Göl Söyleşileri (1) – Anneler ve Eğitim

Kaldığım evde, bir master adayı, bir master öğrencisi ve beş de doktora öğrencisi olmak üzere toplam yedi kişiyiz. Bir arkadaşımız Kazakistanlı, onun haricindekiler olarak hepimiz Türkiye’nin çok farklı yerlerinden gelen, farklı kültürel ortamlarda yetişmiş kişileriz. Bu faktörler, birbirimizden her an yeni şeyler öğrenmemiz için iyi fırsatlar doğuruyor ve tahmin edersiniz ki evimizde çok keyifli ve verimli bir ortamımız var. O kadar keyifli ki, bazen ders çalışmamıza bile engel oluyor bu durum! Mesela bu haftaki nöbet günümün gecesinde, gözüm gibi koruduğum süzme kahve makinamla, arkadaşlarıma bir nöbetçi jesti yapayım ve hazırladığım kahveyi orta katın koridorunda herkese ikram edeyim dedim. Bir kokteyl havasında, ayakta yudumlayacağımız kahveleri bitirince herkes odasındaki meşguliyetine döner diye düşündüm ama işler hiç de öyle gitmedi! Ayaküstü muhabbete başlar başlamaz, tamamen doğal bir şekilde türkü mırıldanmaları duyulmaya başladı, ona hepimiz iştirak ettik, derken başka bir türkü söyledik, başka bir şarkıya geçtik ve sonradan farkına vardık ki bir saati aşkın bir süre öylece muhabbet etmişiz. Oradan bir arkadaşın odasına, bilgisayarından bir şarkının sözlerine bakmak üzere geçtik, bir-iki parça da orada söyledikten sonra kendimizi Türkiye’nin Kürt meselesi ve benzeri siyasi tartışmaların içerisinde bulduk. Konuşmamız bittiğinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti ve biz yine keyifli bir ortamın keyfinin sarhoşu olarak diğer işlerimizi unutmuştuk…

Zaman zaman ortamı renklendiriyor, farklı şeyler de deniyoruz. Bugün de öyle oldu. Uzun zamandır sağlıklı beslenme konusunda evde oluşan bilincin de etkisiyle yiyecek ve içeceklerin kalorilerine dikkat etmeye çalışıyor, yüzme, futbol, yürüme gibi sporları da aksamalarla da olsa yapmaya gayret ediyoruz. Dün bir arkadaşla konuşurken bu işi kesin bir programa bağlamaya ve bundan taviz vermemeye karar verdik; ne olursa ve hangi saatte olursa olsun, günde en az kırk dakika yürüyüş yapacağız. Ne zamana kadar istikrarımızı koruyabiliriz bilemiyorum ama bugünden itibaren başlayıp en azından bir ay bu şekilde devam etmeyi uygun gördük. Yürüme mekânımız da, evimizin hemen arkasında bulunan geniş parkın içindeki gölün etrafı. İki kişilik anlaşmamıza üçüncü bir arkadaş da katıldı bugün ve bu kırk dakikayı daha verimli bir şekilde geçirmek için, belirleyeceğimiz bir konu üzerine söyleşi yapmayı uygun gördük.

Bugünkü söyleşinin konusu, anneler günü vesilesiyle, annelerimiz idi. Türkiye’deki anneler, özellikle de çalışan ve çalışmayan anneler, okumuş ve okumamış anneler ile çocukları arasındaki ilişkileri, çocuklarının eğitim hayatlarına yaptıkları etkileri.

Kendi annelerimizden konuştuk öncelikle. Annelerimizin eğitim seviyelerini, ilkokul öğretmenlerimizin başta cinsiyet olmak üzere belirgin özelliklerini… İlkokul öğretmenlerimizin, seküler bir devletin, halkını seküler ve modern bir şekilde yetiştirmek üzere görevlendirdiği büyük bir “görevliler ordusu” olması gerçeğini de özellikle ele aldık. Öğretmenlerimizle annelerimiz arasında nasıl bir iletişim vardı? Annesi eğitimli olmayanlarımız, eğitimli ve kadın öğretmenlerle annelerini kıyaslıyor muydu ve eğer kıyaslıyorsa bunun sonucu çocuğun hayatına nasıl yansıyordu? Öğretmenlerimiz, yani devlet, yeni nesli sekülerleştirme projesinde ne kadar başarılı oldu? Başarılı olduğu ve olamadığı noktalar nelerdi ve bunların nedeni neydi?

Bu kadar kısa bir süre içinde bu denli geniş bir konunun bütün detaylarıyla ele alınması tabii ki mümkün değildi, ama bence oldukça verimli ve hoş bir söyleşi oldu. Bu söyleşi, şu fikirlerimin netleşmesine vesile oldu:

Annelerin eğitim seviyesinin öğretmenlerden daha düşük olması, çocuğun hayatının bir zamanında bazı kıyaslamalara ve annesi hakkında bazı olumsuz düşüncelere girmesine sebep olsa da bu durum çok kalıcı değildir. Önemli olan, annenin yönlendiricilik, yani rehberlik konusunda iyi olmasıdır. Okulda okutulan her dersi bilmesi hiçbir veliden beklenemez, ama çocuğun ahlaki terbiyesinin verilmesi, dersleri konusunda iyi yönlendirilmesi her veliden beklenebilir.

Türkiye’de seküler hayat tarzını öğrencilere benimsetmeye çalışan bir öğretmen nesli geçmiş, hatta hala mevcut olsa da, yüksek eğitim almamış ailelerle o öğretmenler arasında kayda değer bir çatışma çıkmıyor. Okulda verilen ile ailede verilen değer çatıştığında çocuk, er ya da geç, tercihini aileden yana kullanıyor; ailenin o konuda tutarlı bir fikri varsa tabii. Ailenin fikrinin olmadığı konularda, okulda ne görürse görsün, çocuk genellikle iki tarafa da yar olmuyor, “kültürsüz” kalıyor. Peki çocuğun o veya bu şekilde yetişmesi hangi koşulda oluyor denilirse onun sırrı bence, aile, okul ve arkadaş çevresi birlikteliğinin altında gizli. Seküler veya dini, hangi değerler olursa olsun, çocuklar bu üçlünün tutarlılığının gölgesinde yetişiyorsa, onların benimsediği değerleri benimsiyor çoğunlukla. Aksi takdirde, devlet eliyle de uğraşılsa, projeler başarısız sonuçlanıyor.

Bu durumda akla, kendi değerleriyle öğrenci yetiştirmeye çalışan eğitim kurumları geliyor. Sekülerinden dindarına, her kesimin, öğrencilerine kendi değerlerini benimsetmek istediği okulları var. Fransız, Amerikan, Alman okulları, dini cemaatlerin okulları, en belirgin örnekler. Peki onlar bu projelerinde başarılı oluyorlar mı? Anneye, aileye rağmen başarılı olma şansları nasıl? O eğitim kurumları konusunda öncelikle şu gerçek çok önemli: O özel kurumlara çocuklarını emanet eden aileler, çoğunlukla, o kurumların benimsedikleri değerleri biliyorlar ve kuruluş amaçları ile benzer fikirlere sahipler. Yani çoğunlukla bir uyum söz konusu. Öyle olmayanlara gelince, aileye rağmen çocuğu etki altına alabilen okullar, genellikle yatılı oluyorlar ve çocuklar, ailelerinden daha çok o kurumlardaki öğretmen ve belletmenlerle vakit geçiriyorlar. Hayatın her anını onların öğrettiği değerler eşliğinde tecrübe edince, verilen eğitim daha kalıcı oluyor; yani sadece derslerde anlatılan bazı fikirlerden ibaret kalmıyor eğitim süreci. Tabii bütün bunları, herkes tarafından bilinen şu gerçeklerle özetleyebilirim: Çocuk sevgiyi nereden daha çok alıyorsa, kendisine nerede daha çok ilgi ve değer verildiğini hissediyorsa, bunlarla birlikte, nerede daha tutarlı bilgiler alıyor ve vaktini kimlerle daha çok geçiriyorsa, o tarafa meyli çok daha fazla ihtimal dahilinde oluyor…

Saate baktığımızda, yürüyüşe başlayalı kırk beş dakikanın geçtiğini fark ettik ve yönümüzü eve çevirdik. Evin kapısından içeri girerken, söyleşinin verimli olduğu konusunda ve her gün bir konu belirleyip bu şekilde göl söyleşileri yapmanın güzel olacağında hepimiz hemfikirdik…

Reklamlar

One thought on “Göl Söyleşileri (1) – Anneler ve Eğitim

  1. Bence cocuğu en çok etkileyen annedir. 9 ay o sıcak yuvada canından kanından ciğerinden ve daha sonra da çoğunlukla sütünden veren bir annenin cocuğu etkilememesi mümkün değil. Bu cogu zamN su yüzüne çıkmaz ama bilinç altında mevcuttur

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s