Mustafa Öztürk’ü istifaya götüren Kur’an yorumu ve Türkiye’de sekülerleşme gerilimi

Dr. Emrah Çelik

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Tefsir profesörü olarak çalışan Mustafa Öztürk, 2019’da yaptığı bir konuşmasında ifade ettiği bazı fikirler nedeniyle sosyal medyada ağır bir linçe uğradı. Aslında kırk dakika süren bu konuşmanın iki dakikalık bölümü bir anda sosyal medyada yayıldı ve özellikle Twitter’da “#MustafaOzturkİhracEdilsin” etiketi ile gösterilen tepkilerde “Gençlerimizi zehirliyor”, “İnkarcı oryantalist”, “Sapık”, “Kur’an ayetlerini inkar ediyor”, “Bir ateist mantığı ile Kur’an’a saldırıyor”, “Bir kafirin bile yapamayacağı kadar ağır hakaretlerde bulunuyor”, “Açık açık Kur’an’ı yalanlıyor”, “Hz. Ömer olsaydı boynunu vururdu, dedelerimiz olsaydı darağacında sallandırırdı”, “İçimizdeki hain şeytanlar bunlar” vb. ifadeler yer aldı. Bu tepkilere takipçisi çok olan bazı kanaat önderlerinin ve bazı ünlülerin de eklenmesi ile konu çok sayıda insanın dikkatini ve tepkisini çekti ve sonuçta Mustafa Öztürk fakültedeki görevinden istifa ederek emekliliğe ayrılma kararı aldı.

Konuşmasında ne dedi?

Öztürk, söz konusu konuşmasında “vahiy” kavramının mahiyetini tartışıyor ve kendisini bu konuda düşünmeye sevk eden nedenleri örneklerle açıklıyor. Kur’an’da Allah’ın kendisini sık sık övmesini, bazı insanlara lanet ve beddua etmesini, gazap ile tehdit eden öfkeli bir dil kullanmasını, o dönemdeki belli bazı kişiler ve olaylarla ilgili ve onlara özel bazı yorumlar ve tepkilerde bulunmasını, deyim yerindeyse, bir Tanrı’ya ve onun “insanlığa gönderdiği son mesajı”na yakıştıramıyor ve aynı zamanda bunların diğer bazı İslami öğretilerle bir ‘tutarsızlık’ sergilediğini iddia ediyor. Bu nedenlerle vahyin niteliğiyle ilgili İslam düşünce tarihindeki başka yorumların da yardımıyla bu duruma bir açıklık getirmeye, başka bir deyişle, Kur’an’ın lafzını Peygamber’e hamlederek bu ‘tutarsızlığa’ bir çözüm üretmeye çalışıyor:

“Acaba, diyorum, gazabı olsun, kendini övmesi, övünmesi olsun, laneti vs. olsun, acaba Resulullah bir tür Hermes gibi… Hani Hermes’i biliyorsunuz; mitolojide Tanrı’nın mesajını, insan idraki tarafından kuşatılamayacağı için, o mesajın insan diline çevirisini, aktarımını Hermes üstlenir; bir tür elçilik yapar. Peygamber de Allah’ın soyut mesajlarını muhatap olduğu insan kitlesine kendi zihin süzgecinden geçirerek aktarıyor olabilir mi?” Öztürk böylece antropomorfizme, yani insan biçimci Tanrı tasavvuruna kapı aralayabilen ayetlerle ilgili de bir açıklama sunuyor: “[Peygamber] bu aktarımda Tanrı’yla ontolojik bir yakınlığı olmadığı için, Tanrı gibi düşünemeyeceği, Tanrı gibi davranamayacağı için insanca davranacaktır ve ister istemez hem dilinin kısıtlılıkları hem de insan olma özellikleri itibarıyla Tanrıyı da kendi idrak sınırları içinde tanımlayacaktır. Mesela Tanrıyı memnun etmeyi rahmet ile, mükafat ile anlatacaktır, Tanrı’nın sözünü tutmamayı, ‘Bakın kızdırırsınız, gazaba getirirsiniz, öfkelendirirsiniz, size bağırır çağırır, hatta ceza verir!’ şeklinde, yine insan algısı üzerinden Tanrı’ya bir sıfat atfedecektir.”

Kendisinin de konuşmasında Eski Ahit’ten naklederek söylediği gibi, “Güneşin altında yeni bir şey yok”; aslında hem Allah’ın kendisini övmesi konusu, hem de vahyin yalnızca “mana” olarak mı yoksa “hem mana hem de lafız” olarak mı Allah’tan geldiği, ayrıca Kur’an’ın yaratılmış (mahluk) olup olmadığı gibi konular İslam tarihinde kimi zaman büyük gerilimlere neden olacak şekilde zaten konuşulup tartışılmıştı. Peki bu konular İlahiyat fakültelerinde derslerde zaten işlenirken ve bir gerilime neden olmazken neden bu konuşma bazı muhafazakarlar arasında büyük tepkilere yol açtı?

Tepkilerin ardındaki nedenler

Hızla bir linçe dönüşen tepkilerin nedenleri arasında daha çok Profesör Öztürk’ün sert ve çatışmacı üslubundan bahsediliyor, aynı konuyu farklı bir üslupla anlatsaydı bu kadar büyük bir tepkiyle karşılaşmayacağı öne sürülüyor. Bunun yanı sıra, son zamanlarda Türkiye’deki cemaat ve tarikatlarla ilgili yaptığı eleştirel yorumların, siyasi iktidarla ilişkileri iyi olan ve olmayan bazı İslami grupları rahatsız ettiği ve bu linçin onlar tarafından organize edildiği, en azından desteklendiği yorumu da yapılıyor. Bu gibi ihtimalleri yok saymamakla birlikte, ben temel nedenin başka bir yerde olduğunu düşünüyorum: Öztürk’ün bu düşünceleri sadece nakletmek yerine, bizzat sahiplenip argümanlarını temellendirerek ısrarla savunması ve bu savunuyu kamuya da açık olacak şekilde çekinmeden yapabilmesi. (Zira hem bu video özel bir konuşmanın gizlice kaydedilip sonra sızdırılmış hali değildi, hem de Öztürk bu ve benzeri fikirlerini farklı platformlarda zaten dile getirmişti.)

Türkiye’de her ne kadar farklı dini yorumlar mevcut olsa da, güçlü ve baskın olan gelenekçi ve muhafazakar İslam anlayışıdır ve bu anlayış, İslam’ın kaynaklarını ve tarihini seçici bir şekilde okumayı tercih ederek ana akım ya da ortodoks anlayışa zıt düşünceleri ya yok sayar ve söz konusu etmez, ya da “batıl” ve “sapık” olmakla itham ederek yine eşit bir tartışma zeminine getirmekten kaçınır. Muhafazakar-gelenekçi tepki ve baskılara maruz kalmamak için, ana akım anlayışın dışındaki görüşleri en fazla kendinizi soyutlayarak ve “Böyle düşünenler de var” diyerek sunabilirsiniz; aksi takdirde, yani bu fikirleri benimsediğinizi açıkça dile getirip savunduğunuzda ise dışlanmaya, aşırı tepkilere ve tehditlere maruz kalmanız neredeyse kaçınılmaz olur.

Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devletin Sünni-Hanefi İslam anlayışına sahip çıkmasının ve diğerlerini yok saymasının etkisiyle, Diyanet ve İmam-Hatipler gibi, İlahiyat fakülteleri de bütün dinlere ve özelde İslami yorumlara eşit mesafede tutum sergileyen, kuşatıcı ve eleştirel bir anlayışa sahip olmak yerine, muhafazakar-gelenekçi bir Sünni-Hanefi din anlayışını öğretmeyi ve hatta benimsetmeyi amaçlayan kurumlar olagelmiştir. Bu durumun istisnası olabilen birkaç fakülteden en önemlisi, “tarihselci” yorumun baskın olduğu Ankara İlahiyat’tır ve bu okuldaki hocalar ve yaptıkları yayınlar 90’lardan beri muhafazakar çevreleri rahatsız etmiştir. Çünkü tarihselci anlayış, İslami geleneğin bazı kutsallarına dokunan, onların aslında dokunulmaz kutsallar olmadığını, günümüzün şartlarına göre yeniden yorumlanabileceğini ya da değiştirilebileceğini iddia eden bir yaklaşımdır.

Bu tarihselci akımın Türkiye’deki en önemli ve güçlü temsilcilerinden biri olan Mustafa Öztürk’ün bir ilahiyat profesörü olarak ‘içeriden’ konuşması, özellikle son yıllarda medyada etkili bir şekilde yer alması ve Marmara İlahiyat gibi en önde gelen “gelenekçi” okullardan birinde görev yapmaya başlaması, dolayısıyla düşüncelerini daha geniş kitlelere daha etkili bir şekilde anlatabilmesi, bu rahatsızlığı ve tahammülsüzlüğü daha da körükledi.

İlahiyatçılar da sekülerleşir

Son yıllarda Türkiye’nin gündemini zaman zaman meşgul eden konulardan biri, gençlerin dinden uzaklaşmaları, diğer bir ifadeyle, sekülerleşmeleri. Yapılan sosyolojik araştırmaların da ortaya çıkardığı gibi, Türkiye toplumunda, dini inanç ve pratiklerin azalması, kurumsal dini reddetme, dini kişisel-özel alanla sınırlandırma ve siyaset, ekonomi ve bilim gibi alanların dini kurum ve normlardan bağımsız olmasını savunma gibi çeşitli şekillerde gerçekleşen bir sekülerleşme eğilimi git gide artıyor. Gözden kaçırılan nokta ise, bu durumun sadece gençler arasında değil, orta ve ileri yaş gruplarında da görüldüğü ve hatta bazı ilahiyatçılar ve dindar düşünürler arasında da aynı değişim sancılarının yaşandığı gerçeği. Felsefeci Dücane Cündioğlu ve İlahiyatçı Mustafa Öztürk, bu bağlamda en dikkat çeken isimlerden.

Geçmişiyle hesaplaşıp bazı fikirlerini ve hatta bazı inançlarını değiştirme açısından Öztürk’ü öne çıkaran özelliklerinden biri, hem kendi geçmişiyle hem de dini gelenek ve metinlerle ‘hesaplaşmasını’ dolambaçlı ve muğlak ifadelerle değil, görece açık yüreklilikle ve net bir şekilde yapıyor olması. Bunda kendi uzmanlık alanının doğrudan dini metinler olmasının etkisi yadsınamaz tabii ki. İstifasının ardından Ruşen Çakır’ın programına konuk olduğunda kurumsal dinle bağlantılarını kopardığını ilan eden Öztürk, eleştirilere konu olan konuşmasında kendisiyle ilgili durumu şu şekilde dile getiriyordu:

“Önce kendi sorunlarım, onlarla hesaplaşıyorum. Neye niçin inandığımı emek vererek ben kazanmaya çalışıyorum. Öğrendim ki, bana ne İmam-Hatip’te öğretilenin ne İlahiyat’ta öğretilenin hiçbir dayanma ve savunma gücü yok. Kendi aramızda birbirimizi kandırarak gidiyoruz. Dışarıdan bir taş geldi mi başımız yarılıyor, ayakta duramıyoruz; üfleseler düşüyoruz. Din bu kadar nahif, bu kadar kırılgan, bu kadar çürük temelli bir şey olamaz yahu! Arkadaş, bunun ayağının sağlam basması lazım! Sağlam basması için de, size gelenekte telkin yoluyla öğretilenlerle tek tek hesaplaşacaksınız, bunun sağlamasını yapacaksınız.”

Öztürk “dışarıdan gelen taş” derken dine yöneltilen ateist ya da akılcı eleştirileri kastediyor ve bu aslında, yakın zamanda tamamladığım nitel araştırmanın sonucunda da ortaya çıktığı gibi, Türkiye’de yaşanan sekülerleşmenin en önemli nedenlerinden biriyle çok yakından ilgili: Karşılaşmalar ve etkileşimler. Kapitalizm, küreselleşme, kentleşme, eğitim, bilimsel gelişmeler, özellikle de ulaşım ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi gibi nedenlerle insanlar artık çok farklı yaşam tarzları, dünya görüşleri ve kültürlerle karşılaşma imkanına sahipler. Bu karşılaşmalar ister istemez çeşitli şekillerde iletişim ve etkileşim kanalları açıyor ve bunların sonucunda sekülerleşme gibi birtakım değişimler yaşanabiliyor. Örneğin bazı müslümanlar gerçek hayatta belki de hiç karşılaşmayacakları insanlar ve fikirlerle internet ortamında iletişime geçip, sonrasında kendi inançlarını ve kültürel kabullerini sorgulamaya başlayabiliyorlar.

Sekülerleşmeye direnirken aslında süreci hızlandırmak

Söz konusu sekülerleşme sürecinde insanlar, kimi durumlarda bazı inançlarının mutlak ve tek doğru olduğuna dair kesin kabullerini terk ediyorlar, kimi zaman ilahi ve kutsal olan ile insani ve dünyevi olan arasındaki sınırın tam olarak neresi olduğu konusu gündeme geliyor, bazen de en azından bazı dini hükümlerin evrensel mi tarihsel mi olduğu sorusu hayati bir önem kazanıyor. Tam bu noktada İlahiyatçıların ve dindar kanaat önderlerinin rolü ortaya çıkıyor; onların verdiği zihin açıcı ya da kapatıcı cevaplar, insanların dine karşı tutumunda, bahsettiğim soruların cevaplarına yönelik arayışlarında olumlu veya olumsuz büyük bir etkiye sahip. Yine kendi araştırmamın sonuçlarından biri: Gençler dini hüküm ve öğretilerin ve geleneksel dini söylemlerin tutarsız, mantıksız ve yetersiz buldukları yanlarını sorguladıklarında terslenir veya cevapsız bırakılırsa, bu tepkiler yakın ya da uzun vadede din ile ilişkilerine olumsuz yansıyor. Öztürk bu konuda kendi tutumunu ve kaygılarını şöyle anlatıyor:

“Siz ama bu gidişle, bu sitelerde yangın yerine dönen bu İslam aleyhindeki söylemlerin bir tanesine bile cevap veremezsiniz. Ben verdim mi? Verip vermediğimi bilmiyorum. (…) Kendi çocuklarımdan pay biçerek, şurada dışarıdakilere el uzatabilir miyim, hala Cenab-ı Allah’ın bu insanlığa bir imkan olarak gönderdiği bu dini, insanlığın bir eksiğini, bir kusurunu, bir ayıbını örtmesi için istihdam edebilir miyim, bir işe yarar hale getirebilir miyim, birinin, yuvarlananın elini tutabilir miyim derdindeyim ve ben yeni bir dil kurmak zorundayım. (…) Benim beynimi yakıyor sorular. Aklın Gözü sitesinin çocukları bana yirmi tane e-mail atıyorlar her gece! ‘Hocam bu nasıl, şu nasıl?’ Sana atan var mı? Siz işi çözmüşsünüz: ‘Oğlum ister inan ister inanma, zorla mı inandıracağım?’ Bu mudur yani?!”

Mustafa Öztürk’ün görüşlerinin doğruluğu ya da yanlışlığı bir tarafa, kabul edilip saygı gösterilmesi gereken, hem kendisi için hem de ona soru soranlar için tutarlılık kaygısıyla bir din anlayışı ve dili geliştirme çabası içinde olduğu gerçeği. Sonucu ne olursa olsun bu çabayı saygıyla karşılamak gerekirken, aksine, zaten İslam tarihinde farklı versiyonlarıyla büyük oranda dile getirilmiş olan bu görüşlerin sahiplenilmesine karşı gösterilen tahammülsüzlüğün altında büyük bir sekülerleşme korkusu yatıyor ve yaşanan gerilim de bu korkuyla doğrudan ilişkili. Gelgelelim, eski dönemlerin metodları ve refleksleriyle tartışmalı ve sorunlu konuların üstünü örtmek, ‘sadece ilmi mahfillerde’ tartışılması gereken konuların listesini oluşturmak ve farklı sesleri bastırabilmek, bugünün dünyası ve imkanları içinde artık imkansız. Üstelik çoğulculuğa ve açıkça konuşup tartışmaya aykırı bütün bu tutumlar, endişe edildiği için büyük bir telaş, öfke ve panik içinde engellenmeye çalışılan değişim dalgasını daha da hızlandırıp büyütmekten başka bir sonuç getirmeyecektir.

(Bu yazı 06/12/2020 tarihinde, Euronews haber sitesinde yayımlanmıştır.)

Anneannem ve elma kabukları

Anneannem - Fatma Dogan

Sokağa bakan o ahşap pencerenin önünde o elmaları soyarak yerdi, ben de kabukları. “Oğlum onları yeme” diyerek dilimleri uzatırdı ama ben kabukları daha lezzetli bulurdum, onunla sohbet edip yol kenarında dizili kavak ağaçlarını ve uzaklardaki sıralı dağları seyrederken.

Çocukluğumun ikinci annesi gibiydi. Evimizden sonra onların evine gitmek, hazırladığı yün yatakta uyumak çok büyük keyif verirdi. Şubat ve yaz tatillerinde ilk fırsatta köye yanlarına giderdim, bana hemen kereli yağda yumurta pişirirdi. Hemen her ziyaretimde de çok sevdiğim için benim için bir tavuk keser ve ‘çullama’ yapardı.

Ataerkil kültürü kanıksamış olsa da güçlü bir kadındı ve diğer çoğu kadın gibi, o kültürde kendi otoritesini ve iradesini farklı zekice yollarla faaliyete geçirebilecek enstrümanları üretebilmişti.

1930ların taşrasında, babasız ve annesiz ortada kalmış küçücük üç kız kardeşin en büyüğüydü. Akranları gibi, evlenilebilecek en erken yaşlarda yuvasını kurmak zorunda kalmış, sonrasında dedemle birlikte çok şeyi başarmışlardı. Bizim neslin hiç bilip görmediği başka bir neslin insanıydı. Sevgiyi, özlemi, günlük hayatı farklı yaşamıştı.

Aynı dedemle sohbetlerimiz gibi, ben sormayı severdim, o da bana anlatmayı. Nişanlılık dönemini anlatmıştı bir gün: “Bir sene öyle, üç sene de eskarlık etti, ben dört sene nişanlı durdum. ‘Bu günler tek tek nasıl bitecek?’ derdim; çok zordu. Deden derdi ki, ‘senden aldığım saç tellerini alır, deniz kıyısına gider, ona bakar bakar ağlardım.’”

Onun gençlik yıllarında kadınların erkeklere duygularını açma şekillerini özellikle merak ederdim. O da hemen şu dörtlükleri sıralardı:

Minareden at beni / At üstünde tut beni / Sağ kolunun üstünde / Nen çal da uyut beni
Minarenin ezanı / Çağır mektup yazanı / Allah’ım sen kavuştur / Hasret ile gezeni
Gitti gelirim diye / Yolu bilirim diye / And etti yemin içti / Gelir alırım diye
Odanı kireç eyle / Yüzünü güleç eyle / Ben derdinden ölüyom / Bana bir ilaç eyle
Oğlan gider öküze / Dal boyun süze süze / Hiç bahanen yok ise / Su içmeye gel bize
Oğlanın odasını / Alırım gadasını / Ağzım ile sularım / Küçücük odasını
Oğlan oğlan üç oğlan / Kapımızdan geç oğlan / Anam babam vermezse / Al da beni kaç oğlan
Suya giderim suya / Elmayı soya soya / Kaldır yârim şapkanı / Bakayım doya doya
Kalenin ardındayım / Saatin dördündeyim / Eller yârini bulmuş / Ben yârin derdindeyim
Giden oğlan beri bak / Aynanı yola bırak / Alacaksan al beni / Ya beni dilden bırak

Bazen de mahcup sevdaları anlatırdı: “Karşıda kavun yerler / Biz de varsak ne derler / Otursak bile [beraber] yesek / Şu şunu sevmiş derler.”

Gündelik hayat pratikleri de farklıydı. O dönemin kış aylarında nasıl ısındıklarını anlatmıştı: “Evvel soba adeti yoktu. Davar vardı, ahırdan delik açılır, oradan gelen sıcakla oda ısınırdı. Sonra, ahırın içini kasarlardı, orada yatarlardı.” Öylesi günlerden gelmesinden olsa gerek, babasının dedesi Hacı Hasan Efendi’den naklen, “Elin köşk-ü sarayından bizim viranemiz yeğdir / Elin türlü taamından bizim tarhanamız yeğdir” diyerek yetinmeyi önemser, sonra da şu dileğini tekrarlardı: “Çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”

Sesi çok güzeldi. Gençken kadınlarla köy işleri yaparken onlara hep türküler söylediğinden bahsederdi. Gesi Bağları’nı özellikle severek söylerdi her istediğimde. Söylerken eline ya bir tef alır, ya da bir tepsiyi tef gibi kullanır, türkünün ritmini öyle tutturarak baştan sona okurdu. Sesini, sesinin titreşimlerini, ritmi nasıl sağladığını, o yaşta nasıl iştahla söylediğini iyice gözlemleyebilmek için olsa gerek, eşlik etmeyi hiç düşünmemiş, her defasında ya hayranlıkla dinlemiş ya da kayıt yapmıştım.

Hayattan zevk almayı bilirdi. Beslenmesine önem verir, imkanları ve bilgileri el verdiğince başka yerleri gezip görürdü. Türkiye dışında bir Almanya’ya küçük oğlunun yanına, bir de S. Arabistan’a hacca gitmişti, ki bu yolculuğundan sonra onun adı bizim için anneanne degil “hacıanne” idi. Bu iki yolculuğun dönüşünde de onu ziyarete gittiğimde gözlerinin nasıl parladığını, nasıl daha bir gençleştiğini hep hatırlarım; tabii getirdiği hediyeleri de.

Hep bir bahçesi vardı. En yaşlı ve zorlandığı zamanlarında bile toprakla, üretimle ve çalışmakla olan bağını hiç koparmadı. Özenle bakardı meyve ve sebzelerine. Domates (o ‘kırmızı’ derdi), havuç (o ‘pürçüklü’ derdi), patates (o ‘gümbür’ derdi), soğan, biber, fasulye, maydanoz, marul, elma, armut, kayısı ve daha pek çok şeyi yetiştirirdi. Ama bunların içinde çilek onun için ayrı bir kıymetliydi; onları titizlikle korur, ayrı bir özenle ikram ederdi.

Neslinin kadınları gibi çalışma hayatına ve üretime ortaktı. Köydeki iş bölümüne göre hayvanlardan, evin türlü türlü işlerinden, çocuk bakımından, dedemin işçilerinin ve misafirlerinin beslenmesinden ve sair işlerden o sorumluydu. Bunların yanı sıra kendi yeteneği ve ilgisiyle yün, örgü ve kilim dokuma işlerine de ayrıca vakit verirdi. Kilim tezgahının başındayken ve koyunların yünlerini ip haline getirip sonrasında çoraplar ve süveterler örerken onda bir terapi dinginliği sezerdim.

Öyle şen şakrak bir kadın değildi ama ince bir espri anlayışı vardı ve zekiydi. Bunun üstüne sanatsal sezgisi de eklenince, başkalarında hiç tanık olmadığım lezzette sohbetlerimiz olurdu.

Formel eğitimin olmadığı, dedem ve arkadaşlarının bir evde toplanıp kendi aralarında okuduğu Hz. Ali Cenknameleri’ni ve her gün ilgiyle okunan takvim yapraklarını hariç tutarsak, yazılı kültürün henüz yerleşmediği dönemde toplumsal kurallar ve bir kültür nasıl yaşatılıp aktarılıyor, sözlü kültür nasıl işliyor, bunların cevabını bilhassa anneannemi gözlemleyerek almıştım. Okuma-yazma bilmezdi, ama hemen her konu için bir deyim, deyiş, türkü ya da mani bilirdi. Duygularını, tavsiyelerini ve eleştirilerini onların eşliğinde dile getirirdi çoğunlukla:

“El eli yur, el de yüzü yur [yıkar].”
“Çağrıldığın yere var ar etme; çağrılmadığın yere varıp yerini dar etme.”
“Darıldığın dağın odununu yakma; boşadığın avradın topuğuna bakma.”
“Sofrada elin, mecliste dilin.”
“Çubukken çıt demeyen, kütükken küt demez.”
“Züğürt içinde mal artmaz, gavur içinde din artmaz.”
“İş görüle görüle biter, yol yürüye yürüye biter.”
“Hayır işi uzat şer olsun; şer işi uzat hayır olsun.”
“Yiğidin iyisi sözünden, ağacın iyisi özünden belli olur.”
“Kaynayan kazan kapak tutmaz.”
“Beni diyenin bendesiyim; beni demeyenin ben nesiyim.”
“Dek durana depik değmez.”

Ahmet Dayımla birlikte üçümüz bir akşam üstü sohbet ederken, anneannemin her konuda bir deyiş söylemesine karşı hayranlığımı belli edince dayım, “Anneme ‘karpuz’ de, ona göre bile bir söz bulur” diyerek gülmüş, anneannem de hiç beklemeden cevabını vermişti: “Karpuz kestim suyumuş / Bizim kader buyumuş / Bizi yazan hocalar / İlk akşamdan uyumuş.”

Benim evliliğimi çok önemser, üniversiteden mezun olduktan sonraki her görüşmemizde sorardı. “Bahçesiz barsız adam / Hayvasız narsız adam / Bozulmuş bağa benzer / Dünyada yarsız adam” diyerek bunun önemini hep vurgular, “Anam babam sağ olsun; alayından yar tatlı” diyerek de bunun nasıl bir zevk olduğunu anlatırdı. Ayrıca tavsiyelerini de eklerdi. Sevginin yanında yüz güzelliğinin çok önemli olmadığını söyler, “Yağlı da bir yavan da bir yiyene, çirkin de bir güzel de bir sevene” derdi. İyi bir eş bulmak için çabalamanın biraz beyhude olduğunu düşünür, “Kavun değil ki götünü koklayasın; sen iyi olursan herkes de iyi olur” derdi. Tabii ondan hep duyduğum şu duasını da hiç eksik etmezdi: “Allah kendini bilmeyene eş etmesin; iyisi de var kötüsü de var.”

“Herkesin kazanı kapaklı kaynıyor; kiminde et kaynıyor, kiminde dert kaynıyor” diyerek insanları dışarıdan görünüşlerine göre değerlendirmemeyi, “Sallanma sarımsak sapını bilirim, övünme soğan kokunu bilirim” diyerek de insanların gösterdikleri hallerine aldanmamayı öğütlerdi.

Özellikle dedemin vefatından sonra, ileriki yıllarda “ele ayağa düşmek”ten endişe ederdi anneannem: “Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden, az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş.” Bu konu açılınca da hep şu duaları ederdi: “Allah ele-ayağa koymasın. Verdiği sıfatla alsın, elimi-yüzümü tebdil etmesin. Oğlum-kızım dedirmesin.” Dedem gibi o da bende iz bırakan güzel bir insandı, güzel yaşadı ve güzel gitti.

Onu hep o kınalı saçlarıyla, pek sevdiği akik taşlı kolyesiyle, özenle örüp süslediği üzerliklerle ve bana daima gösterdiği sevgi ve şefkatiyle hatırlayacağım. Ve bugün bir elma alıp penceremin kenarına oturacağım. Soyduğum kabukları yerken, çocukken o pencere kenarında aldığım lezzeti ve huzuru arayacağım.