Dune (Birinci Cilt)

DUNE serisinin ilk cildinde altını çizdiğim bazı satırlar:

“…yaşadığı evreni görmek isteyen insan, olayları oturtacağı bir ağa ihtiyaç duyar… bilincin nereye odaklanacağını seçmek, bu ağı biçimlendirir…”

“’Neden insanları bulmak için sınav yapıyorsunuz?’ diye sordu. ‘Sizi özgürleştirmek için.’ ‘Özgürleştirmek mi?’ ‘Bir zamanlar, insanlar düşünme işini makinelere devretmiş, böylece özgürleşmeyi umut etmişlerdi; ama bu, makinelere sahip başka insanların onları köleleştirmesine yol açtı sadece.’”

“Hayatın sırrının çözülecek bir problem değil, tecrübe edilecek bir gerçeklik olduğunu söyledi. Ben de Mentatlığın İlk Yasası’nı söyledim: ‘Bir süreç onu durdurarak anlaşılamaz. İdrak sürecin akışıyla birlikte gerçekleşmeli, ona katılmalı ve onunla birlikte akmalıdır.’ Bunu duyunca tatmin oldu sanki.”

“Zihin bedene emredince, beden itaat eder. Ama zihin kendi kendine emredince direnişle karşılaşır.”

“…insanları yönlendirmek, onları iradene boyun eğdirmek, insanlığı küçümsemeye yol açar. Her şeyi bayağılaştırır.”

“Bir insanın yaşayabileceği en korkunç aydınlanma anı, babasının da insan olduğunu; etiyle kemiğiyle insan olduğunu keşfettiği andır.”

“Arrakis’i elinde tutmak isteyen kişi, kendine olan saygısını yitirmesine yol açacak birtakım kararlar vermek zorunda kalabilir, dedi Dük. Pencereden dışarıyı, iniş alanının kenarındaki gönderden sarkan yeşilli siyahlı Atreides bayrağını gösterdi: Şu onurlu bayrak, bazı kötülüklerin simgesi haline gelebilir.”

“Yücelik geçici bir deneyimdir. Asla kalıcı değildir. Kısmen insanoğlunun efsane yaratmaya meyilli hayal gücüne dayanır. Yüceliği deneyimleyen kişi, nasıl bir efsanenin içinde olduğunu anlamalıdır. Kendisine hangi imajın verildiğini düşünmelidir. Alay etmesini de bilmelidir. Böylece rolünü inanmadan oynar. Alaycılık kendini rolüne fazla kaptırmasını önler. Bu nitelik olmazsa, yücelik insanı yok eder.”

“Etrafında gevezelik eden insanların yüzlerine bakarken, birden hepsinden tiksindi. Bu gördüğü yüzler, habis düşünceleri gizleyen ucuz maskelerdi; herkes içindeki derin sessizliği bastırmak için yüksek sesle konuşuyordu.”

“’Dış dünyadaki her şeyi görebilir ve mantığını kullanarak inceleyebilirsin,’ dedi Jessica. ‘Ama biz insanlar kişisel sorunlarla karşılaştığımızda, onları mantıklı bir şekilde ele almakta zorlanırız. Asıl sorunu görmezden gelip, suçu başka şeylerde ararız; içimizi asıl kemiren şeye gözlerimizi kaparız.’”

“Hoşnutsuzluk bilimi diye bir şey olmalıydı. İnsanlar ruhsal kaslarını geliştirmek için zor zamanlara ve sıkıntılara ihtiyaç duyar.”

“Arrakis bıçağın yolunu öğretir… Kusurlu olan ne varsa kesip atmayı ve ‘Artık kusursuz, çünkü burada bitiyor,’ demeyi öğretir.”

“Paul mektubu anımsarken, o an hissettiği sıkıntıyı tekrar yaşadı… Yeni edindiği yoğun zihinsel dikkatin dışında, tuhaf ve keskin bir şeydi bu. Babasının öldüğünü okumuştu ve bunun doğru olduğunu biliyordu; ama bu bilgi, zihninde depolanıp kullanılacak herhangi bir bilgiden farksız gelmişti. Babamı severdim, diye düşündü; bunun doğru olduğunu biliyordu. Yasını tutmalıyım. Bir şeyler hissetmeliyim. Ama hiçbir şey hissetmiyordu… tek düşündüğü şuydu: İşte bu önemli bir gerçek. Tüm gerçeklerden yalnızca biriydi. Bu arada Paul’ün zihni duyusal izlenimleri değerlendiriyor, hesaplar yapıyordu.”

“Arrakis’e bir Din Manipülatörü mü gelmiş?”

“Jessica’nın aklına T.K. İncili’nden cümleler geldi: “Elde etmenin de vakti vardır, yitirmenin de. Elde tutmanın da vakti vardır, bırakmanın da; sevginin de vakti vardır, nefretin de; savaşın da vakti vardır, barışın da.”

“Bir zehir… sinsi, kurnaz, panzehirsiz bir zehir; insanı ancak onu kullanmayı bırakınca öldürüyor. Arrakis’ten ayrılsak bile, onun bir parçasını hep içimizde taşıyacağız.”

“Sadece gözlerine güvenirsen, diğer duyuların zayıflar.”

“Nelerden tiksinirsiniz? Bir insanı gerçekten tanımak için bunlara bakmak gerekir.”

“’Bir şeyin yokluğu, varlığı kadar ölümcül olabilir,’ dedi Baron. ‘Mesela havanın yokluğu. Suyun yokluğu. Alışık olduğumuz herhangi bir şeyin yokluğu.’”

“T.K. İncili’nden bir cümleyi anımsadı: “Hangi duyulardan yoksunuz ki, etrafımızdaki bir başka dünyayı göremiyor ve duyamıyoruz?”

“Durmak, diye düşündü. Dinlenmek… gerçekten dinlenmek.”

“Mutluluğun durabilmek, bir anlığına da olsa durabilmek olduğunu fark etti. Durmanın mümkün olmadığı yerde mutluluk da olmazdı.”

“Biz Caladan’dan… türümüz için cennet olan bir dünyadan geldik. Caladan’da fiziksel ya da zihinsel bir cennet inşa etmeye gerek yoktu, orası zaten cennetti. Bedeliyse, insanların bu hayatta cennete sahip olmak için hep ödedikleri bedeldi… yumuşamış, körelmiştik.”

“Bir düşünce ifade edilse de edilmese de, varlığı gerçektir ve güç barındırır.”

“Jessica, İnsan zihni bulunduğu ortama nasıl da uyum sağlıyor, diye düşündü. Bir Bene Gesserit aksiyomunu anımsadı: Zihin baskı altındayken pozitif veya negatif yöne gidebilir: açılabilir veya kapanabilir. Zihni bir spektrum olarak düşünün; negatif ucunda bilinçsizlik, pozitif ucundaysa hiperbilinç vardır. Zihnin baskı altında hangi yöne gideceğini belirleyen başlıca faktör, kişinin aldığı eğitimdir.”

“Kitlelerimizin din ve hukuku bir ve aynı olmalı, dedi babası. İtaatsizlik günah sayılmalı, cezası dinsel olmalı. Böylece halk hem bize daha çok inanır, hem de daha cesur olur. Anlarsın ya, bizim için önemli olan bireylerin cesaretinden çok halkın cesareti.”

“Sonra, gezegen tarafından öldürülürken, bir şeyin farkına vardı: Babası ve diğer tüm bilim insanları yanılmıştı. Evrendeki en güçlü ve kalıcı ilkeler, tesadüfler ve hatalardı.”

“Yanıtı buldu… ölümle yüzleşen her canlı gibi o da çocuk yapmak yoluyla ölümsüzlüğe ulaşmak istemiş, bu güçlü dürtüye boyun eğmişti. Türlerinin üreme içgüdüsü her ikisine de galip gelmişti.”

“Lider, güruhla halk arasındaki farkı belirleyen şeylerden biridir. Bireylerin sayısı ona bağlıdır. Bireylerin sayısı fazla azalırsa, halk güruha dönüşür.”

“Burada geleceği herhangi bir şeyin belirleyebileceğini kavradı. Bir izleyicinin öksürmesi, dikkat dağıtacak bir şey. Bir korkürenin ışığının azalması veya güçlenmesi, aldatıcı bir gölge hareketi.”

“Oğlunun ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de buydu işte: Hedefi olan bir halk. Böyle insanları coşturmak, fanatikleştirmek kolay olurdu. Bir kılıca dönüştürülebilir, Paul’ün düklüğünü kurtarıp ona geri verebilirlerdi.”

“Hayatın etrafından akıp gittiğini hissediyor, ama onu dizginleyemiyordu.”

“İlerleme fikri, bizi geleceğin dehşetinden koruyan bir koruma mekanizmasıdır.”

“Feyd-Rautha, İşte yine aynı şeyi yapıyor, diye düşündü. Sanki hakaret ediyor, ama karşı çıkılacak bir şey söylemiyor.”

“Kont, ‘Suçluluk duygusu başarısızlık hissiyle başlar, biliyorsun,’ diye anımsattı.”

“Artık öyle bir hayat tarzıyla kuşatılmıştı ki, onu anlamak için bir fikir ve değerler sistemini kayıtsız şartsız kabullenmesi gerekiyordu.”

“Bu aynı anda iki kişi olmak gibiydi. Telepati değil, paylaşılan bir farkındalıktı.”

“İnsan bilinçaltının derinliklerinde, anlamlı ve mantığa uygun bir evrene duyulan ihtiyaç yatar. Ama gerçek evren, mantığın hep bir adım ötesindedir.”

“Belki de Baron’a bu yeni dinin serpilmesine göz yummasını söylememeliydim… sırf pan ve graben halkına yayılsa bile, diye düşündü. Ama zulmün dinlerin serpilmesini kolaylaştırdığı bilinen bir gerçektir.”

“Her şeyde bir düzen vardır. Evrenimizin parçası olan bu düzen simetri, zarafet ve güzelliğe –gerçek bir sanatçının eserlerinde mutlaka var olan niteliklere– sahiptir. Bunu mevsimlerde görebilirsiniz; bir uçurumun kenarında rüzgârla sürüklenen kumda, katranruhu çalısının öbekleşmiş dallarında veya yapraklarındaki çizgilerde görebilirsiniz. Biz bu düzeni hayatlarımız ve toplumumuzda kopyalamaya çalışır, onun ritimlerini, danslarını, huzur verici şekillerini ararız. Ama mutlak kusursuzluğu bulmak tehlikeli olabilir. Mutlak düzenin sabit olması gerektiği barizdir. Böyle bir kusursuzlukta, her şey ölüme doğru gider.”

“Yine de etrafında kimse olmadığını hissediyordu. Yoksa ruhu başka bir dünyaya, Fremenlerin onun gerçek varlığının bulunduğuna inandığı dünyaya… Âlemü’l-Misâl’e, suretler dünyasına, tüm fiziksel sınırların kalktığı metafiziksel boyuta mı geçmişti? Bunu düşününce korktu, çünkü tüm sınırların kalkması demek tüm referans noktalarının da kalkması demekti. O efsanevi dünyada, nerede olduğunu anlayamaz, ‘Ben benim, çünkü buradayım,’ diyemezdi.”

“Paul’e bir Bene Gesserit atasözünü söylemişti: Din ile siyaset aynı arabada gittiğinde, sürücüler karşılarında hiçbir şeyin duramayacağını sanır. Dümdüz gider, hızlandıkça hızlanırlar. Engelleri tamamen göz ardı eder, körlemesine gidenlerin uçurumu çok geç fark edeceğini unuturlar.”

“Olabildiğince az emir ver” demişti babası, çok eskiden. “Bir konuda emir verirsen, artık o konuda hep emir vermelisin.”

“Paul biraz gurur duyarak, Ne yapsam efsane oluyor zaten, diye düşündü. Bugün yaptığım ve yapacağım her şey kayıtlara geçecek; Chani’den nasıl ayrıldığım, Stilgar’ı nasıl selamladığım… hepsi kayıtlara geçecek. Yaşasam da ölsem de, bu bir efsane olacak. Ama ölmemeliyim.”

“Fremen hayatının öldürmekten ibaret olduğunu düşündü; hayatları boyunca öfke ve kederle yaşıyor, başka türlüsünü akıllarına bile getirmiyorlardı; yalnızca Liet-Kynes, ölmeden önce onlara bir düş aşılamayı başarmıştı.”

“Mali sistemi ve mahkemeleri kontrol edin yeter… gerisini ayaktakımına bırakın. Padişah-İmparator size bu tavsiyede bulunuyor. Ve diyor ki: ‘Kazanç istiyorsanız hükmetmelisiniz.’ Sözlerinde haklılık payı var, ama kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: ‘Ayaktakımı kim, yönetilenler kim?’”

“Ortodoks bir dine siyasetin karışması kaçınılmazdır. Bu iktidar mücadelesi ortodoks cemaatinin eğitimini ve disiplinini etkiler. Bu baskı yüzünden, böyle bir cemaatin liderleri kaçınılmaz bir soruyla yüzleşmek zorunda kalır: Liderliklerini korumak için tamamen oportünist mi olmalı, yoksa ortodoks etiği adına kendilerini feda mı etmelidirler?”

“Ama Fremen kadının gözlerinde öyle yoğun bir dikkat vardı ki, sanki söylenenleri gözleriyle de duymaya çalışıyordu.”

“Kanunlar ve görevler din çatısı altında birleştiğinde, insan asla tamamen bilinçli olamaz, asla kendinin tamamen bilincine varamaz. Asla tam bir birey olamaz.”

“‘Bir şeyi yok edebilecek durumdaysan, onu kontrol de edebilirsin,’ dedi Paul.”

“‘Kurallar değişir,’ dedi.”

“Öfkeli insan genellikle iç benliğinin sesine kulak tıkar.”

“‘Senden düşük konumlu herkes seni kıskanır,’ diye bir Bene Gesserit aksiyomu vardı. Oysa Jessica bu gençlerin yüzlerinde kıskançlık görmüyordu. Paul’ün liderliğinin dinsel dayanağı, onu kıskanmalarını engelliyordu. Jessica bir başka Bene Gesserit deyişini hatırladı: “‘Peygamberler çoğunlukla öldürülür.’”

“’Bir çocuğun hayatındaki en korkunç anlardan biri, babasıyla annesinin birbirlerine karşı, kendisinin asla paylaşamayacağı bir sevgi beslediklerini anlamasıdır,’ dedi Paul. ‘Bu bir kayıptır; dünyanın içimizde ve dışımızda var olduğunu, dünyada tek başımıza olduğumuzu anladığımız andır. Bu andan kaçış yoktur.’”

“’Dışarıda; böyle bir zamanda her Fremen çocuğunun yapması gerekeni yapıyor,’ dedi Paul. ‘Yaralı düşmanları öldürüyor ve su toplama ekipleri için cesetleri işaretliyor.’ ‘Bunu yaralılara acıdığından yaptığını anlamalısın,’ dedi Paul. ‘İyilik ile zalimlik arasında gizli bir bağ olduğunu görmememiz ne tuhaf, değil mi?'”

“Paul ‘Milyarlarca, trilyonlarca hayat yaşamak ister miydin?’ diye sordu. ‘İşte sana bir efsane! Onca deneyimi, getirecekleri bilgeliği düşün. Ama bilgelik sevgiyi azaltır, değil mi? Nefrete de yeni bir biçim verir. Hem zalimliğin hem de iyiliğin derinliklerine inmeden acımasızlığı nasıl bilebilirsin ki? Benden korkmalısın anne. Ben Kuisatz Haderah’ım.'”

“’Artık kimse masum değil,’ dedi Paul.”

Mustafa Öztürk’ü istifaya götüren Kur’an yorumu ve Türkiye’de sekülerleşme gerilimi

Dr. Emrah Çelik

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Tefsir profesörü olarak çalışan Mustafa Öztürk, 2019’da yaptığı bir konuşmasında ifade ettiği bazı fikirler nedeniyle sosyal medyada ağır bir linçe uğradı. Aslında kırk dakika süren bu konuşmanın iki dakikalık bölümü bir anda sosyal medyada yayıldı ve özellikle Twitter’da “#MustafaOzturkİhracEdilsin” etiketi ile gösterilen tepkilerde “Gençlerimizi zehirliyor”, “İnkarcı oryantalist”, “Sapık”, “Kur’an ayetlerini inkar ediyor”, “Bir ateist mantığı ile Kur’an’a saldırıyor”, “Bir kafirin bile yapamayacağı kadar ağır hakaretlerde bulunuyor”, “Açık açık Kur’an’ı yalanlıyor”, “Hz. Ömer olsaydı boynunu vururdu, dedelerimiz olsaydı darağacında sallandırırdı”, “İçimizdeki hain şeytanlar bunlar” vb. ifadeler yer aldı. Bu tepkilere takipçisi çok olan bazı kanaat önderlerinin ve bazı ünlülerin de eklenmesi ile konu çok sayıda insanın dikkatini ve tepkisini çekti ve sonuçta Mustafa Öztürk fakültedeki görevinden istifa ederek emekliliğe ayrılma kararı aldı.

Konuşmasında ne dedi?

Öztürk, söz konusu konuşmasında “vahiy” kavramının mahiyetini tartışıyor ve kendisini bu konuda düşünmeye sevk eden nedenleri örneklerle açıklıyor. Kur’an’da Allah’ın kendisini sık sık övmesini, bazı insanlara lanet ve beddua etmesini, gazap ile tehdit eden öfkeli bir dil kullanmasını, o dönemdeki belli bazı kişiler ve olaylarla ilgili ve onlara özel bazı yorumlar ve tepkilerde bulunmasını, deyim yerindeyse, bir Tanrı’ya ve onun “insanlığa gönderdiği son mesajı”na yakıştıramıyor ve aynı zamanda bunların diğer bazı İslami öğretilerle bir ‘tutarsızlık’ sergilediğini iddia ediyor. Bu nedenlerle vahyin niteliğiyle ilgili İslam düşünce tarihindeki başka yorumların da yardımıyla bu duruma bir açıklık getirmeye, başka bir deyişle, Kur’an’ın lafzını Peygamber’e hamlederek bu ‘tutarsızlığa’ bir çözüm üretmeye çalışıyor:

“Acaba, diyorum, gazabı olsun, kendini övmesi, övünmesi olsun, laneti vs. olsun, acaba Resulullah bir tür Hermes gibi… Hani Hermes’i biliyorsunuz; mitolojide Tanrı’nın mesajını, insan idraki tarafından kuşatılamayacağı için, o mesajın insan diline çevirisini, aktarımını Hermes üstlenir; bir tür elçilik yapar. Peygamber de Allah’ın soyut mesajlarını muhatap olduğu insan kitlesine kendi zihin süzgecinden geçirerek aktarıyor olabilir mi?” Öztürk böylece antropomorfizme, yani insan biçimci Tanrı tasavvuruna kapı aralayabilen ayetlerle ilgili de bir açıklama sunuyor: “[Peygamber] bu aktarımda Tanrı’yla ontolojik bir yakınlığı olmadığı için, Tanrı gibi düşünemeyeceği, Tanrı gibi davranamayacağı için insanca davranacaktır ve ister istemez hem dilinin kısıtlılıkları hem de insan olma özellikleri itibarıyla Tanrıyı da kendi idrak sınırları içinde tanımlayacaktır. Mesela Tanrıyı memnun etmeyi rahmet ile, mükafat ile anlatacaktır, Tanrı’nın sözünü tutmamayı, ‘Bakın kızdırırsınız, gazaba getirirsiniz, öfkelendirirsiniz, size bağırır çağırır, hatta ceza verir!’ şeklinde, yine insan algısı üzerinden Tanrı’ya bir sıfat atfedecektir.”

Kendisinin de konuşmasında Eski Ahit’ten naklederek söylediği gibi, “Güneşin altında yeni bir şey yok”; aslında hem Allah’ın kendisini övmesi konusu, hem de vahyin yalnızca “mana” olarak mı yoksa “hem mana hem de lafız” olarak mı Allah’tan geldiği, ayrıca Kur’an’ın yaratılmış (mahluk) olup olmadığı gibi konular İslam tarihinde kimi zaman büyük gerilimlere neden olacak şekilde zaten konuşulup tartışılmıştı. Peki bu konular İlahiyat fakültelerinde derslerde zaten işlenirken ve bir gerilime neden olmazken neden bu konuşma bazı muhafazakarlar arasında büyük tepkilere yol açtı?

Tepkilerin ardındaki nedenler

Hızla bir linçe dönüşen tepkilerin nedenleri arasında daha çok Profesör Öztürk’ün sert ve çatışmacı üslubundan bahsediliyor, aynı konuyu farklı bir üslupla anlatsaydı bu kadar büyük bir tepkiyle karşılaşmayacağı öne sürülüyor. Bunun yanı sıra, son zamanlarda Türkiye’deki cemaat ve tarikatlarla ilgili yaptığı eleştirel yorumların, siyasi iktidarla ilişkileri iyi olan ve olmayan bazı İslami grupları rahatsız ettiği ve bu linçin onlar tarafından organize edildiği, en azından desteklendiği yorumu da yapılıyor. Bu gibi ihtimalleri yok saymamakla birlikte, ben temel nedenin başka bir yerde olduğunu düşünüyorum: Öztürk’ün bu düşünceleri sadece nakletmek yerine, bizzat sahiplenip argümanlarını temellendirerek ısrarla savunması ve bu savunuyu kamuya da açık olacak şekilde çekinmeden yapabilmesi. (Zira hem bu video özel bir konuşmanın gizlice kaydedilip sonra sızdırılmış hali değildi, hem de Öztürk bu ve benzeri fikirlerini farklı platformlarda zaten dile getirmişti.)

Türkiye’de her ne kadar farklı dini yorumlar mevcut olsa da, güçlü ve baskın olan gelenekçi ve muhafazakar İslam anlayışıdır ve bu anlayış, İslam’ın kaynaklarını ve tarihini seçici bir şekilde okumayı tercih ederek ana akım ya da ortodoks anlayışa zıt düşünceleri ya yok sayar ve söz konusu etmez, ya da “batıl” ve “sapık” olmakla itham ederek yine eşit bir tartışma zeminine getirmekten kaçınır. Muhafazakar-gelenekçi tepki ve baskılara maruz kalmamak için, ana akım anlayışın dışındaki görüşleri en fazla kendinizi soyutlayarak ve “Böyle düşünenler de var” diyerek sunabilirsiniz; aksi takdirde, yani bu fikirleri benimsediğinizi açıkça dile getirip savunduğunuzda ise dışlanmaya, aşırı tepkilere ve tehditlere maruz kalmanız neredeyse kaçınılmaz olur.

Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devletin Sünni-Hanefi İslam anlayışına sahip çıkmasının ve diğerlerini yok saymasının etkisiyle, Diyanet ve İmam-Hatipler gibi, İlahiyat fakülteleri de bütün dinlere ve özelde İslami yorumlara eşit mesafede tutum sergileyen, kuşatıcı ve eleştirel bir anlayışa sahip olmak yerine, muhafazakar-gelenekçi bir Sünni-Hanefi din anlayışını öğretmeyi ve hatta benimsetmeyi amaçlayan kurumlar olagelmiştir. Bu durumun istisnası olabilen birkaç fakülteden en önemlisi, “tarihselci” yorumun baskın olduğu Ankara İlahiyat’tır ve bu okuldaki hocalar ve yaptıkları yayınlar 90’lardan beri muhafazakar çevreleri rahatsız etmiştir. Çünkü tarihselci anlayış, İslami geleneğin bazı kutsallarına dokunan, onların aslında dokunulmaz kutsallar olmadığını, günümüzün şartlarına göre yeniden yorumlanabileceğini ya da değiştirilebileceğini iddia eden bir yaklaşımdır.

Bu tarihselci akımın Türkiye’deki en önemli ve güçlü temsilcilerinden biri olan Mustafa Öztürk’ün bir ilahiyat profesörü olarak ‘içeriden’ konuşması, özellikle son yıllarda medyada etkili bir şekilde yer alması ve Marmara İlahiyat gibi en önde gelen “gelenekçi” okullardan birinde görev yapmaya başlaması, dolayısıyla düşüncelerini daha geniş kitlelere daha etkili bir şekilde anlatabilmesi, bu rahatsızlığı ve tahammülsüzlüğü daha da körükledi.

İlahiyatçılar da sekülerleşir

Son yıllarda Türkiye’nin gündemini zaman zaman meşgul eden konulardan biri, gençlerin dinden uzaklaşmaları, diğer bir ifadeyle, sekülerleşmeleri. Yapılan sosyolojik araştırmaların da ortaya çıkardığı gibi, Türkiye toplumunda, dini inanç ve pratiklerin azalması, kurumsal dini reddetme, dini kişisel-özel alanla sınırlandırma ve siyaset, ekonomi ve bilim gibi alanların dini kurum ve normlardan bağımsız olmasını savunma gibi çeşitli şekillerde gerçekleşen bir sekülerleşme eğilimi git gide artıyor. Gözden kaçırılan nokta ise, bu durumun sadece gençler arasında değil, orta ve ileri yaş gruplarında da görüldüğü ve hatta bazı ilahiyatçılar ve dindar düşünürler arasında da aynı değişim sancılarının yaşandığı gerçeği. Felsefeci Dücane Cündioğlu ve İlahiyatçı Mustafa Öztürk, bu bağlamda en dikkat çeken isimlerden.

Geçmişiyle hesaplaşıp bazı fikirlerini ve hatta bazı inançlarını değiştirme açısından Öztürk’ü öne çıkaran özelliklerinden biri, hem kendi geçmişiyle hem de dini gelenek ve metinlerle ‘hesaplaşmasını’ dolambaçlı ve muğlak ifadelerle değil, görece açık yüreklilikle ve net bir şekilde yapıyor olması. Bunda kendi uzmanlık alanının doğrudan dini metinler olmasının etkisi yadsınamaz tabii ki. İstifasının ardından Ruşen Çakır’ın programına konuk olduğunda kurumsal dinle bağlantılarını kopardığını ilan eden Öztürk, eleştirilere konu olan konuşmasında kendisiyle ilgili durumu şu şekilde dile getiriyordu:

“Önce kendi sorunlarım, onlarla hesaplaşıyorum. Neye niçin inandığımı emek vererek ben kazanmaya çalışıyorum. Öğrendim ki, bana ne İmam-Hatip’te öğretilenin ne İlahiyat’ta öğretilenin hiçbir dayanma ve savunma gücü yok. Kendi aramızda birbirimizi kandırarak gidiyoruz. Dışarıdan bir taş geldi mi başımız yarılıyor, ayakta duramıyoruz; üfleseler düşüyoruz. Din bu kadar nahif, bu kadar kırılgan, bu kadar çürük temelli bir şey olamaz yahu! Arkadaş, bunun ayağının sağlam basması lazım! Sağlam basması için de, size gelenekte telkin yoluyla öğretilenlerle tek tek hesaplaşacaksınız, bunun sağlamasını yapacaksınız.”

Öztürk “dışarıdan gelen taş” derken dine yöneltilen ateist ya da akılcı eleştirileri kastediyor ve bu aslında, yakın zamanda tamamladığım nitel araştırmanın sonucunda da ortaya çıktığı gibi, Türkiye’de yaşanan sekülerleşmenin en önemli nedenlerinden biriyle çok yakından ilgili: Karşılaşmalar ve etkileşimler. Kapitalizm, küreselleşme, kentleşme, eğitim, bilimsel gelişmeler, özellikle de ulaşım ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi gibi nedenlerle insanlar artık çok farklı yaşam tarzları, dünya görüşleri ve kültürlerle karşılaşma imkanına sahipler. Bu karşılaşmalar ister istemez çeşitli şekillerde iletişim ve etkileşim kanalları açıyor ve bunların sonucunda sekülerleşme gibi birtakım değişimler yaşanabiliyor. Örneğin bazı müslümanlar gerçek hayatta belki de hiç karşılaşmayacakları insanlar ve fikirlerle internet ortamında iletişime geçip, sonrasında kendi inançlarını ve kültürel kabullerini sorgulamaya başlayabiliyorlar.

Sekülerleşmeye direnirken aslında süreci hızlandırmak

Söz konusu sekülerleşme sürecinde insanlar, kimi durumlarda bazı inançlarının mutlak ve tek doğru olduğuna dair kesin kabullerini terk ediyorlar, kimi zaman ilahi ve kutsal olan ile insani ve dünyevi olan arasındaki sınırın tam olarak neresi olduğu konusu gündeme geliyor, bazen de en azından bazı dini hükümlerin evrensel mi tarihsel mi olduğu sorusu hayati bir önem kazanıyor. Tam bu noktada İlahiyatçıların ve dindar kanaat önderlerinin rolü ortaya çıkıyor; onların verdiği zihin açıcı ya da kapatıcı cevaplar, insanların dine karşı tutumunda, bahsettiğim soruların cevaplarına yönelik arayışlarında olumlu veya olumsuz büyük bir etkiye sahip. Yine kendi araştırmamın sonuçlarından biri: Gençler dini hüküm ve öğretilerin ve geleneksel dini söylemlerin tutarsız, mantıksız ve yetersiz buldukları yanlarını sorguladıklarında terslenir veya cevapsız bırakılırsa, bu tepkiler yakın ya da uzun vadede din ile ilişkilerine olumsuz yansıyor. Öztürk bu konuda kendi tutumunu ve kaygılarını şöyle anlatıyor:

“Siz ama bu gidişle, bu sitelerde yangın yerine dönen bu İslam aleyhindeki söylemlerin bir tanesine bile cevap veremezsiniz. Ben verdim mi? Verip vermediğimi bilmiyorum. (…) Kendi çocuklarımdan pay biçerek, şurada dışarıdakilere el uzatabilir miyim, hala Cenab-ı Allah’ın bu insanlığa bir imkan olarak gönderdiği bu dini, insanlığın bir eksiğini, bir kusurunu, bir ayıbını örtmesi için istihdam edebilir miyim, bir işe yarar hale getirebilir miyim, birinin, yuvarlananın elini tutabilir miyim derdindeyim ve ben yeni bir dil kurmak zorundayım. (…) Benim beynimi yakıyor sorular. Aklın Gözü sitesinin çocukları bana yirmi tane e-mail atıyorlar her gece! ‘Hocam bu nasıl, şu nasıl?’ Sana atan var mı? Siz işi çözmüşsünüz: ‘Oğlum ister inan ister inanma, zorla mı inandıracağım?’ Bu mudur yani?!”

Mustafa Öztürk’ün görüşlerinin doğruluğu ya da yanlışlığı bir tarafa, kabul edilip saygı gösterilmesi gereken, hem kendisi için hem de ona soru soranlar için tutarlılık kaygısıyla bir din anlayışı ve dili geliştirme çabası içinde olduğu gerçeği. Sonucu ne olursa olsun bu çabayı saygıyla karşılamak gerekirken, aksine, zaten İslam tarihinde farklı versiyonlarıyla büyük oranda dile getirilmiş olan bu görüşlerin sahiplenilmesine karşı gösterilen tahammülsüzlüğün altında büyük bir sekülerleşme korkusu yatıyor ve yaşanan gerilim de bu korkuyla doğrudan ilişkili. Gelgelelim, eski dönemlerin metodları ve refleksleriyle tartışmalı ve sorunlu konuların üstünü örtmek, ‘sadece ilmi mahfillerde’ tartışılması gereken konuların listesini oluşturmak ve farklı sesleri bastırabilmek, bugünün dünyası ve imkanları içinde artık imkansız. Üstelik çoğulculuğa ve açıkça konuşup tartışmaya aykırı bütün bu tutumlar, endişe edildiği için büyük bir telaş, öfke ve panik içinde engellenmeye çalışılan değişim dalgasını daha da hızlandırıp büyütmekten başka bir sonuç getirmeyecektir.

(Bu yazı 06/12/2020 tarihinde, Euronews haber sitesinde yayımlanmıştır.)