‘Kur’an okuyun!’ demek, laikliğe aykırı mı?

(Hilmi Yavuz)

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun, ‘Akşamları televizyonları yarım saat daha az seyredin. Kur’an’la buluşun’ açıklamasına karşı, kimileri Başkanın bu sözlerini, ‘insanlara zorla kitap okuma’ ya da ‘televizyon seyredilmesini yasaklama’ biçiminde anlayarak tepki gösterdi.

Prof. Bardakoğlu da bu tepkilere cevap verdi;-keşke cevap vermeseydi, değmezdi çünkü! Cehaletin densizliğinin nadanlığa dönüştüğü bir Türkiye’de yaşıyoruz. Başkan, cevap vermekle bu mikâplı cehaleti ciddiye aldığını gösterdi. Tekrar ediyorum: Keşke cevap vermeseydi! Rahmetli Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, bu ülkede sık sık tekrarlanan bu tip olayların faillerine tepki gösterildiğinde, onlar için, ‘bırakın, kendi karanlıklarında boğulsunlar!’ derdi…

Bu ahmakça iptizâle karşı, eğer mutlaka bir cevap verilecek idiyse, bu cevabı, sevgili öğrencim Haşmet Babaoğlu, Sabah’taki köşesinde verdi: ‘Diyanet İşleri diye bir makam varsa, o makamdaki kişinin topluma Kur’an okumayı tavsiye etmesinden daha normal bir şey olabilir mi? Bardakoğlu, herhalde, ‘Var mısın Yok musun?’ kumarını veya ‘Aşk-ı Memnu’ dizisini tavsiye edecek değildi!’

Bu mesele, aslında Bardakoğlu için, ‘vaktinizi biraz da Kur’an dinlemeye ya da Kur’an okumaya ayırın’ anlamına gelen sözlerine karşı, onun ‘laik cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda oturması zuldür!’ diyerek tepki gösterenlerin meselesidir. Asıl mesele şudur: Türkiye’de bugün, özellikle medyada ağır ve kesif bir cehalet hâkimdir. Bu cehalet, daha çok, İslam konusunda, maalesef, en basit düzeyde bile bilgi sahibi olmayan birtakım zevatın, kendilerini ahkâm kesme mevkiinde görüyor olmalarının getirdiği cahil cesaretidir…

Hatırlayanlarınız mutlaka vardır: Bundan birkaç yıl önce, yine bir köşe yazarının, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın giriş kapısının alınlığındaki ‘Bütün canlılar ölümü tadacaktır’ ayetini, ‘her sabah önünden geçerken moralim bozuluyor, kaldırılsın bu saçmalık!’ diye tepki gösterdiğine de tanık olmuştuk. Hiç şüphe yok, o köşe yazarı, bu sözlerin bir ayet-i kerime olduğunun farkında değildi. Ama buna rağmen, bu konuda ahkâm kesmekte bir sakınca görmemiş olması, bir tek şeyle açıklanabilir: Rahmetli Uğur Mumcu’nun, bu güne kadar duyduğum en güzel ‘cehalet’ tarifiyle: ‘Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’la!..

Türkiyede okuryazar takımının büyük bir kısmı, İslam dinine ilişkin en basit düzeyde bilgiden, maalesef, yoksundur. Dahası, İslam konusunda bilgi edinmeyi de, ‘zul’ saymaktadırlar. [Ayraç içinde belirteyim: Kelimenin doğrusu ‘zul’ değil, ‘zül’dür!]. Laikliği, Müslümanlığa ait herhangi bir şeyle ilgilenmeye ‘tenezzül’ etmemek biçiminde yorumlama alışkanlığı, giderek bir norm haline geliyor. Asıl zavallılık, buradadır…

Daha önce de birçok defa yazdım: İslam’ı bir ‘bilgi objesi’ olarak ele almak başka, bir ‘inanç objesi’ olarak ele almak başkadır. Bilmek, inanmayı zorunlu kılmaz;- inanmak da bilmeyi! Gelgelelim, kendisini ‘aydın’ kimliğiyle öne çıkaran herkesin, inançlı olmasa bile, fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gibi bir mecburiyeti vardır… Türk aydınının büyük çoğunluğu, bunun idraki içinde değil, maalesef…

Belki de sebep, bunların aydın’lığının, Türk Aydınlanması’nın ürettiği ‘aydın’lar olmalarından kaynaklanıyor olmasıdır. Kimbilir?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s