyetleri açıklarken beyanlarını devamlı usûl kitaplarında zikrolunmuş usûl üzerine bina edip, hem kitabın hem de sünnetin maksatlarına, kanun olacak şeylerin insanlık hayatında önemine gereği kadar itibar etmemişlerdir. Zira tuttukları usûlün dairesi o kadar geniş değildir.

Fıkhi ilimlerimize gelince, bizim fakîhler nazmın delâletine, her nasıl olursa olsun bir rivayetin mevcudiyetine en fazla itina edip şer’î hükümleri işte bu iki esas üzerine bina ederler: bir rivayet aranıp bulunur ise yahut usûl kitaplarında beyan olunmuş yolların biriyle tekellüf veya tevil ile de olsa nazmın delâleti güya ispat kılınır ise, o vakit hükümlerin diğer tafsi­latlarından bahsetmezler. Hayatî meselelerin çoğu ilmî cihetten son derece karanlık içerisinde kalır. Hayatın intizamına, insanların medenî ihtiyaçla­rına, yaklaşık olarak bir paralık önem vermezler.

Riba, faiz gibi hemen henüz çözümlenememiş büyük meseleler, mut’a, tahlil (hülle) gibi İslâmiyet’in yüzünü ta sonsuza kadar kızartabilecek leke­ler, hîle-i şer’iyyeler gibi hem İslâmiyet’i hem de kanunen şenî biçimde tahkir edebilecek şeyler benim o sözlerimi bir dereceye kadar teyit etmiyor mu?

Olur olmaz varsayımları (farazi hükümler) son derece büyük gayret­lerle ortaya koyup, içtimai durumca en büyük ehemmiyeti olan meselelerde tamamen sükût eden, yahut söyleyip de çözüm getiremeyen fıkıh kitapları genel olarak benim o sözlerime şahit olmuyor mu?

“Medeniyet yoluna girdim.” iddiasında olan İslâm devletlerinden hiç­biri niçin İslâm şeriatı kanunlarıyla idare olunamıyor?

Ömürleri boyunca Kur’ân âyetlerini, Hz. Peygamber’in hadislerini okuyup, beş-on ciltlik fetva kitaplarını ezbere bilen fakihler, millet ve dev­let idaresi için gerekli olacak kanunları, ıslahatları niçin hazır edemiyorlar?

İslâm şeriatını arkaya bırakıp da, ya Avrupa kanunlarına sığınmak gi­bi rezalete İslâm hükümetleri nasıl tahammül ederler? Lisan-ı halleriyle “o derece uygun kanunlar İslâm şeriatında bulunmuyor” demiş olmuyorlar mı? Öyle ise, bizim fıkıh ilimlerimiz niçin öyle uygun kanunları bize hazır etmemişlerdir? Niçin etmiyorlar?

Güman ederim, şu gibi soruların her biri benim tezimi ispat edebilir. Ben tezimi halis bir niyetle, büyük bir güvenle savunurum. Ancak Allah bilir İslâmî ilimleri karalamak kastıyla değil. Aksine İslâm şeriatını en büyük bir muhabbetle, köklü bir inançla savunurum. Zira biliyorum ki: bi­zim Kur’ân-ı kerim hem mukaddes, hem de mu’ciz bir semavî kitaptır. İ’câzı ise yalnız nazım ile değil, şüphe yok, manasıyladır. Öyle ise Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzına münasip bir şerîat-ı mu’cize, yani medeniyet âleminde benzeri bulunamaz derecede en mükemmel bir kanun olmak niteliği ile bütün me­deniyet âleminde kabul olunabilir fıkıh ilimleri niçin İslâm âleminde bu­lunmuyor? Bulunması, şüphesiz lâzım idi.

Şer’î ilimlerimizin, özellikle de fıkıh ilimlerimizin o kusurları benim gümanımca, şer’î delillerle şer’î hükümlere bizim bakışımızdan, yani usûl-ı fıkıhtan kaynaklanmaktadır. Zira İslam âleminde yayılmış usûl kitapları genel olarak yukarıda beyan olunmuş üslup üzerinde telif olunmuşlardır ve hiçbiri kitap ve sünnetin en büyük şer’î maksatlarını ne icmali olarak ne de tafsili olarak beyan etmemiş, şeriat ile insan hayatı arasındaki münase­betleri, kısa bir söz ile de olsa, göstermemiş, insanlık hayatının gereklerin­den geniş ve derinlemesine şöyle dursun, icmali olarak dahi bahsetmemiş­lerdir. Şu sebeple usûl-ı fıkhın çerçevesi son derece dar olmuş, fıkhî ilimleri­miz bin sene önce nasıl ise, öyle kalmıştır.

Fıkıh ilimlerimizi İslâm’ın yüceliğine uygun en kâmil, en geniş surette tedvin etmenin gereğine inanmış isek, yahut inanacak isek, o vakit bize her-şeyden önce iki şey lâzımdır:

Birincisi: Başları gerekli ilimler ve çağdaş tekniklerle (fünûn, müsbet ilimler) dolu, hem ihlâslı hem de hür düşünceli fakih­lerdir.

İkincisi: Hem kitap hem de sünnetin teşrîî maksatlarını, insanlık hayatının hem zarurî hem de onların tamamlayıcısı (tekmîlî) mahiyetinde bulunan ihtiyaçlarını, hukukun kay­naklarını, nasslarm ahkâma delâletlerini, mezheple ka­yıtlı olmaksızın, imam Ebu Hanife, İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ahmed gibi müctehidlerin İslâm şeriatıyla insanlık hayatına bakışlarını mükemmel surette ortaya koyup açıklayan bir “usûl-ı fıkıh.”

Bu iki şey, yani birikimi hâlis hür fakihler ile dürüst manasıyla “usûl-ı fıkıh” bizde bulunsa idi, o vakit İslâm’ın i’câzına münasip bir şerîat-ı mu’ci­ze yani medeniyet âleminde benzeri bulunamaz derecede en mükemmel bir kânun, şüphe yok bizde bulunur idi. O vakit biz Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını medeniyet âlemine ispat edebilirdik, o vakit İslâmiyet’e imanımız korku (havf) imanı değil, basîret imanı olur idi.

Taassup edecek insan inkâr edebilirse de, insaf eden kimse hiçbir vakit inkâr edemez ki; şu güne kadar İslâm âleminde makbul olagelmiş, Tavzîh, Usûl-ı Pezdevî, Fusûlu’l-Bedâi’, Tahrîr, Cem’u’l-cevâmi’, Mahsûl, Minhâcu’l-Vusûl, el-Müntehâ, Tenkîh, Müsellemu’s-Sübût gibi usûl kitapları yukarıda açıklanmış olan arzu ve isteklerimizin binde birine dahi yeterli olabilecek derecede değildir. Elbette yalnız lafzî bahisler ile ke­lâmla ilgili ihtilâflardan ibaret olan kitaplar gerçek manasıyla usûl olamaz.

En dürüst manasıyla usûl-ı fıkıh olabilecek bir kitap, İslâmî literatür arasında var ise, yalnızca el-Muvâfakât’tır.

El-muvafakat hem kitabın hem de sünnetin teşrîî maksatlarını en geniş şekilde beyan eder. İnsanın hem zarurî hem de onların tamamlayıcısı durumunda olan tekmîlî ihtiyaçlarını en ince surette ele alır. Şer’î delillerle insan hayatının birbirleriyle olan ilişkisini en esaslı tarzda belirler. Her meseleyi son derecede hür şekilde muhakeme edip, mütalaa edenlere yal­nız akıl çerçevesiyle sınırlı en hür bir bakış bahşeder.

Bizim fıkıh ilimlerimiz, tefsir ilimlerimiz ile hadis ilmimiz en büyük kemallerine erişecekler ise, elbette yalnız bu yolla ve böyle bir usûl ile eri­şeceklerdir.

İşte bu büyük maksada bir adım atmak yahut büyük bir kapı açmak emeliyle, Rusya âlimlerine de, talebelerine de en dürüst manasıyla usûl-ı fı­kıhtan bir numune göstermek kastıyla, Kazan’da Sabah Kitabevi bu sene el-Muvâfakât’ın basımına başladı.

El-Muvâfakât, Endülüs ulemasından el-İmâm el-Hâfız İbrahim b. Musa eş-Şâtıbî Hazretlerinin benzeri bulunmaz bir kitabıdır. Bundan 25 sene önce 1302 senesinde Tunus’ta bir defa basılmış idi. Olağanüstü bir iti­na ile basılmış ise de kitapta yine de bir miktar hata kalmış idi.

Bu defa ben, kitabın tashihi yönlerini üstlenip Allah’ın yardımıyla ça­lışmada, itinada kusur göstermeyip, önceden kalmış hataları tashih ettim. Allah’ın hidayetine itimaden ümit ederim ki, kitabın bir noktasında bile hata kalmayacaktır.

Kitabın incelenmesini bir dereceye kadar kolaylaştırmak için cümle­leri noktalar ile ayırdım. Uygun yerlerde müstakil cümlelere daima satırın evvelinden başladım. Mesele ile ilgisi olan ilmî şeyleri bazen dipnot şeklin­de çizgi altına yazdım.

Dînî medreselerimizde dînî ilimler derslerini dürüst bir şekilde ıslah etmek lâzım ise, talebelerimize idrak melekesi, düşünce yeteneği, hem istiklâl hem de ictihad ruhu vermemiz için Menâr, Tavzîh gibi kitaplar yerine el-Muvâfakât gibi en dürüst manasıyla usûl-ı fıkıh beyan eden, hem de talebelere ictihad melekesi, istiklâl ruhu bahşeden bir kitabı kabul etmek lazımdır. Yoksa dînî medreselerimizi ıslah hareketleri bize yeterli derecede semere veremez.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s