“Muhafazakârlar eğlenceyi kaçırdı”

(Bu röportaj ilk olarak 13.08.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlandı.)

(PDF dosyası için tıklayınız: Ihsan Eliacik Roportaji – 13.08.13)

Gezi eylemlerinin en çok öne çıkan isimlerinden biriydi İhsan Eliaçık. Polis kordonu altındaki Taksim Meydanı’nda kılınan Cuma namazları, Gezi Parkı’nda kutlanan Miraç Kandili’yle Eliaçık’ın etrafında toplanan “antikapitalist Müslümanlar” bir anda bütün Türkiye’nin ilgi odağı oldu. Antikapitalist Müslümanlar, Ramazan boyunca düzenledikleri Yeryüzü İftarları’yla çok farklı kesimleri mütevazı sofralarda biraraya getirdi.

İhsan Eliaçık, Gezi eylemlerininde yaşananları, hükümet çevresinden gelen “darbe” iddialarını ve son aylarda artan kutuplaşmayı Taraf’a değerlendirdi.

Gezi Parkı eylemleri geniş bir alana yayıldı. Herhangi bir organizasyon olmadan bu kadar yayılmasının sebebi neydi sizce?

Şimdi bu tür hareketleri, biri bir düğmeye bastı ve herkes harekete geçti diye açıklamak bir halüsinasyondur. Böyle bir şey yok. Bu sahici bir harekettir ve toplumda bir karşılığı vardır. Bu şunu gösteriyor: Toplumda birikmiş bir öfke var ve bu birikmiş öfkeler bir şekilde dışarı çıkıyor.

Herkesin öfke sebebi farklı farklı. Mesela Gezi Parkı’nda bu işin çekirdeğini oluşturan gençlere bakacak olursak, bunlara 90 kuşağı deniyor. 1990’da doğan biri, 12 yaşından 23 yaşına gelene kadar ekranlarda hep Tayyip Erdoğan’ı seyretti, başka biri yok. Gençler, onun tarzından pek haz etmiyor. Hegemonik ve buyurgan bir üslubu var, bunu da sevmiyorlar. Tayyip Erdoğan, çocuğunun uzun saç bırakmasına, favorilerine, küpelerine karışan, bundan hoşlanmayan ve çocuğuyla sürekli bir gerilim içinde olan muhafazakâr baba tiplemesinde. Çocuklar öyle görüyor onu, “rahat bırak bizi” diyorlar.

Eylemciler arasında başka kimler vardı?

Gençlerin dışında, bu tepki dışarı yayılınca, AK Parti’nin on bir yıllık icraatlarından memnuniyetsizlik içerisinde olan bir Ulusalcı CHP tabanı var; onlar da “Cumhuriyet elden gidiyor” diye bir duygu içindeler ve bu duygu içlerinde acayip bir öfke biriktirmiş vaziyette. Onlar da bu nedenden ortaya çıktılar.

Siz ve grubunuz?

Biz de, sayıca çok olmasa bile söylem gücü olarak çok önemli bir yerde duran bir fikriyata sahibiz. Biz bu döneme “abdestli kapitalizm” diyoruz. Dindarların mala-mülke dalması, harama batması, bilgiyi, iktidarı ve serveti edinme ve kullanma biçimleri, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları, bu gibi şeylere tepkiliyiz.

Başka dikkat çeken gruplar var mıydı?

Bir de diğer sol örgütler vardı. Onlar güçleri azalmış olsa da, 150- 200’er kişilik gruplar hâlinde orada yer alıyorlardı. Üzerinde düşünülmesi gereken bir başka şey de taraftarlar; ağırlıklı olarak Beşiktaş taraftarı olan Çarşı grubu başta olmak üzere tabi.

Sizden ve bireysel katılanlardan başka dindarlar, dinî cemaatler yoktu, neden sizce?

Burayı dine karşı olan, çağdaş, modern, laik, darbeci, Ergenekoncu bir kesim olarak görüyorlar ve Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine inanmış durumdalar. Yani onlara göre burada din düşmanları, darbeciler ve dış güçler var. Din düşmanları, camiye ayakkabıyla giriyorlar, başörtülülere saldırıyorlar; darbeciler, eski Ergenekoncular, ilk fırsatta hemen geri gelmek istiyorlar, sandık dışı yolla hükümeti devirip tekrar eski vesayet günlerine bizi geri götürmek istiyorlar; bir de dış güçler, yani “faiz lobisi” dediği küresel dış güçler düğmeye bastı, Başbakan da ona karşı savaşan kahraman pozisyonlarına girdi. Bunun üçü de aslı-astarı olmayan şeyler, ama insanlar inanıyor ve Başbakan’ın etrafında sarılıyorlar, “Onu yedirtmeyiz!” diye.

Bunların bir gerçekliği yoksa korku veya öfkenin asıl sebebi nedir peki?

Şu anda AK Parti iktidardan düşse işini kaybedecek en az yüz bin kişi var. Bunlar muhafazakâr yeni sınıftır. Yeni yatırım yaptılar, iyi para kazanıyorlar. Rantın, nemanın dibine vurmuş vaziyetteler. Bunu kaybetmekten ödleri kopuyor. Sadece kaybetmekten değil, hesap sorulacağından endişe ediyorlar. Silivri’ye tıkılacağız, ellerimize kelepçeler vurulacak, bundan sonraki hayatımız mahkemelerde sürünerek geçecek endişesine kapılmış vaziyetteler ve can havliyle sarılıyorlar, bu hususta kimseyi affetmiyorlar. Öfkelerinin sebebi bu.

Bu durumda siz kafaları karıştıran bir konumdaydınız, değil mi?

Şimdi biz orada ne yapmış olduk? Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Yani Kur’an-ı Kerim okuduk; Yasin Suresi’ni, dua ettik. Ertesi gün gündüz de aynı yerde Cuma namazı kıldık. İnsanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Bu iki sahne bazılarının din düşmanlığı iddiasını çökertti. Çökertince acayip sinirlendiler.

Parktaki gruplar içinde kendinize en yakın hissettiğiniz hangisiydi?

Çevreci gençler ve taraftar grupları derim, diğer sol gruplardan ziyade. Nitekim Miraç gecesi Taksim’e Çarşıgrubuyla beraber girdim. Kaldı ki bu hareket dozerlerin önüne çıkılarak başladı. Yarın tank yürüsün tankın da önüne çıkarım; darbeye de karşıyım çünkü. Ben darbeden çok çektim; bir daha darbe falan kaldıramayız, bu yaştan sonra hiç çekemeyiz.

Din üzerinden kutuplaşma nasıl o kadar hızlı olabildi sizce?

Dindar insanlara, kafadan “bunlar dinsiz” dediğin zaman sorgulamaya gerek duymadan “o zaman orada işimiz olamaz” diyorlar hâliyle. Sol modern çevrelerle muhafazakâr çevreler arasındaki, veya sol ile sağ arasındaki ana mesele daima dindir. Döner dolaşır, bir ağaç meselesi dinde düğümlenir. Camiye girdiler, bira içtiler, camide dine hakaret ettiler, Allah’a küfrettiler, budur yani. Bu Türkiye’nin Müslüman bir ülke oluşu ve dinin sosyolojik yerinin çok köklü oluşundan kaynaklanıyor. Biz solcu arkadaşlara da bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu din meselesini çözmeden hiçbir şey çözemezsiniz; oradan başlayacaksınız. O nedenle bizim burada durduğumuz yer çok önemli. Bütün planlar yeniden düşünülmek durumunda. Millet zannediyor ki Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği o havaalanında toplananlar Türkiye’nin dindarları, burada toplananlar dinsizleri ya da modern hayat sürmek isteyenleri, dine hakaret edenleri falan. Şimdi buradan dindar bir görüntü geldi; namaz kılındı, ezan sesleri yükseldi, kandil kutlandı. Ne olacak şimdi? Her şeyi yeni baştan düşünecekler!

Çarşı grubunun diğerlerinden farkı nedir?

Çok politik bir grup. İçlerinde ülkücü de var, ulusalcı var, Kürt olan, PKK eğilimi olan bile var, ama Beşiktaşlılık çatısı altında birleşmişler. Taraftar grubu diye bir şey var. Türk siyasi hayatına giriyor taraftarlar. Fenerbahçeliler vardı, Galatasaraylılar vardı, Beşiktaşlılar vardı. Toplasan bütün sol fraksiyonlar Beşiktaşlılar grubu kadar etmez. Sildi süpürdü, damgayı vurdu. Hani bunlar bir şeye karışmazdı, hani futbol bunları uyuşturmuştu? Türkiye’nin gündemini sarstılar. Ben bunu anlamaya çalışıyorum sadece. Birincisi taraftarlar, ikincisi, neşeliler, eğlenirken direniyorlar. Bunların direnme biçimlerini anlamıyor bazıları; bunlar eğlenirken direniyorlar. Adam dans ederken, amigoluk yaparken aslında direniyor. Bu şuradan belli ki, gitmiyor, polisin önüne yatıyor. Gezi grubundaki gençler de öyle. Mini etekli kız, erkekler kaçarken o polis taşlıyor, göğüslerini açıp “su sıkma kurşun sık” diye bağırıyor. Ben gözlerimle gördüm. Burada başka bir şey var; bunu muhafazakârlar kesinlikle kaçırmış vaziyetteler. Yani din düşmanları, darbeciler ve dış güçler sendromuna girerek bunu kaçırdılar, anlayamadılar. Onların birilerinin oyuncağı olduklarını zannediyorlar.

Dine ve dindarlara karşı bir hareket olduğunu düşünmüyorsunuz o hâlde?

Yok canım, öyle şey yok. Eğer olsa bile, dine ve başörtüsüne karşı olmayacağını düşünüyorum. Adam onu eleştiriyor, o da diyor ki sen benim dinime saldırdın. O senin iktidarın karşısındaki tutumunu eleştiriyor hâlbuki. Diyelim bir başörtülü AKP’yi övdü, sen de tuttun onu eleştirdin; başörtüsüne saldırdı diye yaygara yapıyor. Başörtülüleri eleştiremeyecek miyiz? Dışarıda başörtülülere yapılan taciz haberleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu şöyle yorumlamak gerekir: Eskiden beri biriken bir kin ve öfke var. Adam başörtüsünü gördüğü zaman al görmüş İspanyol boğası gibi burnundan soluyabilir. Fakat bu genel olarak bir başörtüsü düşmanlığı yapıldığı manasına gelmez. Böyle kıyıda kenarda bir-iki olay olmuş olabilir.

Dindar kitlenin sizinle ilgili algısı olumsuz görünüyor. Bundan endişeli misiniz?

Ben yazan bir adamım, esasında politik bir figür değilim. Ben şu âna kadar siyasetçi olacağımı hiç düşünmeden konuştum. Siyasete girsem beni bir sürü yerden vurabilirler. Ne açıdan? Benim tefsir kitabımı açarlar, orada farklı bir sürü görüşler, yorumlar, teviller var. Oradan “şunu şöyle söylüyor, bunu böyle söylüyor” diye dindarı ürkütmek için kullanır. Sen bunları niye söyledin? İyi de ben siyasetçi olacağımı hiç düşünmedim ki! Olmayacağım da zaten. Girmem ben siyasete, alakam yok!

Sizin Başbakan’la ilgili temel eleştirileriniz nelerdir?

Tayyip Erdoğan’ın din anlayışı sorunlu. Mesela o kadar özgürlükçü olduğunu iddia ettiği hâlde Alevilerin cemevine ibadethane diyemiyor. Veya eşcinsellerin yasal güvenceye kavuşması lazım diyemiyor. Ben Alevi değilim, eşcinsel bir tercihim de yok, ama bunları hak-hukuk noktasında güvenceye kavuşturmak lazım. Orada burada dayak yememeleri lazım. Sırf cinsel ve mezhebî tercihlerinden dolayı ötekileştirilmemeleri lazım. Bunu söyleyemez. Onun dayandığı taban var. “Tayyip eşcinselleri savunuyor” dedirtmemek için bu lafları edemez. “Tayyip içkiye sıcak bakıyor; ne yani içki helal mi diyor şimdi” derler diye bu tür işlere giremiyor.

Demokrasi anlayışı?

Demokrasi anlayışı zayıf, ilkel. Yani “Hakkâri’den, Çorum’dan topladığım oyla gelir buradaki ağaçları keserim” diyor, “Yüzde 50 aldım” diyor. Sandıktan çıkanla her şeyi yaparım düşüncesi çok geri bir demokrasi anlayışı. Şimdi özyönetim diye, demokratik özerklik diye bir şey var. Bir bölgedeki bir konuyu o bölgenin ahalisine soracaksın. Sen istediğin kadar çok oy almış ol. O senin ülke genelindeki temsilini ifade eder. Yerel konularda yine o bölgenin ahalisine sorman lazım. Mesela Gezi Parkı’nı Beyoğlu halkına sorman, Beyoğlu içerisinde referandum yapman lazım. Gerekirse İstanbul’da.

Öte yandan, şehircilik, mimari anlayışı da geri. Bir şehir ve meydan ne anlama gelir? Meydanın kimliği nedir? Neye meydan denir? Diyor ki, “Yenikapı’ya denize çakıl dolduracağız, orada geniş bir arazi yapacağız, gidin yürüyüşünüzü orada yapın; burada artık miting yapılmayacak.” Bu, şehir ve meydan kültürü olmadığını gösteriyor. Çünkü miting denizde yapılmaz. Eline mikrofonu alıp konuşacaksın, masmavi denize doğru konuşacaksın, olmaz bu. Mitingin psikolojisinde insanlar şehrin en merkezî yerinde seslerini başkalarına duyurmak isterler.

Bir tür “sen neymişsin be abi” durumu yaşanıyor

ÜLKEDEKİ dindar-seküler kutuplaşmasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Tayyip Erdoğan gerilimi oraya oturtmaya çalışsa da öyle bir şey olmayacak. O Ankara’daki Melih Gökçek taktiği. Yüzde 70 sağcı mukaddesatçı oylar, yüzde 30 sol oylar diye. Bu dengeye oturtmaya çalışıyor. Onun için bu yüzde 70’e oynuyor. O oyları almak için her şeyi yapıyor. MHP’yi çekmek için milliyetçi söylemlere giriyor, muhafazakârı çekmek için dinî söylemlere giriyor. Ama Gezi Parkı’ndaki şey bu ayrımı da ortadan kaldırdı. Ben Türkiye’de sosyal adalete ağırlık veren, biraz daha sol bir dil kullanan dindar hareketlerin gelecekte yükseleceğini düşünüyorum. Yani ya CHP daha fazla dindarlaşacak, ya da AKP sosyal adalet söylemlerine daha fazla ağırlık verecek, zayıfı, güçsüzü ve ezileni savunacak. Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğü gün bizim savunduğumuz şeyleri savunacak; daha iktidardan düşme eğilimlerini gördü hemen değindi. Beni yıkacaklar psikolojisine girer girmez hemen dünya sistemine karşı çıkan kahraman rollerine bürünecek. Hâlbuki daha önce İstanbul’u finans merkezi yapacağız diyordu. Bankacılar bilmiyor mu, hükümet devrilirse kaos çıkar, işler daha da kötü olur. Bir alternatif yok yani. Kendisine bir ders verilmek isteniyor sadece. “Fazla ileri gitme, bu kadar diktatörce davranma, bizim de işimize gelmez” diyorlar. Ama o, kimse bana ders veremez, kimse beni hizaya çekemez psikolojisinde. Gençler, bankalar, zenginler, kendi tabanı, milletvekili hiç kimse hizaya çekemez, bir tür ‘sen neymişsin be abi’ durumu…

Reklamlar

GEZİ’NİN HER TARAFINA

Gezi Parkı ile başlayan ve çeşitli nedenlerle ülkeye yayılan protesto eylemleri bir anda öyle bir hale geldi ki neredeyse ülke ikiye bölündü, çok insanda inanılması güç bir gerginlik, diğer tarafa karşı akıl almaz bir nefret dili var olaya başladı. Takdir edersiniz ki, bir ülke için şahit olunabilecek en olumsuz, en üzücü durumlardan biriyle karşı karşıyayız. Bu durumda, olayları yerinde görme ve hala gözlemleme imkânı olan, eylemlere olumlu ve olumsuz bakan onlarca kişiyle detaylı söyleşiler yapmış biri olarak şu noktaları hatırlatmakta fayda görüyorum:

Gezi Parkı’ndaki eylemleri başlatanlar, oranın park olarak devam etmesini arzulayan şehir sakinleri. Bu ancak saygı duyulması gereken bir tutum. AVM karşıtlığı üzerine gelenler de öyle. Polisin aşırı güç kullanarak yaptığı müdahaleler üzerine gelip destek olmak isteyen binlerce insan var. Ben şuna rahatlıkla tanıklık ediyorum: Gezi Parkı’nda sevgi dolu ve ülkesi için her şeyini feda etmeye hazır yüzlerce insan var, binlerce insan da her gün destek amaçlı olarak ziyarete geliyor. Kesinlikle “birkaç yüz kişilik iyi niyetli naif bir grup” diye tarif edilerek geçiştirilmesi mümkün olmayan, iş ve okulları olan, eğitimli büyük bir kitle.

İlk gelen insanlar ve gruplardan sonra gerek aynı konulardan şikâyetçi olup destek vermeye gelen, gerekse hükümetle ilgili kendi şikâyetlerini öyle bir ortamda dile getirmeyi bir fırsat bilip gelen bireyler, örgütler ve dernekler de var. Şikâyetleri ve talepleri farklı farklı olan bütün bu insanların, örgüt ve derneklerin ortak talebi, herkesin gerçek anlamda özgürce yaşayabileceği, daha demokratik bir Türkiye. Yok sayılmamak, dinlenilmek istiyorlar. Hatta şu kadarını diyeyim: Alınan kararların sonucu aynı olsa bile kendilerinin varlığına ve düşüncesine saygı gösterildiği takdirde bunu sorun bile etmeyecekleri çok belli. Kimi seçimlerdeki %10 barajından dolayı ülke için alınan kararlarda temsil edilemediğinden şikâyetçi, kimi de Başbakanın dışlayıcı, yok sayıcı ve zaman zaman cepheleştirici söylemlere sahip olduğunu iddia ediyor… Bunun çok insani bir durum olduğunu takdir etmek gerektiğini düşünüyorum. Bir ailenin reisinin, Pazar günü pikniklerini nerede yapacaklarını, eşine sormadan emrivakiyle söylemesinin eşinde oluşturacağı rahatsızlık gibi…

Bütün bunlarla birlikte, parkta yasadışı ve şiddet yanlısı bazı sol örgütlerin uzantıları var, bu kesin. Bir de yurtdışı bağlantısı olan, ajanlık ve provokatörlük yapanlar vardır, bu ihtimali de hiç uzak görmüyorum. Hatta olayların geniş bir alana yayılmasının, bir kısım yabancı basının ve bazı ülkelerin olaylardan memnuniyet duyarcasına ve insanı şüpheye sevk edecek şekilde haberler yapmasının altında bütün bunların uluslararası bir organizasyona dönüşmesi ihtimalini de yabana atamayız. Ama bu bir açıdan çok normal değil mi? Tarihte ve günümüzde, başka ülkelerde de bazı bölünmeler ve çatışmalar yaşandığı zaman ilgili olan her ülke kendince hesaplar yapıp olaya direkt ya da dolaylı olarak müdahil olmaz mı? Bu müdahale bazen muhaliflere silah yardımı yapmakla olur, bazen medyayı liderlerin aleyhinde propaganda için kullanarak olur, bazen de provokatör ve ajanlarını ülkede istihdam ederek olur. Bunların doğruluğu ve yanlışlığı ayrı bir konu; söylemek istediğim, biz ülkemizin içinde huzuru elden kaçırırsak, birbirimizle çatışmacı bir dile sahip olmaya başlarsak kötü niyetli herkes bundan kendince istifade etme yoluna bakacaktır. Bu durumda yapılacak en makul hareketin, birliğimizi, birbirimize karşı saygı ve sevgimizi muhafaza etmeye çalışmak, yangına körükle gitmemek olduğunu düşünüyorum.

Eylemcilerin başörtülülere sataşıp sözlü ve fiili tacizde bulunduğu haberleri dolaşıyor. Bunları bizzat yaşayanlarla ve arkadaşı yaşadığı için bu durumdan endişelenenlerle söyleşilerimiz oldu. Lanetlenmesi gereken, şikâyet edilip cezalandırılması gereken bu tutumlar, tarihteki bölücü ve halkın bir kısmını bir kısmına adeta düşman edici politika ve tutumların günümüze yansımaları. Başörtülü kız öğrenciler ve hanımefendiler, geçmişte gerek devletin gerekse halkın, hatırlanması bile çok acı verici kötü muamelelerine maruz kaldılar. Eğitim ve iş imkanları derinden sarsıldığı gibi, hayatları boyunca travmalar yaşayacakları psikolojik bir şiddeti de yaşadılar. Üstelik hala kamu kurumlarında çalışamamak gibi, bazı sosyal ve resmi ortamlarda dışlanmak veya hor görülmek gibi bir mağduriyeti, ülkede dindar bir hükümet olmasına rağmen hala tecrübe ediyorlar. Hayat tarzına müdahaleden bahsedilecekse bunun en derinini onlar gördüler. Yaşanan bu tatsız ortamda kadın oldukları ve görünür oldukları için maruz kaldıkları tacizler dindar kitlenin sinir uçlarına dokunuyor ve çok üzüyor, bunda hiç şüphe yok. Ama lütfen şundan emin olunsun, Gezi’de bunu konuştuğum hiç kimse, dışarıda yaşanan bu tür olayları kesinlikle tasvip etmiyor, tasvip etmemek bir yana, hepsi de kesin bir dille öyle bir muameleyi dışlıyor. Bu mağduriyeti yaşayanların hemen hepsi de Ulusalcıları işaret ettiler. Biri de, bunların daha çok orta yaşın üstündeki Ulusalcı kadınlar olduğunu söyledi. Konuştuğum Ulusalcı gençler bunu kabul etmeyerek münferit hatalar olarak niteliyor, kendilerine mal edilmesinden rahatsız oluyorlar. Bununla birlikte, ‘eski Türkiye’nin olumsuz kalıntıları olduğunu düşündüğüm bu gibi azınlıktaki insanlar ve tutumlar hala mevcut ve bu çok üzücü. Güzel bir şey var ama; yeni nesil çok daha paylaşımcı, çok daha farklılıkları kabul edici bir tavra sahip. Agnostiği de, ateisti de, solcusu da, dindarı da farklılıklara saygılı. Gezi Parkı bunun hem önemli bir göstergesi, hem de ‘yeni Türkiye’nin güzelliklerini müjdeleyici bir özelliğe sahip. Burada benimsenmesi gereken tutumun, geçmişe kıyasla azalan ve gittikçe daha da azalacağını ümit ettiğim dışlayıcı ve küçümseyici tutumların, nereden gelirse gelsin kabul edilmemesi ve kınanması olduğunu düşünüyorum.

Hayat tarzlarına müdahale edildiğinden şikâyet edenlere 28 Şubat döneminde yaşananları hatırlattığım zaman, o dönemde yaşananlara karşı duyarsız kaldıklarını, özgürlüğün ne anlama geldiğini geç fark ettiklerini itiraf eden seküler insan sayısı hiç de az değildi. Otoriter bir devletin baskısına maruz kalma durumunu Kürtler ve dindarlar çok acı şekillerde tecrübe etmişlerdi, ki hala ediyorlar, şimdi de seküler kesim aynı sorundan şikâyetçi olarak ve baskıcı devletin hangi ideolojiye sahip olursa olsun kötü olduğunun farkında olarak meydanlarda. Bu acı tecrübelerin çok yakın bir zamanda, çok güzel yeni bir Türkiye’yi doğuracağının ümidini taşıyorum. Ama burada en hayati durumun, iki tarafın da kullandığı dil, görüp duydukları karşısında sergiledikleri tavırlar olduğunu düşünüyorum. İyi ile kötüyü ayırt ederek, genelleyici ve nefret dolu ifadelerden çekinerek kucaklayıcı bir dile sahip olmak gerekiyor, özellikle de şu dönemde. Yapılan bazı yanlışları hiç dile getirmeyelim demek istemiyorum, getirilecek tabii ki yeri geldiğinde; ama argo bir dil kullanmadan, hakaret etmeden, dışlamadan, küçümsemeden, bize yapılanı başkasına yapmadan.

Eylemcilerin ve eylem destekçilerinin dikkat etmediği veya edemediği, bundan dolayı da kendi demokratik çabalarını zaafa uğratan bazı durumlar söz konusu. Bunlardan biri, sandıkta başarılı olmak gibi zor ve uzun yolu tercih etmeyip kısaca bu yolla hükümeti düşürmek isteyenlerin, bu eylemleri fırsat bilerek parkı kullanmaya çalışmaları. Bu açıdan bazı pankartlara, az da olsa küfür ve hakaret içeren sloganlar yazanların engellenmesi ve eylemin asıl amacını gölgelemelerine izin verilmemesi gerekiyor. Konu meşru demokratik taleplerden daha çok siyasi alana kaydığında doğal olarak sandıktan başka seçenek görünmüyor ve eylemler, izleyen çoğunluk halkın nazarında meşru olmayan bir görüntü veriyor. Bu konuda, bazı eylemcilerin ve özellikle de destekçilerin sosyal hayatta ve sosyal medyada kullandıkları hakaretamiz ve provokatif üslubun kendi taleplerine ne kadar zarar verdiğini açıklamaya bile gerek yok sanırım.

Başka bir sorun, aşırı ve illegal sol grupların uzantılarının mekanda yer alması, polise karşı kendilerini müdafaa etmek perdesi altında yağmacılığa ve aşırı şiddete meyletmeleri. Malum, dumanlı bir havada kimin neyi niçin yaptığı rahatlıkla birbirine karışacaktır ama Türkiye’nin ve dünyanın gözlerinin üzerlerinde olduğu böylesi bir durumda içerideki ve dışarıdaki bazı art niyetlilerin oyunlarına gelme ihtimali çok yüksek olduğu için, ülkemizin ve toplumumuzun selameti açısından çok daha dikkatli hareket etmek gerekecektir.

Hem talep ve şikâyetlerini doğru bir şekilde duyurup bütün topluma yayabilmek için, hem de ülkede baş göstermesi muhtemel bir kutuplaşmaya fırsat vermemek için, AKP tabanının hassas olduğu konulara özellikle hassasiyetle yaklaşmaları gerektiği ise diğer bir husus. Örneğin camide içki içildiğine dair haber, bu eylemlerin devamı adı altında diğer yerlerde yaşanan başörtülülere sataşma vakaları ve bazı mekanlarla arabaları yağmalama olayları. Bu gibi olumsuz haberleri belli aralıklarla ve vurgulu bir şekilde kınamaları, kesinlikle tasvip etmediklerini belirtmeleri, ülkenin diğer “yarısının” hak ve fikirlerine saygılı olduklarını daha iyi ifade etmeleri gerekiyor. Daha iyi ifade etmek diyorum, çünkü bütün bu tatsız olay ve haberleri kendileriyle de konuştum, onlar da bunu kabul ediyorlar, gereken tepkileri ellerinden geldiğince gösterdiklerini söylüyorlar, ama dikkat edilmesi gereken bu konularda yaşanan eksikliği şöyle izah ediyorlar:

Onlara göre bu eylem en büyük gücünü, belli bir partinin ve örgütün çatısı altında hareket etmemesinden alıyor. Herkes bağımsız, herkes eşit bir şekilde dayanışma içerisinde hareket ediyor, hatta bir parti, örgüt veya dernek olsa çoğunun ayrılacağını söylüyorlar. Bu “güçleri” onların aynı zamanda en büyük zaafları. Mesela Bülent Arınç’la görüşmeye giden ve bazı şartlar sunan Taksim Platformu ekibinin kendilerini temsil edemeyeceğini ifade eden çok eylemci gördüm. Bir miting esnasında topluca söylenen sloganlardan biri, “Taksim bizim, meydanlar bizim, İstanbul bizim!” şeklindeydi. Yine önde gelen kişilerden biriyle söyleşi yaparken söz konusu sloganı hatırlattım ve bu gibi ifadelerin hükümet ve seçmenleri tarafından yanlış anlaşılabileceğini söyledim. O da tam o slogandan çok rahatsız olduğunu, o sloganın aslında “biz” derken bütün halkı kastettiğini ama yanlış anlaşılması ihtimalinin yüksek olduğu için kaldırılması gerektiğini düşündüğünü, bununla birlikte, bu konuyu konuşup karara bağlayacak bir merciin de bulunmadığından duyduğu rahatsızlığı ifade etti. Başörtülülerle ilgili konuyu söylediğim kişiler ise, başörtülülere yapılan yanlış muameleleri kınadıklarını, hatta bunu açıkça söyleyen bir bildiri yayınladıklarını söylediler, ama seslerinin bütün ülkeye duyurulması konusunda medyanın bu konuda kendilerine destek çıkmadığından, üstelik yanlı haber yapıldığından çok şikâyetçiler.

Konunun devlet tarafını düşününce, yapılan çözüm politikalarının doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, benim aklıma hep şu geliyor: Dünya ile birlikte Türkiye toplumu da değişti. Ayrıca uzun uzun tartışılması gereken bazı sebeplerle toplum daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık ve daha fazla saygı istiyor. Yeni nesil, çoğunluğu itibariyle çatışmalardan uzak, farklılıklarla anlaşmaya yatkın, dünyaya açık bir halde geldi ve gelmeye devam ediyor. Başbakan R. Tayyip Erdoğan, kendisi de baskıcı bir devlet sisteminin mağdurlarından biri olarak on bir yıl önceki özgürlük ve adalet ihtiyacını fark etti, çözümünü sundu ve toplumda büyük bir hüsnükabul gördü. Denilebilir ki, şu anda bile ülkenin önemli bir nüfusunun nazarında Cumhuriyet tarihinin unutulmaz başbakanlarından biri haline gelmiş bulunuyor. Taksim Gezi Parkı ile kendisini ifade etme imkânı bulan yeni dönemi ve talepleri, yani herkesin kendisini daha rahat ifade edebileceği, kimsenin kimseye devlet yoluyla ve başka hiçbir yolla baskı uygulamayacağı, düşüncesini dayatamayacağı daha özgür bir toplum ve daha “ileri” bir demokrasi arzusuna on bir yıl önceki gibi olumlu cevap verirse, yeni Türkiye’nin, yeni neslin ve yeni dönemin unutulmaz bir ismi olarak kalacaktır.

Ben bütün bu sürecin ülkemiz için büyük hayırlara vesile olacağına dair ümidimi hiç eksiltmeden taşıyorum.