HÜSÜN VE KUBUH

Bir şey, aslında iyi olduğu için mi din onu emretmektedir, yoksa o şey, din emrettiği için mi artık ‘iyi’ olmuştur?

Bir şey, aslında kötü olduğu için mi din tarafından yasaklanmaktadır, yoksa o şey, din yasakladığı için mi artık ‘kötü’ olarak vasıflandırılmaktadır?

İyilik ve kötülük zâtî midir, yoksa izâfî mi? İnsanların mükellefiyetine dair bilgiler aklî midir, yoksa ilahi mi?

Bu soruları içeren konu, Sokrat’tan başlayarak Antikçağ Yunan filozoflarını, İran’daki Zervaniler ve Maniheistleri, Brahmanları, Hıristiyan ilahiyatçılarını ve son yüzyıllardaki Avrupa filozoflarını meşgul ettiği gibi, eskiden beri müslüman düşünürlerin de üzerinde durduğu konuların en önemlilerinden biridir.

Eskiden beri’ demek aslında tam olarak doğruyu ifade etmiyor; eskiden, yani Eş’ariyye, Maturidiyye, Şia, Mutezile mezheplerinin âlimleri ve ilk müslüman filozoflar tarafından tartışılan bu konular daha sonrakilerce çoğunlukla tekrar ya da şerh edilmekle yetinilmiş.

Ama bugünlerde yeniden tartışılmasının zamanının geldiği artık çok açık.

Muhafazakâr- dindar kimlikleri ile bilinen ve son yıllarda hemen her alanda ‘güç sahibi’ olan kişi ve kurumlarda görülen büyük ahlaki sorunlar ve genel olarak müslüman ülkelerin sergiledikleri ahlaki zaaflar, Türkiye müslümanlarının önemli bir kesimini yukarıdaki sorularla karşı karşıya getirdi.

İyiliğin, ahlakın mutlaka dinden kaynaklanması gerekmediği, dinlerden bağımsız olarak da iyi bir ahlak anlayışının olabileceğine dair düşüncelere sevk etti.

Muhafazakârlarca tanımlandığı anlamıyla “dindarlık” ile ahlakın, esasında birbirlerini zorunlu olarak gerektirmedikleri fikri yaygınlaştı.

Avrupa ülkeleri, Japonya, Kanada gibi “gayrimüslim” ülkelerin sadece teknolojide değil, ahlakın çeşitli alanlarında da bizim toplumlarımızın çok önünde olduğunun daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması büyük bir şaşkınlığa neden oldu. Zira şimdiye dek Batı’nın “teknolojisini alıp ahlaksızlıklarını almama” konusunda titizlenilirken, son zamanlarda Batı ahlakı, teknolojisi kadar cazip gelmeye başladı.

Ve doğal olarak, iyi ile kötünün tanımları, kaynakları, sonra da “İslami” olanın ne olduğu, İslam’ın hükümlerinin mutlak ve tek doğrular olup olmadığı soruları zihinleri meşgul eder oldu…

İslami literatürde bu konu “Hüsün – Kubuh” (güzellik – çirkinlik, ya da iyilik – kötülük) başlığı altında çeşitli açılardan tartışılır. Benim işaret etmek istediğim kısım ise, ahlaki ve hukuki ‘hükümleri’ bilme aracı olarak vahyin ve aklın yerleri ile ilgili.

İnanç ve ibadetlerle ilgili olanların tam olarak değilse de, dinin ahlaki ve hukuki hükümleri ihtiva eden bölümlerinin daha çok aklın alanına girdiğini ve aklî olduğunu düşünüyorum. Ki ancak o şekilde insanın ‘sorumluluğu’ fikrini savunabiliriz ve ancak o şekilde din, iyi bir yaşam kurma konusunda daha ‘dinamik’ hâle gelebilir.

İyi’nin ve güzel’in ancak vahiy yoluyla bilinebileceğini iddia etmek, vahyin üzerinden geçen her zaman içinde aklın sınırlarını daha da fazla daraltıyor. Bununla birlikte, müslüman zihninin durgunluğuna ve kendi zamanının yeni değerlerini doğru okuyamamasına neden oluyor.

Tabii bu düşünce, kendi içine ve zihin dünyasına kapalı müslüman toplumlarda daha yaygın. İyi ve güzelin ancak vahiy yoluyla öğrenilebileceği düşüncesini sahiplenen müslümanlar, ‘ötekilerin’ ahlaksızlık ve kötülük içinde yaşadıklarını ya ima ediyorlar, ya da açıkça iddia ediyorlar.

Bunun aksini gösteren örneklerle karşılaştıkları zaman ise şaşkınlıklarını yok sayma yoluyla bastırmaya çalışıyorlar. Geçen aylarda Almanya ve Danimarka’nın Suriyeli mültecileri kabul etmeleriyle ilgili olumlu haberler üzerine bazı “muhafazakâr medya” organlarının telaş içinde bunun aksini iddia etme çabasına girmeleri de aslında tam bu yüzden…

Gerçek İslam”ı kendisinin anlayıp temsil ettiği iddiasıyla farklı düşünen diğer müslümanları tekfir edebilen grupların oldukça yaygın olduğu İslam dünyasında böyle bir konuyu açıkça masaya yatırmanın zorlukları var hâliyle. Yine de ilerleyen haftalarda tartışmaya devam edelim…

(Bu yazı, 22.10.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)

Reklamlar

BİR TOPLUM OLAMAMIŞIZ

Bütün toplumsal dengelerimiz, soyut ölçütlerimiz, felsefi dayanaklarımız birkaç yıldır birer birer yok oluyor. Meğer ne kadar çürük direklere bağlılarmış da haberimiz yokmuş!

Vicdan ve merhamet kriterlerimiz darmadağın oldu. Kime hangi durumda merhamet gösterilir, vicdan hangi anlarda devreye girer, bu sorulara verilebilecek ortak bir cevabımız yok artık.

Kürtlerin vatandaşlık ve temel insani haklarını savunup her türlü ırkçı ve insafsız tepkiyi karşınıza aldığınızda, ismi hep Kürt halkının hakları ve mağduriyetleriyle anılmış olan terör örgütünün anlamsız ve her şeyi baltalayıcı eylemleri karşınıza çıkarılıyor.

Dindarların dinlerini yaşama ve anlatma özgürlüklerini savunarak her türlü katı laikçi ve din karşıtı tepkiyi karşınıza aldığınızda, adı hep dindarlığı ve dindarların haklarının savunuculuğu ile anılmış bir partinin aslında son derece dünyevi olan söylem ve eylemleri önünüze getiriliyor.

Oldukça netliği ve sadeliği ile objektif ve evrensel haklardan, hukuktan, ortak insanlık değerlerinden bahsetmenizin önü kesiliyor devamlı bir şekilde. Şartlara bağlanmadan, şerhler düşülmeden, en temel ölçü ve değerleri savunamıyorsunuz. İnsanlar ölmesin, öncelikle barışın yollarını arayalım dediğinizde terör destekçisi, yargılamalar adil bir şekilde yapılmalı dediğinizde Cemaatçi, Alevilerin hakkı teslim edilmeli dediğinizde din karşıtı veya laikçi, Ermenilerin maruz kaldıkları hâllerden dem vurunca da potansiyel vatan haini ilan ediliyorsunuz.

Hükümetin ilk iki dönemindeki söylemlerinin, vaatlerinin, icraatlarının çoğunu onayladığınızı söylediğinizde, iktidar partisinin yaklaşık son beş yıldaki U dönüşü üzerinden değerlendiriliyor, hattâ suçlanıyor, “yetmez ama evetçi” damgasını yiyorsunuz. İyi olduğu dönemini desteklerim, kötü olduğu dönemde de muhalefet ederim demenizin hiçbir geçerliliği kalmıyor.

Bir Kürt partisi olarak ortaya çıkmasına rağmen gayet başarılı bir şekilde Türkiyelileşme yolunda ilerleyen ve parlamentoya girerek meşru bir şekilde siyaset yapan partinin bu gidişatını alkışladığınızda, siyasi rakipleri tarafından terör destekçisi olarak ilan edilebiliyorsunuz.

İlkelerle hareket etmek pek alışılagelmiş bir tutum değil çünkü. İlkelerle hareket etmenin esnekliği, bağımsızlığı ve hareketliliği çoğu insanın hoşuna gitmiyor. İçlerinin rahat etmesi için muhataplarına bir etiket yapıştırmaları gerekiyor, sizi zorla bir grubun içine sokarak değerlendirmedikleri sürece huzurlu olamıyorlar.

Bir yere sabitlenerek ve orayı sahiplenerek rahata erdiğini düşünenler, göçmen ruhlulardan haz etmiyorlar.

Ülkenin başına çökmüş olan uğursuz hâl, kendinizi en yakın bir kampa atıp sosyal ve siyasal çevrenizi oradaki insanlarla sınırlayarak, dışarıya gözlerinizi ve kulaklarınızı kapatmanızı ve o şekilde bağırarak konuşmanızı istiyor.

Kamplaşmalardan ve kutuplaşmalardan ısrarla sıyrılmak isteyenleri, hasbelkader içinde bulundukları sosyal çevrenin sınırlarını aşmaya çalışanları, bu cesaretlerinden ötürü pişman etmeye çalışıyor.

Bu uğursuz hâlden öyle ya da böyle etkilenenler, terörü lanetlerken, aynı zamanda dağa çıkan Kürtlerin motivasyonlarını anlamaya çalışmanıza, ve bu soruna daha köklü ve insani çözümler arama gayretlerinize anlam veremiyorlar…

Ülke genelinde, nelere doğru, nelere yanlış diyeceğimize dair ölçülerimiz, tuttuğumuz tarafın menfaatlerine odaklanmış durumda. Bu yüzden olsa gerek, hiç ummadığımız insanların içinden basbayağı faşizm hortluyor, hiç beklemediğimiz arkadaşlarımızın içinden de yıllarca örtülü kalmış bir linç ruhu çıkıveriyor.

Son yıllar artık iyice gösteriyor ki, biz henüz sağlıklı bir toplum olamamışız. Ne çocuklarımızın eğitimi hakkında anlaştığımız bir değerler bütünü var, ne devlet anlayışımız hakkında asgari müştereklerimiz var, ne özgürlükler hakkında, hatta ne de en basit sosyal ilişki kuralları hakkında…

(Bu yazı, 10.09.2015 tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmıştır.)

SÜNNETSİZ MÜSLÜMANLIK

İslam adına çatışmacı tavır sergileyenler, İslam’ın adını kullanarak şiddete başvuranlar, İslam’ı kendi sosyo-psikolojik bunalımlarına ve hırslarına alet edenler, en başta İslam’ı ve Peygamberini doğru tanımıyorlar. Kendilerini “Sünni” ya da “Ehl-i Sünnet” olarak tanımlayan ve başka İslami yorumları sapkınlık olarak gören bu insanlar, iddialarının aksine, önemli oranda Sünnet’siz yaşıyorlar; bazıları din adına masum insanları öldürüyor, bazıları her yerde dışlayıcı ve kutuplaştırıcı bir tutum benimsiyorlar, ve toplumsal krizlere neden oluyorlar…

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in, söyledikleri ve eylediklerinin toplamı olan “Sünnet”in ideal bir yaşam tarzı olduğu, dinin ikinci temel kaynağı olduğu, ve herkesin takip etmesi gereken bir kılavuz olduğu konusunda müslümanlar arasında genel bir kabul var. Gelgelelim, Sünnet’in ne olduğu, nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiği konusunda büyük boşluklar, belirsizlikler ve anlaşmazlıklar var. Bu belirsizlik ve ‘işlenmemişlikler’ ihtilafların, ve “gerçek İslam”ın ne olduğu tartışmalarının uzadıkça uzamasına neden oluyor…

Hz. Muhammed’in hayatını anlatan kitapların çok önemli bir kısmı bilimsel ve düşüncel bir dilden uzak; özellikle Türkçe literatürün çoğu konuya duygusal bir tavır ve üslupla yaklaşıyor. Bu tür okumaların sonucunda okuyucunun aklında kalan ise, sadece, Hz. Muhammed’in ne kadar olağanüstü bir şahsiyet olduğu, doğaüstü mucizelere sahip olduğu, sıradışı güzellikte bir ahlaka sahip olduğu kanaati oluyor. Sonuçta yazarlar hedeflerine görece ulaşmış oluyorlar: Peygamber sevgisini kazandırmak.

Ama sözkonusu Peygamber sevgisi, Peygamber gibi düşünüp onun gibi yaşama ve öyle güzel bir ahlaka sahip olma sonucunu doğurmuyor çoğunlukla. Bunun en büyük nedeni, Peygamber’in yalnızca bir duygu nesnesi olarak görülüp anlatılıyor olması.

Kur’an ısrarlı bir şekilde “Allah’ın kulu ve elçisi” olarak sunduğu, “arkadaşınız” ve “içinizden biri” dediği, hattâ bazı hatalarından dolayı uyarıp muhtemel bazı hatalarından dolayı da alenen ikaz ettiği hâlde, yani bizim gibi bir insan olduğu gerçeğini vurgulamasına rağmen, müslümanlar ısrarlı bir şekilde konuyu ‘duygusal alana’ çekip onu insanüstü bir varlık olarak görüp sunma çabasına giriyorlar.

Hz. Muhammed’in acıları, sevgileri, hüzünleri gibi duygusal anlarından etkilenip onunla duygusal bir bağ kurmakta tabii ki bu açıdan bir sakınca yok. Ama dikkati sadece o alanda tutmak, pratik olarak müslüman hayatına ve ahlakına olumlu bir katkıda bulunmuyor, gündelik hayatta karşılaşılan durumlarla ilgili Sünnet’e uygun eylemlerin sergilenmesini sağlamıyor.

Bu ‘aşırı duygusallıktan’ dolayıdır ki, müslümanca bir yaşam felsefesi ve İslami bir ahlak felsefesi, bunca yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ tam olarak teşekkül etmiş değil. Böyle bir bakış açısının zaten İslami bir siyaset felsefesi üretmesi de mümkün değil.

Mekke dönemi”nde müslümanlar “müşrikler” tarafından çok ağır zulme uğradılar; alay ve tahkir edildiler, işkencelere, sosyal ve ekonomik boykota maruz kaldılar, öldürüldüler, yurtlarından sürüldüler. Bütün bunlara rağmen Hz. Muhammed neden herhangi bir şiddet eylemine girişmedi; teşebbüs edenleri neden engellemeye çalıştı? Neden bir “müşrik” olan amcası Ebu Talib’e karşı katı tavır almadığı gibi, yaşarken himayesine girdi, öldüğü zaman da ardından dualar etti?

Kendisini son peygamber olarak ilan ettiği hâlde, diğer din ve müntesiplerini neden hukuki ve toplumsal açıdan ‘din olarak tanıdı’? Medine’de kurulan devletin anayasasında tanımı yapılan “ümmet” kavramının içerisinde, müslümanların yanı sıra neden yahudiler ve müşrikler de vardı?

Bunlar ve diğer yüzlerce sorunun doğru cevapları bulunmadığı, yirmi üç yıllık Risalet’e bütüncül bir bakışla bakılmadığı takdirde Sünnet’e uygun bir ahlak ve siyaset felsefesinin oluşturulması mümkün değil.

Bu nedenle, en başından başlayarak Sünnet’in tespiti ve yorumlanması metodolojisi üzerine eğilmek gerekiyor; ama bunu yaparken de en başta felsefe olmak üzere, tarih, antropoloji, sosyoloji ve diğer sosyal bilimlerle gerçek anlamda ‘tanışmak’ ve ‘konuşmak’ gerekiyor…

(Bu yazı, 03.09.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.http://www.taraf.com.tr/yazarlar/sunnetsiz-muslumanlik/)