NEDEN BİR EĞİTİM VE AHLAK FELSEFEMİZ YOK?

(Bu yazının bir kısmı, “Gündelik Hayattaki Sorunlarımızın Üç Nedeni” başlığıyla 09.02.2013 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmıştır. Yazıya ulaşmak için buraya tıklayınız.)

Toplumuzda insanlar birbiri hakkında ne de çok şikâyet ediyorlar, farkında mısınız? Çoğumuz çoğumuzun bakışından, selamlama şeklinden, misafirliğinden, ev sahipliğinden, bir soruya veya e-maile cevap veriş şeklinden, topluluk içinde bize karşı davranış biçiminden, kabalığından, saygısızlığından şikâyetçi. Bu rahatsızlıkları sadece Türkiye’dekiler değil Avrupa’daki vatandaşlarımız da yoğun bir şekilde yaşıyor. Bu derecede yaygınlık kazandığına göre sorunun anlaşılabilir genel sebepleri olmalı, onlar ortaya çıkarılabilmeli ve çözüm çaresine bir an önce bakılmalı diye düşünüyorum. Problemin kaynağı olarak benim aklıma üç nokta geliyor…

Öncelikle, toplumsal mutabakat sonucu bütün ebeveynler tarafından çocuklara uygulanan prensipler bütünü yok elimizde. Ortak kavramlardan, hatta ortak kelimelerden bile önemli ölçüde mahrumuz. Bu durumda her aile kendi görgüsü, bilgisi ve olanağı ölçüsünde çocuğunu topluma kazandırmaya, geleceğe hazırlamaya çalışıyor. Sadece bu sebep bile anlaşmazlıklar için yeterli aslında. Dindarından sekülerine, köylüsünden şehirlisine, Türk’ünden Kürt’üne, Karadenizlisinden Egelisine, eğitimlisinden eğitimsizine, zengininden fakirine kadar inanılmaz bir “kültür” çeşitliliğinin olduğu bir ülkede hemen her çocuk farklı bir aile ve arkadaş kültüründe yetişiyor, hayata atıldığında ise hepimizin farklı derecelerde şikâyetçi olduğu malum çatışmalar yaşanıyor. İşbu “gerçek hayat” kimi için üniversite ile başlıyor, kimi için askerlikle, kimi için ise iş dünyasıyla…

Çok önemli ikinci bir faktör, okullardaki eğitim sisteminde bulunan eksiklikler. “Bizde neden çok sorun var?” sorusunun cevabını, “Avrupa, örneğin kuzey Avrupa ülkelerinin insanları nasıl oluyor da belli bir kalitede oluyorlar, en azından asgari müşterekleri bizimkine kıyasla neden daha fazla?” sorusunun cevabını ararken de bulabiliriz. Burada, her Avrupalı iyidir, her kuzey Avrupalı kusursuz bir ahlaka sahiptir gibi bir iddiamın olmadığını söylemeye bile gerek yok; ama şu bir gerçek ki, kendi toplumumuzda eksikliğini hissettiğimiz bazı önemli hasletler onlarda var; bunun nedenleri üzerine biraz düşünmeyi öneriyorum sadece. Hangi hasletler mi? Örneğin analitik düşünebilmek, iş ahlakına sahip olmak, anlaşmalara ve randevulara riayet etmek, başkasının kişisel-özel alanına saygılı olmak, yaş ve makam gibi hiyerarşik engelleri aşarak eleştirebilmek ve eleştiriye açık olabilmek, sağlıklı bir iletişim kültürü gibi çok temel nezaket kurallarını uygulamak, sonradan eklenmiş sıfatlarını düşünmeden insana sırf insan olduğu için saygı gösterebilmek, başka canlılara ve çevreye karşı duyarlı olabilmek vs. Bütün bunların eksikliğini yaşama sebeplerinden biri olarak devletin eğitim sistemini sorgulamamın sebebi, Avrupa’daki eğitim sistemlerinin arkasında yatan felsefeye, zihin yormaya, fiili gayretlere az-çok tanıklık fırsatımın olması. Bizde işte o “çaba” olmadığı için ortaya çıkan ürün de ancak ona uygun seviyede oluyor.

Hep yakınılan bir konudur; Mehmet Akif’in “dinleri var işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi” sözüyle başlanır konuşmaya, aslında bizim dinimizde de insan sevgisi (yaratılanı yaratandan ötürü sevmek), çevre bilinci (kıyametin kopacağı bilinse dahi eldeki fidanı dikmeyi öğütleyen hadis), bizde de bilime teşvik (ilim Çin’de bile olsa gidip almayı emreden hadis) olduğundan dem vurulur. Tarihteki başarılar gururla anlatılır (Abbasiler, Farabi, İbn Sina gibi filozoflar, Osmanlı vs.). Buraya kadar sorun olmamakla birlikte, anlaşılamayan alan asıl ondan sonra başlar. Kültürümüzün temelinde bunca motivasyon kaynağı varken, geçmişleri bizimki kadar parlak görünmeyen, hatta İslam’ı tanımak bir yana, kendi dinlerinin dindarları bile olmayan, neredeyse ateizme kaymış bulunan Avrupalılar nasıl olmuştur da bırakın bilimsel ilerlemeyi, ahlak ve “adab-ı muaşeret” diye adlandırılan günlük görgü kurallarında bile çok önümüze geçmiş bulunmaktadırlar?

Devlet konusundaki fikrime daha da netlik kazandırabilmek için şu soruları sormama izin veriniz: Türkiye’nin bir eğitim felsefesi var mıdır? Türkiye’de “Milli Eğitim” sisteminden geçen milyonlarca öğrenciye kazandırılmak istenen temel ahlaki değerlerin kaynağı, fikir babası diyebileceğimiz kitaplar ve düşünürler var mıdır? Devletten de öte, İslam’ın eğitim felsefesi, insana bakışı yeni dönemin toplumsal ve siyasi şartlarına uygun bir şekilde formüle edilebilmiş midir? Bunların cevabının olumlu olduğunu farz edersek, o değerlerin öğrencilere aktarılabilmesiyle ilgili Türkiye toplumunun özellikleri ve pedagojinin kuralları göz önünde bulundurularak bir eğitim prensipleri oluşturulabilmiş midir? Her öğretmen ve eğitimci bunu uygulayabilmekte midir?

Hem birinci, hem de ikinci konuyla derinden ilgili olan üçüncü bir faktörün felsefi olduğu kanaatindeyim. Biz bütün bir toplum olarak hayata ve “hayatın kurallarına” bakışımızda tam olarak din ile bilim arasındaki bağı ve felsefi altyapıyı oluşturmuş sayılmayız. Allah ile kainat arasındaki, Allah ile insan arasındaki, bir de insan ile kainat arasındaki ilişkilerin netlikle ortaya konulabilmesi, sonra da bunun hem aile eğitimine, hem de okullardaki eğitime aktarılıp sindirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, toplumda çokça görüldüğü üzere hayatımızı ve zihnimizi ‘parçalanmış alanlarda’ yaşamak ve sonu gelmez bir çatışmalar zincirine kapılmak durumunda kalmaya devam edeceğiz. Dini alan ile seküler alan, dini ‘ilim’ ile seküler ‘bilgi’, dinin kuralları ile doğanın kanunları tamamen farklıymış ve üstelik ayrı alanları ilgilendiriyorlarmış gibi bir yanılsamaya mahkum oluyoruz. Bu durum en basitinden şu şekilde gözlemlenebilir: Nasip, kader, kısmet, dua, Allah’ın yardım elini uzatması, atâ, Allah’ın dilemesi (maşallah), Allah’ın izin vermesi (inşallah) gibi ortalama bir ailenin hemen her gün dilinde olan dini kavramlar karar ve davranışlarımızı büyük ölçüde etkilerken bilim alanında bunların adı bile geçmiyor; diğer taraftan, bilim alanında çok hayati olduğundan bahsedilen temel bazı kanunlar ve prensipler de dini alanda söz sahibi olan vaizler ve yazarların retoriğinde yer bulamıyor. Konunun öncelikle felsefi düzlemde halledilebilmesi gerekir ki sonradan günlük hayata ve okullara yansıması mümkün olabilsin.

Bilimsel alanı “fen bilimleri” ve “sosyal bilimler” olarak ikiye ayırırsak, aslında bilim ile din arasındaki ilişki fen bilimleri alanında neredeyse çözülmüştür diyebiliriz. Şu anda ülkenin neresine gidersek gidelim çiftçilerimizin zihin dünyasında, tarlalardan ve hayvanlardan iyi verim almak için gereken bilimsel temelli çalışmalarla Allah’a dua etmek arasında bir gerilim yaşanmıyor. İkisi de yapılmaya çalışılıyor. Artık depreme dayanıklı bir bina yapmanın objektif kriterleri var ve onlara uymayıp işi sadece Allah’a güvenmekle çözmeye çalışanlar dindar belediyeler tarafından bile cezalandırılıyorlar. Daha da açık örnek vermek gerekirse, kapalı bir ocağa içi su dolu tencereyi koyup da ocağı açmadan oturup dua eden birini gören hemen her vatandaşımız o kişinin zihinsel veya ruhsal bir sorun yaşadığına hükmedecektir artık.

Fen bilimleri alanında durum böyleyken, sosyal bilimler alanının hala terkedilmiş veya kapağı açılmamış bir halde ihmal edilip bırakıldığını düşünüyorum. Fen bilimlerinin kanunları olduğu gibi psikolojinin, sosyolojinin, pedagojinin, siyasetin de kendi kanunları olduğunu, o kanunların da Allah tarafından yaratıldığını ve o kanunlara riayetin aynı zamanda hem Allah’a itaat, hem de bir tür “dua” olduğunu tam anlamıyla kabul edip benimsemiş değiliz henüz. Yanmayan ocağa benzer bir örnekten yola çıkacak olursak, huzurlu bir yuvaya sahip olmak için çokça dua eden bir çift, aile psikolojisi ve kadın-erkek psikolojisi ile ilgili hemen hiç eğitim almamakta ve kitap okumamakta; çocuklarının hayırlı birer evlat olması için hemen her gün dua eden bir aile, “hayırlı” bir evladın yetişmesi için gereken pedagojik altyapıya sahip olmamakta ve sonradan öğrenmek için de yeterli çabayı göstermemekte; siyasetçilerimiz siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler ile ilgili yeterli donanımdan uzak, ahlaki eğitim vermesi beklenen kurumlarımız da yine eğitim bilimleriyle ilgili bulunmamakta ve bütün bu eksiklikler toplumun çoğu tarafından hiç de garip karşılanmamaktadır. Son zamanlarda gerek hükümet politikalarının bir kısmında görülen bazı ümit verici örnekler, gerekse sivil toplum kuruluşlarının bazı küçük çaptaki uygulamaları sosyal bilimlerle “anlaşma” sürecine girdiğimize dair ümitler verse de yolun henüz başında bulunduğumuz ve önümüzde yapılacak çok işimizin olduğu da büyük bir gerçek.

Bu üç alandaki eksikliklerin giderilmesi ister istemez vakit alacaktır; ama en azından zihinlerimizi yormanın emarelerinin artık görülmesi gerekiyor. Aksi durumda birbirimizden şikâyet etmeler gittikçe artacak, daha sonra asgari nezaket kuralları dahi birer fedakârlık gibi görülmeye başlayacak, muhatabından yeterli mukabele görmeyen insanlar da bu “fedakârlığa” daha fazla tahammül gösteremeyip diğerleri ile anlaşmanın ancak “onların dilinden konuşmak” ile mümkün olduğuna hükmedecek, üstelik iki yüzlülük ve çok yüzlülük denen kişilik bozuklukları artarak devam edecektir. Gereken çaba gösterilmediği takdirde, ancak kontrolün ya da korkunun olduğu yerde gösterilen, felsefesinden uzak olarak sadece kalıbı öğretilmiş içi boş kibarlık davranışlarına bütün bir toplum olarak tanık olmaya devam edeceğiz diye endişe ediyorum.

Biz toplum olarak hep rol mü yapıyoruz, hepimiz de ahlaki veya psikolojik açıdan özürlü müyüz peki? Hiç mi güzel ve sahici hasletleri olanlarımız yok? Böyle bir iddiada bulunmak bütün bir ülkeye saygısızlıktır tabii; bizim her şeye rağmen dünyanın başka yerlerinde kolay bulunamayacak çok güzel özelliklerimiz var, hala yaşamaya devam eden. Mamafih, bu gibi konulardan konuştuğumuzda hep üzülerek kendi geçmişinden, ailesinden ve eğitim hayatındaki sorunlarından söz açan bir dostumun ifadesiyle söyleyecek olursam, bizler maalesef biraz “tesadüfen” yetişen nesilleriz. Ümidim, bir sonraki neslin “tesadüflere” terk edilmeyeceği yönünde… 

 

Reklamlar

One thought on “NEDEN BİR EĞİTİM VE AHLAK FELSEFEMİZ YOK?

  1. sayın hocam londraya kızımı ziyaret için gelmiştim 27 şubatta 1 ay kaldım orada. Gazetede makalenızı gordum ve begendım. kayserili oldunuzu ogrendım bende kayserıden geldım londraya orada egıtım danışmanı ismail beyle kulagını çınlattım. sıtenızı aradım bıldum severek okuyorum Allah sıze kolaylık versın su an Kayserıye dondum sıtenızı severek takıp edıyorum Kayserden selam ve saygılarımı sunuyorum hocam.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s