Aile: Nereden nereye?

(Etyen Mahçupyan)

Osmanlı sistemi, cemaatleri bizatihi birer tüzel kişilik olarak tanımış, cemaat dışında tek bir kişi bile kalmamasını ideal durum olarak tasavvur etmişti.

Gerçek hayat buna tam olarak tekabül etmese de, bu toprakların anlam dünyası kendimizi bir cemaatin içinde konumlandırmamızı teşvik etti. Merkezden uzak kırsal alanlar tek bir cemaatin kullanımında olan yerleşim yerlerine dönüştü. Merkeze yaklaştıkça ve kent hayatının içine girdikçe, söz konusu cemaatleşme doğrudan mahalle bazlı bir parçalı yapılanmayı ifade etti. Bunlar tam olarak homojen olmasalar ve ticarete açık alanlarda çokkimlikli bir görünüm sergileseler de, esas olarak cemaatsel kültürel normları yansıttılar. Dolayısıyla her mahalle, içerdiği cemaatin niteliğine uygun bir ahlak anlayışını yaşadı… Nitekim ‘mahallenin namusu’ kavramı epeyce işlevsel olurken, birtakım ‘kamusallaşmış’ kişiler bu namusun takipçiliğine soyunabildiler.

Sokağın terbiyesini korumakla yükümlü bu tür insanların bazen ‘yoldan çıkması’ vaki olsa da, aslında yaptıkları işlevin mahalle tarafından onaylandığını vurgulamakta yarar var. Çünkü böylece hem mahalle dışından gelebilecek zararlı etkiler bertaraf edilebiliyor hem de ailenin mahalleyi özgürce kullanma imkânı sağlanmış oluyordu. Diğer bir deyişle ‘korunmuş’ mahalle, kamusal alanı cemaatleştirirken, evi sokakla birleştiren, evler arası ilişkiyi sokağa taşıyan, kadınlar ve gençler arası sosyalleşmeye imkân veren bir küçük dünya da yaratmaktaydı.

Bu düzenlemeyi meşru kılan ataerkil zihniyet, Anadolu halkının tüm etnik ve mezhepsel cemaatlerinde ortak bir nitelik olarak yaşandı ve tüm cemaatlerde erkeği ‘doğal olarak’ kadının üzerinde bir yere yerleştirdi. Kadınların sosyalleşmesinin çerçeve kurallarını koyan, bu düzeni koruyan, hem fiziksel olarak hem de meşruiyet açısından erkekti. Dolayısıyla ‘mahallenin namusu’ da işin özünde erkeğin namusuydu…

Toplumsal hayatın bu özelliği evin içinde de beklenen bir karşılığa sahipti. Erkeğin her açıdan mutlak hakim olduğu, son sözü söylediği, ev halkının davranış biçiminin erkeğin isteklerine ve huysuzluklarına göre belirlendiği, kadının görevinin erkeği memnun etmek olduğu bir aile yapısının tüm cemaatlerde egemen olduğunu söyleyebiliriz. Bu düzeneğin kırılması çok özel koşulları ve gelenekselin dışına çıkabilmiş bir kadın iradesini gerektirmekteydi ve bu tür örnekler her zaman ‘aykırı’ bir durum olarak değerlendirilirdi…

Bunların çok eskilerde kaldığını düşünebiliriz ama aslında Cumhuriyet, cemaatleri kamusal alanın dışına itmekle birlikte, tamamen ortadan kaldırmadı. Hatta laik kesimin cemaatleşmesi ile birlikte, geleneksel cemaat ahlakının korunmasına yönelik bir tepkinin de ortaya çıkması kaçınılmaz oldu. Ne var ki bu tepkinin artık sokaktaki hakimiyeti bitmiş, sokaklar cemaatlerin değil devletin malı olmuştu… Bu durumda ataerkil zihniyetin erkek egemen tahayyüllerinin gerçekleşme alanı aile ile sınırlandı ve giderek ‘aile’ muhafazakâr kesimde erkek dünyasının ahlak ve namus anlayışının kalesine dönüştü. Öyle ki ‘aile’, laik devletin dindarlığı eve hapsetme çabalarının karşısında bir direnç odağı olarak işlevselleşti. Muhafazakâr cemaatler kendi kimliklerini ‘aile’ üzerinden korudular. Aile bireyleri ise dışarıdan gelen laik tehdit karşısında bu dirence çoğu zaman gönüllü olarak destek verdi. Böylece ‘aile’ müessesesi siyasallaşırken, aile adına konuşma ve onu temsil etme işlevi de, siyasetin asli sorumlusu olan erkeğin işi haline geldi.

Sonuç, muhafazakârlığı yok etmek isteyen bir devlet nizamı altında, toplumun çekirdek birimi olan ailenin giderek ve ‘haklı’ olarak muhafazakârlaşmasıydı. Devletin laikliği ile İslami kesimin erkek muhafazakârlığı birbirini besleyerek bunca zaman ayakta kaldı. Başörtülü kadınların siyasete ilk girdikleri Refah Partisi yıllarında, onlardan beklenen erkeklere destek olmalarıydı. Başörtüsü ise bir namus sembolüydü ve bunun esasta erkeğin namusu olduğu açıktı.

Derken devran döndü… Devlet laikliğinin ipi pazara çıktı… Ve bu durum muhafazakâr kesimin aile kurumunda da devrimsel bir değişimin önünü açtı. Bugünün aile anlayışının kadın/erkek eşitliğini dışlaması, ailedeki asıl tüketicinin, kültürel ve sosyal norm seçicisinin kadın olduğunu göz ardı etmek imkânsız. Başörtüsü ise artık kadınların dindarlık anlayışlarının uzantısı olarak erkek dünyasından bağımsız bir iradeyi yansıtıyor.

Muhafazakâr erkeklerin bu değişimi hazmetmekte zorlanmaları şaşırtıcı değil. Nitekim aile konusu ne zaman açılsa, ortalığı eskiye hasret duyan ve kadınların değişiminden tedirginlik çeken erkek sesleri kaplıyor.

Reklamlar

One thought on “Aile: Nereden nereye?

  1. Aile, bireysel kimlik anlayışı, kendini ispat, birey olma zorunluluğu vb tüm konular bana sanki kendini tam bulmamış zihinlerin yanlış anlamalarına sebep oluyormuş gibi geliyor.
    Liberal yazarların yada anti muhafazakarların müslüman (muhafazakar) kadınların, erkeklerin itaat kültüründen ayrılıp bireyselleşmeyle kemale ereceğini anlattığı yazılar gündemde gereğinden fazla yer buluyor.
    Sonra karşımıza hürriyetin hazırladığı dosyadaki şahıslara benzer popüler olmayı (tıklanmayı-şişirilmeyi) seven, karşılığında manevi sorumlulukları üstün körü dillendiren fertler çıkıyor.
    Rabbim bize istikamet versin inşallah.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s