FELSEFE YAPMA!

(Bu yazı ilk olarak 05.09.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

Biz felsefeyle tam olarak bir türlü anlaşamadık maalesef. Biz, yani Türkiye Müslümanları.

Kendimizce derme- çatma bir eğitim sistemimiz oldu, türlü tutarsızlıklarla bir şekilde ilerledi, ama köklü bir eğitim anlayışımız olmadı. Eğitim sistemine bir çocuk olarak girip bir genç olarak okullardan mezun olan öğrencilere nelerin, neden, nasıl ve niçin kazandırılacağına dair tutarlı ve yerel bir felsefeden mahrum kaldık.

O yüzdendir ki, aynı eğitim programında en az on bir, hatta üniversiteyle birlikte en az on beş yıl birlikte vakit geçirdikleri hâlde, birbiriyle hiç ilgisi olmayan bilgi, ahlak, insan ve çevre anlayışına sahip insanlardan oluşan bir toplum olduk.

En basit seviyede, örneğin trafik gibi objektif kuralları olan bir ortamda bile kırıcı çatışmalara sıklıkla şahit olabiliyoruz.

Yine aynı sebepten olsa gerek, ilköğretim ve liseyi okul birinciliğiyle bitirmiş bir öğrenci dahi, devletin kendi hazırladığı üniversite sınavını kazanamıyor. Dershanelere, yani üniversiteye hazırlık kurslarına yüklü miktarda para ve zaman harcamadan üniversiteye adımını kolay kolay atamıyor.

Ve bu konulardaki tuhaflık üzerine gerektiği şekilde eğilmiyor, gerçekçi ve sağlam çözüm yollarını araştırmıyoruz.

Toplumumuzda ahlakın öneminden söz edegeldik hep. Kendi ahlakımızın güzelliklerine övgüler düzdük, “Batı’nın ilmini alalım ama ahlakını almayalım” diyerek onlarınkine bazı örnekler üzerinden olumsuz anlamlar yükledik. Ortalıkta hayalî bir ahlak edebiyatı dolaştı ama ahlaktan anladığımız, namus, iffet, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, dürüst olmak gibi temel konuların ötesine geçemedi. Ki onların da “nedenleri” eksikti.

Niçin iffetli olmalıyız, niçin yalan söylememeli, niçin başkasının malına ve namusuna göz dikmemeliyiz, niçin dünyaya bizden biraz daha erken gelmiş olanlara karşı saygılı olmalıyız? Bu gibi soruların cevaplarını akla hitap ederek de verebilen, hayatın her alanını kapsayan ve toplumsal dokumuzu tamamen inşa edebilen bir ahlak felsefemiz şekillenmedi henüz.

Ahlak anlayışımız değil, ahlak felsefemiz! Çünkü felsefe, kendi içinde tutarlı bir dünya görüşü ve yaşam tarzını da beraberinde getirir. Hangi davranışı niçin yapmamız veya yapmamamız gerektiğine dair birbiriyle uyumlu cevaplar geliştirir. O olmadığı zaman ise toplumla çelişmek bir yana, kendisiyle de sık sık çelişen bireyler hâline geliriz.

Niçin” sorularına “çünkü” ile başlayan ve akla hitap eden cevaplar vermek yerine, doğrudan bir otoriteye başvurmayı tercih ediyoruz genellikle. Çünkü öylesi daha zahmetsiz oluyor, daha kestirmeden hâllediyor işi. Dinî metinlerin otoritesi, devletin ve kanunların otoritesi, liderlerin otoritesi, büyüklerin otoritesi…

Peki, niçin” sorusunu sormak, böylesi bir iklimde bazı sorunları göze almayı gerektiriyor. Sorular, havayı bozmak, haddini aşmak, temiz zihinleri bulandırmak olarak algılanıyor. Yerine ve konusuna göre bir başkaldırının başlangıcı, bir sapkınlığın ilk alameti olarak görülüyor.

Olayların nedenlerinin ve niçinlerinin rahatlıkla sorulamadığı bir yerde özgür düşünce ortamından, çağını yakalayan bilimsel gelişmelerden, tutarlı bir bireysel ve toplumsal yaşamdan söz edilebilir mi? Sanmıyorum.

Genel olarak böyle olmakla birlikte soruların, özellikle de “niçin” sorusunun sorulmasının en “tehlikeli” görüldüğü alan din alanıdır bizde. Tanrı’yla, O’nun eylemleri, emirleri ve yasaklarıyla ilgili alanlarda bu soruyu sormak cesaret gerektirir. Felsefe bize uzaktır o yüzden. Biraz korkutucudur. Endişelerimiz vardır.

Haftaya bu endişelerimizin kaynaklarına bakalım.

DİNDARLAR NE İSTİYOR

(Bu yazı ilk olarak 25.07.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

Bazıları arasında yaygın bir kanaattir; Türkiye’deki “dindar” ya da daha çok “muhafazakâr” olarak vasıflandırılan vatandaşların seküler devlet sistemiyle baştan beri büyük sorunları olduğu, cumhuriyet sistemini hiç hazmedemedikleri ve ilk fırsatta mevcut sistemin değiştirilerek yerine İslam hukuku (Şeriat) esaslarına dayalı bir devletin gelmesini arzu ettikleri zannedilir. Bu yargıya göre dindarlar hâlihazırdaki yönetim ve hukuk sistemini kökten dinin kurallarına aykırı görmekte, o yüzden cumhuriyetin başından beri devletle yıldızları bir türlü barışmamaktadır.

Bu yargıyı kısmen haklı çıkarabilecek bazı söylemler görülebiliyor olsa da, gözden kaçırılan çok önemli bir nokta vardır: Dindarlar büyük bir çoğunluk itibarıyla İslami bir devletten ziyade, İslami yaşam tarzını kısıtlamayan, özgürlükçü bir sistem özlemindedirler. Yani aslında cumhuriyetten veya seküler bir sistemden değil, belirli bir seküler dünya görüşünü halkına dayatarak özel hayata kadar müdahil olan ve İslam’ın özgürce yaşanmasına imkân tanımayan totaliter bir devletten rahatsızlık duymaktadırlar.

Türkiye tarihinde sekülerizm, ya da diğer bir ifadeyle laik devlet sistemi ile dinin kontrol altına alınmaya çalışılması iç içe geçmiş, sonuçta birbiriyle özdeşleştirilir hâle gelmişlerdir. Aynen Alevilik konusunda olduğu gibi, devlet Sünni İslam’ın da tarifini yapma yetkisini kendisinde görmüş, Diyanet gibi kurumlarla dini kontrol altına almaya çalışmış, ‘makbul Müslüman’ vatandaşın çerçevesini çizmiş ve o kalıba girmeyenler üzerinde çok çeşitli versiyonlarıyla baskı ve yaptırım uygulamıştır. En bariz hâllerinden birini başörtüsü sorununda gördüğümüz bu baskılarda, örneğin, ısrarla başörtüsünün adını dahi kendisi koymaya çalışmış (türban), kullanılma amacının ne olduğunu kendisi ‘tesbit’ etmiş (siyasi sembol) ve nerede giyilip (özel alan) nerede giyilemeyeceğini (kamusal alan) bizzat tayin etmiştir.

Örnekleri çoğaltılabilecek bu tür uygulamalar ve o süreçte kullanılan dil neticesinde bazı dindarlar arasında baskıcı devletle cumhuriyet, totaliter sistemle sekülerizm birbiriyle karıştırılır hâle gelmiş; öte yandan mevcut seküler sistemi benimseyenlerce de dindarların özgürlük talepleri ve otoriterlik karşıtı mücadeleleri, cumhuriyet ve sekülerizm karşıtlığı ile aynı zannedilegelmiştir.

Bu karışıklıklar şimdiye dek sürmüş olsa da, artık AKP iktidarıyla birlikte başlayan yeni süreçte hem bahsi geçen karmaşık ve bulanık hâlde bir azalma görülmekte, hem de dindarların ‘yeni Türkiye’den taleplerini net bir şekilde öğrenme imkânımız daha da kolaylaşmaktadır. İslamcısından liberaline, dinî-tasavvufî cemaatlerinden devrimcisine kadar onlarca farklı sivil toplum kuruluşunun yeni anayasadan beklentilerine bakıldığında ortaya çıkan tablo gayet net: Dindarlar devletten şeriat değil adalet bekliyorlar, dindar bir nesil yetiştirmesini değil, din eğitiminin önündeki engelleri kaldırmasını talep ediyorlar; herhangi bir ideolojinin bayraktarlığını yapmasını değil, her kesim için özgürlüklerin önünü açmasını istiyorlar.

Dindar üniversiteli gençlerle yaptığım görüşmelerde yönelttiğim “Türkiye’nin, dünyadaki mevcut ülkeler içinde en çok hangisi gibi olmasını arzu ediyorsunuz” sorusuna verilen cevaplar arasında İslam hukukunun görece uygulandığı Müslüman ülkelerden ziyade, halkına uyguladığı özgürlükçü politikalar gerekçesiyle İngiltere’nin adının geçiyor olması bile devletten ‘asıl talebin’ ne olduğunu açıkça gösteriyor.