SEÇEBİLMEK GÜZELDİR

Ben hep zıtlıkların adamı oldum…

Sakin bir tabiatım olmasına rağmen hep yolculuklar yaptım. Bir yanım durağanlığı arzularken diğer yanım hep kentten kente, ülkeden ülkeye göçüp konmayı tercih etti. Bir yanım garanticiyken öbür yanım hep büyük risklerin peşinden koştu. Bir yanım köyümün kokusunu taşırken diğer yanım dünyanın önemli ülkelerinde yaşamayı seçti. Bir yanım Anadolulu iken diğer yanım dünya vatandaşlığını benimsedi. Bir tarafım matematiği aşkla severken, öbür yanım hayatın içine girmeyi ve sosyal bilimlerle ilgilenmeyi tercih etti. Bir yanım kendi halinde sade bir hayat yaşamaya razı olurken diğer yanım kariyer üstüne kariyer yapmaya meyletti. Bir yanım Urfa’da muteber bir insan olarak yaşamayı isterken diğer yanım büyük denizde boğulmayı seçerek İzmir’e doğru yola çıktı. Bir yanım annemin şefkatinin yakınında olmayı isterken diğer yanım diyar diyar uzaklara uçtu. Bir yanım karşılıklı sevgi ve saygıyı doyasıya yaşadığım Danimarka’da ikamete çok sıcak bakarken, öbür yanım daha gidecek çok yolu olduğunu düşünerek, sıradan bir insan olarak daha büyük denizlere, İngiltere’ye yelken açtı.

Bir yanım sevilmeyi isterken diğer yanım sevgi ve saygının fazlasından hep ürktü ve uzaklaştı. Bir yanım kendisi gibi düşünen insanlara meyilli olurken, diğer yanım hep farklı düşünenlerle tanışıp konuşmayı sevdi. Bir yanımda hep bir huysuzluk ve tahammülsüzlük egemen olurken, diğer yanım hep hoşgörülü ve uyumlu olmayı tercih etti. Bir yanım asosyal bir görüntü verirken diğer yanım şaşırtacak derecede girişimci çıktı. Bir yanım tembelken diğer yanım hep aktif oldu, gezmeye, çalışmaya, spor yapmaya ilgili oldu. Bir yanım sorumluluktan kaçarken diğer yanım gerektiğinde büyük sorumluluklar üstlenip gereğinin yapılması için bazen yıllarını vermeyi göze aldı.

Hep bu çekiştirmeler arasında kalarak yaşamımı devam ettirmek zorunda kaldım. Kırılganlıkla dayanıklılık, alınganlıkla hoşgörülülük, gelenekçilikle modernlik, romantiklikle gerçekçilik arasında mekik dokuyarak bugüne geldim.

Kader bana mekan olarak “araf”ı seçti, ben de bu durumun bir gereği olarak hep tercihlerde bulunmak durumunda kaldım. Sorumsuzluğun rahatlığına kendimi hemen hiç bırakamadım diyebilirim. Bundan rahatsız da olmadım doğrusu; hatta kendi tercihimi kendim yapmayı, yani özgürlüğümü elimde tutmayı istedim her defasında. Özgürlüğümü elimden kaçırmamak için evlilik planlarımı bile yıllarca erteledim, bir mesleğim olmasına rağmen hayatıma yepyeni bir yol verme riskini göze aldım.

Yani kaderle bir fikir birliği içindeydik her defasında. O beni özgür bırakıp tercihlerimi kendim yapmamı istedi, ben de hep zaten bu durumu istediğimi hissettirdim, bazen de açıkça belirttim.

Sancılar çektim her defasında; çünkü seçenekler karşısında kalmak ve seçmek zor işti. Karşında duran ve arkasında neler olduğunu kesinlikle bilemediğin seçeneklerden bir tanesinin en iyi olduğuna karar vermek ve bu konuda kendinden emin olmak, nihayetinde de kararının sonucuna katlanabilmek kolay değil…

Zıtlıklar arasında kalmak, duygusal ve zihinsel açıdan bunun gerginliğini yaşamak belki de Türkiyeli olmanın kaçınılmaz sonucudur, bilmiyorum. Asya ile Avrupa arasında, Osmanlı ile Cumhuriyet dönemi arasında, laiklik ile dindarlık arasında, Doğu kültürü ile Batı kültürü arasında, İslam medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında, gelenek ile modernlik arasında kalmış bir ülkenin vatandaşı olmak, ister istemez sizi de arafta konumlandırıyor ve kendinizi bazı karşıtlıkların arasında sıkışmış halde bulabiliyorsunuz zaman zaman.

Her şeye rağmen, her türlü zorluğuna rağmen seçeneklere sahip olmak ve seçebilme özgürlüğünü elinde bulundurmak iyidir diye düşünüyorum. İnsanız çünkü; seçebilme yeteneğimiz varsa seçenekler de olmalıdır. Seçebilme yeteneği olduğu halde önünde en az iki seçeneği olma fırsatı olmayanlar ile, aç bir şekilde elinde kaşığıyla boş bir tabak önünde bekleyenler, cebinde çokça parası olduğu halde onu harcayamayanlar arasında pek fark görmüyorum.

Kendilerini “kader mahkumu” olarak görenler, sanırım tercih yapma imkanları olmadığını düşünen, ya da seçme imkanları “zalimler” tarafından ellerinden zorla alınanlardır. O duruma düşmektense, yani başkasının verdiği kararların sonucunun acısını çekmeye mahkum olmaktansa kendi verdiğimiz kararların sonucuna katlanmak her zaman daha iyidir.

Zıtlıklar peşimi hiç bırakmadı ve ben de onlarsız bir hayatın dayanılmaz olduğuna inandım hep. Zor tercihlerle karşı karşıya kaldım çoğu zaman; fakat hiç tercih şansı olmamanın çaresizliğini yaşamaktansa karar verme zorluğunu yaşamanın daha güzel olduğundan şüphe duymadım hiçbir zaman. Hep şunu fısıldadım kendi kendime: İnsan olmak demek, seçebilme şansına sahip olmak demektir…

(31.07.11, İstanbul-Londra uçak yolculuğunda…)

AYRILIKLAR HİÇ BİTMEZ

Ayrılıklar hiç bitmez mi? Hiç bitmez! İnsan sevdiği müddetçe ayrılmanın acısını da çekecektir; bu mukadder. Gönlümüz sevmeye açık olduğu ve hayatın gereği olarak her an yeni insanlar, mekanlar ve eşyalarla karşılaştığımız sürece, her sevdiğimizi her an yanımıza alamayacağımız için, ister istemez bazılarıyla birlikte yaşayabilirken bazılarından uzakta kalacağız. Keşke öyle olmasaydı ve keşke tanışıp sevdiğimiz herkesi yanımıza alabilseydik, ama bu matematiksel açıdan mümkün olmadığı gibi, sosyal açıdan da hiç mümkün değil. Hatta kendimize eş olarak seçtiğimiz kişiden başka, hayatı her zaman birlikte yaşama imkânımız, anne-babalarımız ve çocuklarımızla bile mümkün olmuyor. Dönüyor dolaşıyoruz, bir Köroğlu bir Ayvaz evde tek başımıza kalıyoruz. Ya eşi olmayanlara, eşinden ayrı düşmüş olanlara, ya da eşiyle yaşadığı halde huzuru bulamayanlara ne demeli? Hüzünlenmeyi hak eden, ayrılığın acısını daha bir derinden yaşayanlar aslında onlar değil midir?

Her ayrılıkta göz yaşları kimin için akıtılır? Sevdiklerimiz için mi? Alışkanlıklarımız için mi? Kendimiz için mi? Herhalde eninde sonunda kendimiz için ağlarız. Kendilerine alıştığımız, sevgi ve şefkatlerinin sıcaklığında huzur bulduğumuz dostlarımızdan uzaklaşmanın bıraktığı soğukluktur bizi üzen. Tatil için gittiğimiz bir otelden ayrılırken ağlamayız zira; çünkü oradan ayrılırken, beraber gittiğimiz sevdiklerimiz de yanımızdadır hala.

Çocuklukla yetişkinlik arasında temelde pek de fark yok mu acaba? Çocuğun ağlamalarıyla, hırsla ve gözünü karartarak bir şeyler istemeleriyle, sevdiğine yakınlaşıp sevmediklerine burun kıvırmalarıyla yetişkininki arasında çok da önemli uçurumlar yok sanki. Sadece objeler değişiyor; çocuk çikolata isterken yetişkin restoranda güzel bir yemek istiyor, çocuk oyuncak araba isterken yetişkin gerçek araba istiyor, çocuk oyuncak bebek isterken yetişkin gerçek bebek istiyor, çocuk sevdiği arkadaşlarıyla oyun oynamayı bırakmamak için ağlarken yetişkin sevdiği arkadaşlarıyla birlikte geçirmekten huzur duyduğu vaktin kesilmesiyle hüzünlenip ağlıyor. Duygular aynı, sadece duyguların üzerinde yaşandığı malzemeler farklı. Gülen, isteyen, kızan, özleyen, ağlayan ise aynı insan…

İstediğini elde edemediği ya da sevdiği şeyden ayrıldığı için feryat eden bir çocuk için yapılabilecek en uygun işin, onun dikkatini başka bir konuya çekmek olduğu söylenir. Her ayrılık sonrasında akan gözyaşlarımızı dindirmenin, kendi kendimizi teselli etmenin en uygun yolu da yine bu olsa gerek; hüzünle içimize doğru kıvrılmaktansa yeni yerlerdeki insanlarla vakit geçirmek ve yeni işlerle meşgul olmak; aksi takdirde Attila İlhan’ın sonucuna ulaşırız bütün hesaplarda: “Elde var hüzün.”

Bu metodun başarısından olsa gerek, yerleştiğimiz yeni yerdeki insan ve işlerle olan meşguliyet bir süre sonra bizi öyle doldurur ki, ağlayarak geride bıraktığımız diğer dostlarımızı aylarca arayıp sormayız da bunun bazen farkında bile olmaz, kimi zaman vefasızlıkla suçlanırız haklı olarak. İşte o zaman, çocuklara sıkça sorduğumuz can yakıcı soruyu kendimize sormanın vaktidir yine: Ne için ağlıyorsun? Ağlarken karşındaki kişi için mi ağlıyordun gerçekten, yoksa onunla geçirdiğin hoş vakit istemediğin bir anda kesildiği için mi, yani onun üzerinden sağladığın “menfaatin” için mi ağlıyordun?

Hep kendimiz için mi ağlarız peki? Bu kadar mı benciliz, bu kadar mı benmerkezciyiz? Aristo, benim için özel bir yeri olan “Retorik” isimli kitabında acıma hissini tahlil ederken, ancak kendi başımıza da gelebileceğini düşündüğümüz durumlara acıdığımızı söyler. Masum duygularla ve diğerkâm bir şekilde akıttığımız gözyaşlarında bile az da olsa benmerkezcilik olduğunu öne sürer. Ona hak verirsek eğer, sırf başkası için gözyaşı döken insanın varlığından bile şüphe etmemiz gerekir; halbuki gerçekler pek de öyle iç karartıcı değildir. Anne-babaların kendi geleceklerini çocukları için feda etmelerini, insanlık için gerçekten samimi bir şekilde her türlü menfaatlerinden fedakârlık yapanların iyi niyetlerini nasıl açıklarız o zaman?

Her ne için ağlarsam ağlayayım, sonuçta ben acı çekiyorum, ayrılık acısı! Bu isyanın cevabı zordur. Acılar çekilmeye devam edecektir. Ayrılıklar hep olacak, hiç bitmeyecektir. “Ölüm Allah’ın emri de, şu ayrılık olmasaydı” sızlanışında unutulan bir gerçek vardır: Ayrılıklar da bir yerde Allah’ın emridir; çünkü dünyadaki hayatın ayrılmaz parçasıdır ayrılıklar. Ölümün zaten var olduğu bir dünyada ayrılık ne yapsın ki!

(30.07.11, Kayseri-İstanbul uçağında…)