Mustafa

(Can Dündar’ın hazırladığı Mustafa isimli belgeselden derlenmiştir. EÇ)

“Elime büyük yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda istenilen devrimi, bir anda, bir darbeyle uygulayabileceğimi sanıyorum. Zira ben, başkaları gibi, bu işin halkın anlayışını yavaş yavaş alıştırmak suretiyle yapılacağını kabul etmiyorum. Buna ruhum isyan ediyor! Ben bu kadar yıl eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğümü elde etmek için hayatımı, yıllarımı harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi düzeyime çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.” (7 Temmuz 1918)

İşgal kuvvetleri ve Babıâli yakalanması için emirler yağdırırken, o, yanında bir avuç adamla, kendi deyimiyle “Bir elinde tabanca diğer elinde darağacı,” yeni bir devlet kurmaya, Ankara’ya gidiyordu. Programı kafasındaydı. Mazhar Müfit’e beş aşamada yapacaklarını anlatıp defterine kaydettirmişti: Hükümet şekli cumhuriyet olacak, padişah için gereken yapılacak, örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek. Mazhar Müfit’e,  “bu defteri kimseye gösterme” demişti. Buna henüz yanındakiler bile hazır değildi. (1919)

Bir şey yapmalı, sıkıştığı kıskaçtan kurtulmalı, bu krizden bir fırsat yaratmalıydı. İşte o noktada, şeyhülislamın kendisine yönelttiği “dinsiz” suçlamasını geri çevirmeye karar verdi. Meclisin açılısını 22 Nisan’dan, Cumaya gelen 23 Nisan’a kaydırdı. Meclisin, “Allah’ın lütfuyla Cuma günü açılacağını, saltanat ve hilafetin kurtarılması için görev yapacağını” vilayetlere bildirdi. “Açılıştan önce Hacı Bayram’da namaz kılınarak, Kur’an ve namazın nurlarından feyiz alınacaktır” dedi. Namazdan sonra Sakal-ı Şerif’le meclise yürünecek, kapıda kurban kesilip dua edilecek, minarelerden sala verilecek, vilayette hatim indirilecekti. Öyle de oldu; meclis dualarla açıldı. Mustafa Kemal başkan seçildi. Daha bir ay önce, Osmanlı Devleti’nin 700 senelik hayatının sona erdiğini duyuran adam, şimdi saltanat ve hilafeti kurtarmak için yola çıktıklarını açıklıyordu. 7 yıl sonra bu genelgesini, o günün duygu ve düşüncelerine ne kadar uymak zorunda kalındığını gösteren bir belge olarak sunacaktı. O gün dayanmak zorunda kaldığı güçlerle yarın hesaplaşacaktı!

İzmit’te gazetecilerle sabaha kadar süren sohbetlerde samimi konuştu. Konuşulanların şimdilik gizli tutulmasını istedi. Orada, başkentin Ankara olabileceğini, hilafetin baş belası olduğunu, Kürtlere anayasada yerel özerklik verildiğini söyledi. Kürtlük adına ayrı bir sınır çizmek, Türkiye’yi mahvetmek olur dedi.

İzmir’de evlendiklerinde Latife Hanım 23, kendisi 42 yaşındaydı.

3 yıla yakın süren ve geride birçok söylenti bırakan sancılı evliliğin ardından, “En büyük hatalarımdan biri evlenmekti” diyecekti. “Ordular idare ettim; ama bir kadını idare edemedim.”

Gazi, hemen kafasındaki programı ardı ardına attığı radikal adımlarla uygulamaya başladı. Ankara başkent ilan edilerek imparatorluk tamamen tasfiye edildi. 600 yıllık saltanatın ardından hilafet de lağvedildi. Medreselere kilit vuruldu. Eğitim laikleştirildi. Çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı işte!

Eski silah arkadaşları Rauf, Adnan, Ali Fuat ve Refet, savaşı birlikte kazandıkları halde bu reformların kendilerine danışılmadan yapılmasından rahatsız olup, Kazım Karabekir başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular ve muhalefete geçtiler. Ama tek muhalif onlar değildi. 1925 kışında doğuda Şeyh Sait isyanı patladı. İsyan 3 ayda bastırıldı, önderleri idam edildi. Muhalefet partisi kapatıldı. Takrir-i Sükûn kanunuyla muhalefet hepten susturuldu. Bütün güç Gazi’nin elinde toplanmıştı. Artık en sembolik, en cesur adımını atmanın zamanıydı. Mareşal üniformasını giyip, o dönemde taassubun en güçlü olduğu yerlerden olan Kastamonu’ya gitti ve Anadolu’da dinsizliğin simgesi sayılan şapkayı tanıttı. “Bunu giyin! Kadınlar da cihana yüzlerini göstersinler!” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamayacağını söyledi. 15 yıl önce ancak Osmanlı sınırlarını geçince başına takabildiği melonu kendi ülkesinde iftiharla giyecekti artık.

Kastamonu dönüşü Mazhar Müfit’i görünce ona 1919’da Ankara’ya gelirken yazdırdığı beş maddelik programı hatırlattı: “Azizim, notlarınıza bakıyor musunuz? Kaçıncı maddedeyiz?” dedi. Yola çıkarken kafasında tasarladığı devrimi altı yıl içinde büyük oranda gerçekleştirmişti. Ama bitmemişti! Dini toplumsal hayatta etkisizleştiren, Türkiye’yi Batı’yla bütünleştiren adımlar peş peşe geldi. İslami düşüncenin üretilip yeni kuşaklara devredildiği asırlık tekkeler ve zaviyeler bir günde kapatıldı. Saat ve takvim Batı’ya uyduruldu. Dönemin en gelişmiş medeni kanunu İsviçre’den alınarak kadınlara erkeklerle eşit haklar verildi ve o dönemde Gazi, Harbiye’den beri taşıdığı bıyığına veda etti.

1926 yazında İzmir’de Gazi’ye yönelik hazırlanan bir suikast bir dönemin sonunu getirdi. Milli mücadelenin kahramanları, Gazi’nin en yakınları Ali Fuat, Refet, Adnan, Rauf, Kazım Karabekir, suikast davasında sanıktılar. Silah arkadaşı Kazım’ı kurtarmayı deneyen İsmet Paşa bile tutuklanmanın esiğinden döndü. Gazi son anda paşaları affetti. Geri kalanlar ya idam edildi, ya da hapsedildi. Bir dönem yine darağaçlarıyla kapanmış, muhaliflerin kökü kazınmış, eski dostların yolları ayrılmış, devrim bir kez daha evlatlarını yemişti.

İstanbul’a giderken, orada toplanan kalabalık hakkında şöyle dedi: “(Kalbimde) heyecan yok; çünkü çok iyi biliyorum ki gün gelir bu kalabalık bizi linç etmek için de böyle toplanır.”

O dönem, Mussolini’nin heykeltıraşı Kanonika Türkiye’ye davet edildi. Gazi’nin büyük heykellerini yapması istendi.

Gazi muhalefeti silmiş, ülkedeki yegâne gücün kendisinde olduğunu göstermişti. Simdi otoritesini yerleştirme, devrimini pekiştirme, varlığını herkese hissettirme zamanıydı. Her yerden görünebilen kutsal bir varlık, otoritesi mutlak bir şef haline geliyordu. Artık söylediği kanundu. Gazete sütunları ona övgülerle doluydu. Mecliste muhalifi yoktu. Tek şefli, tek partili bu rejim, Avrupa basınına göre bir dikta rejimiydi.

Okullarda okutulsun diye kaleme aldığı Medeni Bilgiler notlarında, Türklerin, İslamiyet’i kabul etmeden önce de büyük bir millet olduğunu hatırlattı. İslamiyet’in, Türkleri diğer Müslümanlarla birleştirmediği gibi, tersine, Türklerin milli bağlarını gevşettiğini, milli hislerini uyuşturduğunu yazdı: “İlkel insanların, tabiatın her türlüsünden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirinden korktuklarını biliyoruz. İlkel insan kümelerinde ata korkusu ve büyük kabilelerde onun yerine geçen Allah korkusu, insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar cemaati Allah namına idare ederler. Bireyin hakkı, hürriyeti söz konusu değildir. İnsan fikri inkişafta ilerledikçe tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça, tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı. Bundan sonra bireyle hükümdar ve devlet arasında hak davası ve hak mücadelesi başladı.”

1929’da Cumhuriyet Gazetesi tarafından düzenlenen ilk güzellik yarışması muhtemelen Gazi’nin fikriydi.

On yılda bambaşka bir Türkiye doğmuştu. Gazi, (…) bir dönem taviz olarak anayasaya koymak zorunda kaldığı “Devletin dini İslam’dır” ifadesini de kaldırarak dini devlet işlerinden tamamen tasfiye etmiş, şahsi ibadete indirmişti. Kadınlara yasal eşitlik sağlamış, başlarını açıp eğitime çağırmıştı.

Avrupa’da yüzyıllara yayılan değişimi on yıla sığdırmıştı.

Sofra görevlilerinin anılarına göre, öğleden sonra kalkıyor, kalkar kalkmaz sigaraya başlıyor, günde üç paket sigara, on beş fincan kahve içiyor, sofrada bir büyük rakı bitiriyordu.

“Bizim devlet idaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” Son meclis konuşmasını bu sözlerle bitirdi. Son mesajı, en büyük zaferiydi belki de: İktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmek!

Reklamlar

2 thoughts on “Mustafa

  1. Yazi icin tesekkurler, cok ilginc ayrintilarla birlikte C. Dundarin uslubu da dikkat cekici…bir ara, reformlarin toplumda meydana getirdigi travmadan sozedilmisti; yuzyillara yayilan reformlarin on yilda gerceklestirilmis olmasini overek anlatmanin mantigini belki de o travmadan ne kendisinin ne de atalarinin etkilenmemis olmasiyla aciklamak gerek.
    Ayrica Gazi’nin Rousseau’cu (topdown) toplum muhendisligini ve Dinler tarihi’nin daha o zamanda yeni sayilabilecek tezlerini bu kadar icsellestirmis olmasi da onemli bir ayrinti bence. Londra’da karsilastigim bir amerikali politolog, Ataturk’un ve yakin cevresinin cok sıkı pozitivist olduklarini soylemisti; yazida bu tesbite ornekler bulmak mumkun.. her halukarda yakin tarihimizin karanlik dehlizlerinin yavas yavas aydinlaniyor olmasi sevindirici.

    selam ve saygilar

  2. Evet gercekten cok kisa bir amanda bir toplumu bu denli degistirebilmek ve karsitlarini bastirmak,tersi ornek alinmasi gerekiyor.yani burdan bu zihniyetin neden milletten bukadar uzak oldugunu anlamamak cok guc degil,bunlarin her alanda bu ulkenin evlatlarindan intikam aldiklari asikar. en basitinden okullarda, resmi dairelerde ve askerde sanki her konuda bu ulke insanina baski kurmak icin gorevlendirilmisler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s