“Ülke kendisinin özel malıymış gibi davranıyor”

OLYMPUS DIGITAL CAMERAGezi Parkı’nda yaptığım yoğun röportaj trafiğinden sonra, 2013 Haziran’ının 9’unu 10’una bağlayan gecenin yarısında Taksim Meydanı’ndan en yakın metrobüs durağına kadar yürümem gereken yarım saatlik yolda kırk dört yaşında bir hanımefendiyle tanıştık. Bir elinde Türkiye bayrağı, diğerinde çantasıyla yorgun bir şekilde evine doğru gidiyordu. Yol tarifini sorduğumda aynı istikamete gittiğini ve beni durağa kadar götürebileceğini söyledi; ben de kendisine yol boyunca Gezi ile ilgili röportaj yapıp sesini kaydetmeyi teklif ettim, kabul etti.

Boğaziçi üniversitesi İngilizce öğretmenliği mezunuymuş. Hizmet sektöründe yöneticilik yapmış, Amerika’da dört yıl çalışmış ve birkaç yıl önce de Türkiye’ye dönmüş, serbest çevirmenlik işiyle meşgulmüş. Annesi Türk babası İtalyan, kendisi de annesinin dinini tercih ederek müslüman olan bu hanımefendi, başından beri “direniş”in içinde olduğunu söyledi ve “Bu direniş neye karşı tam olarak?” diye başlayan sorularımın hepsini şu şekilde cevaplandırdı:

Ben ömrü hayatımda siyasetle ilgilenmedim. Zaten asosyal bir insanım. Sosyal realistim, yani olup bitenleri kabul edip onların değiştirilemeyeceğini savunuyordum. Çünkü insanların doğası belli. Sadece biz değil, hiçbir yerde demokrasiyi tam olarak yapamadığımız için, insanın eline fazla güç verildiği zaman ve onu kontrol edebilecek çok etkili mekanizmalar olmadığı zaman tabii ki o insan bozulacaktır. Biz olsak biz de öyle oluruz. Çoğunluk olarak öyle diyelim yani. O yüzden, çok öyle dert edinen falan biri değildim. Evimde televizyon var, bağlı değil. Sadece istediğim bazı belgeselleri falan indirip izleyen biriydim. Ömrümde de kırmızı ışıkta yaya olarak karşıdan karşıya geçmedim, hiçbir polisle de sorunum olmadı. Ama şu durumda… Bu olayın özeti nedir diye sorarsan: Şimdi biz, kim olduğu önemli değil, mevki olarak, bu insanı bize hizmet etsin diye oraya koyduk, parasını da biz ödüyoruz. Polis de bizim, onun da parasını biz ödüyoruz. Ama o mevkideki başbakan, sanki onlar kendisinin özel adamlarıymış gibi davranıyor şu anda ve bütün ülke de kendisinin özel malıymış gibi davranıyor. Oysa ki büyük önemli kararlar vermeden önce bize sorması gerekiyor. Biz koyduk onu oraya, bize hizmet etmek için orada, kendi canının istediğini yapsın diye değil! Şimdi bana kimse gelip de kürtaj yaptıramazsın diyemez! Çünkü ben istersem yaptırırım, istemezsem yaptırmam; istersem günaha girerim, istemezsem girmem. Ona karışamaz. Ne annem, ne babam, ne de o karışamaz; yasak koyamaz! İçerim, içmem. Ben bir bardak bira içtiğim zaman uykum gelir, o ayrı. Ama canım isterse içerim. Yani beni günaha girmekten koruyamaz. Ayrıca başka şeyleri de bastıramaz. Çok daha ileri şeyler var; çalmalar, çırpmalar vs.

Şimdi ben ne gördüm? Ben kendi halinde yaşayan biriydim. Tuzum da kuru, paramı da kazanıyorum, çok da iyi okullarda okudum, her şeyim var, gayet rahatım. Ama gördüm, bu insanlar orada Gezi Parkı’nda oturuyorlardı ve hiçbir şey yapmıyorlardı; ellerinde silah yoktu, sopa yoktu. Sabaha karşı sanki bunlar azılı teröristlermiş gibi, sen parasını halkın ödediği o polisleri üstüne sal, olmaz! Bu benim gözümde şuna benziyor: Şimdi biz burada küçük bir çocuğu döven bir adam görürsek, ben şahsen gider adamı döverim, durdururum! Aynı şey. Biz ülkemizi çok seviyoruz, burası çok güzel bir yer. Ve Türk insanı da süper kaliteli insanlar; bunu hak etmiyorlar. Ayrıca da, niye?

Geçen hafta bir fuarda tercümanlık yapıyordum ve son günümde, işten çıkmadan bir lavaboya gideyim dedim; çünkü çıkışta direnişe gideceğim ve orada lavabo sorunu var. Üç gün o fuara gittiğim için oradaki temizlikçi kızlar beni tanıyordu. Kapalı bir kız vardı. Çok genç; on sekiz yaşında ve görsen acayip saf. “Abla bitti mi?” dedi. Her gün görüyordu, yine üstümü değiştiriyordum. Elbiseyle gidiyoruz, topuklu ayakkabı, sonra çıkarıyoruz tabi, giyiniyoruz. “Evet” dedim, “şimdi bak Taksim’e gidiyorum.” Dedi ki bana, “ya niye bağırıyorlar, ne istiyorlar?” Ben de durdum, düşündüm, yani ben buna nasıl izah edeyim, yani aramızda o kadar büyük bir bilgi ve algı uçurumu var ki! Kızı görebiliyorum, sınırlarını görebiliyorum. En sonunda, kıza bir cevap da verebilmek için, “önemli kararlar alınacağı zaman bize sorulsun istiyoruz” dedim. Sonra çıkıp kendi kendime düşünürken, kıza bir cevap vermek için öyle söyledim ama aslında gerçekten de öyle olduğunu fark ettim. Başka talepler de vardı ve sonunda bir şekilde uzlaşılacaktır ama asıl konu bu: Mühim kararlar alınırken bana sor! Çünkü burası benim de memleketim ve ben seni başbakan yaptım diye kendini bulunmaz Hint kumaşı, matah bir şey zannetme! Ben değil miyim bu ülkenin sahibi, yetmiş milyonla birlikte?

Onun da üzerine, böyle bir şey olduğunda, yok “bunlar alkoliktir” gibi hakarete varan laflar, hatta daha da kötü şeyler… “Açık kadınlar ya satılıktır ya kiralıktır.” Vallahi yani öyle biri değilim ama koyacaktım şöyle üzerime satılık ya da kiralık diye bir şey, öyle gelecektim buraya. Olur mu öyle şey, bir başbakana yakışır mı? Bu, evine aldığın şoförün seni dövmesi falan gibi!

Şu anda da en büyük üzüntüm, bu olanlar değil, siyasetçilerin yaptığı değil; olur olur, yapar yapar. Dünyada zorba çok…. Twitter ve Facebook’la götürüyoruz bütün haberleşme işlerini ve birer klavye komandosu olduk. Düşün ki benim Facebook hesabım açık bile değildi bu olaylardan önce ve de “kitap okuyun, niye Facebook’la uğraşıyorsunuz?” diyen kıl bir tipim yani ben. Ama benim en üzüldüğüm şey: Söylemesi bile kötü ama, ‘diğer tarafın’ tweet’lerini, yazdıklarını görünce çok üzülüyorum. Çünkü sanki onlar başka bir gezegende, biz başka bir gezegende gibi olduk. Yani müslümanlar ve müslüman olmayanlar gibi; halbuki herkes müslüman! Ve orada yapılan planlar, “eylemcilerin içine onların kılığında girip birbirlerine düşürelim, inşallah yüzlercesi ölür de bu iş biter…” Şimdi buradakiler diyor çiçek, böcek, barış… Onlar diyor öldürmek, kesmek, asmak… Olayları da görüyorsunuz, araya girenler, taş atanlar polisle beraber filan. Bunlar çok üzücü. Yani benim düşüncemde, başbakanın veya bakanların, en zenginler listesine girenlerin, hepsinin söylediği veya yaptığı hiçbir şey önemli değil. Çünkü yalan da söylüyor olabilir, gerçeği de. O benim kontrolümde değil. Ama bu insanlarla, yani halkın bir kısmıyla diğer kısmını birbirine düşürmelerine çok üzülüyoruz hepimiz de.

Biz geceleri burada kalıyoruz bazen. Gündüz iş aksam direniş seklinde. Bu altı ay gider yani, insanlar bundan vazgeçmez. Tanışıyoruz burada insanlarla. Bir tane dalgıç, bir tane dansçı çocuk İTÜ’den, bir tane on sekiz yaşında kız öğrenci. Bunların her birine sor, sana benzer şeyler söyleyeceklerdir… Biz Bağdat Caddesi’nde oturan çocuklara “Cadde çocukları” diyoruz, yeni nesil. Mesela biz onlara birazcık kıl oluyorduk; konuşmaları falan kötü, bir garip konuşuyorlar, züppe çocuklar. “Kültürleri sadece para” diyorduk. Kötü eğitimin de sonucu. Aileleri de zengin ama çocuklarda bir şey yok falan. Sonra dedim ki, özür dilerim artık böyle bir şey demeyeceğim. Çünkü Gezi’de bir kulübe yakılmıştı. Zavallım bunlar toplanmışlar, o yangını söndürmeye çalışıyorlar. Bir tanesi de kayıt olsun diye videoya çekiyor ve tam “Cadde çocuğu” ağzıyla anlatıyor, “Bakın gördüğünüz gibi biz topluyoruz, hiçbir zarar vermedik, burayı da biz yakmadık, tam aksine biz söndürdük” diye. Onu duydum, dedim ki sonra hepsinden özür diliyorum, bir daha hiçbirine bir laf etmeyeceğim.

Bu direniş dine, dindarlara, dindarların güçlenmesine karşı bir hareket diyenler varmış. Ne münasebet! Güçlenmesi derken… İktidara gelen zenginleşir şekerim, bunu hepimiz biliyoruz yani! İtiraz buna olsaydı, biz ilk AKP iktidara geldiği zaman zaten olay çıkarırdık. Herkes itiraz ederdi, yerden yere atlardı. Hiç gördün mü öyle bir şey?

Ben İngilizce ses kayıtlarının deşifre edilmesi işini de yapıyorum. Dışişlerinin konuşmaları gelir bana, Davutoğlu’nun, Babacan’ın… Onları da zaten bu yolla tanıdım. Arkadaşlarıma anlattım, “bak biliyor musun, biz o ilimde değiliz, ama bunlar güzel bir dış politika yürütüyorlar, bak dışarıda bunları bunları demiş.” Ve biz gurur duyduk. Mesela çevirinin birinde sordular, Avrupa Birliği’ne girerseniz Euro kullanacak mısınız? “Yok, biz kendi paramızdan memnunuz” dedi, oh dedim, çok sevindim! Yani memnunduk. Tabi benim bazı itirazlarım vardı, herkesin vardır. Mesela burada okullarda öğretmen yokken bunlar bazı yabancı ülkelere milyonlarca dolar yatırım yapıyor, Cezayir, Fas filan gibi “bahar” yaşayan ülkelere… Tamam dedim, aslında bu daha uzun bir stratejinin bir parçası olabilir. Neticede Avrupa gittikçe fakirleşiyor, krizde. Bu fakir ülkelerde de bir halt yok, bizden alabilirler. O yüzden bir ihracat yeri olarak değerlendirilebilir, çünkü Avrupa’ya yapılan ihracat düştü. Tamam dedim, böyle bir strateji olabilir.

Ama eğitimle başladı, o 4+4+4 sistemiyle müfredatın içini boşaltmaları… Siyasetten ve komplolardan hiç anlamam, o yüzden neden öyle yaptılar bilmiyorum ama bile bile eğitimin içini boşaltmak çok hayırlı bir iş olmasa gerek. Okulların, öğretmenlerin durumunun iyileştirilmesiyle ilgili bir şey yapılmıyor, o da ayrı bir konu.

Sonra askerlerin ve gazetecilerin mahkemeleri. Mahkeme demeye bin şahit ister, olacak iş değil! Bu bizi çok sinirlendirdi. Hatta orada aslında artık bardak doldu yani. Okuduğum gazetenin, yani Cumhuriyet’in gazetecisi Mustafa Balbay, üç senedir hapiste, hücrede. Bir gazeteci niye içeri girer?

Sonra, herkes her şeyi söyleyemiyor. Mesela kardeşim radyoda program yapıyor, onu televizyona taşıyalım diyoruz ama düşündüğü programın Amerika’daki benzerleri gibi her istediğini söyleyebilecek mi, emin değiliz, o yüzden değişik bir haliyle yapmayı planlıyor. Ülkede düşünce özgürlüğü yok.

Sonra, arkasından bir sürü daha şey. İçki ile ilgili düzenlemeler mesela. Şimdiye kadar böyle bir düzenleme yoktu ve hepimiz gayet iyiydik, hiçbir problem yoktu. Niye durduk yerde çıkarıyorsun?

Sonra, kürtaj konusu. Ben Amerika’da yaşarken, Cumhuriyetçiler kürtaj yasaklansın diye baskı yaparken biz o tartışmalara gülüyorduk ve o insanlara diyorduk ki, ‘o beğenmediğiniz Türkiye’de bir kere bile mevzubahis olmadı bu kürtaj olayı; bildik bileli serbesttir, hiç kimse de bunu düşünmedi!” Ama şimdi burada… Ne gerek var, bırak kim ne istiyorsa yapsın!

Sonra üç çocuk meselesi. Nasıl bir amaçla “illa üç çocuk yap” denilebilir? Zaten dünya hepimize yirmi yıl daha yetecek. Bu bilimsel olarak belli. Hem o bir başbakan, biz bunun için mi koyduk oraya, kaç çocuk yapılacağını söylemesi için mi? Şimdi Türk halkının epeyce bir bölümü de çok da okumuş etmiş, bilgili entelektüel insanlar değil, yiyor yani, ne bilsin, kanıyor! Bu üç çocuğu neye göre belirledin hem? Zorla yapacaksın demiyor tabi artık, yuh yani! Ama isterim yaparım, istemezsem yapmam. Bu onun yetkisini aşan bir şey.

Yine de bir şey demiyorduk. Reyhanlı da oldu bir şey demedik. Dedik ama bu kadar demedik. Ama yani orada, Gezi Parkı’nda yatan üç çocuğun beş çocuğun üzerine sabaha karşı, sanki Usame bin Ladin operasyonu yapar gibi bu zavallı çocukların üzerine gitmesi…

Sonra, polislere de çok acıyoruz. Geçen Beşiktaş vapuruna gidiyorum, polisler de vardı orada öbek öbek. Zavallımlar, aralarında çok genç çocuklar da vardı, orada bir duvarın üstüne oturmuşlar. Ben de çok yorulmuştum, aralarında bir tane boş yer vardı, gittim oturdum. Zavallım, bir tanesi kız arkadaşını arıyordu, bir tanesi annesini, işte “akşam bakalım, bilmiyorum” falan gibi bir şeyler söylüyordu. Baktım, şimdiye kadar hiç bir sorunumuz olmamış. İnan o anda ne yapmak istedim biliyor musun? Birinin yanına gidip, “ya üzülmeyin ya, bunlar geçer, biz barışırız sonra, sizi yine severiz” diyesim geldi. Çünkü yazık, kendi halkının şu anda düşmanı olmuş durumda. Sinir krizi geçirenler mi istersin, ağlayanlar mı istersin… Korkunç bir şey! Bu onlar için çok büyük bir travma. Sonra hakiki bir şey için ihtiyacımız olacak, bunların hepsi paralanmış olacak…

 

 

Reklamlar

POWER AND ISLAM IN TURKEY: The Relationship Between the AKP and Sunni Islamic Groups, 2002-16

Abstract:

Since its election in 2002, the Justice and Development Party (AKP) has gone from strength to strength, winning elections local and general and constitutional referendums, by large margins. Turkey’s Sunni groups have been a decisive factor in these political victories, since uniting for the first time ever in 2002. The AKP came to power as a conservative or Islamic-rooted party expected to protect the rights of religiously observant people. Over the years religious groups have mobilised their religiously observant followers employing the power of their visual and written media and personal and institutional charisma. What are the factors behind this extraordinary alliance of political and socio-religious forces, never before seen since the inception of the Turkish Republic, what was the impact of this alliance on the elections, and how has it changed in the thirteen-year period? What are the reasons some religiously based groups withdrew their support from the AKP and built up opposition blocs in recent years? What do these divisions mean in terms of exploring various Islamic understandings? In discussing these questions, this paper aims to explore the theological, historical and sociological background to the relationship between Islamic groups and the state, and these groups’ understanding of state and opposition; and examine the relationship between power, political Islam and secularism.

Reference: 

Çelik, E. (2017) ‘Power and Islam in Turkey: The Relationship Between the AKP and Sunni Islamic Groups, 2002-16’, in: Authoritarian Politics in Turkey: Elections, Resistance and the AKP, ed. by Baser, B. & Ozturk A.E., London: I.B. Tauris

 

For the full article, please click here.

ŞAŞIRAMIYORUM

Hayatım boyunca hep özgür oldum. Çocukluğumda da yetişkinliğimde de ailem kararlarımı hep destekledi. Bazı dönüm noktalarında itiraz etmiş olsalar da, tercihlerime son tahlilde güvendiler, engel olmayı düşünmediler. Bir kadın olarak bireysel haklarının kısıtlanması sorununa çokça maruz kalan annem, çocuklarının özgür, kendine yeten ve kimseye muhtaç olmayan kişiliklere sahip olması için ayrıca bir titizlik gösterdi.

Bu durumun tek istisnasını ortaokula başlayacağım zaman yaşadım. Ben eğitim hayatıma “düz” ortaokul ve liseden devam etmek isterken, annem İmam-Hatip Lisesine gitmem için çokça ısrar etti. İsteksizliğimin nedeni sadece zor olduğunu düşünmemle ilgiliydi; yoksa hem o okula gitmek bizim şehirde gayet itibarlıydı hem de okul şehirdeki başarılı okullar arasında sayılıyordu. Annem için önemli olan iki şey vardı: Okuyup eğitimli olmamızı hayatının en önemli hedefleri arasına yerleştirmişti, ayrıca “dinini-imanını bilen, ahlâklı” insanlar olmamız, onun için olmazsa olmazdı.

Muhafazakâr kesimde yaygın olan anlayış onda da vardı; ahlâkın yolu “inançlı” olmaktan geçiyordu. Ne kadar dindar bir Müslümansanız o kadar da ahlâklı bir insan oluyordunuz. Aslında bunun çokça istisnasını bizzat görmüştü. Haksızlığına ve ahlâksızlığına şahit olduğu insanların büyük bir kısmı namazında-niyazında ve “hacı” olan insanlardı. Ama tutumunu bu insanlara bakarak değil, ideali olan İslâmi yaşayışı düşünerek belirlerdi. Ahlâksız dindarlar, ona göre dinin ruhundan habersiz kimselerdi.

Eğitime ve dindarlığa (dolayısıyla ahlâka) bu kadar önem veren annem için ideal olan okul, İmam-Hatip’ti. İki alanda da çocuklarına vereceği eğitim açısından bir yaştan sonra kendisini artık yetersiz görüyor, emin ellere teslim ederek gönlünü rahatlatmak istiyordu. Bütün direnmelerime rağmen beni dinlemedi, bu konuda hiçbir itirazı kabul etmeyeceğini söyledi. Sonunda İmam-Hatip Lisesine giderek kaydımı yaptırdık.

Dört haneli bir okul numarasına sahip olmanın ve ilk defa takım elbise giymenin, yani yetişkinlik dünyasına ilk adımları atıyor olmanın gururuyla başladı bu süreç. Diğer liselerde verilen derslerin üstüne bir de “meslek dersleri”ni de aldığımız için bazı günlerde dokuz saati okulda geçirdiğimiz oluyordu; ama yine de keyifliydi. Hem dinî bilgileri öğrenmek hem de ileride sahip olmak istediğimiz meslekler için gerekli dersleri almak ayrı bir haz veriyordu.

Meslekler deyince, zannedildiği gibi, İmam-Hatip öğrencileri Diyanet kadrolarına yönlendirilmezdi. Okulda aldıkları “temel”le birlikte daha seküler alanlara girmeleri ve oraları “doldurmaları” öğütlenirdi. Örneğin üniversite tercihlerine İlahiyat Fakültelerini yazmak pek de makbul sayılmazdı. Başta sayısal bölümler olmak üzere, diğer bölümleri kazanmak için yeterli puanı olmayanlar, ancak son bir çare olarak çaresizce İlahiyat Fakültelerini seçerlerdi.

Din, hayatın tamamen merkezinde olmalıydı hocalarımıza göre. Hatta tarihteki ve şimdiki bütün sosyal ve siyasi olaylar dinî bakış açısıyla ve dinî kavramlarla anlatılırdı; ayrı bakışlardan ve yorumlardan pek haberdar edilmezdik. Dışa kapalı bir paralel dünya yaşanırdı; her karşılaşılan olaya kendi kavramlarıyla açıklamalar yapabildiği için kendi içinde huzurlu, dışarıyı yabancı ve düşman bellediği için hep çatışmacı, dinin her şeye yeterli cevapları olduğuna inandığı için arayışsız bir dünya…

Bu dünyanın dışından haberdar olmak ya da dışına çıkmak, ancak kişisel çabalarla mümkündü; tabii bu hiç de kolay değildi. Sırtını Allah’a yaslamış olduğu için kendinden emin konuşan hocalara ve dinin gerçek yorumu olarak sundukları görüşlerine itiraz etmek, karşınıza koskoca dini almak anlamına geliyordu ve o yaşlarda bununla baş edebilmek neredeyse imkânsızdı.

Genel olarak Sünnilik de değil, Hanefi İslâm anlayışını İslâmın kendisi olarak sunarlar, son derece gelenekçi, muhafazakâr ve kuru/ruhsuz bir İslâm yorumunu her fırsatta öğrencilere benimsetmeye çalışırlardı. Doğru tarafta oldukları inancı, pedagojik prensipleri de ihmal etmeleri için sözüm ona “haklı” bir gerekçe oluştururdu; zorla namaz kıldırmak, yurtta kalan öğrenciler arasında sabah namazına camiye gitmeyip yatakhanesinde kalanlara dayak atmak gibi…

Hocaların bu tutumundan öğrenciler de büyük oranda etkileniyordu haliyle. Çatışmacı bir dindarlık anlayışı benimseniyor, “karşı taraftan” birileri bulunduğunda affedilmiyordu. Çatışılacak taraflar, CHP ve SHP ile destekçileri başta olmak üzere, çoğunlukla seküler kesimden oluşurdu. Onlar din karşıtlarıydı ve onlara karşı “Müslümanların” güçlenmesi gerekiyordu; evet, “Müslümanların”! O yüzden öğrenciler iyi çalışmalı, iyi yerlere gelmeliydi.

Hocalar arasında az da olsa “seküler” görünümlü olanların işi çok zordu. Örneğin Fen Bilgisi öğretmeni, ders sırasında dindarlığını ve tarafını inatla göstermeye çalışırcasına ağzında misvakla dişlerini temizleyen arkadaşlara, “Hz. Muhammed bugün yaşasa misvak değil, diş fırçası kullanırdı,” dediğinde sert ve saygısız tepkiler alıyordu.

Dindar görüntüsü olmayan, ya da “karşı” taraftan olduğu az-çok tahmin edilebilen öğretmenlere yapılacak en bayağı meydan okumalardan biri, ezan duası olurdu. Ders sırasında dışarıdan ezan sesi geldiğinde, ezan biter bitmez çoğunlukla muzip hafızlardan biri yüksek sesle ezan duası okumaya başlar, her bir cümlenin sonunda da sınıf toplu halde ve gayet yüksek sesle “Amiiin,” derdi. Hoca bu duruma müdahale ederse “din karşıtlığı” açığa çıkacak ve ona göre tepkiler alacaktı, müdahale etmezse de İslâmın sınıftaki “gücü ve zaferi” tescillenmiş olacaktı! Bu durumda hocaya düşen, sanki yapılması dinin emirlerindenmiş gibi gösterilen bu duanın, daha doğrusu “Show”un bitmesini sabırla beklemekti.

İşin ilginç yanı, “karşı” tarafın ya da “düşmanların” yalnızca laik kesimden olmamasıydı. Okulda Milli Görüş düşüncesi hakimdi ve yöneticiler ile hocalar, İmam-Hatip Liseleri birer devlet okulu değil de âdeta Milli Görüş Cemaatinin özel okullarıymış gibi bir rahatlık içinde hareket ederlerdi. Nitekim Erbakan da o yıllarda bu okulları “arka bahçe”si olarak tanımlamıştı. Hal böyle olunca, Milli Görüş’e ve Refah Partisi’ne mesafeli olan diğer cemaatler de düşmandı; çünkü “Müslümanların” parlamentodaki tek temsilcileri olan Refah Partisi’ne destek vermemek, “doğal olarak” İslâm karşıtlarına destek vermek anlamına geliyordu onlara göre. Hatta bir hocamız, kendisiyle özel bir sohbetimizde, “Refah Partisi’ne oy vermeyen kâfirdir!” şeklindeki hükmü bile rahatlıkla savunabilmişti.

Bu türden düşmanların başında Gülen Cemaati gelirdi o yıllarda; çünkü iki grubun liderleri arasındaki mesafe herkesçe bilinirdi. Ortaokula başladığım ilk günlerde, üst sınıflardan Milli Görüşçü abiler, derslerimdeki başarılarımdan dolayı beni bulup bazı kişileri işaret ederek, “Sakın şunlara yaklaşma ve konuşma, onlar Nurcular!” diyerek uyarma gereği hissetmişlerdi. Bazı hocalar da derslerin ortasında yerli-yersiz ve dolaylı-dolaysız, Said Nursi’den ve Fethullah Gülen’den bahisler açarlar, sakal bırakmamış ya da evlenmemiş olmaları üzerinden aşağılarlar, sonuçta da olay bir şekilde yine siyasete bağlanırdı. Gülen Cemaatinin ve diğer Nur cemaatlerinin sohbetlerine giden öğrenciler bir şekilde taciz edilir; hatta bu gruplarda aktif olan öğrenciler, bizzat müdür yardımcımız tarafından, okuldan atılmak veya ilçelere sürülmekle tehdit edilirdi.

Gülen Cemaati de yine o yıllarda oldukça sistematik bir şekilde İmam-Hatip Liseleri üzerinde çalışır, öğrencileri kendi gruplarına dahil etmenin sessiz ve derin mücadelesini verirdi. Yani 2010’lu yıllarda bu iki grup arasında tanık olunan güç mücadelesinin çok eski ve köklü bir tarihi var. AK Parti iktidarı ile Gülen Cemaatinin arasının açılmaya başladığı zamanlarda toplumda büyük bir şaşkınlık görünce, Taraf gazetesinde “Parantez kapandı” başlıklı bir yazı yazmıştım. Çünkü istisna olan, iki grubun karşıtlıkları ve mücadeleleri değil, aynı çatı altında durabilmeleriydi, o da artık bitmişti.

Benzer bir gerilim Süleymancılar Cemaati ile de vardı. Süleymancılar bu okulları “İmam-Hatab” (Arapça “odun”) diyerek aşağılar, kendi alternatif dinî eğitim kurumlarını yüceltirlerdi. Ancak sayıları ve faaliyetleri okulda yok denecek kadar az olduğu için bir “tehdit” teşkil etmezler, haklarında neredeyse konuşulmazdı bile.

İmam-Hatip, bir dava okuluydu. İslâm, daha doğrusu siyasal İslâm davasının okulu. Laik devlete karşı “içerideki” en büyük kalelerden biriydi. Oyun laik Cumhuriyet’in kurallarına göre oynanıyordu; görünürdeki her şey gayet meşruydu. Geleceğin Türkiye’sinin temelleri ve kadroları yetiştiriliyordu. M. Emin Ay’ın seslendirdiği “Ben İmam-Hatipliyim” ilahisindeki sözler de tam bunu yansıtıyordu: “Köklerim mazidedir, yepyenidir geleceğim / Bekleyin çok gecikmeden mutlaka geleceğim / Milletimin ümidi olan yüce dava için / Gerekirse gözümü ben kırpmadan öleceğim / Malazgirt’ten Viyana’ya uzanır benim elim / Geliyorum sevinin ben, ben İmam-Hatipliyim.”

Bu “cihat ruhu” hep diri tutulurdu. Lise birinci sınıfta, müdür yardımcımız namazda safların düzgün olması gerektiğini, savaşa giden askerlerin “ip gibi” dizilmelerinin ve belli bir nizam içinde olmalarının öneminden hareketle açıklamaya çalışınca yanımdaki arkadaşımla göz göze gelmiş, dinin ve ibadetlerin bu denli siyasallaştırılmasından duyduğumuz rahatsızlığı paylaşmıştık.

Arada siyasal İslâmdan uzak hocalarımız olurdu ama onlar istisnaydı. En insani şekilde diyalog kurabildiğimiz ve belki de en sevdiğimiz hocamız bir Atatürkçüydü. Ona yakın olanlar da, meslek dersi hocası olsa da siyasal İslâmdan uzak duranlardı. Bu istisnaların haricindekilerle sıradan insani ilişkiler geliştirmek son derece zordu; tabii onlarla aynı görüşleri paylaşmıyorsanız…

Bu hal böyle devam etti gitti. Annemin hayatıma yaptığı tek müdahaleyi sonuçlandırdım ve üniversiteye, yakınlarımın itirazlarına rağmen istediğim bölümü seçerek geçtim. Son sınıfımdayken 28 Şubat süreci başlamış, Necmettin Erbakan, başbakan olduğu Refah-Yol hükümetiyle iktidardan indirilmişti. İdeallerini siyasal iktidarı ele geçirmek üzerine kuran bu hareket, gelebileceği en yüksek yerden tepetaklak düşürülünce büyük bir sarsıntı yaşadı ve bir nevi sönüşe geçti. Grubun 90’lı yıllardaki en ateşli vaizi Şevki Yılmaz, “Yanlış yapmışız,” dedi, Abdullah Gül, “Devleti tanımamışız,” dedi, nihayetinde Milli Görüş’ün en sempatik ve karizmatik isimlerinden olan R. Tayyip Erdoğan, “Milli Görüş gömleğimi çıkardım,” dedi, “değiştim,” dedi ve Erbakan’dan ayrılarak AK Parti ile birlikte yeni bir siyasi oluşum başlattı.

İmam-Hatip’teki son yılımdan bu yana tam yirmi yıl, AK Parti iktidarının başlamasının üzerinden de tam on beş yıl geçti. Okuldaki hocalarımın söylediği idealler ne ise hepsinin, yaklaşık 2009’dan beri adım adım hayata geçirildiğine şahit oluyorum. O günlerde “düzen” diye devamlı yerilen devlet ideolojisinin ve sisteminin yerine şimdi kendi arzu ettikleri “düzen”in tesis edilmesini izliyorum.

Bu yazıyı yazdığım bugünlerde iktidarın ilan ettiği OHAL günlerini yaşıyoruz ve birbirinin peşi sıra gelen KHK’lara maruz kalıyoruz. Her bir KHK ile ülkenin yetiştirdiği çok sayıda insan, herhangi bir suçu ispatlanmadığı halde işinden ediliyor, yurtdışına çıkışı yasaklanıyor ya da hapse atılıyor…

İktidardakilerin ya da onlara sırtını yaslayanların söylemlerine baktıkça, hepsinde de İmam-Hatip’teki hocalarımı görüyor ve duyuyorum. Aynı dışlayıcı tavır, aynı kutuplaştırıcı retorik, aynı çatışmacı psikoloji. Aynı din anlayışı, aynı din istismarı, aynı tekfirci gelenek. Bir farkla; şimdi bütün o kişiler ve ideolojileri, bütün o halleri ve özellikleriyle iktidardalar ve sınırsızca muktedirler. O zamanlarda küçük çapta sergilenen anlayış ve yönetimler, şimdi ülke çapında gerçekleştiriliyor. O zamanlarda kurulan hayaller şimdi artık hayata geçirilmiş halde.

Yine devletin, yani halkın ortak kurumlarını kendilerininmiş gibi kullanmalar, yine kendilerine muhalif olanları veya farklı görüşte olanları devletin kurumlarından ihraç etmeler, yine kendi anladıkları “millet”in ve “milliliğin” dışındaki her şeyi gayri milli ve gayri İslâmi olarak görüp göstermeler…

O zamanlar gücü ele geçirme mücadelesi yaşanıyordu, şimdi gücü elden kaçırmama mücadelesi. Gücü elde etme çabası varken daha bir dikkatlilerdi; ahlâk, haysiyet, izzet, önemli kavramlardı. Şimdi gücü elden kaçırmamak için “meşruiyet” alanı genişletildikçe genişletiliyor; güç yolunda her şey mübah hale getiriliyor.

Bütün bu yaşananlar ve çöküşler karşısında çoğunluğun yaşadığı şaşkınlığı yaşamak istesem de yaşayamıyorum; sonuçta da aynı derecede hayretle tepki gösteremiyorum. Olumsuz etkilerini gidermek için yıllarımı verdiğim bu zihniyetin içinde altı yılımı geçirdiğim için şimdi olanlara şaşıramıyorum…

(Bu yazı, 27.02.2017 tarihinde Birikim Dergisinin sitesinde yayımlanmıştır.)