“Ülke kendisinin özel malıymış gibi davranıyor”

OLYMPUS DIGITAL CAMERAGezi Parkı’nda yaptığım yoğun röportaj trafiğinden sonra, 2013 Haziran’ının 9’unu 10’una bağlayan gecenin yarısında Taksim Meydanı’ndan en yakın metrobüs durağına kadar yürümem gereken yarım saatlik yolda kırk dört yaşında bir hanımefendiyle tanıştık. Bir elinde Türkiye bayrağı, diğerinde çantasıyla yorgun bir şekilde evine doğru gidiyordu. Yol tarifini sorduğumda aynı istikamete gittiğini ve beni durağa kadar götürebileceğini söyledi; ben de kendisine yol boyunca Gezi ile ilgili röportaj yapıp sesini kaydetmeyi teklif ettim, kabul etti.

Boğaziçi üniversitesi İngilizce öğretmenliği mezunuymuş. Hizmet sektöründe yöneticilik yapmış, Amerika’da dört yıl çalışmış ve birkaç yıl önce de Türkiye’ye dönmüş, serbest çevirmenlik işiyle meşgulmüş. Annesi Türk babası İtalyan, kendisi de annesinin dinini tercih ederek müslüman olan bu hanımefendi, başından beri “direniş”in içinde olduğunu söyledi ve “Bu direniş neye karşı tam olarak?” diye başlayan sorularımın hepsini şu şekilde cevaplandırdı:

Ben ömrü hayatımda siyasetle ilgilenmedim. Zaten asosyal bir insanım. Sosyal realistim, yani olup bitenleri kabul edip onların değiştirilemeyeceğini savunuyordum. Çünkü insanların doğası belli. Sadece biz değil, hiçbir yerde demokrasiyi tam olarak yapamadığımız için, insanın eline fazla güç verildiği zaman ve onu kontrol edebilecek çok etkili mekanizmalar olmadığı zaman tabii ki o insan bozulacaktır. Biz olsak biz de öyle oluruz. Çoğunluk olarak öyle diyelim yani. O yüzden, çok öyle dert edinen falan biri değildim. Evimde televizyon var, bağlı değil. Sadece istediğim bazı belgeselleri falan indirip izleyen biriydim. Ömrümde de kırmızı ışıkta yaya olarak karşıdan karşıya geçmedim, hiçbir polisle de sorunum olmadı. Ama şu durumda… Bu olayın özeti nedir diye sorarsan: Şimdi biz, kim olduğu önemli değil, mevki olarak, bu insanı bize hizmet etsin diye oraya koyduk, parasını da biz ödüyoruz. Polis de bizim, onun da parasını biz ödüyoruz. Ama o mevkideki başbakan, sanki onlar kendisinin özel adamlarıymış gibi davranıyor şu anda ve bütün ülke de kendisinin özel malıymış gibi davranıyor. Oysa ki büyük önemli kararlar vermeden önce bize sorması gerekiyor. Biz koyduk onu oraya, bize hizmet etmek için orada, kendi canının istediğini yapsın diye değil! Şimdi bana kimse gelip de kürtaj yaptıramazsın diyemez! Çünkü ben istersem yaptırırım, istemezsem yaptırmam; istersem günaha girerim, istemezsem girmem. Ona karışamaz. Ne annem, ne babam, ne de o karışamaz; yasak koyamaz! İçerim, içmem. Ben bir bardak bira içtiğim zaman uykum gelir, o ayrı. Ama canım isterse içerim. Yani beni günaha girmekten koruyamaz. Ayrıca başka şeyleri de bastıramaz. Çok daha ileri şeyler var; çalmalar, çırpmalar vs.

Şimdi ben ne gördüm? Ben kendi halinde yaşayan biriydim. Tuzum da kuru, paramı da kazanıyorum, çok da iyi okullarda okudum, her şeyim var, gayet rahatım. Ama gördüm, bu insanlar orada Gezi Parkı’nda oturuyorlardı ve hiçbir şey yapmıyorlardı; ellerinde silah yoktu, sopa yoktu. Sabaha karşı sanki bunlar azılı teröristlermiş gibi, sen parasını halkın ödediği o polisleri üstüne sal, olmaz! Bu benim gözümde şuna benziyor: Şimdi biz burada küçük bir çocuğu döven bir adam görürsek, ben şahsen gider adamı döverim, durdururum! Aynı şey. Biz ülkemizi çok seviyoruz, burası çok güzel bir yer. Ve Türk insanı da süper kaliteli insanlar; bunu hak etmiyorlar. Ayrıca da, niye?

Geçen hafta bir fuarda tercümanlık yapıyordum ve son günümde, işten çıkmadan bir lavaboya gideyim dedim; çünkü çıkışta direnişe gideceğim ve orada lavabo sorunu var. Üç gün o fuara gittiğim için oradaki temizlikçi kızlar beni tanıyordu. Kapalı bir kız vardı. Çok genç; on sekiz yaşında ve görsen acayip saf. “Abla bitti mi?” dedi. Her gün görüyordu, yine üstümü değiştiriyordum. Elbiseyle gidiyoruz, topuklu ayakkabı, sonra çıkarıyoruz tabi, giyiniyoruz. “Evet” dedim, “şimdi bak Taksim’e gidiyorum.” Dedi ki bana, “ya niye bağırıyorlar, ne istiyorlar?” Ben de durdum, düşündüm, yani ben buna nasıl izah edeyim, yani aramızda o kadar büyük bir bilgi ve algı uçurumu var ki! Kızı görebiliyorum, sınırlarını görebiliyorum. En sonunda, kıza bir cevap da verebilmek için, “önemli kararlar alınacağı zaman bize sorulsun istiyoruz” dedim. Sonra çıkıp kendi kendime düşünürken, kıza bir cevap vermek için öyle söyledim ama aslında gerçekten de öyle olduğunu fark ettim. Başka talepler de vardı ve sonunda bir şekilde uzlaşılacaktır ama asıl konu bu: Mühim kararlar alınırken bana sor! Çünkü burası benim de memleketim ve ben seni başbakan yaptım diye kendini bulunmaz Hint kumaşı, matah bir şey zannetme! Ben değil miyim bu ülkenin sahibi, yetmiş milyonla birlikte?

Onun da üzerine, böyle bir şey olduğunda, yok “bunlar alkoliktir” gibi hakarete varan laflar, hatta daha da kötü şeyler… “Açık kadınlar ya satılıktır ya kiralıktır.” Vallahi yani öyle biri değilim ama koyacaktım şöyle üzerime satılık ya da kiralık diye bir şey, öyle gelecektim buraya. Olur mu öyle şey, bir başbakana yakışır mı? Bu, evine aldığın şoförün seni dövmesi falan gibi!

Şu anda da en büyük üzüntüm, bu olanlar değil, siyasetçilerin yaptığı değil; olur olur, yapar yapar. Dünyada zorba çok…. Twitter ve Facebook’la götürüyoruz bütün haberleşme işlerini ve birer klavye komandosu olduk. Düşün ki benim Facebook hesabım açık bile değildi bu olaylardan önce ve de “kitap okuyun, niye Facebook’la uğraşıyorsunuz?” diyen kıl bir tipim yani ben. Ama benim en üzüldüğüm şey: Söylemesi bile kötü ama, ‘diğer tarafın’ tweet’lerini, yazdıklarını görünce çok üzülüyorum. Çünkü sanki onlar başka bir gezegende, biz başka bir gezegende gibi olduk. Yani müslümanlar ve müslüman olmayanlar gibi; halbuki herkes müslüman! Ve orada yapılan planlar, “eylemcilerin içine onların kılığında girip birbirlerine düşürelim, inşallah yüzlercesi ölür de bu iş biter…” Şimdi buradakiler diyor çiçek, böcek, barış… Onlar diyor öldürmek, kesmek, asmak… Olayları da görüyorsunuz, araya girenler, taş atanlar polisle beraber filan. Bunlar çok üzücü. Yani benim düşüncemde, başbakanın veya bakanların, en zenginler listesine girenlerin, hepsinin söylediği veya yaptığı hiçbir şey önemli değil. Çünkü yalan da söylüyor olabilir, gerçeği de. O benim kontrolümde değil. Ama bu insanlarla, yani halkın bir kısmıyla diğer kısmını birbirine düşürmelerine çok üzülüyoruz hepimiz de.

Biz geceleri burada kalıyoruz bazen. Gündüz iş aksam direniş seklinde. Bu altı ay gider yani, insanlar bundan vazgeçmez. Tanışıyoruz burada insanlarla. Bir tane dalgıç, bir tane dansçı çocuk İTÜ’den, bir tane on sekiz yaşında kız öğrenci. Bunların her birine sor, sana benzer şeyler söyleyeceklerdir… Biz Bağdat Caddesi’nde oturan çocuklara “Cadde çocukları” diyoruz, yeni nesil. Mesela biz onlara birazcık kıl oluyorduk; konuşmaları falan kötü, bir garip konuşuyorlar, züppe çocuklar. “Kültürleri sadece para” diyorduk. Kötü eğitimin de sonucu. Aileleri de zengin ama çocuklarda bir şey yok falan. Sonra dedim ki, özür dilerim artık böyle bir şey demeyeceğim. Çünkü Gezi’de bir kulübe yakılmıştı. Zavallım bunlar toplanmışlar, o yangını söndürmeye çalışıyorlar. Bir tanesi de kayıt olsun diye videoya çekiyor ve tam “Cadde çocuğu” ağzıyla anlatıyor, “Bakın gördüğünüz gibi biz topluyoruz, hiçbir zarar vermedik, burayı da biz yakmadık, tam aksine biz söndürdük” diye. Onu duydum, dedim ki sonra hepsinden özür diliyorum, bir daha hiçbirine bir laf etmeyeceğim.

Bu direniş dine, dindarlara, dindarların güçlenmesine karşı bir hareket diyenler varmış. Ne münasebet! Güçlenmesi derken… İktidara gelen zenginleşir şekerim, bunu hepimiz biliyoruz yani! İtiraz buna olsaydı, biz ilk AKP iktidara geldiği zaman zaten olay çıkarırdık. Herkes itiraz ederdi, yerden yere atlardı. Hiç gördün mü öyle bir şey?

Ben İngilizce ses kayıtlarının deşifre edilmesi işini de yapıyorum. Dışişlerinin konuşmaları gelir bana, Davutoğlu’nun, Babacan’ın… Onları da zaten bu yolla tanıdım. Arkadaşlarıma anlattım, “bak biliyor musun, biz o ilimde değiliz, ama bunlar güzel bir dış politika yürütüyorlar, bak dışarıda bunları bunları demiş.” Ve biz gurur duyduk. Mesela çevirinin birinde sordular, Avrupa Birliği’ne girerseniz Euro kullanacak mısınız? “Yok, biz kendi paramızdan memnunuz” dedi, oh dedim, çok sevindim! Yani memnunduk. Tabi benim bazı itirazlarım vardı, herkesin vardır. Mesela burada okullarda öğretmen yokken bunlar bazı yabancı ülkelere milyonlarca dolar yatırım yapıyor, Cezayir, Fas filan gibi “bahar” yaşayan ülkelere… Tamam dedim, aslında bu daha uzun bir stratejinin bir parçası olabilir. Neticede Avrupa gittikçe fakirleşiyor, krizde. Bu fakir ülkelerde de bir halt yok, bizden alabilirler. O yüzden bir ihracat yeri olarak değerlendirilebilir, çünkü Avrupa’ya yapılan ihracat düştü. Tamam dedim, böyle bir strateji olabilir.

Ama eğitimle başladı, o 4+4+4 sistemiyle müfredatın içini boşaltmaları… Siyasetten ve komplolardan hiç anlamam, o yüzden neden öyle yaptılar bilmiyorum ama bile bile eğitimin içini boşaltmak çok hayırlı bir iş olmasa gerek. Okulların, öğretmenlerin durumunun iyileştirilmesiyle ilgili bir şey yapılmıyor, o da ayrı bir konu.

Sonra askerlerin ve gazetecilerin mahkemeleri. Mahkeme demeye bin şahit ister, olacak iş değil! Bu bizi çok sinirlendirdi. Hatta orada aslında artık bardak doldu yani. Okuduğum gazetenin, yani Cumhuriyet’in gazetecisi Mustafa Balbay, üç senedir hapiste, hücrede. Bir gazeteci niye içeri girer?

Sonra, herkes her şeyi söyleyemiyor. Mesela kardeşim radyoda program yapıyor, onu televizyona taşıyalım diyoruz ama düşündüğü programın Amerika’daki benzerleri gibi her istediğini söyleyebilecek mi, emin değiliz, o yüzden değişik bir haliyle yapmayı planlıyor. Ülkede düşünce özgürlüğü yok.

Sonra, arkasından bir sürü daha şey. İçki ile ilgili düzenlemeler mesela. Şimdiye kadar böyle bir düzenleme yoktu ve hepimiz gayet iyiydik, hiçbir problem yoktu. Niye durduk yerde çıkarıyorsun?

Sonra, kürtaj konusu. Ben Amerika’da yaşarken, Cumhuriyetçiler kürtaj yasaklansın diye baskı yaparken biz o tartışmalara gülüyorduk ve o insanlara diyorduk ki, ‘o beğenmediğiniz Türkiye’de bir kere bile mevzubahis olmadı bu kürtaj olayı; bildik bileli serbesttir, hiç kimse de bunu düşünmedi!” Ama şimdi burada… Ne gerek var, bırak kim ne istiyorsa yapsın!

Sonra üç çocuk meselesi. Nasıl bir amaçla “illa üç çocuk yap” denilebilir? Zaten dünya hepimize yirmi yıl daha yetecek. Bu bilimsel olarak belli. Hem o bir başbakan, biz bunun için mi koyduk oraya, kaç çocuk yapılacağını söylemesi için mi? Şimdi Türk halkının epeyce bir bölümü de çok da okumuş etmiş, bilgili entelektüel insanlar değil, yiyor yani, ne bilsin, kanıyor! Bu üç çocuğu neye göre belirledin hem? Zorla yapacaksın demiyor tabi artık, yuh yani! Ama isterim yaparım, istemezsem yapmam. Bu onun yetkisini aşan bir şey.

Yine de bir şey demiyorduk. Reyhanlı da oldu bir şey demedik. Dedik ama bu kadar demedik. Ama yani orada, Gezi Parkı’nda yatan üç çocuğun beş çocuğun üzerine sabaha karşı, sanki Usame bin Ladin operasyonu yapar gibi bu zavallı çocukların üzerine gitmesi…

Sonra, polislere de çok acıyoruz. Geçen Beşiktaş vapuruna gidiyorum, polisler de vardı orada öbek öbek. Zavallımlar, aralarında çok genç çocuklar da vardı, orada bir duvarın üstüne oturmuşlar. Ben de çok yorulmuştum, aralarında bir tane boş yer vardı, gittim oturdum. Zavallım, bir tanesi kız arkadaşını arıyordu, bir tanesi annesini, işte “akşam bakalım, bilmiyorum” falan gibi bir şeyler söylüyordu. Baktım, şimdiye kadar hiç bir sorunumuz olmamış. İnan o anda ne yapmak istedim biliyor musun? Birinin yanına gidip, “ya üzülmeyin ya, bunlar geçer, biz barışırız sonra, sizi yine severiz” diyesim geldi. Çünkü yazık, kendi halkının şu anda düşmanı olmuş durumda. Sinir krizi geçirenler mi istersin, ağlayanlar mı istersin… Korkunç bir şey! Bu onlar için çok büyük bir travma. Sonra hakiki bir şey için ihtiyacımız olacak, bunların hepsi paralanmış olacak…

 

 

Reklamlar

GEZİ’DE KARŞILAŞAN DİNDARLIKLAR (2)

Gezi Parkı’ndaki protestocuların tamamı değilse de çok büyük bir bölümü, Türkiye Müslümanlarının laik kesimini teşkil ediyordu. Bu kitlenin önemli bir kesiminin zihninde, ortalama olarak belli bazı muhafazakârlık imgeleri mevcuttu.

Bunlardan biri, “kadere” ve siyasi otoritelere boyun eğen, aldatılmaya müsait, eğitim seviyesi düşük muhafazakârlar. İkincisi, ülkeye er ya da geç şeriatın getirilmesini arzu eden, bu yönde de çalışmaları olan, ellerine yeterince güç geçtiği zaman laiklerin yaşam alanlarına ve tarzlarına müdahalede bulunacak olan siyasal İslamcılar. Diğer bir grup ise 2002’den beri iktidarda olan, dini kendi emellerine ve haksızlıklarına “alet eden” güç sahipleri, ve onlarla birlikte gittikçe büyüyen yeni elit sınıf.

Gezi tecrübesi laik kesime, Türkiye’deki muhafazakâr dindarlığın bu kesimlerle sınırlı olmadığını, daha farklı muhafazakârlık tiplerinin de var olduğu gerçeğini gösterdi, önceden bilenlere ise yeniden hatırlattı. Karşılaştıkları ve onlara göre “yeni” olan bu dindar imgesi, dini kuralları özel yaşamında uygulamada hassas olan, özgürlükçü, sosyal ve siyasi konularda duyarlı, farklılıklara saygılı bir tipti. “Muhafazakâr- dindar” bir başbakanın yaptığı bazı icraatların, bilhassa laik yaşam tarzına yönelik birer tehdit olarak algılanan söylemlerinin protesto edildiği bir eylemde aktif olarak rol almaları, bu konuda doğal olarak çok etkili oldu.

Parkta gece- gündüz bulunan muhafazakâr eylemciler, özellikle de başörtülü genç kadınlar, bu açıdan en dikkat çeken unsurdu. İktidarda “kendilerini temsil eden” bir parti olmasına rağmen, koruma refleksi geliştirmek yerine, şehir ve çevre politikaları, polis şiddeti, din istismarı, otoriterleşme gibi konulardaki itirazlarını açıklıkla dile getiriyorlardı. 

Röportaj yaptığım genç bir kadın eylemci, CHP seçmeni olan anne- babasının yaşadığı değişimi şöyle açıklamıştı: “Benim annem dindar bir insan. Ama başörtülü gördü mü tüyleri kalkıyordu; bu konuda gördüğüm en sert insanlardan biriydi. O bile yumuşadı artık. İlk gün gittiğimde beni aradı sordu, ‘Orada başörtülüler de var mı gerçekten?’ diye. Şimdi anne- babalarımız da anladı, anlamaları da çok kısa sürdü. ‘Hepsi öyle değilmiş’ demeye başladılar.Toplumdaki derin kutuplaşmaların Gezi eylemleriyle oldukça törpülendiğine inanıyorum ben.

Bireysel katılımların yanı sıra, Tokat ilinden gelen bir İslamcı dernek olan “tokad” üyeleri, mescitte ve kendi çadırlarının yanında namaz kılanlar, Gezi’deki muhafazakâr- dindar katılımın belirgin ögelerindendi. Bunlarla birlikte, Taksim Meydanı’ndan Gezi Parkı’na giriş bölümünde ilk karşılaşılan çadırın sahibi olan Antikapitalist Müslümanlar grubu, “Mülk Allah’ındır” ve “Allah, emek, özgürlük” gibi sloganlarıyla hiç şüphesiz parkın en renkli ve ilgi çekici gruplarından biriydi. “Aynı dünyaların insanları” olarak görülmelerine rağmen hükümetin ekonomi politikalarını ve ahlaki tutumlarını net bir şekilde eleştiriyorlardı.

Kendisiyle yaptığım söyleşide İhsan Eliaçık, AK Parti iktidarı döneminde yaşananları“abdestli kapitalizm” olarak vasıflandırmış ve “Dindarların mala- mülke dalması, harama bakması, iktidarın sermayeyi doğru kullanmaması, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları” gibi durumlara tepkilerinden dolayı parka geldiklerini söylemişti.

Eliaçık’a göre de kendilerinin parktaki varlıkları ve eylemleri, Gezi’de bir dindar- laik buluşmasına ve protestocuların din karşıtı olduklarına dair iddiaların çürütülmesine yardımcı olmuştu: “Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Kur’an okuduk, dua ettik. Binlerce vatandaş da geldi ‘âmin’ dedi. Ertesi gün de Cuma namazı kıldık ve insanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Hâlâ geliyorlar, sarılıyorlar, ağlıyorlar…

(Bu yazı 13 Haziran 2014 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

GEZİ’DE KARŞILAŞAN DİNDARLIKLAR

Gezi Parkı protestolarıyla birlikte oluşan yeni bir sivil muhalefet türünün gücü karşısında toplumu kutuplaştırma politikalarının tercih edilmesi ve protestoların içine bir şekilde şiddet unsurunun karışmasıyla birlikte, parkta oluşan yeni siyasi ve sosyal iklim ister istemez gölgede kaldı.

Parkın biber gazları, manipülasyonlar, provokasyonlar ve istismarlarla çevrelenmesi, içeride yeşeren yeni toplumsal gerçekliklerin Türkiye kamuoyunun büyük bir kısmının dikkatinden kaçmasına neden oldu.

Olayların, haberlerin ve iddiaların birbirine karışmasının sonucunda, kaçınılmaz olarak birbirinden farklı algılar ve kanaatler oluştu.

Gezi’yi değerlendirirken kimi ilk günlerindeki ‘doğal’ oluşumu esas aldı, kimi sonraki süreci. Kimi sadece parkta oluşan havayı ele alarak oradaki sıradışı ve yeni olan toplumsal- siyasi havayı önemsedi, kimi diğer eylem yerlerindeki atmosferi ve bazı olumsuzlukları gözardı edemeyeceğimizi savundu.

Toplam üç yazı içinde, bütün eylemlerin toplu ve geniş çaplı analizinden ziyade, Gezi Parkı’nda teneffüs ettiğim havanın özelliklerinden birini değerlendireceğim…

Gezi Parkı protestosunun en önemli ve değerli özelliği, Türkiye’nin birbirinden oldukça kopuk hâlde yaşayan, biraraya gelmeleri hayal dahi edilemeyen kesimlerini bir park içerisinde toplayabilmesi idi.

Dünya görüşleri, siyasi düşünceleri, içinde yetiştikleri gelenekler, gelir ve eğitim düzeyleri birbirinden farklı olan kesimlerin parkta karşılaşmaları, yeni etkileşim biçimlerini beraberinde getirdi.

Bu buluşma ve etkileşimlerde en dikkatimi çeken unsur, parkta farklı dinselliklerin buluşması ve bu buluşmanın ülkenin siyasi ve toplumsal geleceğine yönelik sunduğu bazı heyecan verici işaretler idi.

Konuyu ilgi çekici kılan diğer bir faktör ise, eylemler sürecinde toplumda oluşan ya da oluşturulan kutuplaşmanın daha çok din etrafında yoğunlaşmasıydı. Camiye ayakkabıyla girmek, camide içki içmek, Gezi Parkı’nda fuhuş yapmak, başörtülü kadınlara tacizlerde bulunmak gibi haber ve iddialarla birlikte, sözkonusu kutuplaşmanın tansiyonu gittikçe daha da arttı.

Halkın bir kısmının taşıdığı algıya göre protestocular laik, inançsız ve dine saygısız insanlardan oluşuyordu, hedefleri ise dindar başbakan ile hükümeti, ve onların temsil ettiğine inanılan dindar halk ve onların değerleri idi; gelgelelim, parktaki durum bundan daha farklıydı…

Türkiye Müslümanlarını din ile ilişkileri açısından kabaca sınıflandırırken kullanılan “muhafazakâr- dindar” ve “seküler” (laik) tanımlamalarını kullanırsak, bu iki kesim, protestolar sürecinde parkta gerçekleşen buluşmanın neticesinde kendi bilgileri ve pratikleri dışındaki başka bazı dinsellik ve dindarlıklarla tanıştılar.

Karşılaşmalar çeşitli şekillerde oldu; gerek protesto sürecinde hayata geçirilen bazı ritüellere tanıklık ederek, gerek bu ritüellere bizzat ve bilfiil katılarak, gerekse park içinde gerçekleştirdikleri muhtelif sosyalleşme şekilleriyle…

Bu karşılaşmaların neticesinde ‘sivil’ olan din, kendisine ‘resmîleşme’ yoluna girmiş olan dinden ve siyasi iktidarın temsil etmekte olduğu İslam anlayışından ayrı bir alan açmaya çalıştı.

Dindarlığın ve İslam’ın siyaset anlayışının mutlaka böylesi bir iktidarla tanımlanmak zorunda olmadığını, farklı düşünce ve eylemlerin de pekâlâ mümkün ve var olduğunu gösterdi.

Bunun yanı sıra, toplumdaki farklı din pratiklerini ve dindarlıkları temsil eden insanlar, aynı alanda nasıl birarada yaşanabileceğini hem bizzat tecrübe ettiler, hem de göstermiş oldular…

 (Haftaya laik kesimin tecrübelerini değerlendirelim.)

(Bu yazı 05.06.2014 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)