Anneannem ve elma kabukları

Anneannem - Fatma Dogan

Sokağa bakan o ahşap pencerenin önünde o elmaları soyarak yerdi, ben de kabukları. “Oğlum onları yeme” diyerek dilimleri uzatırdı ama ben kabukları daha lezzetli bulurdum, onunla sohbet edip yol kenarında dizili kavak ağaçlarını ve uzaklardaki sıralı dağları seyrederken.

Çocukluğumun ikinci annesi gibiydi. Evimizden sonra onların evine gitmek, hazırladığı yün yatakta uyumak çok büyük keyif verirdi. Şubat ve yaz tatillerinde ilk fırsatta köye yanlarına giderdim, bana hemen kereli yağda yumurta pişirirdi. Hemen her ziyaretimde de çok sevdiğim için benim için bir tavuk keser ve ‘çullama’ yapardı.

Ataerkil kültürü kanıksamış olsa da güçlü bir kadındı ve diğer çoğu kadın gibi, o kültürde kendi otoritesini ve iradesini farklı zekice yollarla faaliyete geçirebilecek enstrümanları üretebilmişti.

1930ların taşrasında, babasız ve annesiz ortada kalmış küçücük üç kız kardeşin en büyüğüydü. Akranları gibi, evlenilebilecek en erken yaşlarda yuvasını kurmak zorunda kalmış, sonrasında dedemle birlikte çok şeyi başarmışlardı. Bizim neslin hiç bilip görmediği başka bir neslin insanıydı. Sevgiyi, özlemi, günlük hayatı farklı yaşamıştı.

Aynı dedemle sohbetlerimiz gibi, ben sormayı severdim, o da bana anlatmayı. Nişanlılık dönemini anlatmıştı bir gün: “Bir sene öyle, üç sene de eskarlık etti, ben dört sene nişanlı durdum. ‘Bu günler tek tek nasıl bitecek?’ derdim; çok zordu. Deden derdi ki, ‘senden aldığım saç tellerini alır, deniz kıyısına gider, ona bakar bakar ağlardım.’”

Onun gençlik yıllarında kadınların erkeklere duygularını açma şekillerini özellikle merak ederdim. O da hemen şu dörtlükleri sıralardı:

Minareden at beni / At üstünde tut beni / Sağ kolunun üstünde / Nen çal da uyut beni
Minarenin ezanı / Çağır mektup yazanı / Allah’ım sen kavuştur / Hasret ile gezeni
Gitti gelirim diye / Yolu bilirim diye / And etti yemin içti / Gelir alırım diye
Odanı kireç eyle / Yüzünü güleç eyle / Ben derdinden ölüyom / Bana bir ilaç eyle
Oğlan gider öküze / Dal boyun süze süze / Hiç bahanen yok ise / Su içmeye gel bize
Oğlanın odasını / Alırım gadasını / Ağzım ile sularım / Küçücük odasını
Oğlan oğlan üç oğlan / Kapımızdan geç oğlan / Anam babam vermezse / Al da beni kaç oğlan
Suya giderim suya / Elmayı soya soya / Kaldır yârim şapkanı / Bakayım doya doya
Kalenin ardındayım / Saatin dördündeyim / Eller yârini bulmuş / Ben yârin derdindeyim
Giden oğlan beri bak / Aynanı yola bırak / Alacaksan al beni / Ya beni dilden bırak

Bazen de mahcup sevdaları anlatırdı: “Karşıda kavun yerler / Biz de varsak ne derler / Otursak bile [beraber] yesek / Şu şunu sevmiş derler.”

Gündelik hayat pratikleri de farklıydı. O dönemin kış aylarında nasıl ısındıklarını anlatmıştı: “Evvel soba adeti yoktu. Davar vardı, ahırdan delik açılır, oradan gelen sıcakla oda ısınırdı. Sonra, ahırın içini kasarlardı, orada yatarlardı.” Öylesi günlerden gelmesinden olsa gerek, babasının dedesi Hacı Hasan Efendi’den naklen, “Elin köşk-ü sarayından bizim viranemiz yeğdir / Elin türlü taamından bizim tarhanamız yeğdir” diyerek yetinmeyi önemser, sonra da şu dileğini tekrarlardı: “Çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”

Sesi çok güzeldi. Gençken kadınlarla köy işleri yaparken onlara hep türküler söylediğinden bahsederdi. Gesi Bağları’nı özellikle severek söylerdi her istediğimde. Söylerken eline ya bir tef alır, ya da bir tepsiyi tef gibi kullanır, türkünün ritmini öyle tutturarak baştan sona okurdu. Sesini, sesinin titreşimlerini, ritmi nasıl sağladığını, o yaşta nasıl iştahla söylediğini iyice gözlemleyebilmek için olsa gerek, eşlik etmeyi hiç düşünmemiş, her defasında ya hayranlıkla dinlemiş ya da kayıt yapmıştım.

Hayattan zevk almayı bilirdi. Beslenmesine önem verir, imkanları ve bilgileri el verdiğince başka yerleri gezip görürdü. Türkiye dışında bir Almanya’ya küçük oğlunun yanına, bir de S. Arabistan’a hacca gitmişti, ki bu yolculuğundan sonra onun adı bizim için anneanne degil “hacıanne” idi. Bu iki yolculuğun dönüşünde de onu ziyarete gittiğimde gözlerinin nasıl parladığını, nasıl daha bir gençleştiğini hep hatırlarım; tabii getirdiği hediyeleri de.

Hep bir bahçesi vardı. En yaşlı ve zorlandığı zamanlarında bile toprakla, üretimle ve çalışmakla olan bağını hiç koparmadı. Özenle bakardı meyve ve sebzelerine. Domates (o ‘kırmızı’ derdi), havuç (o ‘pürçüklü’ derdi), patates (o ‘gümbür’ derdi), soğan, biber, fasulye, maydanoz, marul, elma, armut, kayısı ve daha pek çok şeyi yetiştirirdi. Ama bunların içinde çilek onun için ayrı bir kıymetliydi; onları titizlikle korur, ayrı bir özenle ikram ederdi.

Neslinin kadınları gibi çalışma hayatına ve üretime ortaktı. Köydeki iş bölümüne göre hayvanlardan, evin türlü türlü işlerinden, çocuk bakımından, dedemin işçilerinin ve misafirlerinin beslenmesinden ve sair işlerden o sorumluydu. Bunların yanı sıra kendi yeteneği ve ilgisiyle yün, örgü ve kilim dokuma işlerine de ayrıca vakit verirdi. Kilim tezgahının başındayken ve koyunların yünlerini ip haline getirip sonrasında çoraplar ve süveterler örerken onda bir terapi dinginliği sezerdim.

Öyle şen şakrak bir kadın değildi ama ince bir espri anlayışı vardı ve zekiydi. Bunun üstüne sanatsal sezgisi de eklenince, başkalarında hiç tanık olmadığım lezzette sohbetlerimiz olurdu.

Formel eğitimin olmadığı, dedem ve arkadaşlarının bir evde toplanıp kendi aralarında okuduğu Hz. Ali Cenknameleri’ni ve her gün ilgiyle okunan takvim yapraklarını hariç tutarsak, yazılı kültürün henüz yerleşmediği dönemde toplumsal kurallar ve bir kültür nasıl yaşatılıp aktarılıyor, sözlü kültür nasıl işliyor, bunların cevabını bilhassa anneannemi gözlemleyerek almıştım. Okuma-yazma bilmezdi, ama hemen her konu için bir deyim, deyiş, türkü ya da mani bilirdi. Duygularını, tavsiyelerini ve eleştirilerini onların eşliğinde dile getirirdi çoğunlukla:

“El eli yur, el de yüzü yur [yıkar].”
“Çağrıldığın yere var ar etme; çağrılmadığın yere varıp yerini dar etme.”
“Darıldığın dağın odununu yakma; boşadığın avradın topuğuna bakma.”
“Sofrada elin, mecliste dilin.”
“Çubukken çıt demeyen, kütükken küt demez.”
“Züğürt içinde mal artmaz, gavur içinde din artmaz.”
“İş görüle görüle biter, yol yürüye yürüye biter.”
“Hayır işi uzat şer olsun; şer işi uzat hayır olsun.”
“Yiğidin iyisi sözünden, ağacın iyisi özünden belli olur.”
“Kaynayan kazan kapak tutmaz.”
“Beni diyenin bendesiyim; beni demeyenin ben nesiyim.”
“Dek durana depik değmez.”

Ahmet Dayımla birlikte üçümüz bir akşam üstü sohbet ederken, anneannemin her konuda bir deyiş söylemesine karşı hayranlığımı belli edince dayım, “Anneme ‘karpuz’ de, ona göre bile bir söz bulur” diyerek gülmüş, anneannem de hiç beklemeden cevabını vermişti: “Karpuz kestim suyumuş / Bizim kader buyumuş / Bizi yazan hocalar / İlk akşamdan uyumuş.”

Benim evliliğimi çok önemser, üniversiteden mezun olduktan sonraki her görüşmemizde sorardı. “Bahçesiz barsız adam / Hayvasız narsız adam / Bozulmuş bağa benzer / Dünyada yarsız adam” diyerek bunun önemini hep vurgular, “Anam babam sağ olsun; alayından yar tatlı” diyerek de bunun nasıl bir zevk olduğunu anlatırdı. Ayrıca tavsiyelerini de eklerdi. Sevginin yanında yüz güzelliğinin çok önemli olmadığını söyler, “Yağlı da bir yavan da bir yiyene, çirkin de bir güzel de bir sevene” derdi. İyi bir eş bulmak için çabalamanın biraz beyhude olduğunu düşünür, “Kavun değil ki götünü koklayasın; sen iyi olursan herkes de iyi olur” derdi. Tabii ondan hep duyduğum şu duasını da hiç eksik etmezdi: “Allah kendini bilmeyene eş etmesin; iyisi de var kötüsü de var.”

“Herkesin kazanı kapaklı kaynıyor; kiminde et kaynıyor, kiminde dert kaynıyor” diyerek insanları dışarıdan görünüşlerine göre değerlendirmemeyi, “Sallanma sarımsak sapını bilirim, övünme soğan kokunu bilirim” diyerek de insanların gösterdikleri hallerine aldanmamayı öğütlerdi.

Özellikle dedemin vefatından sonra, ileriki yıllarda “ele ayağa düşmek”ten endişe ederdi anneannem: “Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden, az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş.” Bu konu açılınca da hep şu duaları ederdi: “Allah ele-ayağa koymasın. Verdiği sıfatla alsın, elimi-yüzümü tebdil etmesin. Oğlum-kızım dedirmesin.” Dedem gibi o da bende iz bırakan güzel bir insandı, güzel yaşadı ve güzel gitti.

Onu hep o kınalı saçlarıyla, pek sevdiği akik taşlı kolyesiyle, özenle örüp süslediği üzerliklerle ve bana daima gösterdiği sevgi ve şefkatiyle hatırlayacağım. Ve bugün bir elma alıp penceremin kenarına oturacağım. Soyduğum kabukları yerken, çocukken o pencere kenarında aldığım lezzeti ve huzuru arayacağım.

ŞAŞIRAMIYORUM

Hayatım boyunca hep özgür oldum. Çocukluğumda da yetişkinliğimde de ailem kararlarımı hep destekledi. Bazı dönüm noktalarında itiraz etmiş olsalar da, tercihlerime son tahlilde güvendiler, engel olmayı düşünmediler. Bir kadın olarak bireysel haklarının kısıtlanması sorununa çokça maruz kalan annem, çocuklarının özgür, kendine yeten ve kimseye muhtaç olmayan kişiliklere sahip olması için ayrıca bir titizlik gösterdi.

Bu durumun tek istisnasını ortaokula başlayacağım zaman yaşadım. Ben eğitim hayatıma “düz” ortaokul ve liseden devam etmek isterken, annem İmam-Hatip Lisesine gitmem için çokça ısrar etti. İsteksizliğimin nedeni sadece zor olduğunu düşünmemle ilgiliydi; yoksa hem o okula gitmek bizim şehirde gayet itibarlıydı hem de okul şehirdeki başarılı okullar arasında sayılıyordu. Annem için önemli olan iki şey vardı: Okuyup eğitimli olmamızı hayatının en önemli hedefleri arasına yerleştirmişti, ayrıca “dinini-imanını bilen, ahlâklı” insanlar olmamız, onun için olmazsa olmazdı.

Muhafazakâr kesimde yaygın olan anlayış onda da vardı; ahlâkın yolu “inançlı” olmaktan geçiyordu. Ne kadar dindar bir Müslümansanız o kadar da ahlâklı bir insan oluyordunuz. Aslında bunun çokça istisnasını bizzat görmüştü. Haksızlığına ve ahlâksızlığına şahit olduğu insanların büyük bir kısmı namazında-niyazında ve “hacı” olan insanlardı. Ama tutumunu bu insanlara bakarak değil, ideali olan İslâmi yaşayışı düşünerek belirlerdi. Ahlâksız dindarlar, ona göre dinin ruhundan habersiz kimselerdi.

Eğitime ve dindarlığa (dolayısıyla ahlâka) bu kadar önem veren annem için ideal olan okul, İmam-Hatip’ti. İki alanda da çocuklarına vereceği eğitim açısından bir yaştan sonra kendisini artık yetersiz görüyor, emin ellere teslim ederek gönlünü rahatlatmak istiyordu. Bütün direnmelerime rağmen beni dinlemedi, bu konuda hiçbir itirazı kabul etmeyeceğini söyledi. Sonunda İmam-Hatip Lisesine giderek kaydımı yaptırdık.

Dört haneli bir okul numarasına sahip olmanın ve ilk defa takım elbise giymenin, yani yetişkinlik dünyasına ilk adımları atıyor olmanın gururuyla başladı bu süreç. Diğer liselerde verilen derslerin üstüne bir de “meslek dersleri”ni de aldığımız için bazı günlerde dokuz saati okulda geçirdiğimiz oluyordu; ama yine de keyifliydi. Hem dinî bilgileri öğrenmek hem de ileride sahip olmak istediğimiz meslekler için gerekli dersleri almak ayrı bir haz veriyordu.

Meslekler deyince, zannedildiği gibi, İmam-Hatip öğrencileri Diyanet kadrolarına yönlendirilmezdi. Okulda aldıkları “temel”le birlikte daha seküler alanlara girmeleri ve oraları “doldurmaları” öğütlenirdi. Örneğin üniversite tercihlerine İlahiyat Fakültelerini yazmak pek de makbul sayılmazdı. Başta sayısal bölümler olmak üzere, diğer bölümleri kazanmak için yeterli puanı olmayanlar, ancak son bir çare olarak çaresizce İlahiyat Fakültelerini seçerlerdi.

Din, hayatın tamamen merkezinde olmalıydı hocalarımıza göre. Hatta tarihteki ve şimdiki bütün sosyal ve siyasi olaylar dinî bakış açısıyla ve dinî kavramlarla anlatılırdı; ayrı bakışlardan ve yorumlardan pek haberdar edilmezdik. Dışa kapalı bir paralel dünya yaşanırdı; her karşılaşılan olaya kendi kavramlarıyla açıklamalar yapabildiği için kendi içinde huzurlu, dışarıyı yabancı ve düşman bellediği için hep çatışmacı, dinin her şeye yeterli cevapları olduğuna inandığı için arayışsız bir dünya…

Bu dünyanın dışından haberdar olmak ya da dışına çıkmak, ancak kişisel çabalarla mümkündü; tabii bu hiç de kolay değildi. Sırtını Allah’a yaslamış olduğu için kendinden emin konuşan hocalara ve dinin gerçek yorumu olarak sundukları görüşlerine itiraz etmek, karşınıza koskoca dini almak anlamına geliyordu ve o yaşlarda bununla baş edebilmek neredeyse imkânsızdı.

Genel olarak Sünnilik de değil, Hanefi İslâm anlayışını İslâmın kendisi olarak sunarlar, son derece gelenekçi, muhafazakâr ve kuru/ruhsuz bir İslâm yorumunu her fırsatta öğrencilere benimsetmeye çalışırlardı. Doğru tarafta oldukları inancı, pedagojik prensipleri de ihmal etmeleri için sözüm ona “haklı” bir gerekçe oluştururdu; zorla namaz kıldırmak, yurtta kalan öğrenciler arasında sabah namazına camiye gitmeyip yatakhanesinde kalanlara dayak atmak gibi…

Hocaların bu tutumundan öğrenciler de büyük oranda etkileniyordu haliyle. Çatışmacı bir dindarlık anlayışı benimseniyor, “karşı taraftan” birileri bulunduğunda affedilmiyordu. Çatışılacak taraflar, CHP ve SHP ile destekçileri başta olmak üzere, çoğunlukla seküler kesimden oluşurdu. Onlar din karşıtlarıydı ve onlara karşı “Müslümanların” güçlenmesi gerekiyordu; evet, “Müslümanların”! O yüzden öğrenciler iyi çalışmalı, iyi yerlere gelmeliydi.

Hocalar arasında az da olsa “seküler” görünümlü olanların işi çok zordu. Örneğin Fen Bilgisi öğretmeni, ders sırasında dindarlığını ve tarafını inatla göstermeye çalışırcasına ağzında misvakla dişlerini temizleyen arkadaşlara, “Hz. Muhammed bugün yaşasa misvak değil, diş fırçası kullanırdı,” dediğinde sert ve saygısız tepkiler alıyordu.

Dindar görüntüsü olmayan, ya da “karşı” taraftan olduğu az-çok tahmin edilebilen öğretmenlere yapılacak en bayağı meydan okumalardan biri, ezan duası olurdu. Ders sırasında dışarıdan ezan sesi geldiğinde, ezan biter bitmez çoğunlukla muzip hafızlardan biri yüksek sesle ezan duası okumaya başlar, her bir cümlenin sonunda da sınıf toplu halde ve gayet yüksek sesle “Amiiin,” derdi. Hoca bu duruma müdahale ederse “din karşıtlığı” açığa çıkacak ve ona göre tepkiler alacaktı, müdahale etmezse de İslâmın sınıftaki “gücü ve zaferi” tescillenmiş olacaktı! Bu durumda hocaya düşen, sanki yapılması dinin emirlerindenmiş gibi gösterilen bu duanın, daha doğrusu “Show”un bitmesini sabırla beklemekti.

İşin ilginç yanı, “karşı” tarafın ya da “düşmanların” yalnızca laik kesimden olmamasıydı. Okulda Milli Görüş düşüncesi hakimdi ve yöneticiler ile hocalar, İmam-Hatip Liseleri birer devlet okulu değil de âdeta Milli Görüş Cemaatinin özel okullarıymış gibi bir rahatlık içinde hareket ederlerdi. Nitekim Erbakan da o yıllarda bu okulları “arka bahçe”si olarak tanımlamıştı. Hal böyle olunca, Milli Görüş’e ve Refah Partisi’ne mesafeli olan diğer cemaatler de düşmandı; çünkü “Müslümanların” parlamentodaki tek temsilcileri olan Refah Partisi’ne destek vermemek, “doğal olarak” İslâm karşıtlarına destek vermek anlamına geliyordu onlara göre. Hatta bir hocamız, kendisiyle özel bir sohbetimizde, “Refah Partisi’ne oy vermeyen kâfirdir!” şeklindeki hükmü bile rahatlıkla savunabilmişti.

Bu türden düşmanların başında Gülen Cemaati gelirdi o yıllarda; çünkü iki grubun liderleri arasındaki mesafe herkesçe bilinirdi. Ortaokula başladığım ilk günlerde, üst sınıflardan Milli Görüşçü abiler, derslerimdeki başarılarımdan dolayı beni bulup bazı kişileri işaret ederek, “Sakın şunlara yaklaşma ve konuşma, onlar Nurcular!” diyerek uyarma gereği hissetmişlerdi. Bazı hocalar da derslerin ortasında yerli-yersiz ve dolaylı-dolaysız, Said Nursi’den ve Fethullah Gülen’den bahisler açarlar, sakal bırakmamış ya da evlenmemiş olmaları üzerinden aşağılarlar, sonuçta da olay bir şekilde yine siyasete bağlanırdı. Gülen Cemaatinin ve diğer Nur cemaatlerinin sohbetlerine giden öğrenciler bir şekilde taciz edilir; hatta bu gruplarda aktif olan öğrenciler, bizzat müdür yardımcımız tarafından, okuldan atılmak veya ilçelere sürülmekle tehdit edilirdi.

Gülen Cemaati de yine o yıllarda oldukça sistematik bir şekilde İmam-Hatip Liseleri üzerinde çalışır, öğrencileri kendi gruplarına dahil etmenin sessiz ve derin mücadelesini verirdi. Yani 2010’lu yıllarda bu iki grup arasında tanık olunan güç mücadelesinin çok eski ve köklü bir tarihi var. AK Parti iktidarı ile Gülen Cemaatinin arasının açılmaya başladığı zamanlarda toplumda büyük bir şaşkınlık görünce, Taraf gazetesinde “Parantez kapandı” başlıklı bir yazı yazmıştım. Çünkü istisna olan, iki grubun karşıtlıkları ve mücadeleleri değil, aynı çatı altında durabilmeleriydi, o da artık bitmişti.

Benzer bir gerilim Süleymancılar Cemaati ile de vardı. Süleymancılar bu okulları “İmam-Hatab” (Arapça “odun”) diyerek aşağılar, kendi alternatif dinî eğitim kurumlarını yüceltirlerdi. Ancak sayıları ve faaliyetleri okulda yok denecek kadar az olduğu için bir “tehdit” teşkil etmezler, haklarında neredeyse konuşulmazdı bile.

İmam-Hatip, bir dava okuluydu. İslâm, daha doğrusu siyasal İslâm davasının okulu. Laik devlete karşı “içerideki” en büyük kalelerden biriydi. Oyun laik Cumhuriyet’in kurallarına göre oynanıyordu; görünürdeki her şey gayet meşruydu. Geleceğin Türkiye’sinin temelleri ve kadroları yetiştiriliyordu. M. Emin Ay’ın seslendirdiği “Ben İmam-Hatipliyim” ilahisindeki sözler de tam bunu yansıtıyordu: “Köklerim mazidedir, yepyenidir geleceğim / Bekleyin çok gecikmeden mutlaka geleceğim / Milletimin ümidi olan yüce dava için / Gerekirse gözümü ben kırpmadan öleceğim / Malazgirt’ten Viyana’ya uzanır benim elim / Geliyorum sevinin ben, ben İmam-Hatipliyim.”

Bu “cihat ruhu” hep diri tutulurdu. Lise birinci sınıfta, müdür yardımcımız namazda safların düzgün olması gerektiğini, savaşa giden askerlerin “ip gibi” dizilmelerinin ve belli bir nizam içinde olmalarının öneminden hareketle açıklamaya çalışınca yanımdaki arkadaşımla göz göze gelmiş, dinin ve ibadetlerin bu denli siyasallaştırılmasından duyduğumuz rahatsızlığı paylaşmıştık.

Arada siyasal İslâmdan uzak hocalarımız olurdu ama onlar istisnaydı. En insani şekilde diyalog kurabildiğimiz ve belki de en sevdiğimiz hocamız bir Atatürkçüydü. Ona yakın olanlar da, meslek dersi hocası olsa da siyasal İslâmdan uzak duranlardı. Bu istisnaların haricindekilerle sıradan insani ilişkiler geliştirmek son derece zordu; tabii onlarla aynı görüşleri paylaşmıyorsanız…

Bu hal böyle devam etti gitti. Annemin hayatıma yaptığı tek müdahaleyi sonuçlandırdım ve üniversiteye, yakınlarımın itirazlarına rağmen istediğim bölümü seçerek geçtim. Son sınıfımdayken 28 Şubat süreci başlamış, Necmettin Erbakan, başbakan olduğu Refah-Yol hükümetiyle iktidardan indirilmişti. İdeallerini siyasal iktidarı ele geçirmek üzerine kuran bu hareket, gelebileceği en yüksek yerden tepetaklak düşürülünce büyük bir sarsıntı yaşadı ve bir nevi sönüşe geçti. Grubun 90’lı yıllardaki en ateşli vaizi Şevki Yılmaz, “Yanlış yapmışız,” dedi, Abdullah Gül, “Devleti tanımamışız,” dedi, nihayetinde Milli Görüş’ün en sempatik ve karizmatik isimlerinden olan R. Tayyip Erdoğan, “Milli Görüş gömleğimi çıkardım,” dedi, “değiştim,” dedi ve Erbakan’dan ayrılarak AK Parti ile birlikte yeni bir siyasi oluşum başlattı.

İmam-Hatip’teki son yılımdan bu yana tam yirmi yıl, AK Parti iktidarının başlamasının üzerinden de tam on beş yıl geçti. Okuldaki hocalarımın söylediği idealler ne ise hepsinin, yaklaşık 2009’dan beri adım adım hayata geçirildiğine şahit oluyorum. O günlerde “düzen” diye devamlı yerilen devlet ideolojisinin ve sisteminin yerine şimdi kendi arzu ettikleri “düzen”in tesis edilmesini izliyorum.

Bu yazıyı yazdığım bugünlerde iktidarın ilan ettiği OHAL günlerini yaşıyoruz ve birbirinin peşi sıra gelen KHK’lara maruz kalıyoruz. Her bir KHK ile ülkenin yetiştirdiği çok sayıda insan, herhangi bir suçu ispatlanmadığı halde işinden ediliyor, yurtdışına çıkışı yasaklanıyor ya da hapse atılıyor…

İktidardakilerin ya da onlara sırtını yaslayanların söylemlerine baktıkça, hepsinde de İmam-Hatip’teki hocalarımı görüyor ve duyuyorum. Aynı dışlayıcı tavır, aynı kutuplaştırıcı retorik, aynı çatışmacı psikoloji. Aynı din anlayışı, aynı din istismarı, aynı tekfirci gelenek. Bir farkla; şimdi bütün o kişiler ve ideolojileri, bütün o halleri ve özellikleriyle iktidardalar ve sınırsızca muktedirler. O zamanlarda küçük çapta sergilenen anlayış ve yönetimler, şimdi ülke çapında gerçekleştiriliyor. O zamanlarda kurulan hayaller şimdi artık hayata geçirilmiş halde.

Yine devletin, yani halkın ortak kurumlarını kendilerininmiş gibi kullanmalar, yine kendilerine muhalif olanları veya farklı görüşte olanları devletin kurumlarından ihraç etmeler, yine kendi anladıkları “millet”in ve “milliliğin” dışındaki her şeyi gayri milli ve gayri İslâmi olarak görüp göstermeler…

O zamanlar gücü ele geçirme mücadelesi yaşanıyordu, şimdi gücü elden kaçırmama mücadelesi. Gücü elde etme çabası varken daha bir dikkatlilerdi; ahlâk, haysiyet, izzet, önemli kavramlardı. Şimdi gücü elden kaçırmamak için “meşruiyet” alanı genişletildikçe genişletiliyor; güç yolunda her şey mübah hale getiriliyor.

Bütün bu yaşananlar ve çöküşler karşısında çoğunluğun yaşadığı şaşkınlığı yaşamak istesem de yaşayamıyorum; sonuçta da aynı derecede hayretle tepki gösteremiyorum. Olumsuz etkilerini gidermek için yıllarımı verdiğim bu zihniyetin içinde altı yılımı geçirdiğim için şimdi olanlara şaşıramıyorum…

(Bu yazı, 27.02.2017 tarihinde Birikim Dergisinin sitesinde yayımlanmıştır.)

RETORİK

Bu yazıda, etkileyici ve ikna edici konuşma sanatı anlamına gelen “retorik” literatürüne küçük bir katkıda bulunmaya çalışacağım…

Öncelikle, haksız olabilme ihtimalinizi kendi aklınıza da, muhatabınızın aklına da hiçbir şekilde getirmemelisiniz. Fikir ve iddialarınız kabul edilmiyorsa, ya muhatabınız sizi yanlış anlamıştır, ya da aracılar düşüncelerinizi çarpıtmış ve saptırmıştır!

Tartışmada muhatabınızın ‘sözünü ağzından alma’ taktiğini iyi bilmelisiniz. Örneğin sizi geçmişte yaptığınız bir yanlışınızdan ötürü suçlayacağı sırada, siz ondan önce davranarak, “Geçmişte şöyle şöyle yapmakla suçlayabilirsiniz belki beni ama…” ile başlayan ve ‘masumiyetinizi’ anlatan cümleler kurun. Böylelikle tam size saldırmak üzereyken ağzı açık kalacak ve söyleyecek bir söz bulamayacaktır.

Kontratak yapın. Yaptığınız eylem veya söylediğiniz bir sözden dolayı eleştirileceğinizi anladığınızda, haklı ya da haksız olduğunuza bakmadan, siz karşınızdakini eleştirmeye başlayın. Ne kadar sorgulayan taraf olursanız, seyredenler o derecede haklı olduğunuz kanaatine varacaklardır.

Aynı şekilde, birilerinin sizi ne ile itham etmeye başladıklarını duyuyorsanız, aynı iddialarla ve daha yüksek sesle siz onları itham edin. Mesela yalanlarınız açığa çıkmaya başladıysa, onlara “yalancılar!” diye bağırın.

Bazı karanlık ve gayrimeşru ilişkileriniz ortaya çıkmaya başladığında, muarızlarınızı “şer odakları” ile işbirliği yapmakla suçlayın. Bunu nasıl kanıtlayacağınızı düşünmeyin; zaten kitleniz de düşünmeyecektir. Önemli olan sizin böyle büyük laflarla rakiplerinizi ateşe tutarak söz üstünlüğünü ele geçirmenizdir.

Bağırın! Ne kadar bağırırsanız iddialarınıza o kadar gerçeklik katmış olursunuz. Bağırırken ağzınız ne kadar açılır, boynunuzun damarları ne kadar belirir, yüzünüz sinirden ne kadar kızarırsa, sözleriniz o derecede gerçekmiş gibi görünür ve kitleyi arkanıza almayı büyük oranda başarırsınız.

Hainlikle itham edin! Hem kitlenin önemli damarlarından birini yakalamış olursunuz, hem rakibinize ağır bir darbe indirmiş olursunuz, hem de vatan, din, milliyet gibi bazı değerlerin en yılmaz savunucusu ve sahiplenicisi siz olmuş olursunuz.

Toplumu kutuplaştırın! Aksi takdirde sınırlar geçirgen olacaktır ve yanlış işler yaptığınız anlaşıldığı anda dün arkanızda olan insanların çoğu karşınıza geçip sizi eleştirmeye başlayabileceklerdir. O yüzden toplumu öyle sağlam bir şekilde kamplara ayırın ve başka gruplarla aranızdaki mesafeyi öyle geniş bir şekilde açın ki, suçlarınız örtülmesi imkânsız derecede açığa çıktığı anda yanınızdakiler başka bir tarafa geçemesinler. Böylece destekçileriniz hem başka düşünceleri dinleyemeyecekleri için hep sizi dinleyip size inanacaklar, hem de taraftarlık psikolojisiyle sizi hatalarınızla birlikte dahi savunabileceklerdir!

Bir yandan kutuplaştırırken, diğer yandan da her fırsatta birlik ve beraberlikten bahsetmeyi ihmal etmeyin. Ne yaptığınızdan çok, neyi nasıl söylediğinize bakacaklardır. Örneğin ne kadar lüks ve israf içinde yaşarsanız yaşayın, konuşmalarınızda tevazudan bahsedin. Ne kadar otoriter olursanız olun, konuşmalarınızda halka hizmet etmek için yaşadığınızı vurgulayın. Ne kadar yasakçı olursanız olun, en özgürlükçü ve demokrat olanın siz olduğunuzu iddia edin. Böylece hem istediğinizi yapmış olursunuz, hem de kilit kavramları siz sahiplenmiş, o yolla yapılacak suçlamaların gücünü ve değerini düşürmüş olursunuz.

Kaybetmeye yaklaştığınızı hissettiğiniz anda hemen kutsallara sarılın! Halkça ‘kutsal’ olarak görülen din, vatan, devlet, milliyetçilik gibi kavramların tehlikede olduğunu söyleyin ve siz giderseniz bunların da elden gideceğine dair bir korku salın. Unutmayın, bunlar sizin son cephanelerinizdir!

Kitlenizin hassasiyetlerine oynayın. Beklentilerine, korkularına, endişelerine, travmalarına yönelik sürekli açık- örtük mesajlar verin.

Bazen vicdanlı rollerine girin, özeleştiri yapıyormuş gibi yapın; samimi ve objektif olduğunuzu düşündürecektir. Ama uzatmayın, postu deldirmeyin!

Peki, tamam da, ahlak bütün bunların neresinde” diye soranlar olacaktır; gülümseyin…

(Bu yazı, 29.10.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)