Tutunmaya çalışmak

Mustafa Kutlu, “Anadolu Yakası” isimli yeni kitabının (mayıs 2012, Dergah Yay.) aşağıda naklettiğim bölümünde küresel çapta baskın olan seküler yaşam tarzı karşısında yaşanan çaresizliği, tutunma çabasını anlatıyor ve en sonunda kendi bulduğu ‘çözümü’ hikayedeki kahramanın dilinden okurlarıyla paylaşıyor.

***

(…) Ama bu tecrübe bana televizyonun ne menem bir alet olduğunu öğretti.

– Nedir o abi? Özetle.

– Özetle zor. Boş kaldığım için televizyon hakkında yazılanları, tabii bende lisan yok, dilimize tercüme edilen kitapları hatmettim.

– Sonunda.

– Sonunda şunu anladım ki bu alet kapitalizmin kendi hükmünü yürütmesi için icat ettiği aletlerden biri. Bir iletişim aleti gibi gözüküyor. Evet bu doğru ama yüzde on. Yüzde doksan bir eğlence aleti. Bir yazarın ifadesiyle “öldüren eğlence”.

– Öldüren?

– Çok manası var bu sözün. Başta seni kendine bağlıyor. Uyuşturucu gibi onun esiri oluyorsun. Onsuz yapamıyorsun. Vaktini işgal ediyor, seni başka bir şeyle meşgul olmaktan alıkoyuyor. “Aptal kutusu” diyorlar ya. Doğru. Ama bunu diyenler de ondan uzak duramıyorlar. Tıpkı otomobil gibi.

– Yapma abi ne alaka?

– Otomobil evet. Bak Erol yirminci yüzyılda hayat tarzını tayin eden, insanları yöneten üç önemli alet var. Otomobil, bilgisayar, televizyon. Bilgimiz ve eylemimiz bunlara bağlı. Zamanımız ve kararlarımız bunlara bağlı. Hız ile hazza dayanan hayat tarzını bunlar idare ediyor ve bizi “tüketim toplumu”nun bir neferi haline getiriyor.

– Kumanda bizde değil mi?

– Öyle diyorlar. Ama bu bir aldatmaca. Yaman bir tuzak. Kumandayı sana veriyor ama bir şartla. İktidara geliyorsun, ama muktedir olamıyorsun.

– Az daha açık etsen.

– En basiti şu. Elinde bir kumanda var ama bir programı seyrederken ondan vazgeçip ötekine geçemiyorsun. Dedim ya afyon gibi, esrar gibi bir şey. Bu hız ve haz peşinde koşmak yoruyor insanı. Hepimiz hayat yorgunuyuz. Günlerimiz bir karmaşa, bir koşturmaca içinde geçiyor. Bitkin halde eve varıp bir koltuğa çöküyoruz. Artık ciddi bir meseleye kafa yoracak halde değiliz. Haberler hızla geçiyor. Biz daha nedir, ne oluyor diyemeden yorumcular neyin ne olduğunu bize anlatıyorlar. Biz ha, demek ki böyleymiş diye kararı verip bir komedi dizisine geçiyoruz. İyice mayıştığımız sırada reklamlar hücuma geçiyor. Bizi yumuşak karnımızdan vuruyor. Hanım bir yandan, çocuklar öte yandan hiç ihtiyacımız olmayan malları, eşyaları alalım baba, alalım diye tutturuyor. Ertesi gün bakıyorsun tüm komşular o malı almış. Sen artık dayanamayıp teslim oluyorsun. Mutfağımız robotlarla, banyomuz deterjanlarla doluyor; kredi kartları havada uçuşuyor, tatil programları bizi bize bıkamıyor.

– Televizyonda onbeş dakika görünün meşhur oluyor.

– Bir de o var tabii. O kadar çok şey var ki sabaha kadar anlatsak bitmez. Şunu da ilave edeyim. Bu alet nefse hitap ediyor, kalbe değil. Nefis de dokuz canlıdır bilirsin. İnsanın dünyadaki en büyük imtihanı nefisle mücadele.

– Taşrada da böyle mi abi?

– Taşra diye bir şey kalmadı. Ne diyorlar “dünya bir köy oldu”.

– Ama biz henüz tarım toplumundan kurtulamadık.

– Al işte bir çağdaş adam daha. Yahu arkadaş neden tarım toplumundan kurtuluyoruz. Çok zararlı bir şey mi?

– Ama abi sanayinin getirdiği refah, konfor herhalde bunları inkar edecek değiliz.

– Elbette. Fabrikalarda birer robot olan insanı nasıl görmeden gelebiliriz? Sonra izin zamanı bir turizm şirketi bu robotları toplayıp, paketleyip, güneş-deniz-kum ve aşk diyerek bir beldeye postalıyor. Orada sabahtan akşama kadar içip, çiftleşip, kurtlarını döküyorlar. Bol fotoğraf çekip yıl boyu birbirlerine gösteriyorlar. Sonra yine inlerine paydos zillerine, seküler hayata bağlı esaret günlerine geri dönüyorlar. Refah bu mu?

Kafamı kaşımaya başladım. Muzaffer abi boş değil. Ama içimi kemiren bir soruyu sormadan edemedim.

– İyi diyorsun da abi. Senin bu tavrın ekmek yediğin aleti aşağılamak olmuyor mu?

Muzaffer abi acı acı güldü.

– Oluyor tabii. Ama ne yapabiliriz ki? Hepimiz aynı gemideyiz. Tek başına karşı durmak mümkün değil. Fiilen mücadele edemesek de zihnen reddetmek lazım. Benimki bu işte. Acı gerçek. Bıraksam, başka iş tutsam dedim, olmadı, birinin meydana atılması lazım. Yenilsen bile vazgeçme. Asla pes etme. Önemli olan niyet.

(…)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s