“Ülke kendisinin özel malıymış gibi davranıyor”

OLYMPUS DIGITAL CAMERAGezi Parkı’nda yaptığım yoğun röportaj trafiğinden sonra, 2013 Haziran’ının 9’unu 10’una bağlayan gecenin yarısında Taksim Meydanı’ndan en yakın metrobüs durağına kadar yürümem gereken yarım saatlik yolda kırk dört yaşında bir hanımefendiyle tanıştık. Bir elinde Türkiye bayrağı, diğerinde çantasıyla yorgun bir şekilde evine doğru gidiyordu. Yol tarifini sorduğumda aynı istikamete gittiğini ve beni durağa kadar götürebileceğini söyledi; ben de kendisine yol boyunca Gezi ile ilgili röportaj yapıp sesini kaydetmeyi teklif ettim, kabul etti.

Boğaziçi üniversitesi İngilizce öğretmenliği mezunuymuş. Hizmet sektöründe yöneticilik yapmış, Amerika’da dört yıl çalışmış ve birkaç yıl önce de Türkiye’ye dönmüş, serbest çevirmenlik işiyle meşgulmüş. Annesi Türk babası İtalyan, kendisi de annesinin dinini tercih ederek müslüman olan bu hanımefendi, başından beri “direniş”in içinde olduğunu söyledi ve “Bu direniş neye karşı tam olarak?” diye başlayan sorularımın hepsini şu şekilde cevaplandırdı:

Ben ömrü hayatımda siyasetle ilgilenmedim. Zaten asosyal bir insanım. Sosyal realistim, yani olup bitenleri kabul edip onların değiştirilemeyeceğini savunuyordum. Çünkü insanların doğası belli. Sadece biz değil, hiçbir yerde demokrasiyi tam olarak yapamadığımız için, insanın eline fazla güç verildiği zaman ve onu kontrol edebilecek çok etkili mekanizmalar olmadığı zaman tabii ki o insan bozulacaktır. Biz olsak biz de öyle oluruz. Çoğunluk olarak öyle diyelim yani. O yüzden, çok öyle dert edinen falan biri değildim. Evimde televizyon var, bağlı değil. Sadece istediğim bazı belgeselleri falan indirip izleyen biriydim. Ömrümde de kırmızı ışıkta yaya olarak karşıdan karşıya geçmedim, hiçbir polisle de sorunum olmadı. Ama şu durumda… Bu olayın özeti nedir diye sorarsan: Şimdi biz, kim olduğu önemli değil, mevki olarak, bu insanı bize hizmet etsin diye oraya koyduk, parasını da biz ödüyoruz. Polis de bizim, onun da parasını biz ödüyoruz. Ama o mevkideki başbakan, sanki onlar kendisinin özel adamlarıymış gibi davranıyor şu anda ve bütün ülke de kendisinin özel malıymış gibi davranıyor. Oysa ki büyük önemli kararlar vermeden önce bize sorması gerekiyor. Biz koyduk onu oraya, bize hizmet etmek için orada, kendi canının istediğini yapsın diye değil! Şimdi bana kimse gelip de kürtaj yaptıramazsın diyemez! Çünkü ben istersem yaptırırım, istemezsem yaptırmam; istersem günaha girerim, istemezsem girmem. Ona karışamaz. Ne annem, ne babam, ne de o karışamaz; yasak koyamaz! İçerim, içmem. Ben bir bardak bira içtiğim zaman uykum gelir, o ayrı. Ama canım isterse içerim. Yani beni günaha girmekten koruyamaz. Ayrıca başka şeyleri de bastıramaz. Çok daha ileri şeyler var; çalmalar, çırpmalar vs.

Şimdi ben ne gördüm? Ben kendi halinde yaşayan biriydim. Tuzum da kuru, paramı da kazanıyorum, çok da iyi okullarda okudum, her şeyim var, gayet rahatım. Ama gördüm, bu insanlar orada Gezi Parkı’nda oturuyorlardı ve hiçbir şey yapmıyorlardı; ellerinde silah yoktu, sopa yoktu. Sabaha karşı sanki bunlar azılı teröristlermiş gibi, sen parasını halkın ödediği o polisleri üstüne sal, olmaz! Bu benim gözümde şuna benziyor: Şimdi biz burada küçük bir çocuğu döven bir adam görürsek, ben şahsen gider adamı döverim, durdururum! Aynı şey. Biz ülkemizi çok seviyoruz, burası çok güzel bir yer. Ve Türk insanı da süper kaliteli insanlar; bunu hak etmiyorlar. Ayrıca da, niye?

Geçen hafta bir fuarda tercümanlık yapıyordum ve son günümde, işten çıkmadan bir lavaboya gideyim dedim; çünkü çıkışta direnişe gideceğim ve orada lavabo sorunu var. Üç gün o fuara gittiğim için oradaki temizlikçi kızlar beni tanıyordu. Kapalı bir kız vardı. Çok genç; on sekiz yaşında ve görsen acayip saf. “Abla bitti mi?” dedi. Her gün görüyordu, yine üstümü değiştiriyordum. Elbiseyle gidiyoruz, topuklu ayakkabı, sonra çıkarıyoruz tabi, giyiniyoruz. “Evet” dedim, “şimdi bak Taksim’e gidiyorum.” Dedi ki bana, “ya niye bağırıyorlar, ne istiyorlar?” Ben de durdum, düşündüm, yani ben buna nasıl izah edeyim, yani aramızda o kadar büyük bir bilgi ve algı uçurumu var ki! Kızı görebiliyorum, sınırlarını görebiliyorum. En sonunda, kıza bir cevap da verebilmek için, “önemli kararlar alınacağı zaman bize sorulsun istiyoruz” dedim. Sonra çıkıp kendi kendime düşünürken, kıza bir cevap vermek için öyle söyledim ama aslında gerçekten de öyle olduğunu fark ettim. Başka talepler de vardı ve sonunda bir şekilde uzlaşılacaktır ama asıl konu bu: Mühim kararlar alınırken bana sor! Çünkü burası benim de memleketim ve ben seni başbakan yaptım diye kendini bulunmaz Hint kumaşı, matah bir şey zannetme! Ben değil miyim bu ülkenin sahibi, yetmiş milyonla birlikte?

Onun da üzerine, böyle bir şey olduğunda, yok “bunlar alkoliktir” gibi hakarete varan laflar, hatta daha da kötü şeyler… “Açık kadınlar ya satılıktır ya kiralıktır.” Vallahi yani öyle biri değilim ama koyacaktım şöyle üzerime satılık ya da kiralık diye bir şey, öyle gelecektim buraya. Olur mu öyle şey, bir başbakana yakışır mı? Bu, evine aldığın şoförün seni dövmesi falan gibi!

Şu anda da en büyük üzüntüm, bu olanlar değil, siyasetçilerin yaptığı değil; olur olur, yapar yapar. Dünyada zorba çok…. Twitter ve Facebook’la götürüyoruz bütün haberleşme işlerini ve birer klavye komandosu olduk. Düşün ki benim Facebook hesabım açık bile değildi bu olaylardan önce ve de “kitap okuyun, niye Facebook’la uğraşıyorsunuz?” diyen kıl bir tipim yani ben. Ama benim en üzüldüğüm şey: Söylemesi bile kötü ama, ‘diğer tarafın’ tweet’lerini, yazdıklarını görünce çok üzülüyorum. Çünkü sanki onlar başka bir gezegende, biz başka bir gezegende gibi olduk. Yani müslümanlar ve müslüman olmayanlar gibi; halbuki herkes müslüman! Ve orada yapılan planlar, “eylemcilerin içine onların kılığında girip birbirlerine düşürelim, inşallah yüzlercesi ölür de bu iş biter…” Şimdi buradakiler diyor çiçek, böcek, barış… Onlar diyor öldürmek, kesmek, asmak… Olayları da görüyorsunuz, araya girenler, taş atanlar polisle beraber filan. Bunlar çok üzücü. Yani benim düşüncemde, başbakanın veya bakanların, en zenginler listesine girenlerin, hepsinin söylediği veya yaptığı hiçbir şey önemli değil. Çünkü yalan da söylüyor olabilir, gerçeği de. O benim kontrolümde değil. Ama bu insanlarla, yani halkın bir kısmıyla diğer kısmını birbirine düşürmelerine çok üzülüyoruz hepimiz de.

Biz geceleri burada kalıyoruz bazen. Gündüz iş aksam direniş seklinde. Bu altı ay gider yani, insanlar bundan vazgeçmez. Tanışıyoruz burada insanlarla. Bir tane dalgıç, bir tane dansçı çocuk İTÜ’den, bir tane on sekiz yaşında kız öğrenci. Bunların her birine sor, sana benzer şeyler söyleyeceklerdir… Biz Bağdat Caddesi’nde oturan çocuklara “Cadde çocukları” diyoruz, yeni nesil. Mesela biz onlara birazcık kıl oluyorduk; konuşmaları falan kötü, bir garip konuşuyorlar, züppe çocuklar. “Kültürleri sadece para” diyorduk. Kötü eğitimin de sonucu. Aileleri de zengin ama çocuklarda bir şey yok falan. Sonra dedim ki, özür dilerim artık böyle bir şey demeyeceğim. Çünkü Gezi’de bir kulübe yakılmıştı. Zavallım bunlar toplanmışlar, o yangını söndürmeye çalışıyorlar. Bir tanesi de kayıt olsun diye videoya çekiyor ve tam “Cadde çocuğu” ağzıyla anlatıyor, “Bakın gördüğünüz gibi biz topluyoruz, hiçbir zarar vermedik, burayı da biz yakmadık, tam aksine biz söndürdük” diye. Onu duydum, dedim ki sonra hepsinden özür diliyorum, bir daha hiçbirine bir laf etmeyeceğim.

Bu direniş dine, dindarlara, dindarların güçlenmesine karşı bir hareket diyenler varmış. Ne münasebet! Güçlenmesi derken… İktidara gelen zenginleşir şekerim, bunu hepimiz biliyoruz yani! İtiraz buna olsaydı, biz ilk AKP iktidara geldiği zaman zaten olay çıkarırdık. Herkes itiraz ederdi, yerden yere atlardı. Hiç gördün mü öyle bir şey?

Ben İngilizce ses kayıtlarının deşifre edilmesi işini de yapıyorum. Dışişlerinin konuşmaları gelir bana, Davutoğlu’nun, Babacan’ın… Onları da zaten bu yolla tanıdım. Arkadaşlarıma anlattım, “bak biliyor musun, biz o ilimde değiliz, ama bunlar güzel bir dış politika yürütüyorlar, bak dışarıda bunları bunları demiş.” Ve biz gurur duyduk. Mesela çevirinin birinde sordular, Avrupa Birliği’ne girerseniz Euro kullanacak mısınız? “Yok, biz kendi paramızdan memnunuz” dedi, oh dedim, çok sevindim! Yani memnunduk. Tabi benim bazı itirazlarım vardı, herkesin vardır. Mesela burada okullarda öğretmen yokken bunlar bazı yabancı ülkelere milyonlarca dolar yatırım yapıyor, Cezayir, Fas filan gibi “bahar” yaşayan ülkelere… Tamam dedim, aslında bu daha uzun bir stratejinin bir parçası olabilir. Neticede Avrupa gittikçe fakirleşiyor, krizde. Bu fakir ülkelerde de bir halt yok, bizden alabilirler. O yüzden bir ihracat yeri olarak değerlendirilebilir, çünkü Avrupa’ya yapılan ihracat düştü. Tamam dedim, böyle bir strateji olabilir.

Ama eğitimle başladı, o 4+4+4 sistemiyle müfredatın içini boşaltmaları… Siyasetten ve komplolardan hiç anlamam, o yüzden neden öyle yaptılar bilmiyorum ama bile bile eğitimin içini boşaltmak çok hayırlı bir iş olmasa gerek. Okulların, öğretmenlerin durumunun iyileştirilmesiyle ilgili bir şey yapılmıyor, o da ayrı bir konu.

Sonra askerlerin ve gazetecilerin mahkemeleri. Mahkeme demeye bin şahit ister, olacak iş değil! Bu bizi çok sinirlendirdi. Hatta orada aslında artık bardak doldu yani. Okuduğum gazetenin, yani Cumhuriyet’in gazetecisi Mustafa Balbay, üç senedir hapiste, hücrede. Bir gazeteci niye içeri girer?

Sonra, herkes her şeyi söyleyemiyor. Mesela kardeşim radyoda program yapıyor, onu televizyona taşıyalım diyoruz ama düşündüğü programın Amerika’daki benzerleri gibi her istediğini söyleyebilecek mi, emin değiliz, o yüzden değişik bir haliyle yapmayı planlıyor. Ülkede düşünce özgürlüğü yok.

Sonra, arkasından bir sürü daha şey. İçki ile ilgili düzenlemeler mesela. Şimdiye kadar böyle bir düzenleme yoktu ve hepimiz gayet iyiydik, hiçbir problem yoktu. Niye durduk yerde çıkarıyorsun?

Sonra, kürtaj konusu. Ben Amerika’da yaşarken, Cumhuriyetçiler kürtaj yasaklansın diye baskı yaparken biz o tartışmalara gülüyorduk ve o insanlara diyorduk ki, ‘o beğenmediğiniz Türkiye’de bir kere bile mevzubahis olmadı bu kürtaj olayı; bildik bileli serbesttir, hiç kimse de bunu düşünmedi!” Ama şimdi burada… Ne gerek var, bırak kim ne istiyorsa yapsın!

Sonra üç çocuk meselesi. Nasıl bir amaçla “illa üç çocuk yap” denilebilir? Zaten dünya hepimize yirmi yıl daha yetecek. Bu bilimsel olarak belli. Hem o bir başbakan, biz bunun için mi koyduk oraya, kaç çocuk yapılacağını söylemesi için mi? Şimdi Türk halkının epeyce bir bölümü de çok da okumuş etmiş, bilgili entelektüel insanlar değil, yiyor yani, ne bilsin, kanıyor! Bu üç çocuğu neye göre belirledin hem? Zorla yapacaksın demiyor tabi artık, yuh yani! Ama isterim yaparım, istemezsem yapmam. Bu onun yetkisini aşan bir şey.

Yine de bir şey demiyorduk. Reyhanlı da oldu bir şey demedik. Dedik ama bu kadar demedik. Ama yani orada, Gezi Parkı’nda yatan üç çocuğun beş çocuğun üzerine sabaha karşı, sanki Usame bin Ladin operasyonu yapar gibi bu zavallı çocukların üzerine gitmesi…

Sonra, polislere de çok acıyoruz. Geçen Beşiktaş vapuruna gidiyorum, polisler de vardı orada öbek öbek. Zavallımlar, aralarında çok genç çocuklar da vardı, orada bir duvarın üstüne oturmuşlar. Ben de çok yorulmuştum, aralarında bir tane boş yer vardı, gittim oturdum. Zavallım, bir tanesi kız arkadaşını arıyordu, bir tanesi annesini, işte “akşam bakalım, bilmiyorum” falan gibi bir şeyler söylüyordu. Baktım, şimdiye kadar hiç bir sorunumuz olmamış. İnan o anda ne yapmak istedim biliyor musun? Birinin yanına gidip, “ya üzülmeyin ya, bunlar geçer, biz barışırız sonra, sizi yine severiz” diyesim geldi. Çünkü yazık, kendi halkının şu anda düşmanı olmuş durumda. Sinir krizi geçirenler mi istersin, ağlayanlar mı istersin… Korkunç bir şey! Bu onlar için çok büyük bir travma. Sonra hakiki bir şey için ihtiyacımız olacak, bunların hepsi paralanmış olacak…

 

 

Reklamlar

“Muhafazakârlar eğlenceyi kaçırdı”

(Bu röportaj ilk olarak 13.08.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlandı.)

(PDF dosyası için tıklayınız: Ihsan Eliacik Roportaji – 13.08.13)

Gezi eylemlerinin en çok öne çıkan isimlerinden biriydi İhsan Eliaçık. Polis kordonu altındaki Taksim Meydanı’nda kılınan Cuma namazları, Gezi Parkı’nda kutlanan Miraç Kandili’yle Eliaçık’ın etrafında toplanan “antikapitalist Müslümanlar” bir anda bütün Türkiye’nin ilgi odağı oldu. Antikapitalist Müslümanlar, Ramazan boyunca düzenledikleri Yeryüzü İftarları’yla çok farklı kesimleri mütevazı sofralarda biraraya getirdi.

İhsan Eliaçık, Gezi eylemlerininde yaşananları, hükümet çevresinden gelen “darbe” iddialarını ve son aylarda artan kutuplaşmayı Taraf’a değerlendirdi.

Gezi Parkı eylemleri geniş bir alana yayıldı. Herhangi bir organizasyon olmadan bu kadar yayılmasının sebebi neydi sizce?

Şimdi bu tür hareketleri, biri bir düğmeye bastı ve herkes harekete geçti diye açıklamak bir halüsinasyondur. Böyle bir şey yok. Bu sahici bir harekettir ve toplumda bir karşılığı vardır. Bu şunu gösteriyor: Toplumda birikmiş bir öfke var ve bu birikmiş öfkeler bir şekilde dışarı çıkıyor.

Herkesin öfke sebebi farklı farklı. Mesela Gezi Parkı’nda bu işin çekirdeğini oluşturan gençlere bakacak olursak, bunlara 90 kuşağı deniyor. 1990’da doğan biri, 12 yaşından 23 yaşına gelene kadar ekranlarda hep Tayyip Erdoğan’ı seyretti, başka biri yok. Gençler, onun tarzından pek haz etmiyor. Hegemonik ve buyurgan bir üslubu var, bunu da sevmiyorlar. Tayyip Erdoğan, çocuğunun uzun saç bırakmasına, favorilerine, küpelerine karışan, bundan hoşlanmayan ve çocuğuyla sürekli bir gerilim içinde olan muhafazakâr baba tiplemesinde. Çocuklar öyle görüyor onu, “rahat bırak bizi” diyorlar.

Eylemciler arasında başka kimler vardı?

Gençlerin dışında, bu tepki dışarı yayılınca, AK Parti’nin on bir yıllık icraatlarından memnuniyetsizlik içerisinde olan bir Ulusalcı CHP tabanı var; onlar da “Cumhuriyet elden gidiyor” diye bir duygu içindeler ve bu duygu içlerinde acayip bir öfke biriktirmiş vaziyette. Onlar da bu nedenden ortaya çıktılar.

Siz ve grubunuz?

Biz de, sayıca çok olmasa bile söylem gücü olarak çok önemli bir yerde duran bir fikriyata sahibiz. Biz bu döneme “abdestli kapitalizm” diyoruz. Dindarların mala-mülke dalması, harama batması, bilgiyi, iktidarı ve serveti edinme ve kullanma biçimleri, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları, bu gibi şeylere tepkiliyiz.

Başka dikkat çeken gruplar var mıydı?

Bir de diğer sol örgütler vardı. Onlar güçleri azalmış olsa da, 150- 200’er kişilik gruplar hâlinde orada yer alıyorlardı. Üzerinde düşünülmesi gereken bir başka şey de taraftarlar; ağırlıklı olarak Beşiktaş taraftarı olan Çarşı grubu başta olmak üzere tabi.

Sizden ve bireysel katılanlardan başka dindarlar, dinî cemaatler yoktu, neden sizce?

Burayı dine karşı olan, çağdaş, modern, laik, darbeci, Ergenekoncu bir kesim olarak görüyorlar ve Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine inanmış durumdalar. Yani onlara göre burada din düşmanları, darbeciler ve dış güçler var. Din düşmanları, camiye ayakkabıyla giriyorlar, başörtülülere saldırıyorlar; darbeciler, eski Ergenekoncular, ilk fırsatta hemen geri gelmek istiyorlar, sandık dışı yolla hükümeti devirip tekrar eski vesayet günlerine bizi geri götürmek istiyorlar; bir de dış güçler, yani “faiz lobisi” dediği küresel dış güçler düğmeye bastı, Başbakan da ona karşı savaşan kahraman pozisyonlarına girdi. Bunun üçü de aslı-astarı olmayan şeyler, ama insanlar inanıyor ve Başbakan’ın etrafında sarılıyorlar, “Onu yedirtmeyiz!” diye.

Bunların bir gerçekliği yoksa korku veya öfkenin asıl sebebi nedir peki?

Şu anda AK Parti iktidardan düşse işini kaybedecek en az yüz bin kişi var. Bunlar muhafazakâr yeni sınıftır. Yeni yatırım yaptılar, iyi para kazanıyorlar. Rantın, nemanın dibine vurmuş vaziyetteler. Bunu kaybetmekten ödleri kopuyor. Sadece kaybetmekten değil, hesap sorulacağından endişe ediyorlar. Silivri’ye tıkılacağız, ellerimize kelepçeler vurulacak, bundan sonraki hayatımız mahkemelerde sürünerek geçecek endişesine kapılmış vaziyetteler ve can havliyle sarılıyorlar, bu hususta kimseyi affetmiyorlar. Öfkelerinin sebebi bu.

Bu durumda siz kafaları karıştıran bir konumdaydınız, değil mi?

Şimdi biz orada ne yapmış olduk? Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Yani Kur’an-ı Kerim okuduk; Yasin Suresi’ni, dua ettik. Ertesi gün gündüz de aynı yerde Cuma namazı kıldık. İnsanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Bu iki sahne bazılarının din düşmanlığı iddiasını çökertti. Çökertince acayip sinirlendiler.

Parktaki gruplar içinde kendinize en yakın hissettiğiniz hangisiydi?

Çevreci gençler ve taraftar grupları derim, diğer sol gruplardan ziyade. Nitekim Miraç gecesi Taksim’e Çarşıgrubuyla beraber girdim. Kaldı ki bu hareket dozerlerin önüne çıkılarak başladı. Yarın tank yürüsün tankın da önüne çıkarım; darbeye de karşıyım çünkü. Ben darbeden çok çektim; bir daha darbe falan kaldıramayız, bu yaştan sonra hiç çekemeyiz.

Din üzerinden kutuplaşma nasıl o kadar hızlı olabildi sizce?

Dindar insanlara, kafadan “bunlar dinsiz” dediğin zaman sorgulamaya gerek duymadan “o zaman orada işimiz olamaz” diyorlar hâliyle. Sol modern çevrelerle muhafazakâr çevreler arasındaki, veya sol ile sağ arasındaki ana mesele daima dindir. Döner dolaşır, bir ağaç meselesi dinde düğümlenir. Camiye girdiler, bira içtiler, camide dine hakaret ettiler, Allah’a küfrettiler, budur yani. Bu Türkiye’nin Müslüman bir ülke oluşu ve dinin sosyolojik yerinin çok köklü oluşundan kaynaklanıyor. Biz solcu arkadaşlara da bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu din meselesini çözmeden hiçbir şey çözemezsiniz; oradan başlayacaksınız. O nedenle bizim burada durduğumuz yer çok önemli. Bütün planlar yeniden düşünülmek durumunda. Millet zannediyor ki Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği o havaalanında toplananlar Türkiye’nin dindarları, burada toplananlar dinsizleri ya da modern hayat sürmek isteyenleri, dine hakaret edenleri falan. Şimdi buradan dindar bir görüntü geldi; namaz kılındı, ezan sesleri yükseldi, kandil kutlandı. Ne olacak şimdi? Her şeyi yeni baştan düşünecekler!

Çarşı grubunun diğerlerinden farkı nedir?

Çok politik bir grup. İçlerinde ülkücü de var, ulusalcı var, Kürt olan, PKK eğilimi olan bile var, ama Beşiktaşlılık çatısı altında birleşmişler. Taraftar grubu diye bir şey var. Türk siyasi hayatına giriyor taraftarlar. Fenerbahçeliler vardı, Galatasaraylılar vardı, Beşiktaşlılar vardı. Toplasan bütün sol fraksiyonlar Beşiktaşlılar grubu kadar etmez. Sildi süpürdü, damgayı vurdu. Hani bunlar bir şeye karışmazdı, hani futbol bunları uyuşturmuştu? Türkiye’nin gündemini sarstılar. Ben bunu anlamaya çalışıyorum sadece. Birincisi taraftarlar, ikincisi, neşeliler, eğlenirken direniyorlar. Bunların direnme biçimlerini anlamıyor bazıları; bunlar eğlenirken direniyorlar. Adam dans ederken, amigoluk yaparken aslında direniyor. Bu şuradan belli ki, gitmiyor, polisin önüne yatıyor. Gezi grubundaki gençler de öyle. Mini etekli kız, erkekler kaçarken o polis taşlıyor, göğüslerini açıp “su sıkma kurşun sık” diye bağırıyor. Ben gözlerimle gördüm. Burada başka bir şey var; bunu muhafazakârlar kesinlikle kaçırmış vaziyetteler. Yani din düşmanları, darbeciler ve dış güçler sendromuna girerek bunu kaçırdılar, anlayamadılar. Onların birilerinin oyuncağı olduklarını zannediyorlar.

Dine ve dindarlara karşı bir hareket olduğunu düşünmüyorsunuz o hâlde?

Yok canım, öyle şey yok. Eğer olsa bile, dine ve başörtüsüne karşı olmayacağını düşünüyorum. Adam onu eleştiriyor, o da diyor ki sen benim dinime saldırdın. O senin iktidarın karşısındaki tutumunu eleştiriyor hâlbuki. Diyelim bir başörtülü AKP’yi övdü, sen de tuttun onu eleştirdin; başörtüsüne saldırdı diye yaygara yapıyor. Başörtülüleri eleştiremeyecek miyiz? Dışarıda başörtülülere yapılan taciz haberleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu şöyle yorumlamak gerekir: Eskiden beri biriken bir kin ve öfke var. Adam başörtüsünü gördüğü zaman al görmüş İspanyol boğası gibi burnundan soluyabilir. Fakat bu genel olarak bir başörtüsü düşmanlığı yapıldığı manasına gelmez. Böyle kıyıda kenarda bir-iki olay olmuş olabilir.

Dindar kitlenin sizinle ilgili algısı olumsuz görünüyor. Bundan endişeli misiniz?

Ben yazan bir adamım, esasında politik bir figür değilim. Ben şu âna kadar siyasetçi olacağımı hiç düşünmeden konuştum. Siyasete girsem beni bir sürü yerden vurabilirler. Ne açıdan? Benim tefsir kitabımı açarlar, orada farklı bir sürü görüşler, yorumlar, teviller var. Oradan “şunu şöyle söylüyor, bunu böyle söylüyor” diye dindarı ürkütmek için kullanır. Sen bunları niye söyledin? İyi de ben siyasetçi olacağımı hiç düşünmedim ki! Olmayacağım da zaten. Girmem ben siyasete, alakam yok!

Sizin Başbakan’la ilgili temel eleştirileriniz nelerdir?

Tayyip Erdoğan’ın din anlayışı sorunlu. Mesela o kadar özgürlükçü olduğunu iddia ettiği hâlde Alevilerin cemevine ibadethane diyemiyor. Veya eşcinsellerin yasal güvenceye kavuşması lazım diyemiyor. Ben Alevi değilim, eşcinsel bir tercihim de yok, ama bunları hak-hukuk noktasında güvenceye kavuşturmak lazım. Orada burada dayak yememeleri lazım. Sırf cinsel ve mezhebî tercihlerinden dolayı ötekileştirilmemeleri lazım. Bunu söyleyemez. Onun dayandığı taban var. “Tayyip eşcinselleri savunuyor” dedirtmemek için bu lafları edemez. “Tayyip içkiye sıcak bakıyor; ne yani içki helal mi diyor şimdi” derler diye bu tür işlere giremiyor.

Demokrasi anlayışı?

Demokrasi anlayışı zayıf, ilkel. Yani “Hakkâri’den, Çorum’dan topladığım oyla gelir buradaki ağaçları keserim” diyor, “Yüzde 50 aldım” diyor. Sandıktan çıkanla her şeyi yaparım düşüncesi çok geri bir demokrasi anlayışı. Şimdi özyönetim diye, demokratik özerklik diye bir şey var. Bir bölgedeki bir konuyu o bölgenin ahalisine soracaksın. Sen istediğin kadar çok oy almış ol. O senin ülke genelindeki temsilini ifade eder. Yerel konularda yine o bölgenin ahalisine sorman lazım. Mesela Gezi Parkı’nı Beyoğlu halkına sorman, Beyoğlu içerisinde referandum yapman lazım. Gerekirse İstanbul’da.

Öte yandan, şehircilik, mimari anlayışı da geri. Bir şehir ve meydan ne anlama gelir? Meydanın kimliği nedir? Neye meydan denir? Diyor ki, “Yenikapı’ya denize çakıl dolduracağız, orada geniş bir arazi yapacağız, gidin yürüyüşünüzü orada yapın; burada artık miting yapılmayacak.” Bu, şehir ve meydan kültürü olmadığını gösteriyor. Çünkü miting denizde yapılmaz. Eline mikrofonu alıp konuşacaksın, masmavi denize doğru konuşacaksın, olmaz bu. Mitingin psikolojisinde insanlar şehrin en merkezî yerinde seslerini başkalarına duyurmak isterler.

Bir tür “sen neymişsin be abi” durumu yaşanıyor

ÜLKEDEKİ dindar-seküler kutuplaşmasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Tayyip Erdoğan gerilimi oraya oturtmaya çalışsa da öyle bir şey olmayacak. O Ankara’daki Melih Gökçek taktiği. Yüzde 70 sağcı mukaddesatçı oylar, yüzde 30 sol oylar diye. Bu dengeye oturtmaya çalışıyor. Onun için bu yüzde 70’e oynuyor. O oyları almak için her şeyi yapıyor. MHP’yi çekmek için milliyetçi söylemlere giriyor, muhafazakârı çekmek için dinî söylemlere giriyor. Ama Gezi Parkı’ndaki şey bu ayrımı da ortadan kaldırdı. Ben Türkiye’de sosyal adalete ağırlık veren, biraz daha sol bir dil kullanan dindar hareketlerin gelecekte yükseleceğini düşünüyorum. Yani ya CHP daha fazla dindarlaşacak, ya da AKP sosyal adalet söylemlerine daha fazla ağırlık verecek, zayıfı, güçsüzü ve ezileni savunacak. Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğü gün bizim savunduğumuz şeyleri savunacak; daha iktidardan düşme eğilimlerini gördü hemen değindi. Beni yıkacaklar psikolojisine girer girmez hemen dünya sistemine karşı çıkan kahraman rollerine bürünecek. Hâlbuki daha önce İstanbul’u finans merkezi yapacağız diyordu. Bankacılar bilmiyor mu, hükümet devrilirse kaos çıkar, işler daha da kötü olur. Bir alternatif yok yani. Kendisine bir ders verilmek isteniyor sadece. “Fazla ileri gitme, bu kadar diktatörce davranma, bizim de işimize gelmez” diyorlar. Ama o, kimse bana ders veremez, kimse beni hizaya çekemez psikolojisinde. Gençler, bankalar, zenginler, kendi tabanı, milletvekili hiç kimse hizaya çekemez, bir tür ‘sen neymişsin be abi’ durumu…