GEZİ’DE KARŞILAŞAN DİNDARLIKLAR (2)

Gezi Parkı’ndaki protestocuların tamamı değilse de çok büyük bir bölümü, Türkiye Müslümanlarının laik kesimini teşkil ediyordu. Bu kitlenin önemli bir kesiminin zihninde, ortalama olarak belli bazı muhafazakârlık imgeleri mevcuttu.

Bunlardan biri, “kadere” ve siyasi otoritelere boyun eğen, aldatılmaya müsait, eğitim seviyesi düşük muhafazakârlar. İkincisi, ülkeye er ya da geç şeriatın getirilmesini arzu eden, bu yönde de çalışmaları olan, ellerine yeterince güç geçtiği zaman laiklerin yaşam alanlarına ve tarzlarına müdahalede bulunacak olan siyasal İslamcılar. Diğer bir grup ise 2002’den beri iktidarda olan, dini kendi emellerine ve haksızlıklarına “alet eden” güç sahipleri, ve onlarla birlikte gittikçe büyüyen yeni elit sınıf.

Gezi tecrübesi laik kesime, Türkiye’deki muhafazakâr dindarlığın bu kesimlerle sınırlı olmadığını, daha farklı muhafazakârlık tiplerinin de var olduğu gerçeğini gösterdi, önceden bilenlere ise yeniden hatırlattı. Karşılaştıkları ve onlara göre “yeni” olan bu dindar imgesi, dini kuralları özel yaşamında uygulamada hassas olan, özgürlükçü, sosyal ve siyasi konularda duyarlı, farklılıklara saygılı bir tipti. “Muhafazakâr- dindar” bir başbakanın yaptığı bazı icraatların, bilhassa laik yaşam tarzına yönelik birer tehdit olarak algılanan söylemlerinin protesto edildiği bir eylemde aktif olarak rol almaları, bu konuda doğal olarak çok etkili oldu.

Parkta gece- gündüz bulunan muhafazakâr eylemciler, özellikle de başörtülü genç kadınlar, bu açıdan en dikkat çeken unsurdu. İktidarda “kendilerini temsil eden” bir parti olmasına rağmen, koruma refleksi geliştirmek yerine, şehir ve çevre politikaları, polis şiddeti, din istismarı, otoriterleşme gibi konulardaki itirazlarını açıklıkla dile getiriyorlardı. 

Röportaj yaptığım genç bir kadın eylemci, CHP seçmeni olan anne- babasının yaşadığı değişimi şöyle açıklamıştı: “Benim annem dindar bir insan. Ama başörtülü gördü mü tüyleri kalkıyordu; bu konuda gördüğüm en sert insanlardan biriydi. O bile yumuşadı artık. İlk gün gittiğimde beni aradı sordu, ‘Orada başörtülüler de var mı gerçekten?’ diye. Şimdi anne- babalarımız da anladı, anlamaları da çok kısa sürdü. ‘Hepsi öyle değilmiş’ demeye başladılar.Toplumdaki derin kutuplaşmaların Gezi eylemleriyle oldukça törpülendiğine inanıyorum ben.

Bireysel katılımların yanı sıra, Tokat ilinden gelen bir İslamcı dernek olan “tokad” üyeleri, mescitte ve kendi çadırlarının yanında namaz kılanlar, Gezi’deki muhafazakâr- dindar katılımın belirgin ögelerindendi. Bunlarla birlikte, Taksim Meydanı’ndan Gezi Parkı’na giriş bölümünde ilk karşılaşılan çadırın sahibi olan Antikapitalist Müslümanlar grubu, “Mülk Allah’ındır” ve “Allah, emek, özgürlük” gibi sloganlarıyla hiç şüphesiz parkın en renkli ve ilgi çekici gruplarından biriydi. “Aynı dünyaların insanları” olarak görülmelerine rağmen hükümetin ekonomi politikalarını ve ahlaki tutumlarını net bir şekilde eleştiriyorlardı.

Kendisiyle yaptığım söyleşide İhsan Eliaçık, AK Parti iktidarı döneminde yaşananları“abdestli kapitalizm” olarak vasıflandırmış ve “Dindarların mala- mülke dalması, harama bakması, iktidarın sermayeyi doğru kullanmaması, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları” gibi durumlara tepkilerinden dolayı parka geldiklerini söylemişti.

Eliaçık’a göre de kendilerinin parktaki varlıkları ve eylemleri, Gezi’de bir dindar- laik buluşmasına ve protestocuların din karşıtı olduklarına dair iddiaların çürütülmesine yardımcı olmuştu: “Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Kur’an okuduk, dua ettik. Binlerce vatandaş da geldi ‘âmin’ dedi. Ertesi gün de Cuma namazı kıldık ve insanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Hâlâ geliyorlar, sarılıyorlar, ağlıyorlar…

(Bu yazı 13 Haziran 2014 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

Reklamlar

GEZİ’DE KARŞILAŞAN DİNDARLIKLAR

Gezi Parkı protestolarıyla birlikte oluşan yeni bir sivil muhalefet türünün gücü karşısında toplumu kutuplaştırma politikalarının tercih edilmesi ve protestoların içine bir şekilde şiddet unsurunun karışmasıyla birlikte, parkta oluşan yeni siyasi ve sosyal iklim ister istemez gölgede kaldı.

Parkın biber gazları, manipülasyonlar, provokasyonlar ve istismarlarla çevrelenmesi, içeride yeşeren yeni toplumsal gerçekliklerin Türkiye kamuoyunun büyük bir kısmının dikkatinden kaçmasına neden oldu.

Olayların, haberlerin ve iddiaların birbirine karışmasının sonucunda, kaçınılmaz olarak birbirinden farklı algılar ve kanaatler oluştu.

Gezi’yi değerlendirirken kimi ilk günlerindeki ‘doğal’ oluşumu esas aldı, kimi sonraki süreci. Kimi sadece parkta oluşan havayı ele alarak oradaki sıradışı ve yeni olan toplumsal- siyasi havayı önemsedi, kimi diğer eylem yerlerindeki atmosferi ve bazı olumsuzlukları gözardı edemeyeceğimizi savundu.

Toplam üç yazı içinde, bütün eylemlerin toplu ve geniş çaplı analizinden ziyade, Gezi Parkı’nda teneffüs ettiğim havanın özelliklerinden birini değerlendireceğim…

Gezi Parkı protestosunun en önemli ve değerli özelliği, Türkiye’nin birbirinden oldukça kopuk hâlde yaşayan, biraraya gelmeleri hayal dahi edilemeyen kesimlerini bir park içerisinde toplayabilmesi idi.

Dünya görüşleri, siyasi düşünceleri, içinde yetiştikleri gelenekler, gelir ve eğitim düzeyleri birbirinden farklı olan kesimlerin parkta karşılaşmaları, yeni etkileşim biçimlerini beraberinde getirdi.

Bu buluşma ve etkileşimlerde en dikkatimi çeken unsur, parkta farklı dinselliklerin buluşması ve bu buluşmanın ülkenin siyasi ve toplumsal geleceğine yönelik sunduğu bazı heyecan verici işaretler idi.

Konuyu ilgi çekici kılan diğer bir faktör ise, eylemler sürecinde toplumda oluşan ya da oluşturulan kutuplaşmanın daha çok din etrafında yoğunlaşmasıydı. Camiye ayakkabıyla girmek, camide içki içmek, Gezi Parkı’nda fuhuş yapmak, başörtülü kadınlara tacizlerde bulunmak gibi haber ve iddialarla birlikte, sözkonusu kutuplaşmanın tansiyonu gittikçe daha da arttı.

Halkın bir kısmının taşıdığı algıya göre protestocular laik, inançsız ve dine saygısız insanlardan oluşuyordu, hedefleri ise dindar başbakan ile hükümeti, ve onların temsil ettiğine inanılan dindar halk ve onların değerleri idi; gelgelelim, parktaki durum bundan daha farklıydı…

Türkiye Müslümanlarını din ile ilişkileri açısından kabaca sınıflandırırken kullanılan “muhafazakâr- dindar” ve “seküler” (laik) tanımlamalarını kullanırsak, bu iki kesim, protestolar sürecinde parkta gerçekleşen buluşmanın neticesinde kendi bilgileri ve pratikleri dışındaki başka bazı dinsellik ve dindarlıklarla tanıştılar.

Karşılaşmalar çeşitli şekillerde oldu; gerek protesto sürecinde hayata geçirilen bazı ritüellere tanıklık ederek, gerek bu ritüellere bizzat ve bilfiil katılarak, gerekse park içinde gerçekleştirdikleri muhtelif sosyalleşme şekilleriyle…

Bu karşılaşmaların neticesinde ‘sivil’ olan din, kendisine ‘resmîleşme’ yoluna girmiş olan dinden ve siyasi iktidarın temsil etmekte olduğu İslam anlayışından ayrı bir alan açmaya çalıştı.

Dindarlığın ve İslam’ın siyaset anlayışının mutlaka böylesi bir iktidarla tanımlanmak zorunda olmadığını, farklı düşünce ve eylemlerin de pekâlâ mümkün ve var olduğunu gösterdi.

Bunun yanı sıra, toplumdaki farklı din pratiklerini ve dindarlıkları temsil eden insanlar, aynı alanda nasıl birarada yaşanabileceğini hem bizzat tecrübe ettiler, hem de göstermiş oldular…

 (Haftaya laik kesimin tecrübelerini değerlendirelim.)

(Bu yazı 05.06.2014 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

“Muhafazakârlar eğlenceyi kaçırdı”

(Bu röportaj ilk olarak 13.08.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlandı.)

(PDF dosyası için tıklayınız: Ihsan Eliacik Roportaji – 13.08.13)

Gezi eylemlerinin en çok öne çıkan isimlerinden biriydi İhsan Eliaçık. Polis kordonu altındaki Taksim Meydanı’nda kılınan Cuma namazları, Gezi Parkı’nda kutlanan Miraç Kandili’yle Eliaçık’ın etrafında toplanan “antikapitalist Müslümanlar” bir anda bütün Türkiye’nin ilgi odağı oldu. Antikapitalist Müslümanlar, Ramazan boyunca düzenledikleri Yeryüzü İftarları’yla çok farklı kesimleri mütevazı sofralarda biraraya getirdi.

İhsan Eliaçık, Gezi eylemlerininde yaşananları, hükümet çevresinden gelen “darbe” iddialarını ve son aylarda artan kutuplaşmayı Taraf’a değerlendirdi.

Gezi Parkı eylemleri geniş bir alana yayıldı. Herhangi bir organizasyon olmadan bu kadar yayılmasının sebebi neydi sizce?

Şimdi bu tür hareketleri, biri bir düğmeye bastı ve herkes harekete geçti diye açıklamak bir halüsinasyondur. Böyle bir şey yok. Bu sahici bir harekettir ve toplumda bir karşılığı vardır. Bu şunu gösteriyor: Toplumda birikmiş bir öfke var ve bu birikmiş öfkeler bir şekilde dışarı çıkıyor.

Herkesin öfke sebebi farklı farklı. Mesela Gezi Parkı’nda bu işin çekirdeğini oluşturan gençlere bakacak olursak, bunlara 90 kuşağı deniyor. 1990’da doğan biri, 12 yaşından 23 yaşına gelene kadar ekranlarda hep Tayyip Erdoğan’ı seyretti, başka biri yok. Gençler, onun tarzından pek haz etmiyor. Hegemonik ve buyurgan bir üslubu var, bunu da sevmiyorlar. Tayyip Erdoğan, çocuğunun uzun saç bırakmasına, favorilerine, küpelerine karışan, bundan hoşlanmayan ve çocuğuyla sürekli bir gerilim içinde olan muhafazakâr baba tiplemesinde. Çocuklar öyle görüyor onu, “rahat bırak bizi” diyorlar.

Eylemciler arasında başka kimler vardı?

Gençlerin dışında, bu tepki dışarı yayılınca, AK Parti’nin on bir yıllık icraatlarından memnuniyetsizlik içerisinde olan bir Ulusalcı CHP tabanı var; onlar da “Cumhuriyet elden gidiyor” diye bir duygu içindeler ve bu duygu içlerinde acayip bir öfke biriktirmiş vaziyette. Onlar da bu nedenden ortaya çıktılar.

Siz ve grubunuz?

Biz de, sayıca çok olmasa bile söylem gücü olarak çok önemli bir yerde duran bir fikriyata sahibiz. Biz bu döneme “abdestli kapitalizm” diyoruz. Dindarların mala-mülke dalması, harama batması, bilgiyi, iktidarı ve serveti edinme ve kullanma biçimleri, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları, bu gibi şeylere tepkiliyiz.

Başka dikkat çeken gruplar var mıydı?

Bir de diğer sol örgütler vardı. Onlar güçleri azalmış olsa da, 150- 200’er kişilik gruplar hâlinde orada yer alıyorlardı. Üzerinde düşünülmesi gereken bir başka şey de taraftarlar; ağırlıklı olarak Beşiktaş taraftarı olan Çarşı grubu başta olmak üzere tabi.

Sizden ve bireysel katılanlardan başka dindarlar, dinî cemaatler yoktu, neden sizce?

Burayı dine karşı olan, çağdaş, modern, laik, darbeci, Ergenekoncu bir kesim olarak görüyorlar ve Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine inanmış durumdalar. Yani onlara göre burada din düşmanları, darbeciler ve dış güçler var. Din düşmanları, camiye ayakkabıyla giriyorlar, başörtülülere saldırıyorlar; darbeciler, eski Ergenekoncular, ilk fırsatta hemen geri gelmek istiyorlar, sandık dışı yolla hükümeti devirip tekrar eski vesayet günlerine bizi geri götürmek istiyorlar; bir de dış güçler, yani “faiz lobisi” dediği küresel dış güçler düğmeye bastı, Başbakan da ona karşı savaşan kahraman pozisyonlarına girdi. Bunun üçü de aslı-astarı olmayan şeyler, ama insanlar inanıyor ve Başbakan’ın etrafında sarılıyorlar, “Onu yedirtmeyiz!” diye.

Bunların bir gerçekliği yoksa korku veya öfkenin asıl sebebi nedir peki?

Şu anda AK Parti iktidardan düşse işini kaybedecek en az yüz bin kişi var. Bunlar muhafazakâr yeni sınıftır. Yeni yatırım yaptılar, iyi para kazanıyorlar. Rantın, nemanın dibine vurmuş vaziyetteler. Bunu kaybetmekten ödleri kopuyor. Sadece kaybetmekten değil, hesap sorulacağından endişe ediyorlar. Silivri’ye tıkılacağız, ellerimize kelepçeler vurulacak, bundan sonraki hayatımız mahkemelerde sürünerek geçecek endişesine kapılmış vaziyetteler ve can havliyle sarılıyorlar, bu hususta kimseyi affetmiyorlar. Öfkelerinin sebebi bu.

Bu durumda siz kafaları karıştıran bir konumdaydınız, değil mi?

Şimdi biz orada ne yapmış olduk? Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Yani Kur’an-ı Kerim okuduk; Yasin Suresi’ni, dua ettik. Ertesi gün gündüz de aynı yerde Cuma namazı kıldık. İnsanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Bu iki sahne bazılarının din düşmanlığı iddiasını çökertti. Çökertince acayip sinirlendiler.

Parktaki gruplar içinde kendinize en yakın hissettiğiniz hangisiydi?

Çevreci gençler ve taraftar grupları derim, diğer sol gruplardan ziyade. Nitekim Miraç gecesi Taksim’e Çarşıgrubuyla beraber girdim. Kaldı ki bu hareket dozerlerin önüne çıkılarak başladı. Yarın tank yürüsün tankın da önüne çıkarım; darbeye de karşıyım çünkü. Ben darbeden çok çektim; bir daha darbe falan kaldıramayız, bu yaştan sonra hiç çekemeyiz.

Din üzerinden kutuplaşma nasıl o kadar hızlı olabildi sizce?

Dindar insanlara, kafadan “bunlar dinsiz” dediğin zaman sorgulamaya gerek duymadan “o zaman orada işimiz olamaz” diyorlar hâliyle. Sol modern çevrelerle muhafazakâr çevreler arasındaki, veya sol ile sağ arasındaki ana mesele daima dindir. Döner dolaşır, bir ağaç meselesi dinde düğümlenir. Camiye girdiler, bira içtiler, camide dine hakaret ettiler, Allah’a küfrettiler, budur yani. Bu Türkiye’nin Müslüman bir ülke oluşu ve dinin sosyolojik yerinin çok köklü oluşundan kaynaklanıyor. Biz solcu arkadaşlara da bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu din meselesini çözmeden hiçbir şey çözemezsiniz; oradan başlayacaksınız. O nedenle bizim burada durduğumuz yer çok önemli. Bütün planlar yeniden düşünülmek durumunda. Millet zannediyor ki Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği o havaalanında toplananlar Türkiye’nin dindarları, burada toplananlar dinsizleri ya da modern hayat sürmek isteyenleri, dine hakaret edenleri falan. Şimdi buradan dindar bir görüntü geldi; namaz kılındı, ezan sesleri yükseldi, kandil kutlandı. Ne olacak şimdi? Her şeyi yeni baştan düşünecekler!

Çarşı grubunun diğerlerinden farkı nedir?

Çok politik bir grup. İçlerinde ülkücü de var, ulusalcı var, Kürt olan, PKK eğilimi olan bile var, ama Beşiktaşlılık çatısı altında birleşmişler. Taraftar grubu diye bir şey var. Türk siyasi hayatına giriyor taraftarlar. Fenerbahçeliler vardı, Galatasaraylılar vardı, Beşiktaşlılar vardı. Toplasan bütün sol fraksiyonlar Beşiktaşlılar grubu kadar etmez. Sildi süpürdü, damgayı vurdu. Hani bunlar bir şeye karışmazdı, hani futbol bunları uyuşturmuştu? Türkiye’nin gündemini sarstılar. Ben bunu anlamaya çalışıyorum sadece. Birincisi taraftarlar, ikincisi, neşeliler, eğlenirken direniyorlar. Bunların direnme biçimlerini anlamıyor bazıları; bunlar eğlenirken direniyorlar. Adam dans ederken, amigoluk yaparken aslında direniyor. Bu şuradan belli ki, gitmiyor, polisin önüne yatıyor. Gezi grubundaki gençler de öyle. Mini etekli kız, erkekler kaçarken o polis taşlıyor, göğüslerini açıp “su sıkma kurşun sık” diye bağırıyor. Ben gözlerimle gördüm. Burada başka bir şey var; bunu muhafazakârlar kesinlikle kaçırmış vaziyetteler. Yani din düşmanları, darbeciler ve dış güçler sendromuna girerek bunu kaçırdılar, anlayamadılar. Onların birilerinin oyuncağı olduklarını zannediyorlar.

Dine ve dindarlara karşı bir hareket olduğunu düşünmüyorsunuz o hâlde?

Yok canım, öyle şey yok. Eğer olsa bile, dine ve başörtüsüne karşı olmayacağını düşünüyorum. Adam onu eleştiriyor, o da diyor ki sen benim dinime saldırdın. O senin iktidarın karşısındaki tutumunu eleştiriyor hâlbuki. Diyelim bir başörtülü AKP’yi övdü, sen de tuttun onu eleştirdin; başörtüsüne saldırdı diye yaygara yapıyor. Başörtülüleri eleştiremeyecek miyiz? Dışarıda başörtülülere yapılan taciz haberleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu şöyle yorumlamak gerekir: Eskiden beri biriken bir kin ve öfke var. Adam başörtüsünü gördüğü zaman al görmüş İspanyol boğası gibi burnundan soluyabilir. Fakat bu genel olarak bir başörtüsü düşmanlığı yapıldığı manasına gelmez. Böyle kıyıda kenarda bir-iki olay olmuş olabilir.

Dindar kitlenin sizinle ilgili algısı olumsuz görünüyor. Bundan endişeli misiniz?

Ben yazan bir adamım, esasında politik bir figür değilim. Ben şu âna kadar siyasetçi olacağımı hiç düşünmeden konuştum. Siyasete girsem beni bir sürü yerden vurabilirler. Ne açıdan? Benim tefsir kitabımı açarlar, orada farklı bir sürü görüşler, yorumlar, teviller var. Oradan “şunu şöyle söylüyor, bunu böyle söylüyor” diye dindarı ürkütmek için kullanır. Sen bunları niye söyledin? İyi de ben siyasetçi olacağımı hiç düşünmedim ki! Olmayacağım da zaten. Girmem ben siyasete, alakam yok!

Sizin Başbakan’la ilgili temel eleştirileriniz nelerdir?

Tayyip Erdoğan’ın din anlayışı sorunlu. Mesela o kadar özgürlükçü olduğunu iddia ettiği hâlde Alevilerin cemevine ibadethane diyemiyor. Veya eşcinsellerin yasal güvenceye kavuşması lazım diyemiyor. Ben Alevi değilim, eşcinsel bir tercihim de yok, ama bunları hak-hukuk noktasında güvenceye kavuşturmak lazım. Orada burada dayak yememeleri lazım. Sırf cinsel ve mezhebî tercihlerinden dolayı ötekileştirilmemeleri lazım. Bunu söyleyemez. Onun dayandığı taban var. “Tayyip eşcinselleri savunuyor” dedirtmemek için bu lafları edemez. “Tayyip içkiye sıcak bakıyor; ne yani içki helal mi diyor şimdi” derler diye bu tür işlere giremiyor.

Demokrasi anlayışı?

Demokrasi anlayışı zayıf, ilkel. Yani “Hakkâri’den, Çorum’dan topladığım oyla gelir buradaki ağaçları keserim” diyor, “Yüzde 50 aldım” diyor. Sandıktan çıkanla her şeyi yaparım düşüncesi çok geri bir demokrasi anlayışı. Şimdi özyönetim diye, demokratik özerklik diye bir şey var. Bir bölgedeki bir konuyu o bölgenin ahalisine soracaksın. Sen istediğin kadar çok oy almış ol. O senin ülke genelindeki temsilini ifade eder. Yerel konularda yine o bölgenin ahalisine sorman lazım. Mesela Gezi Parkı’nı Beyoğlu halkına sorman, Beyoğlu içerisinde referandum yapman lazım. Gerekirse İstanbul’da.

Öte yandan, şehircilik, mimari anlayışı da geri. Bir şehir ve meydan ne anlama gelir? Meydanın kimliği nedir? Neye meydan denir? Diyor ki, “Yenikapı’ya denize çakıl dolduracağız, orada geniş bir arazi yapacağız, gidin yürüyüşünüzü orada yapın; burada artık miting yapılmayacak.” Bu, şehir ve meydan kültürü olmadığını gösteriyor. Çünkü miting denizde yapılmaz. Eline mikrofonu alıp konuşacaksın, masmavi denize doğru konuşacaksın, olmaz bu. Mitingin psikolojisinde insanlar şehrin en merkezî yerinde seslerini başkalarına duyurmak isterler.

Bir tür “sen neymişsin be abi” durumu yaşanıyor

ÜLKEDEKİ dindar-seküler kutuplaşmasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Tayyip Erdoğan gerilimi oraya oturtmaya çalışsa da öyle bir şey olmayacak. O Ankara’daki Melih Gökçek taktiği. Yüzde 70 sağcı mukaddesatçı oylar, yüzde 30 sol oylar diye. Bu dengeye oturtmaya çalışıyor. Onun için bu yüzde 70’e oynuyor. O oyları almak için her şeyi yapıyor. MHP’yi çekmek için milliyetçi söylemlere giriyor, muhafazakârı çekmek için dinî söylemlere giriyor. Ama Gezi Parkı’ndaki şey bu ayrımı da ortadan kaldırdı. Ben Türkiye’de sosyal adalete ağırlık veren, biraz daha sol bir dil kullanan dindar hareketlerin gelecekte yükseleceğini düşünüyorum. Yani ya CHP daha fazla dindarlaşacak, ya da AKP sosyal adalet söylemlerine daha fazla ağırlık verecek, zayıfı, güçsüzü ve ezileni savunacak. Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğü gün bizim savunduğumuz şeyleri savunacak; daha iktidardan düşme eğilimlerini gördü hemen değindi. Beni yıkacaklar psikolojisine girer girmez hemen dünya sistemine karşı çıkan kahraman rollerine bürünecek. Hâlbuki daha önce İstanbul’u finans merkezi yapacağız diyordu. Bankacılar bilmiyor mu, hükümet devrilirse kaos çıkar, işler daha da kötü olur. Bir alternatif yok yani. Kendisine bir ders verilmek isteniyor sadece. “Fazla ileri gitme, bu kadar diktatörce davranma, bizim de işimize gelmez” diyorlar. Ama o, kimse bana ders veremez, kimse beni hizaya çekemez psikolojisinde. Gençler, bankalar, zenginler, kendi tabanı, milletvekili hiç kimse hizaya çekemez, bir tür ‘sen neymişsin be abi’ durumu…