Anneannem ve elma kabukları

Anneannem - Fatma Dogan

Sokağa bakan o ahşap pencerenin önünde o elmaları soyarak yerdi, ben de kabukları. “Oğlum onları yeme” diyerek dilimleri uzatırdı ama ben kabukları daha lezzetli bulurdum, onunla sohbet edip yol kenarında dizili kavak ağaçlarını ve uzaklardaki sıralı dağları seyrederken.

Çocukluğumun ikinci annesi gibiydi. Evimizden sonra onların evine gitmek, hazırladığı yün yatakta uyumak çok büyük keyif verirdi. Şubat ve yaz tatillerinde ilk fırsatta köye yanlarına giderdim, bana hemen kereli yağda yumurta pişirirdi. Hemen her ziyaretimde de çok sevdiğim için benim için bir tavuk keser ve ‘çullama’ yapardı.

Ataerkil kültürü kanıksamış olsa da güçlü bir kadındı ve diğer çoğu kadın gibi, o kültürde kendi otoritesini ve iradesini farklı zekice yollarla faaliyete geçirebilecek enstrümanları üretebilmişti.

1930ların taşrasında, babasız ve annesiz ortada kalmış küçücük üç kız kardeşin en büyüğüydü. Akranları gibi, evlenilebilecek en erken yaşlarda yuvasını kurmak zorunda kalmış, sonrasında dedemle birlikte çok şeyi başarmışlardı. Bizim neslin hiç bilip görmediği başka bir neslin insanıydı. Sevgiyi, özlemi, günlük hayatı farklı yaşamıştı.

Aynı dedemle sohbetlerimiz gibi, ben sormayı severdim, o da bana anlatmayı. Nişanlılık dönemini anlatmıştı bir gün: “Bir sene öyle, üç sene de eskarlık etti, ben dört sene nişanlı durdum. ‘Bu günler tek tek nasıl bitecek?’ derdim; çok zordu. Deden derdi ki, ‘senden aldığım saç tellerini alır, deniz kıyısına gider, ona bakar bakar ağlardım.’”

Onun gençlik yıllarında kadınların erkeklere duygularını açma şekillerini özellikle merak ederdim. O da hemen şu dörtlükleri sıralardı:

Minareden at beni / At üstünde tut beni / Sağ kolunun üstünde / Nen çal da uyut beni
Minarenin ezanı / Çağır mektup yazanı / Allah’ım sen kavuştur / Hasret ile gezeni
Gitti gelirim diye / Yolu bilirim diye / And etti yemin içti / Gelir alırım diye
Odanı kireç eyle / Yüzünü güleç eyle / Ben derdinden ölüyom / Bana bir ilaç eyle
Oğlan gider öküze / Dal boyun süze süze / Hiç bahanen yok ise / Su içmeye gel bize
Oğlanın odasını / Alırım gadasını / Ağzım ile sularım / Küçücük odasını
Oğlan oğlan üç oğlan / Kapımızdan geç oğlan / Anam babam vermezse / Al da beni kaç oğlan
Suya giderim suya / Elmayı soya soya / Kaldır yârim şapkanı / Bakayım doya doya
Kalenin ardındayım / Saatin dördündeyim / Eller yârini bulmuş / Ben yârin derdindeyim
Giden oğlan beri bak / Aynanı yola bırak / Alacaksan al beni / Ya beni dilden bırak

Bazen de mahcup sevdaları anlatırdı: “Karşıda kavun yerler / Biz de varsak ne derler / Otursak bile [beraber] yesek / Şu şunu sevmiş derler.”

Gündelik hayat pratikleri de farklıydı. O dönemin kış aylarında nasıl ısındıklarını anlatmıştı: “Evvel soba adeti yoktu. Davar vardı, ahırdan delik açılır, oradan gelen sıcakla oda ısınırdı. Sonra, ahırın içini kasarlardı, orada yatarlardı.” Öylesi günlerden gelmesinden olsa gerek, babasının dedesi Hacı Hasan Efendi’den naklen, “Elin köşk-ü sarayından bizim viranemiz yeğdir / Elin türlü taamından bizim tarhanamız yeğdir” diyerek yetinmeyi önemser, sonra da şu dileğini tekrarlardı: “Çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”

Sesi çok güzeldi. Gençken kadınlarla köy işleri yaparken onlara hep türküler söylediğinden bahsederdi. Gesi Bağları’nı özellikle severek söylerdi her istediğimde. Söylerken eline ya bir tef alır, ya da bir tepsiyi tef gibi kullanır, türkünün ritmini öyle tutturarak baştan sona okurdu. Sesini, sesinin titreşimlerini, ritmi nasıl sağladığını, o yaşta nasıl iştahla söylediğini iyice gözlemleyebilmek için olsa gerek, eşlik etmeyi hiç düşünmemiş, her defasında ya hayranlıkla dinlemiş ya da kayıt yapmıştım.

Hayattan zevk almayı bilirdi. Beslenmesine önem verir, imkanları ve bilgileri el verdiğince başka yerleri gezip görürdü. Türkiye dışında bir Almanya’ya küçük oğlunun yanına, bir de S. Arabistan’a hacca gitmişti, ki bu yolculuğundan sonra onun adı bizim için anneanne degil “hacıanne” idi. Bu iki yolculuğun dönüşünde de onu ziyarete gittiğimde gözlerinin nasıl parladığını, nasıl daha bir gençleştiğini hep hatırlarım; tabii getirdiği hediyeleri de.

Hep bir bahçesi vardı. En yaşlı ve zorlandığı zamanlarında bile toprakla, üretimle ve çalışmakla olan bağını hiç koparmadı. Özenle bakardı meyve ve sebzelerine. Domates (o ‘kırmızı’ derdi), havuç (o ‘pürçüklü’ derdi), patates (o ‘gümbür’ derdi), soğan, biber, fasulye, maydanoz, marul, elma, armut, kayısı ve daha pek çok şeyi yetiştirirdi. Ama bunların içinde çilek onun için ayrı bir kıymetliydi; onları titizlikle korur, ayrı bir özenle ikram ederdi.

Neslinin kadınları gibi çalışma hayatına ve üretime ortaktı. Köydeki iş bölümüne göre hayvanlardan, evin türlü türlü işlerinden, çocuk bakımından, dedemin işçilerinin ve misafirlerinin beslenmesinden ve sair işlerden o sorumluydu. Bunların yanı sıra kendi yeteneği ve ilgisiyle yün, örgü ve kilim dokuma işlerine de ayrıca vakit verirdi. Kilim tezgahının başındayken ve koyunların yünlerini ip haline getirip sonrasında çoraplar ve süveterler örerken onda bir terapi dinginliği sezerdim.

Öyle şen şakrak bir kadın değildi ama ince bir espri anlayışı vardı ve zekiydi. Bunun üstüne sanatsal sezgisi de eklenince, başkalarında hiç tanık olmadığım lezzette sohbetlerimiz olurdu.

Formel eğitimin olmadığı, dedem ve arkadaşlarının bir evde toplanıp kendi aralarında okuduğu Hz. Ali Cenknameleri’ni ve her gün ilgiyle okunan takvim yapraklarını hariç tutarsak, yazılı kültürün henüz yerleşmediği dönemde toplumsal kurallar ve bir kültür nasıl yaşatılıp aktarılıyor, sözlü kültür nasıl işliyor, bunların cevabını bilhassa anneannemi gözlemleyerek almıştım. Okuma-yazma bilmezdi, ama hemen her konu için bir deyim, deyiş, türkü ya da mani bilirdi. Duygularını, tavsiyelerini ve eleştirilerini onların eşliğinde dile getirirdi çoğunlukla:

“El eli yur, el de yüzü yur [yıkar].”
“Çağrıldığın yere var ar etme; çağrılmadığın yere varıp yerini dar etme.”
“Darıldığın dağın odununu yakma; boşadığın avradın topuğuna bakma.”
“Sofrada elin, mecliste dilin.”
“Çubukken çıt demeyen, kütükken küt demez.”
“Züğürt içinde mal artmaz, gavur içinde din artmaz.”
“İş görüle görüle biter, yol yürüye yürüye biter.”
“Hayır işi uzat şer olsun; şer işi uzat hayır olsun.”
“Yiğidin iyisi sözünden, ağacın iyisi özünden belli olur.”
“Kaynayan kazan kapak tutmaz.”
“Beni diyenin bendesiyim; beni demeyenin ben nesiyim.”
“Dek durana depik değmez.”

Ahmet Dayımla birlikte üçümüz bir akşam üstü sohbet ederken, anneannemin her konuda bir deyiş söylemesine karşı hayranlığımı belli edince dayım, “Anneme ‘karpuz’ de, ona göre bile bir söz bulur” diyerek gülmüş, anneannem de hiç beklemeden cevabını vermişti: “Karpuz kestim suyumuş / Bizim kader buyumuş / Bizi yazan hocalar / İlk akşamdan uyumuş.”

Benim evliliğimi çok önemser, üniversiteden mezun olduktan sonraki her görüşmemizde sorardı. “Bahçesiz barsız adam / Hayvasız narsız adam / Bozulmuş bağa benzer / Dünyada yarsız adam” diyerek bunun önemini hep vurgular, “Anam babam sağ olsun; alayından yar tatlı” diyerek de bunun nasıl bir zevk olduğunu anlatırdı. Ayrıca tavsiyelerini de eklerdi. Sevginin yanında yüz güzelliğinin çok önemli olmadığını söyler, “Yağlı da bir yavan da bir yiyene, çirkin de bir güzel de bir sevene” derdi. İyi bir eş bulmak için çabalamanın biraz beyhude olduğunu düşünür, “Kavun değil ki götünü koklayasın; sen iyi olursan herkes de iyi olur” derdi. Tabii ondan hep duyduğum şu duasını da hiç eksik etmezdi: “Allah kendini bilmeyene eş etmesin; iyisi de var kötüsü de var.”

“Herkesin kazanı kapaklı kaynıyor; kiminde et kaynıyor, kiminde dert kaynıyor” diyerek insanları dışarıdan görünüşlerine göre değerlendirmemeyi, “Sallanma sarımsak sapını bilirim, övünme soğan kokunu bilirim” diyerek de insanların gösterdikleri hallerine aldanmamayı öğütlerdi.

Özellikle dedemin vefatından sonra, ileriki yıllarda “ele ayağa düşmek”ten endişe ederdi anneannem: “Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden, az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş.” Bu konu açılınca da hep şu duaları ederdi: “Allah ele-ayağa koymasın. Verdiği sıfatla alsın, elimi-yüzümü tebdil etmesin. Oğlum-kızım dedirmesin.” Dedem gibi o da bende iz bırakan güzel bir insandı, güzel yaşadı ve güzel gitti.

Onu hep o kınalı saçlarıyla, pek sevdiği akik taşlı kolyesiyle, özenle örüp süslediği üzerliklerle ve bana daima gösterdiği sevgi ve şefkatiyle hatırlayacağım. Ve bugün bir elma alıp penceremin kenarına oturacağım. Soyduğum kabukları yerken, çocukken o pencere kenarında aldığım lezzeti ve huzuru arayacağım.

Konya’daki afiş tartışması: Kur’an Yahudi ve Hristiyanlarla dost olmayı yasaklıyor mu?

EURONEWS, 24.10.2019

(Haber metninin tamamını okumak için buraya tıklayınız.)

Konya’da otobüs duraklarındaki reklam panolarına asılan “Hristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” afişi tartışma konusu oldu. Tepkilerin ardından afişlerin kaldırılacağı açıklandı. Milli Gençlik Vakfı (MGV) ve Anadolu Gençlik Derneği (AGD) tarafından hazırlanan posterde yer alan ifadeler Kur’an-ı Kerim’in Maide suresinin 51. ayetinin Türkçe tercümesi. Söz konusu ayet tam olarak ne diyor? İlahiyatçılar nasıl yorumluyor? Ayetin tarihi bağlamı ne? Aynı surenin 5. ayetinde Yahudi ve Hristiyanlarla evlenmeye izin veren Kur’an, bu ayetle gerçekten Müslümanlara Yahudi ve Hristiyanlarla dost olmayı yasaklıyor mu?Uzmanlar, ayetin “nazil” olduğu (Hz Peygamber’e geldiği) bağlamı ve yasağın kapsamını nasıl değerlendiriyor?

Almanya Bayreuth Üniversitesi Din Çalışmaları Bölümü’nden Dr. Emrah Çelik‘e göre “ayette söz konusu olan, belli tarihsel bir bağlamda, sadece o andaki aktörleri ilgilendiren bir durum.” Yani Maide suresi 51. ayetten hareketle, “genel olarak hiçbir Yahudi ve Hristiyan’ı dost/veli edinmemek gibi bir hüküm çıkarmak yanlış olur.”

Hz Peygamber’in Medine dönemine ait olan ayetin kendi şartlarında değerlendirilmesi gerektiğini belirten Çelik kullanılan ifadeleri şu şekilde açıklıyor: “O dönemdeki, en azından Medine’deki toplumsal örgütlenme din/inanç esası üzerine bina edildiği için ifadelerin kişilerin dinleri üzerinden yapılmış olması o dönem için normal; ulus devletler döneminde insanların milli ya da etnik aidiyetlerine göre sınıflandırılması gibi. Yani o ifadelere dayanarak kıyamete kadar gelecek bütün o din mensuplarıyla ilişki şeklini tarihsel bir olay ve karar üzerinden belirlemek çok yanlış ve haksız.”

Hz Peygamber’in Müslüman olmayanlarla ilişkileri nasıldı?

Diğer yandan, Dr. Çelik, Müslüman olmayanların dost ya da veli edinilmemesi gerektiğini savunanların şu soruları “tutarlı” bir şekilde cevaplamaları gerektiği belirtiyor:

  • Mekke’de Hz. Muhammed’in resmen himayesine sığındığı kişi neden gayrimüslim olan Ebu Talib’di?
  • Himaye arayışı için gittiği Taif’ten dönerken, Mekke’de himayesine sığınacağı kimse olmadığında üç gün Sevr’de bekledikten sonra neden Mekkeli bir “müşrike” (Mut’im bin Adiyy) haber yollayıp himayesini talep etti ve ancak o kabul edince şehre girdi?
  • Zor durumda kaldığında Hz. Muhammed neden bir grup Müslümanı Hristiyan bir ülke olan Habeşistan’a sığınma konusunda teşvik edip onları gönderdi?
  • Kelimeyi ‘dost’ anlamında alacaksak, madem dost edinmemek gerekiyor, o halde neden Yahudi ve Hristiyanların kestiklerini yemek ve onlarla, dostluğun en ileri derecelerinden olan evlilikle ilgili onay veren ayetler var?

MUHAFAZAKÂR AKLIN ELEŞTİRİSİ

(Kitabı ücretsiz indirmek için buraya tıklayınız.)

Muhafazakar Aklin Elestirisi - Kapak

Özelde Türkiye toplumu ve genelde müslüman dünya, modernleşme ve Batı ile olan karşılaşmasını başından beri çok çeşitli nedenlerle sağlıksız bir şekilde yürüttü. Bu sorunlu karşılaşmanın pratik sonuçları siyaset, sosyoloji, felsefe ve ahlak alanlarının hepsinde rahatlıkla gözlemlenebiliyor.

En radikalinden en reformistine kadar geniş bir yelpazedeki İslami hareketlerin varlığı, başta felsefe olmak üzere sosyal bilimler ile olan mesafeli ilişkiler, Avrupa’daki müslümanların tecrübe ettiği sorunlar, bir muhafazakar parti olarak AKP’nin söylem ve pratikleri, ülkede çoğulculuğun bir türlü hazmedilememesi, Türkiye toplumunun en keskin kutuplaşmalarından biri olan laik-dindar çatışması ve daha birçok konu, söz konusu ‘sorunlu karşılaşma’dan bağımsız değerlendirilemez.

Bunun yanı sıra müslüman toplumlar, kentlileşmenin, sanayileşmenin ve sanayi sonrası toplumsal yapının getirdikleri karşısında geleneğin ve dinin nasıl konumlandırılıp yorumlanması gerektiği konusunda büyük bir düşünsel boşlukla karşı karşıyalar.
Bu boşluğun oluşturduğu kriz, müslümanlar arasında daha çok muhafazakar-dindarları etkiliyor; çünkü onlar dinî değer ve ilkelerin, üstelik hükümlerin muhafaza edilip hayata geçirilmesi konularında ayrıca gündemlere ve ideallere sahipler; ‘kriz’e karşı öyle ya da böyle tepkileri, cevapları ve pratikleri var. Üstelik şimdiye dek krizlerin bazen nedenleri, bazen de sonuçları olageldiler…

Kitap işte bu gerçeklerden hareketle, muhafazakar-dindar müslümanları özel bir mercek altına almakla birlikte, genel olarak Türkiye toplumunun ve devletinin bazı sorunlarını ele alıyor. Ele alırken de, hazırlanmış paket cevaplar sunmaktan ziyade, öncelikle doğru soruları sormayı ve ana sorunları ortaya çıkararak birlikte tartışmayı önemsiyor.

2013-2015 tarihleri arasındaki Türkiye ve dünya gündemine bir bakış, yorum ve tanıklık da içeren bu yazıları, Gezi Parkı protestolarının hemen sonrasında başlayıp, 2015 Haziran’ındaki genel seçimlere kadar devam eden bir zaman diliminde yazdım. Kitapta bu süre zarfındaki siyasi ve sosyal olaylarla ilgili doğrudan ve dolaylı yorumları görebileceğiniz gibi, aynı zamanda ve daha çok, öne çıkan belli bazı olaylardan yola çıkarak genel felsefi, toplumsal ve siyasi sorunlara işaret edip tartışan yazılarla karşılaşacaksınız.

Kitap beş bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, genel olarak günümüz İslam düşüncesinde gördüğüm bazı aksaklıklara dönük tespitlerimi içeriyor; ikinci bölüm, Türkiye’nin muhafazakar-dindarlarına yönelik temel eleştirilerimi; üçüncü bölüm, devlet ile halk arasındaki sorunlu ilişkileri ve halkın muhalefet noktalarından birkaçını; dördüncü bölüm, Avrupa ile İslam ve müslümanlar arası ilişkide 2000’li yıllarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan sorunların ipuçlarını; beşinci bölüm ise Türkiye toplumunun çoğulculuk konusundaki açmazlarını içeriyor.