Yeni bir anlayışla ele almak

(Röportaj: Nuriye Akman – Diyanet İşl. Başk. Prof. Ali Bardakoğlu)

Dinî konularda aydınlanma ihtiyacını gidermek kolay değil. Sorularınızı nasıl formüle edeceğiniz, kime yönelteceğiniz ve hangi cevaplarla tatmin olacağınız meselesi, bir kişilik, cinsiyet, meşrep ve birikim işi. Toplumsal konumunuz, sosyal statünüz ve o günkü konjonktür de amacınızı ve beklentilerinizi belirliyor. Bu, cevap veren için de geçerli. Her iki taraf da biliyor ki “şapkasız” konuşsalar kelime terkipleri farklı olacak, düşünme melekelerini daha özgürce kullanacaklar. Ama hakikatin künhüne varmaya bu dahi yetmeyecek. Sonuçta Allah’ın muradını herkes kendi idraki kadar algılayacak. Bilgi, hikmetin kapısını hemen açan bir anahtar olmayacak. Öyleyse konumlarımız ister soran, ister cevap veren olsun, aşka talip olmak lazım. Ulaşıldığında, bütün soruların ve cevapların eriyeceği, O’ndan başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin olmadığı aşk beldesine davet beklemek lazım. Aksi takdirde hep susuzluktan kıvranıyor olarak kalacağız, birbirimizi kırıp dökmeye devam edeceğiz…

Sadece kadın aleyhinde uydurulmuş hadisleri mi ayıklayacaksınız, yoksa tüm hadislere mi bakacaksınız?

Biz oturup da klasik bir kitapta yer alan hadisleri şunu beğendik, şunu beğenmedik diye günümüzün bakışına göre ayıklamayacağız. Ama biz şöyle yapacağız. Mevcut hadis külliyatımızın içerisindeki tüm sahih hadisleri bir araya getirip, onlardan 21. yüzyıla mesajlar çıkaracağız.

Neden bir yanlışlar listesi açıklamıyorsunuz, gelenekselcilerin tepkisinden mi korkuyorsunuz?

Biz uydurulmuşların listesini değil, sahih hadislerin derlemesini yapacağız. Peygamberimiz tarafından söylenmiş hadislerin bir kısmı o günkü toplum yapısıyla, o günkü kültürle, coğrafyayla yakından ilgilidir. Peygamberimiz’in o günkü toplumsal alışkanlıkları iyileştirme çabalarını görmezden gelir de o hadisi olduğu şekliyle bugüne taşırsak yanlış yapmış oluruz. Sahih hadisleri o günkü bağlamla ilişkilendirip onlardan bugüne ilkeler çıkarmalıyız. Bazı hadisler de vardır ki, çok daha evrenseldir. Onları da biz bağlam üstü ilkeler olarak görmeliyiz.

Hadis konusunda muteber kabul edilen altı kitap var. Size göre bunlardaki hadislerin arasında Kur’an’a, Peygamber’in ahlakına, mantığa aykırı, birbirleriyle çelişen hadisler de var mı?

Eğer kendimizi ve içinde yaşadığımız çağı merkeze alarak hadisleri değerlendirirsek hadislerin bize yapacağı katkıdan mahrum kalırız. Şimdi mantık falan dediniz.

Mantık evrensel bir disiplin değil midir?

Evrensel mantık ile sübjektif mantık çoğu zaman iç içedir. Herkes mantıklı düşünüp konuştuğunu zanneder. Doğa kanunları dediniz. Zaten doğa kanunlarına, insanlığın ortak değerlerine, insan haklarına, kadın haklarına, çevre hakkına aykırı bir hadis düşünemeyiz.

Ama var o kitaplarda böylesi hadisler. Yok mu?

O altı kitap, Müslümanların itibar ettiği sahih hadis kitaplarıdır. Bunların içerisinde az sahih veya sahih olmayan hadisler var mı diye sorarsanız, onu hadisçiler bilir. Arkadaşların yaptığı çalışmanın ayrıntısı hakkında konuşmam hem doğru olmaz hem de ben fıkıhçıyım, o konuda ayrıntıyı pek bilmem. Bu sahanın uzmanı arkadaşlar muteber hadis kitapları arasında yer alıp da hadis tekniği ile sahih görünmeyen hadislere de ayrıca işaret edeceklerdir.

Klasik hadis metodolojisinde raviler zincirinin güvenilirliği ve birbirleriyle ilişkileri çok önemlidir. Bugün için bunların sıhhatinin tetkik edilmesi mümkün mü?. Bu kıstas kullanılmaya devam edilecek mi?

Klasik metodoloji işleyecektir. Klasik hadis usulünü terk edip de nevzuhur bir hadis usulü kullanılacak değildir. Hiçbir İslam alimi 14 asırlık bilimsel birikimi göz ardı edip de kendi keyfine göre ben bu hadisi beğenmedim, öyleyse bu sahih değildir diyemez.

Ama o usullere rağmen ortada uydurulmuş hadisler dolanıyorsa sormak lazım: Bir ravinin adil, iyi ahlaklı, güvenilir olması, onun Peygamber’in sözünü doğru olarak algılayıp yansıtacağının garantisi olabilir mi?

Eskiler bu ölçütleri kullanmışlar. Ama rical ilmi denen ayrı bir ilim dalı da var. Bu şahısların yaşadıkları ortamdan çocukluk dönemlerine kadar bütün hayatları didik didik edilmiş. Ve şahsın gerçekten hiç yanlışı yok mu, hafızası yerinde mi, acaba bu hadisleri rivayet ederken doğru duydu mu, doğru algıladı mı, incelenmiştir. Bir insanın sahih gördüğü bir hadisi başkasının sahih görmemesi mümkündür. O bakımdan hadis ilmi öyle pozitif bilimlerde olduğu gibi çok net ve yanılmaz sonuçlar vermez.

Şüpheli bir hadisin altına güvenilir olduğuna inanılmış bir raviler zinciri eklendi mi, kimse bunu sorgulamıyor…

Her zaman öyle değil. Ravilerin gerçekten o hadisi söyleyip söylemediğinin tespitini yapacak başka kriterler de var. İnsanlar keyiflerince Peygamber’e hadis isnat etmiş olabilirler. Ama hadis bilginleri de sürekli bunların Peygamber’e ait olmadığının ispatıyla uğraşmış.

Ama uydurukçular kaybetmemiş bu savaşı. Hâlâ ortalıkta bu sözler hadis diye dolanıyor. Allah’tan sonra secde edilecek varlığın koca olduğu, kadının erkeğin eğe kemiğinden yaratıldığı gibi

Ben bu rivayetleri savunmuyorum. Bu konuda hadisçilerin konuşmasından yanayım. Diyanet olarak biz ilahiyat fakültelerinin seçkin öğretim üyelerinin yapacakları çalışmalardan yararlanmak durumundayız. Esas mesele 21’inci yüzyılda Peygamberimiz’i nasıl anlamalıyız? O bize ne getirdi? Dini nasıl tanıttı? Bu cevapları hadislerden nasıl buluruzun araştırılması. Ve bunun içinde kadın-erkek eşitsizliği içeren rivayetlerin Peygamberimiz’in hadisleriyle ne kadar örtüştüğü, çevre, savaş hukuku, hoşgörü, diğer din mensuplarının haklarıyla alakalı konularda Hz. Peygamber’in bize ne dediğini araştıran beş-altı cildi bulacak bir çalışmadan sonra insanlar öyle zannediyorum ki, sağlam bir sünnet kültürü edinecekler.

Çok güzel. Ama eski metodoloji kullanılacaksa fazla umutlanabilir miyiz?

Eski metodolojiyi bizim yeni insanlarımız, 21. yüzyılın hadisçileri kullanacaklar. Onun için neo-klasik bir tarzdır bu. Ama klasik hadis ve fıkıh usulünün artılarını eskilerini, kazanım ve açmazlarını da görmek zorundayız. Buyurduğunuz gibi ravilerin adil ve güvenilir olması falan buna yetmemeye başlamıştır. Klasik hadis metodolojisinin yeni bir anlayışla ele alınması ve işletilmesi lazım. Bana göre klasik metotların eksiği, işlerliklerini yitirmiş olmasıdır. Geçerliliklerini demiyorum bakın. Günümüz İslam bilginleri klasik metodolojiyi yeterince tanımadıklarından, onu işletme kabiliyetini gösteremiyorlar. Tümüyle bu klasik metodolojiye karşı çıkarak yeni baştan metodoloji inşa etmeye kalkıyorlar. Çok kuvvetli bir bilgi birikimi olmadan masa başında metodoloji üretemezsiniz.

Bir metodoloji önerisinden bahsedeceğim. Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, altı tane kıstas koymuş. Bir rivayetin sahih hadis sayılabilmesi için Kur’an’a muhalif olmaması, rivayetin anakronik unsurlar içermemesi, Peygamber’in yüce ahlakına, Allah’ın fizikî olarak mizan üzerine koruduğu kevni düzene, müşahedeye, ilme, sağduyuya aykırı olmaması ve çözümü olmayan meseleler vazetmemiş olması lazım.

Bunlar ilk bakışta çok makul gibi görünse bile, aslında hepsi sorunlu ölçütlerdir. Kur’an’a muhalif olmadığına kim karar verecek? Kur’an’a aykırı olmaması aslında bir idealdir. Doğrudur. Ama bunu çok iyi yetişmiş, Kur’an ve hadis kültürünü çok iyi tanıyan, ehil kişilerin yapması lazım. İslam’da ve Kuran’da diye başlayan cümleler hep riskli cümlelerdir. Çünkü İslam’da, Kur’an’da dedikten sonra çoğu zaman, İslam bilgini daha çok kendi anladıklarını ve kendi düşündüklerini yazar. Bu yüzden bir hadis Kur’an ile çelişiyor mu, çelişmiyor mu konusunda İslam bilginleri birçok metodolojik kurallar ve çekinceler koymuşlardır.

İyi de sonuçta onlarınki de bir görüş.

Kur’an’a aykırı her hadis sahih değildir, her hadis reddedilmelidir düşüncesiyle yola çıkarsak ve bu ölçütü kullanmayı da ehil olmayan bir insanın eline verirsek, bu, baltayla saat tamir etmeye benzer. Hadislerin Kuran ile çelişmesi, hadislerin ret sebebinin başlangıcı olmamalıdır. Peygamber Efendimiz’in hadisiyle Kur’an’ın birbiri ile çelişmesi zaten düşünülemez. Çünkü Kur’an’ı Allah’tan getiren ve bize açıklayan da Hazreti Peygamber.

Ama rivayetler arasında var böylesi… Mesela recm cezası. Kur’an’da zina için taşlayarak öldürme cezası yok. Ama Peygamber’in daha sonra zina konusundaki ayeti neshettiği ve evlilerin zinası için bu cezayı uyguladığı yolunda rivayetler var. Peygamber kişisel olarak farklı bir uygulama yapabilir mi?

Hadislerin Kur’an’ı neshetmesi söz konusu değildir. Hazreti Peygamber, Kur’an’ın herhangi bir ayetini askıya alamaz, bir kelime veya bir nokta eksiltemez veya ilave edemez. Hazreti Peygamber’in böyle bir şey yaptığı rivayet değildir.

Öyleyse neden Diyanet’in 1993 tarihli Kur’an mealinin 79. sayfasında bu söylediğiniz tam tersi bir dipnot koyulmuş acaba? Orada “Daha sonra gelen ayet ve hadisler ile Hazreti Peygamber’in tatbikatına göre bu ayetler neshedilmiş, evlilerin zinası için recm cezası getirilmiştir.” diyor. 349’uncu sayfadaki dipnotta da evli bir kadın ya da erkek zina yaparsa buna recm cezası verilir deniyor. Diyanet böylece Peygamber’in uygulamada Kur’an’ın bazı hükümlerini değiştirebileceğini söylemiş olmuyor mu?

Ben muamelat konusuna girmem. Din İşleri Yüksek Kurulu bunları yeniden gözden geçirir. Ben böyle düşünüyorum, böyle yazın diyemem yazarlara. Burada bunu nesih olarak algılayan İslam bilginlerinin kavlini esas almışlar. Kur’an’ı Kerim’de recm lafı yok. Ama böyle bir cezanın uygulandığına dair hadislerin sahih olup olmadığı da ayrı bir konu. Şimdi Kur’an’a aykırı hadis, akla aykırı hadis, ilme, fenne aykırı hadis, mantığa aykırı hadis falan deyince, çok böyle belirsiz, kaygan, subjektif kanaatlere de imkan veren bir ölçüt ortaya koymuş oluyorsunuz. Kur’an’ı hemen bir okuyup, bir ayetten hareketle kolayla hüküm veremezsiniz.

Ama bu zina konusundaki ayetler müteşabih değil ki. Böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini çok net söylüyor.

Dini anlarken hem Kur’an’ı, hem Hazreti Peygamber’in sünnetini, hem de Müslümanların 14 asırlık dinî tecrübe ve bilgi birikimini göz önüne almak zorundayız. Kur’an Müslümanlığı tabiri bana göre fevkalade yanlış.

Ben sünneti reddedelim demiyorum ki, aksine doğru anlayalım diyorum. Peygamber zina eden bir Müslüman kadına recm uyguladı mı, uygulamadı mı? Bir recm olayı var ama Yahudi’ydi ve kendi şeriatına göre uygulandı diyenler de var.

Bakın bir ayetin size bıraktığı izlenimin içerisinde sadece ayet yoktur. Çağdaş dünyanın sizden beklentileri, etraftan alıp kendi zihninizi yorduğunuz şeylerin sonuçları da var içinde.

Mesela kürsüye çıkan hocamız da, yazı yazan din bilginimiz de bir ayeti yazdıktan sonra sanki o ayetin olmazsa olmaz anlamıymış gibi kendi duygularını, düşüncelerini, yorumlarını işin içine katıyor. Kur’an anlaşılabilir bir kitaptır. Ama o söz üzerine ikinci bir söz ekleyecekseniz, o ikinci sözün kendi yorumunuz, kendi izleniminiz olduğunu belirtmek zorundasınız. Yoksa okuyucuyu yanıltmış olursunuz.

Ben de diyorum ki, buna en fazla Diyanet’in dikkat etmesi lazım. Maalesef fahiş hatalar yapılıyor.

Onun için Diyanet’in Kur’an’ın hükmünü, ayetinin anlamını verirken, onu açıkça söylemesi, şahıslar buna dair yorumlarını belirtecekse bunu şahıs yorumu olarak belirtmesi gerekir.

Sünni kitaplarda Hazreti Ali’den nakil ile gelen çok az hadis var. Caferilerde ne kadar fazladır… O kaynakları da tarayacak mısınız?

İslam aliminin mezhebi meşrebi olmaz. Alim alimdir. Bilgi esastır.

Ama bu teoride. Uygulamada böyle mi?

Olması lazım. Biz hiçbir zaman 14 asırlık dinî bilgiyi, dinî tecrübeyi ortaya koyarken şahısların meşrebine, mezhebine, doğum yerine, coğrafyasına bakmayız. Bakmamalıyız.

Dinin yorumunu tek bir çizgiye hapsedemeyiz

“Yabancı bir kadın ve bir erkek baş başa kalırlarsa üçüncüsü şeytan olur.” hadisi hakkında ne diyorsunuz?

Kadın ile erkek birbiri için tehlike teşkil eden iki zıt kutuptur, birbirinin kurdudur anlamında değil bu. O günün toplumsal gerçeklerinde kadının onurunu, iffetini korumaya çalışmış, kadının hakkında dedikodu yapılarak onun rencide edilmesini istememiş ve onun için bir önlem getirmiş olabilir.

Şu anda foto muhabiri arkadaşımız var yanımızda. O gelene kadar biz baş başa konuşuyorduk. Üçüncü kişi olarak şeytan girmedi yani aramıza?

Hayır hayır. Burada kadın şeytandır, fitnedir, uğursuzdur, bir erkekle bir araya gelirse onu baştan çıkarır diye bir anlayış yok. Fakat bu hadis bazı toplumlarda öyle algılanabilir.

Harem-selamlık uygulaması bu hadisin yanlış yorumlanmasının sonucu mudur?

Hayır. Bu, töreyle, gelenekle, kıskançlıkla, sosyal yapıyla alakalı bir şey. İnsanlar kendi yaşadıkları hayat tarzını Peygamber’e onaylatma gibi bir arzu içinde hep olurlar. Peygamber Efendimiz’in mescidine kadınlar devam ediyordu. Halife Hazreti Ömer hutbe okuyordu, kadın itiraz ediyordu. Kadınlar haklarını arıyorlardı. Fetihlerden sonra Medine baş şehir olarak, Mekke kutsal merkez olarak hızlı bir şekilde büyüdü. Arapların arasına “dışarıdan gelmiş”, “ne olduğu belli olmayan” farklı insanlar girdi. Halbuki Araplarda asalet, kabile, soy sop çok önemliydi. Bir Arap için dindarlığına laf gelsin, yeter ki soyuna, sopuna, ailesine, kabilesine laf gelmesin. Böyle bir duyarlılık vardı. Medine hızla büyüyünce sahabi Araplar yavaş yavaş kadınlarını eve kapatmaya başladı. Kadın haklarının Peygamber dönemindeki konumu daha sonraki dönemde hep geriye gitti. Tırnak içinde dindar diyebileceğimiz kesimlerin, kasabalardaki konumları ile büyük şehirlerdeki ilişkileri farklıdır. Anadolu’da birlikte oturup kalkan insanlar, kente geldiklerinde daha kapalı, harem-selamlık bir hayata girerler. Belki de dindar ailelerde hanımlar sadece sütçüye ve kapıcıya kapıyı açar, bunu da dinin bir gereği olarak görür. Sosyal değişme kendi dinî kültürünü de yaratıyor.

‘Kadın imam’ tartışmalarında Peygamber’in uygulamasında kadınların erkeklere namaz kıldırmasının olmadığını, aksini iddia edenlerin rivayetlerinin zayıf olduğunu söylemiştiniz.

İbadetlerde asıl belirleyici olan Peygamber’in sünnetidir. Çünkü ibadetlerin bütün bir erkanını, ayrıntısını Hazreti Peygamber’den öğrenmişizdir. Peygamberimiz yapmamışsa onu yapmama, o yapmışsa yapma gibi bir dinî tecrübe ekseni oluşmuştur.

Kadının imam olamayışının hikmeti nedir peki?

Ben bir kadının erkeklere ve karma cemaate kıldırdığı namazın ‘Allah katında zinhar yok sayılacaktır, geçersiz olacaktır’ gibi bir iddiaya sahip olamam. Peygamber Efendimiz bu yönde bir yol açmadığı için Müslümanlar 14 asırdır bu yolu hiç denememişlerdir. O toplumun kadın imamı kabullenmesinde belki sıkıntılar olabileceğini düşünmüş olabilir Peygamber. Peygamber Efendimiz birçok hikmeti, birçok amacı gözetmiş olabilir. Hepsini bilemeyiz.

İSLAM DÜNYASINDA ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ ŞART

Bu yol şimdi açılabilir mi?

İslam dünyası bir zihniyet dönüşümü yaşamalıdır; ama buna kadını imam yapmaya kalkarak başlarsak, bu yenileme hareketini çok yanlış bir mecrada boğmuş oluruz. Medyaya yansıyan görüntüler şovdan ibarettir. Bunun kalıcı bir çizgi olacağını düşünenler, İslam’ın tarihini, dinî tecrübesini hiç bilmiyor demektir.

Kur’an erkeklere kadınları dövme ruhsatı veriyor mu?

Kur’an’ın ayetlerini değerlendirirken iki şeyi gözetmemiz gerekiyor. Birincisi Kur’an’ın bütünlük içerisinde mesajı. İkincisi de parça parça ayetlerinin hangi ortamda, niçin ne amaçla geldiğinin belirlenmesi. Bu ikisini göz önüne aldığımızda erkeklerin kadınları dövmesini Allah’ın muradı dahilinde göremeyiz.

O halde neden Diyanet’in meallerinde “serkeşlik yapan karılarınızı hafifçe dövün” diye geçiyor darebe fiili? Neden bazı tefsircilerin bulduğu “öğüt ve misal verin” karşılığı esas alınmıyor?

Artık bu soruları sorabildiğimize göre demek ki yavaş yavaş bu tür yorumlar da yapılabilecektir. Kelimeye doğrudan lafız anlamını vermek de, ikinci, üçüncü derecede anlamlarını seçmek de mümkündür. Genellikle meal çalışması yapanlar kelimelerin en yaygın ve en bilinen lafzi anlamını verirler. Allah bir lafzı söylemişse o cümle terkibinin bir anlamı vardır. Ama ona takılıp kalmak ve o lafızcılığı tek geçerli eksen edinip onun üzerine kafa yormamak da İslam dünyasının bir sıkıntısıdır. Kur’an mealini de Diyanet yazmıyor ki, din bilginleri yazıyor. Kaç yıllar önce yapılmış tercümelerin hesabını soruyorsunuz bana.

Çünkü bu anlayışın değişeceği umudumu korumak istiyorum.

Tek bir anlayışta ısrar etmeyip, farklı yorumların olabileceğini Diyanet’in göstermesi gerekiyor. Biz hocalarımıza şu konuda şöyle yazacaksın, bu bir emirdir, diyemeyiz. Ama İslam bilginlerine kapımızı açıyoruz. Diyoruz ki yapın çalışmalarınızı, getirin bize neşredelim. Bundan daha büyük davet olur mu? Biz dinî bilginin hapsedilerek, üzerine ambargo kondukça değil, tartışıldıkça, farklı alternatifler ortaya çıktıkça gelişeceğine inanıyoruz.

“Yabancı bir kadın ile tokalaşan erkek cehennemin ateşini avucuna alır.” hadisi sahih mi?

Peygamber Efendimiz’in kadınlarla tokalaşmadığı yönündeki rivayet doğru olabilir. Ama şöyle değil. Cahiliye döneminde erkekler kadınlarla tokalaşıyordu da, Peygamberimiz ‘ey insanlar bundan böyle tıpkı faizin haram olduğu gibi tokalaşmayı da yasaklıyorum’ demedi. Arapların zaten tokalaşma gibi bir âdetleri yok.

Ama Mekke fethedildiğinde tebrikleri kabul ederken herkesle tokalaşmamak için elini su dolu bir kaba soktuğu, sonra da herkesin bu suya elini daldırdığı rivayeti var. Bu doğru olabilir mi?

14 asır önceki bir toplumun uygun gördüğü bir örfü bugünün bakış açısıyla yargılamak haksızlık. Bu olay olmuş mudur, olmamış mıdır ayrı bir konu. Bir metot üzerine konuşuyoruz. Toplumların örfleri, âdetleri, kadın erkek ilişkilerindeki öncelikler, şekiller çok değişebiliyor.

Su dolu kaplara kapak kapatın, açık bırakmayın diye de bir hadis var. Ki mikrobun tanımı bile yok o gün. Temizliğe bu kadar titiz bir peygamber elini koyduğu kabın suyuna herkesin meshetmesini ister mi?

Bu sizin Hazreti Peygamber tasavvurunuzun ne kadar idealize olduğunu gösteriyor. Ama onu yaşadığı toplumun örfünden tecrit edemezsiniz. İslam’ın tarihini, cahiliye toplumunun hayat tarzını oldukça iyi bilirim.

Böyle bir âdete rastladınız mı?

Olabilir bir davranıştır. Peygamber’i toplumundan soyutlayıp çok olağanüstü bir model olarak çizmek doğru değil. İnsanlar onu kendisine çok yakın görüyorlardı. Bedevi bir Arap oturup, onunla beraber yemek yiyordu. Siz diyemezsiniz ki Hazreti Peygamber eliyle yemek yememiştir. Mutlaka kaşıkla yemek yemiştir gibi tasavvurlara gitmeye hiç gerek yok.

Peygamberimiz’in tokalaştığını söyleyen, o su kabı hadisesinin doğru olmadığına inanan hadisçiler de var.

Ben de zaten o hadis sahih demedim. Ben ilkeden hareket ediyorum. Metodolojik cevap vermeye çalışıyorum. Diyorum ki hadisçiler sahih mi değil mi ayrıştırırlar, bilirler. Ama hadis sahih diyecek olurlarsa bu hadisin sosyolojik yorumunu yapmamız gerekir. Özellikle belirtmek gerekirse kadın ve erkeğin tokalaşmasına dair bir ayet olmadığı gibi, Hz. Peygamber’in bu yönde herhangi bir sözü de yoktur. Peygamber biat alırken tokalaşmamış. Ama bundan tokalaşmanın haram olduğu gibi bir sonucu çıkaramazsınız.

KIZ ÇOCUKLARINI ÖTELEMENİN VEBALİ BÜYÜK

Bugün bir baba, mirasını paylaştırırken kızına oğlundan daha az pay verirse Kur’an’a uymuş mu olur, yoksa haksızlık yapmış mı olur?

Kur’an’daki miras ile ilgili düzenlemelerin oturduğu ekonomik ve sosyal bir zemin var. Gelir kaynaklarının sağlanma yolları, erkeğin ve kadının aile bütçesine katkısı vs. Şimdi kendi bağlamında bu parçaları bütünün içerisinde görmek gerekir. Bugün o zemin, o bütünün parçaları söz konusu değilse o parça tek başına anlamını korumayabilir. Böyle olunca da babaların miras konusunda cinsiyet ayrımcılığı yapmalarının doğru olmadığını söyleyebilirim. Özellikle Karadeniz’de, doğuda kadın mirastan hiç pay almıyor. Adama kaç çocuğun var diyorsun, sadece erkek çocuklarının sayısını söylüyor. Bu dinen utanılacak bir durumdur. Kur’an kız çocukları ile utanmayı yerden yere vuruyor. Kız çocuklarını ötelemek büyük vebaldir. Kadın hakları bugün İslam dünyasının yumuşak karnıdır. İslam dünyası bu konuda kendini yenilemeli, kötü törelerini, bencilliklerini, hırslarını dinen meşru göstermemelidir.

Bir erkeğin tanıklığına karşı, iki kadının tanıklığını bugün nasıl yorumlamak lazım?

Dinî literatürdeki bu ifadeler bir değer ifadesi değildir. O gün için pratik çözüm tarzı olarak gündeme gelmiştir. Çağdaş pozitif hukukta bu konular yeniden ele alınmıştır. Kur’an’da erkeklere kadınlarla ilgili bazı tavsiye ve öğütlerde bulunuluyor.

Doğrudan kadınlara yönelik, eğer erkekleriniz şöyle yaparsa siz de şöyle yapın gibi bir hitap var mı?

Kur’an’ın hitap tarzının o günkü toplumun algılama düzeyiyle birebir ilişkisi var. Kur’an soyut hitaplar yapmıyor, somut, elde tutulur ve uygulanabilir adımlar attırıyor. Yeri gelir kabile, yeri gelir toplum önderlerine, yeri gelir aile büyüğüne, yeri gelir erkeklere, yeri gelir Peygamber’e hitap eder.

Bazen de “ey inananlar” der. Kadına yönelik bir hitap olmamasını bugün nasıl anlayacağız?

Erkeklere ve kocalara hitabı, aslında aileye hitap. Çağdaş yorumcular diyorlar ki, o toplumda sosyal düzeni sağlayan en önemli birimlerinden birisi kabile büyükleriydi. Biz o hitabı bugün kamu düzeni otoritesine yöneltilmiş bir hitap olarak görebiliriz. Bakın bu çok çağdaş bir yorumdur. Demek ki hitabın kime yapıldığı değil, hitabın ve içeriğin neyi hedeflediği önemli. Onun için gerek hadis gerekse ayet yorumunda hangi amaca yönelik, hangi tedbirleri alıyor, niçin alıyor; yani bağlam yorumu fevkalade önemlidir. Biz Kur’an’ın hitabını bugünkü dile çevirmek, o hitabın ne anlama geldiğinin yorumunu da yapmak zorundayız. Elbette bu çağın anlayışı, bu çağın bize kazandırdığı her türlü kazanım, her türlü değer bizim dini ve Kur’an’ı anlamamızda çok önemlidir. Bunu göz ardı edersek, bu yüzyılın dindarlığını inşa edemeyiz.

Diyanet’ten başkanın ilmihaline müdahale

Sizin hazırladığınız ilmihalin ilk baskılarında tokalaşma, tavla ve benzeri konularda çok detaylı bilgi vardı. Sonraki baskılarda kısaltılmış ve yönlendirilmiş.

Yeni baskılar benim müdahalemle ilki gibi.

Başkan olmadan önce Diyanet sizi sansürledi yani?

Sansürden ziyade Din İşleri Yüksek Kurulu’muz, ilmihali inceleyen heyet böyle bir kanaate vardı. Konumum itibarıyla onlara bunu sormam da çok şık olmazdı. Bazı konularda yazdığımız bölümlerin biraz daha tasarrufa tabi tutulduğunu, kısaltıldığını ve bir orta yolun arandığını gördüm. Kitabın daha sonra ilk yazdığımız şekliyle basılmasını istedim.

Diyanet İşleri Başkanı olduktan sonra bu sansür tehlikesi kalktı mı?

Din İşleri Yüksek Kurulu’muzun farklı düşünmesinden hiçbir zaman rahatsızlık duymayız. Yeter ki farklı düşüncelerin üstünü örtmeyelim. Dinin yorumunu tek bir çizgiye hapsetmeyelim ve o zenginliği tanıtalım. Böyle olduğu sürece bir insanın yelpazenin neresinde yer aldığı önemli değil.

(Zaman, 09.07.2006)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s