RETORİK

Bu yazıda, etkileyici ve ikna edici konuşma sanatı anlamına gelen “retorik” literatürüne küçük bir katkıda bulunmaya çalışacağım…

Öncelikle, haksız olabilme ihtimalinizi kendi aklınıza da, muhatabınızın aklına da hiçbir şekilde getirmemelisiniz. Fikir ve iddialarınız kabul edilmiyorsa, ya muhatabınız sizi yanlış anlamıştır, ya da aracılar düşüncelerinizi çarpıtmış ve saptırmıştır!

Tartışmada muhatabınızın ‘sözünü ağzından alma’ taktiğini iyi bilmelisiniz. Örneğin sizi geçmişte yaptığınız bir yanlışınızdan ötürü suçlayacağı sırada, siz ondan önce davranarak, “Geçmişte şöyle şöyle yapmakla suçlayabilirsiniz belki beni ama…” ile başlayan ve ‘masumiyetinizi’ anlatan cümleler kurun. Böylelikle tam size saldırmak üzereyken ağzı açık kalacak ve söyleyecek bir söz bulamayacaktır.

Kontratak yapın. Yaptığınız eylem veya söylediğiniz bir sözden dolayı eleştirileceğinizi anladığınızda, haklı ya da haksız olduğunuza bakmadan, siz karşınızdakini eleştirmeye başlayın. Ne kadar sorgulayan taraf olursanız, seyredenler o derecede haklı olduğunuz kanaatine varacaklardır.

Aynı şekilde, birilerinin sizi ne ile itham etmeye başladıklarını duyuyorsanız, aynı iddialarla ve daha yüksek sesle siz onları itham edin. Mesela yalanlarınız açığa çıkmaya başladıysa, onlara “yalancılar!” diye bağırın.

Bazı karanlık ve gayrimeşru ilişkileriniz ortaya çıkmaya başladığında, muarızlarınızı “şer odakları” ile işbirliği yapmakla suçlayın. Bunu nasıl kanıtlayacağınızı düşünmeyin; zaten kitleniz de düşünmeyecektir. Önemli olan sizin böyle büyük laflarla rakiplerinizi ateşe tutarak söz üstünlüğünü ele geçirmenizdir.

Bağırın! Ne kadar bağırırsanız iddialarınıza o kadar gerçeklik katmış olursunuz. Bağırırken ağzınız ne kadar açılır, boynunuzun damarları ne kadar belirir, yüzünüz sinirden ne kadar kızarırsa, sözleriniz o derecede gerçekmiş gibi görünür ve kitleyi arkanıza almayı büyük oranda başarırsınız.

Hainlikle itham edin! Hem kitlenin önemli damarlarından birini yakalamış olursunuz, hem rakibinize ağır bir darbe indirmiş olursunuz, hem de vatan, din, milliyet gibi bazı değerlerin en yılmaz savunucusu ve sahiplenicisi siz olmuş olursunuz.

Toplumu kutuplaştırın! Aksi takdirde sınırlar geçirgen olacaktır ve yanlış işler yaptığınız anlaşıldığı anda dün arkanızda olan insanların çoğu karşınıza geçip sizi eleştirmeye başlayabileceklerdir. O yüzden toplumu öyle sağlam bir şekilde kamplara ayırın ve başka gruplarla aranızdaki mesafeyi öyle geniş bir şekilde açın ki, suçlarınız örtülmesi imkânsız derecede açığa çıktığı anda yanınızdakiler başka bir tarafa geçemesinler. Böylece destekçileriniz hem başka düşünceleri dinleyemeyecekleri için hep sizi dinleyip size inanacaklar, hem de taraftarlık psikolojisiyle sizi hatalarınızla birlikte dahi savunabileceklerdir!

Bir yandan kutuplaştırırken, diğer yandan da her fırsatta birlik ve beraberlikten bahsetmeyi ihmal etmeyin. Ne yaptığınızdan çok, neyi nasıl söylediğinize bakacaklardır. Örneğin ne kadar lüks ve israf içinde yaşarsanız yaşayın, konuşmalarınızda tevazudan bahsedin. Ne kadar otoriter olursanız olun, konuşmalarınızda halka hizmet etmek için yaşadığınızı vurgulayın. Ne kadar yasakçı olursanız olun, en özgürlükçü ve demokrat olanın siz olduğunuzu iddia edin. Böylece hem istediğinizi yapmış olursunuz, hem de kilit kavramları siz sahiplenmiş, o yolla yapılacak suçlamaların gücünü ve değerini düşürmüş olursunuz.

Kaybetmeye yaklaştığınızı hissettiğiniz anda hemen kutsallara sarılın! Halkça ‘kutsal’ olarak görülen din, vatan, devlet, milliyetçilik gibi kavramların tehlikede olduğunu söyleyin ve siz giderseniz bunların da elden gideceğine dair bir korku salın. Unutmayın, bunlar sizin son cephanelerinizdir!

Kitlenizin hassasiyetlerine oynayın. Beklentilerine, korkularına, endişelerine, travmalarına yönelik sürekli açık- örtük mesajlar verin.

Bazen vicdanlı rollerine girin, özeleştiri yapıyormuş gibi yapın; samimi ve objektif olduğunuzu düşündürecektir. Ama uzatmayın, postu deldirmeyin!

Peki, tamam da, ahlak bütün bunların neresinde” diye soranlar olacaktır; gülümseyin…

(Bu yazı, 29.10.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)

Reklamlar

HÜSÜN VE KUBUH

Bir şey, aslında iyi olduğu için mi din onu emretmektedir, yoksa o şey, din emrettiği için mi artık ‘iyi’ olmuştur?

Bir şey, aslında kötü olduğu için mi din tarafından yasaklanmaktadır, yoksa o şey, din yasakladığı için mi artık ‘kötü’ olarak vasıflandırılmaktadır?

İyilik ve kötülük zâtî midir, yoksa izâfî mi? İnsanların mükellefiyetine dair bilgiler aklî midir, yoksa ilahi mi?

Bu soruları içeren konu, Sokrat’tan başlayarak Antikçağ Yunan filozoflarını, İran’daki Zervaniler ve Maniheistleri, Brahmanları, Hıristiyan ilahiyatçılarını ve son yüzyıllardaki Avrupa filozoflarını meşgul ettiği gibi, eskiden beri müslüman düşünürlerin de üzerinde durduğu konuların en önemlilerinden biridir.

Eskiden beri’ demek aslında tam olarak doğruyu ifade etmiyor; eskiden, yani Eş’ariyye, Maturidiyye, Şia, Mutezile mezheplerinin âlimleri ve ilk müslüman filozoflar tarafından tartışılan bu konular daha sonrakilerce çoğunlukla tekrar ya da şerh edilmekle yetinilmiş.

Ama bugünlerde yeniden tartışılmasının zamanının geldiği artık çok açık.

Muhafazakâr- dindar kimlikleri ile bilinen ve son yıllarda hemen her alanda ‘güç sahibi’ olan kişi ve kurumlarda görülen büyük ahlaki sorunlar ve genel olarak müslüman ülkelerin sergiledikleri ahlaki zaaflar, Türkiye müslümanlarının önemli bir kesimini yukarıdaki sorularla karşı karşıya getirdi.

İyiliğin, ahlakın mutlaka dinden kaynaklanması gerekmediği, dinlerden bağımsız olarak da iyi bir ahlak anlayışının olabileceğine dair düşüncelere sevk etti.

Muhafazakârlarca tanımlandığı anlamıyla “dindarlık” ile ahlakın, esasında birbirlerini zorunlu olarak gerektirmedikleri fikri yaygınlaştı.

Avrupa ülkeleri, Japonya, Kanada gibi “gayrimüslim” ülkelerin sadece teknolojide değil, ahlakın çeşitli alanlarında da bizim toplumlarımızın çok önünde olduğunun daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması büyük bir şaşkınlığa neden oldu. Zira şimdiye dek Batı’nın “teknolojisini alıp ahlaksızlıklarını almama” konusunda titizlenilirken, son zamanlarda Batı ahlakı, teknolojisi kadar cazip gelmeye başladı.

Ve doğal olarak, iyi ile kötünün tanımları, kaynakları, sonra da “İslami” olanın ne olduğu, İslam’ın hükümlerinin mutlak ve tek doğrular olup olmadığı soruları zihinleri meşgul eder oldu…

İslami literatürde bu konu “Hüsün – Kubuh” (güzellik – çirkinlik, ya da iyilik – kötülük) başlığı altında çeşitli açılardan tartışılır. Benim işaret etmek istediğim kısım ise, ahlaki ve hukuki ‘hükümleri’ bilme aracı olarak vahyin ve aklın yerleri ile ilgili.

İnanç ve ibadetlerle ilgili olanların tam olarak değilse de, dinin ahlaki ve hukuki hükümleri ihtiva eden bölümlerinin daha çok aklın alanına girdiğini ve aklî olduğunu düşünüyorum. Ki ancak o şekilde insanın ‘sorumluluğu’ fikrini savunabiliriz ve ancak o şekilde din, iyi bir yaşam kurma konusunda daha ‘dinamik’ hâle gelebilir.

İyi’nin ve güzel’in ancak vahiy yoluyla bilinebileceğini iddia etmek, vahyin üzerinden geçen her zaman içinde aklın sınırlarını daha da fazla daraltıyor. Bununla birlikte, müslüman zihninin durgunluğuna ve kendi zamanının yeni değerlerini doğru okuyamamasına neden oluyor.

Tabii bu düşünce, kendi içine ve zihin dünyasına kapalı müslüman toplumlarda daha yaygın. İyi ve güzelin ancak vahiy yoluyla öğrenilebileceği düşüncesini sahiplenen müslümanlar, ‘ötekilerin’ ahlaksızlık ve kötülük içinde yaşadıklarını ya ima ediyorlar, ya da açıkça iddia ediyorlar.

Bunun aksini gösteren örneklerle karşılaştıkları zaman ise şaşkınlıklarını yok sayma yoluyla bastırmaya çalışıyorlar. Geçen aylarda Almanya ve Danimarka’nın Suriyeli mültecileri kabul etmeleriyle ilgili olumlu haberler üzerine bazı “muhafazakâr medya” organlarının telaş içinde bunun aksini iddia etme çabasına girmeleri de aslında tam bu yüzden…

Gerçek İslam”ı kendisinin anlayıp temsil ettiği iddiasıyla farklı düşünen diğer müslümanları tekfir edebilen grupların oldukça yaygın olduğu İslam dünyasında böyle bir konuyu açıkça masaya yatırmanın zorlukları var hâliyle. Yine de ilerleyen haftalarda tartışmaya devam edelim…

(Bu yazı, 22.10.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)

BİR TOPLUM OLAMAMIŞIZ

Bütün toplumsal dengelerimiz, soyut ölçütlerimiz, felsefi dayanaklarımız birkaç yıldır birer birer yok oluyor. Meğer ne kadar çürük direklere bağlılarmış da haberimiz yokmuş!

Vicdan ve merhamet kriterlerimiz darmadağın oldu. Kime hangi durumda merhamet gösterilir, vicdan hangi anlarda devreye girer, bu sorulara verilebilecek ortak bir cevabımız yok artık.

Kürtlerin vatandaşlık ve temel insani haklarını savunup her türlü ırkçı ve insafsız tepkiyi karşınıza aldığınızda, ismi hep Kürt halkının hakları ve mağduriyetleriyle anılmış olan terör örgütünün anlamsız ve her şeyi baltalayıcı eylemleri karşınıza çıkarılıyor.

Dindarların dinlerini yaşama ve anlatma özgürlüklerini savunarak her türlü katı laikçi ve din karşıtı tepkiyi karşınıza aldığınızda, adı hep dindarlığı ve dindarların haklarının savunuculuğu ile anılmış bir partinin aslında son derece dünyevi olan söylem ve eylemleri önünüze getiriliyor.

Oldukça netliği ve sadeliği ile objektif ve evrensel haklardan, hukuktan, ortak insanlık değerlerinden bahsetmenizin önü kesiliyor devamlı bir şekilde. Şartlara bağlanmadan, şerhler düşülmeden, en temel ölçü ve değerleri savunamıyorsunuz. İnsanlar ölmesin, öncelikle barışın yollarını arayalım dediğinizde terör destekçisi, yargılamalar adil bir şekilde yapılmalı dediğinizde Cemaatçi, Alevilerin hakkı teslim edilmeli dediğinizde din karşıtı veya laikçi, Ermenilerin maruz kaldıkları hâllerden dem vurunca da potansiyel vatan haini ilan ediliyorsunuz.

Hükümetin ilk iki dönemindeki söylemlerinin, vaatlerinin, icraatlarının çoğunu onayladığınızı söylediğinizde, iktidar partisinin yaklaşık son beş yıldaki U dönüşü üzerinden değerlendiriliyor, hattâ suçlanıyor, “yetmez ama evetçi” damgasını yiyorsunuz. İyi olduğu dönemini desteklerim, kötü olduğu dönemde de muhalefet ederim demenizin hiçbir geçerliliği kalmıyor.

Bir Kürt partisi olarak ortaya çıkmasına rağmen gayet başarılı bir şekilde Türkiyelileşme yolunda ilerleyen ve parlamentoya girerek meşru bir şekilde siyaset yapan partinin bu gidişatını alkışladığınızda, siyasi rakipleri tarafından terör destekçisi olarak ilan edilebiliyorsunuz.

İlkelerle hareket etmek pek alışılagelmiş bir tutum değil çünkü. İlkelerle hareket etmenin esnekliği, bağımsızlığı ve hareketliliği çoğu insanın hoşuna gitmiyor. İçlerinin rahat etmesi için muhataplarına bir etiket yapıştırmaları gerekiyor, sizi zorla bir grubun içine sokarak değerlendirmedikleri sürece huzurlu olamıyorlar.

Bir yere sabitlenerek ve orayı sahiplenerek rahata erdiğini düşünenler, göçmen ruhlulardan haz etmiyorlar.

Ülkenin başına çökmüş olan uğursuz hâl, kendinizi en yakın bir kampa atıp sosyal ve siyasal çevrenizi oradaki insanlarla sınırlayarak, dışarıya gözlerinizi ve kulaklarınızı kapatmanızı ve o şekilde bağırarak konuşmanızı istiyor.

Kamplaşmalardan ve kutuplaşmalardan ısrarla sıyrılmak isteyenleri, hasbelkader içinde bulundukları sosyal çevrenin sınırlarını aşmaya çalışanları, bu cesaretlerinden ötürü pişman etmeye çalışıyor.

Bu uğursuz hâlden öyle ya da böyle etkilenenler, terörü lanetlerken, aynı zamanda dağa çıkan Kürtlerin motivasyonlarını anlamaya çalışmanıza, ve bu soruna daha köklü ve insani çözümler arama gayretlerinize anlam veremiyorlar…

Ülke genelinde, nelere doğru, nelere yanlış diyeceğimize dair ölçülerimiz, tuttuğumuz tarafın menfaatlerine odaklanmış durumda. Bu yüzden olsa gerek, hiç ummadığımız insanların içinden basbayağı faşizm hortluyor, hiç beklemediğimiz arkadaşlarımızın içinden de yıllarca örtülü kalmış bir linç ruhu çıkıveriyor.

Son yıllar artık iyice gösteriyor ki, biz henüz sağlıklı bir toplum olamamışız. Ne çocuklarımızın eğitimi hakkında anlaştığımız bir değerler bütünü var, ne devlet anlayışımız hakkında asgari müştereklerimiz var, ne özgürlükler hakkında, hatta ne de en basit sosyal ilişki kuralları hakkında…

(Bu yazı, 10.09.2015 tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmıştır.)