Çirkin Ördek Yavrusu

(Hans Christian Andersen, Den grimme ælling)

Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış. “Artık çiftliğe dönüp oradakilere yeni ailemi gösterebilirim!” diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce. O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.” “Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.

Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş. “Neyse ki diğer yavrularım güzel!” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş. “Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.” Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep ‘Çirkin Ördek’ diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.

Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler. Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış.

Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine. Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.

Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördek’in tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar. “Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi dönmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş. Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde. Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim.”

Böylece dereye, suyun üzerine inmiş. Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördek’i görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!” Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden. Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış. “Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoş geldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki. Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.

‘Kadından Kentler’den cümleler

(Kadından Kentler, Murathan Mungan; Derleyen: Yasin Çelik)

Birbirlerine hatırlattıkları şeyler, birbirlerinden uzaklaştırmış olabilirdi onları…

Geçmişte kalan şeyler geçmişte kalmalıydı ona göre, bu huyu yüzünden zamanla çevresi azalmış, arkadaşları tarafından vefasızlıkla suçlandığı olmuştu. İnsanlar aynı biçimde, aynı yönlere doğru değişmiyorlardı. Çoğu kez mazi ortaklıkları şimdiki zaman arkadaşlıklarını diri tutmaya yetmiyor ama insanlar bu gerçeği kabullenmeyip her şey eskisi gibi sürsün istiyorlardı. Sanki bir şeyler hiç değişmeden olduğu gibi sürerse, hayat daha gerçek, dünya daha inandırıcı bir yer olacaktı…

Galiba ev demek, onun için ne zamandır yalnızlık demekti…

İçini dışarıya tutumlu verenlerdendi…

İnsan yatıştırmayı hiçbir zaman bilememişti…

Nedenler, niçinler çoğu kez geçmişin boşluğunda asılı kalır; eşya öksüzü bir çocukluğun sinsi sızısının insanın göğsünden kolay gitmediğini biliyordu bir tek…

Kıskançlığının boyutunu sevgisinin büyüklüğü sananlardan olduğu için, kıskançlığını sevgi sanmayı sürdürdü…

Bazı hikâyeler bir kerede anlatıldığında ya da bir kerede dinlendiğinde daha cılız bir etki bırakır insanın üstünde; bazı hikâyelerse, parça parça gün ışığına çıktıkça neredeyse özel bir güç, gerçek üstü bir nitelik, insanın varoluş nedenlerine uzanan bir derinlik kazanır…

Kendi içinden geçenlere bile yabancı bir uzaklıktan bakıyordu sanki…

Geçmişini unutmaya çalışan biri için maziden gelen herkes, bir çeşit tehdit ya da tehlikedir; bunca yıl sıkı sıkıya kapalı tutulmuş kapılar onlarla zorlanır, bastırılmış anılar onlarla silkinmeye çalışır, belleğin kuytularına itilmiş nice ayrıntı, onların sorularının tazelediği çağrışımlarla yeniden gün yüzüne çıkar…

Büyürken insanın ilk kaybettiği şeyin gelecek duygusu olduğunu düşünüyordu…

Günü gelip daha büyük, daha önemli bir şeyi almaya kalkıştığında, bütün geçmişin, geçmişte birikenlerin birden bire başka bir ışıkta, bambaşka görülebileceğini hesap edemedi. İçimizin bir yanı sevdiklerimizi kollarken, kendini kollamayı unutmaz mı?

Babası erken ölmüş erkeklerin hiç büyümediğini en çok onda anlamıştı…

Birikmişlerin fazlalığı insanı kendi geçmişinden bile uzaklaştırır…

Hayat demek, biraz da zamanında anlamadıklarımıza karşı duyduğumuz pişmanlıklar demek değil midir?…

Her şeyi konuşmak iyidir sanıyorlar şimdilerde. Halbuki, insan münasebetinin çoğu kelimesiz hallerdir…

Başka biri için ne demek olduğunu insan geç anlıyor…

Bir yanı erken büyümüş çocuklar, hiç büyümeyen yanlarını görmekte zorlanırlar…

Kötü biri değilim ama kötü biri olmaktan korkuyordum…

Deneyim yoluyla edindiğimiz bilgi bizde içselleşmediği sürece, aynı hataları yinelememize bir engel oluşturmuyor…

Nedenini bilmeden ağladıklarımızın içimizden hiç gitmediğini artık biliyorum…

İçinde yaşanılan günün her şey olmadığını anlamak için daha geniş zamanlara ihtiyacımız olduğunu anlamamsa çok sonradır…

İnsan masumiyetini bazen bir başkasının günahıyla kaybeder…

Hemen herkes hayatının film sahnelerine benzediği zamanları daha değerli bulmaz mı?

Aynı konunun etrafında ikinci kez avlanmış hissediyor kendini…

Serap’ın sevincindeki yapmacıklık sürüyor. Gerçek duyguları göründüğü kadar sahte olmayabilir; ama bazı kadınlarda samimi olanla olmayan yıllar içinde o kadar iç içe geçmiştir ki, sahici duygularını bile yapmacıkla ifade ederler, ayırt edemezsiniz…

Sözlerinin arasına tasarlanmış bir sessizlik koydu…

Bir başkasının mutsuzluğuna yaslanmaya ihtiyacı olacak kadar mutsuz bir kadındı…

Gururu yaralanmış erkeklerin yarasının kinle beslenen güçlü bir hafızası vardır…

Bazı şeyleri anlamak için en az kırk yaşın kıvamı gerek…

Görünüşüyle yarattığı etkinin farkında değilmiş gibi yapmak, bir çok kadının başlıca numarasıdır…

Gerçekler de yalanlar kadar kaypaktır.

Aşka zahmet etmemişti kalbi; yükü olan şeylerden uzak durmayı bilmişti…

Saatin tiktakları, ışığı cılız ölgün bir ampulün aydınlattığı odayı şimdiki zamanla doldursun istiyordu…

Kısıtlı olanaklar içinde yaşanmış zor bir hayatın dayattığı koşullarda ayaklarını her zaman sağlam yere basma gerekliliği, hayallere, ümitlere fazla yer olmayan sert ve köşeli bir gerçeklik kazandırmıştı ona…

Bekli de bütün evliliklerin başına gelen onunkine de gelmişti; beraberliklerinin vaktiyle sahip olduğu zenginlik yok olup gitmiş, ilişkileri hikâyesiz kalmıştı ve en başta kusurlar, kabahatler olmak üzere her şey göz ısıran çiğ ışıkta, acımasız bir çıplaklıkta görülüyordu artık…

Alınan her dönemecin ardına geçmişin bıraktıkları yığılır kalırdı…

Bir insanın, büyüklerinin çocukluk eşyalarına yıllar sonra dokunmakla yaşadığı yalancı akranlığın uyandırdığı duygularla…

Annesinin gözlerine geç kalmıştı…

Önündeki yılların hepsini birden yaşamış gibiydi…

Bekli de hayat herkes için gençlik demekti…

Gençken okunan kitaplarda insan zamanı fark etmiyor, kitaplar senden zamanını bekliyor…

Fotoğrafların sesine kulak vermeyi bilirseniz, tekinsiz mekânlarda geçmişini arayan hayaletlerin uğultularını, zamanın ıslığını duymanız işten bile değildir…

Zamanın, kadınların etinden başka bir zalimlikle geçtiğini düşünüyor…

İnsanların savunmasız anlarını, kendi kabuklarının içinde olup en çok kendilerine benzedikleri anları yakalamaya çalışmış…

Zaten sanat dedikleri, ümitsizlerin yaşama sevinci değil miydi…

Ne olduğuna karar verilemeyen bu ara renk gibi, ara durumlar, ara duygular, belirsizlikler, bulanıklıklar yok mudur herkesin içinde, hayatında, seçimlerinde? İnsan, kendine bile tanımını tam yapamadığı, çoğu kez istese de yapamayacağı duygular, durumlarla iç içe yaşamaz mı? Her şeyin niyesini, nasılını o kadar bilerek mi yaşıyoruz sanki…

Kadınlar her işin hilesini arar…

İçinin tahammülleri azalmış. Her çeşit hasretini dindirmeye birkaç dakika, birkaç saat yetiyor artık. Yaşlanmak galiba bu diye geçiriyor içinden; azalmak, için için azalmak…

Her şey kıtken, azken, bulunmazken daha mı güzeldi ne?…

Dünyadan kendi içinin hızını beklerdi…

İnsanın içinin zaman zaman bir şeylerle barışması iyi geliyordu…

Hayatta bir kere geç kaldın mı, hep geç kalırsın…

Halamın romanı niçin yazılmadı?

(Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, Ötüken, s. 141-6)

Rahmetli halam –piyano çalmak bir yana- , ömründe piyano görmemişti. Yunus Emre’den başka şair tanımamış, Kur’an-ı Kerim ve Evrâd-ı Bahaiyye’den başka kitabı iki gün üst üste eline almamış, “Kâbe’nin yolları” kabilinden ilâhilerden gayri musiki teganni etmemiş ve kocasına karşı asla sesini yükseltmemişti. Sokağa çıktığında giydiği koyu vişne çürüğü döğme ipekli çarşafı en az kırk sene kullanmış, sonra da yorgan üzerine döşemişti. Sinemayı hiç tanımamış, nadiren eline geçen gazete sayfalarını mutfak raflarına sermek için kullanmış, hayatında bir gün olsun “ne olacak bu memleketin hali” diye tasalanmamıştı. Gençliğinde kırmızı krepon kağıtları ıslatarak allık niyetine yanaklarına sürdüğünü anlatmıştı bir gün; ve ara sıra zaten kudretten sürmeli gözlerine “sünnettir” kavliyle Kâbe sürmesi çeker ve o anlarda olağanüstü güzelleşirdi.

Ömrü boyunca beş vakte kattığı  “teheccüd”lerde, “işrak”larda, “kuşluk”larda, “duha”larda ve “salât-ı evvâbin”lerde döktüğü gözyaşları –moda tabirle- asla hayata geçmedi: Halam Kâbe yollarına yüz süremeden öldü.

Hiç çocuğu olmadı.

Roman ki ifşâdır elbette…

Romancılarımız yıllar boyunca bize, Meşrutiyet devrinin Art Nuveau stili konaklarında mukim, alafranga temayüllerle meşbû paşa hanımlarından başlayıp, “uzun soluklu” bunalımlar içinde bunaldıkça bunalan feministlere kadar uzanan geniş yelpaze içinde Türk kadınından prototip örnekler sundular. Devlet Ana’dan Huzur’a, Yılanların Öcü’nden Sinekli Bakkal’a, Or’da Kimse Var mı dizisinden Fatih Harbiye’ye, Dersaadet’te Sabah Ezanları’ndan Hıçkırık’a kadar  onca kurgulanmış hayat içinde iyi tasvir edilmiş kadınlar vardı. Hepsi de roman içinde yüklendikleri göreve uygun olarak derinliğine tahlil edilmiş ve ön plana çıkarılmışlardı. Şimdi yıllar sonra Türk romanlarında boy gösteren kadın portrelerine göz gezdirirken, kendimce çok mühim bulduğum bir eksikliğin farkına varıyorum: Annelerimiz, ninelerimiz, teyzelerimiz orada yoklar. Belki roman tekniğinin dayattığı bir ihmal: Mâlum ya, her sanat eseri gibi roman da tasannu’ eseridir. Hayatın kendisi değildir. Ayrıntılar, önemli-önemsiz tasnifine tabi tutulmaksızın hayatın içinde yer alırlar ama sanatkâr, olanların büyük kısmını ihmal etmek, çok küçük bir cüzünü ise abartmak zorundadır. Bu zaruri seçim esnasında, farzımuhal sevgili halacığımın kaale alınmayacak kadar etkisiz görünen elemanlardan sayılması beni hüzünlendirdi.

Edebî geleneğimizin burjuva icadı romandan ziyade, şark usûlü tahkiyeye dayanmasından mıdır; halam ve benzerleri Türk romanlarında kendilerine doğru-dürüst bir yer bulamamışlardır? Onların romancıya malzeme teşkil edebilecek dramları (yerli tabirle “hicranları”) mı eksikti? Yoksa gündelik hayata bir cismin gölgesi kadar dahi olsun müdahale etmekten çektirilmiş, silik ve bastırılmış hayalî şahsiyetler mi idiler?

Cemil Meriç, “Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir mânevi iklim, daha geveze bir toplum” tesbitinde haklı. Halalarımızın nesli, “âlâmını kalbinde tutup kimseye açma/ zirâ elemin zikri de başka elemdir” düstûrunca davranmayı ahlak edinmiş bir insan topluluğuydu. Elemin zikri yeni elemler tevlid ediyorsa onu bayrak gibi sallayarak gevezelik etmenin ne âlemi vardı?

Onlar, evlatlarının, torunlarının ve yeğenlerinin ancak batılı bir atmosfer içinde yaşayabildiğini fark edip, neslen münkariz hale gelinceye değin ihtiyar edilmiş bir şâhâne sükûtu sürdüren son Osmanlı kadınları idiler (Buracıkta çaçaronluğu, dilbazlığı ve saldırganlığı “Osmanlı kadını” imajıyla aynileştiren bir kapsamı murad etmediğim bilinmelidir). Bizim tam anlayamadığımız farklı boyutların insanlarıydılar. Türk romanı, istese de onları ihatâ edemezdi.

Roman dünyasına uzak kalan bu nesil, elbette ilim adamlarının dikkatini de çekmeyecektir; neyse ki sanat, “olan”ı biteviye düzlemiyle aktarıp kendini tahdit etmemiştir; o “olması gereken”i de didikleyerek hayatı güzelleştirir. Onlar, kayıtlara geçmeyen bir münkariz nesildir. Yazılı vesikalar (tarih ve edebiyat yazıcıları), onlar karşısında ne kadar ketumsa, onlar da kayda geçmek hususunda bir o kadar ilgisiz ve isteksiz kalmayı başarabilmişlerdi.

Onların hikâyesi, bizim gibi geveze ve alafrangalaşmış nesillerin kulağına kadar düşmediği için roman düzleminin uzağında, dışında ve üstünde kalmıştır; eskazâ böyle bir roman yazılsa bile büyük ihtimal biz onda bir lezzet bulamaz ve batılı dikkatlerimizin kolaylıkla takılabileceği başka objeler arardık.

Mahrem sevgisizliklerin yazılmamış romanları

Şüphesiz onlar da âşık olurlar, erkeklerini hiçbir zaman söze dökülmeyen kelimelerle severler ya da sevgisizliklerini mahrem bir hastalık gibi yüreklerinin kuytuluklarında bir ömür boyu gizlerlerdi. Her hayatta bir nehir romanı sürükleyecek kadar trajik örgüler yumağıyla sarmaş-dolaş yaşamalarına rağmen fıtrî –yani öğretilmemiş- bir insiyakle kendilerini ifade etmeyi reddettiler ve sırf bu yüzden ne kadar kahraman oldukları hiç bilinmedi. Bu memleketin çehresini görünmeyen çizgilerle inşâ ederken, gün gelip hikâyesiz kalacaklarını düşünmediler bile. Eğer bu yazı, anneler gününde çiğneye çiğneye çürütülmüş beylik ifadelerin tuzağına düşerse, biliniz ki bunun tek sebebi, onların kendilerini ifade etmekte gösterdikleri o muhteşem mahviyetkârlıktır.

Ne kadar saf bakışları vardı, hatırlıyor musunuz? Gözlerinde, mahrem sevgisizliklerden gayrı ruhun bütün cidarını görmek mümkündü ve kalpleri ne kadar temiz, ne kadar berraktı. Bir kadının bütün dünyasını, evinin -bugünkü ölçülere göre hayli sefil kalan- duvarları arasında kurması, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.

Modern zaman telakkileri ile “uzun soluklu bunalım”larda hafakanlar geçiren yeni feminist nesli anlıyorum; bu tablodan hiç de hazetmeyeceklerdir. Çocuk yaşlarında evlenip bir ömür boyunca serkeş, sarhoş, huysuz, vehimli, hastalıklı (ve belki çirkin) bir kocaya itaati, ibadetle bir tutup “bu benim kaderim” avuntusuyla vakf-ı ömür eyleyen o kadınların anlaşılmaz tahammül kudretlerine ben de isyan etmekten nefsimi alıkoyamıyorum. Hayatın baharında dullar zümresine iltihak edip, rahmetli kocasının ağzından ömür billah “seni seviyorum” sözünü bile işitmediği halde, “rahmetli”nin sevgi kırıntılarıyla düşürdüğü bir bakışını hafızasına berkitip, mezara kadar onunla mütesellî olan ruh hâletine ben de yabancıyım. Fukaralığın, şimdiki refah ölçüleriyle akıl almaz boyutlarda gezindiği yokluk ve kıtlık devirlerinde, kocası, evladı ve misafiri için zaten sefaletin son raddelerine dayanmış öğününü daraltmaya âmâde bir nefsi anlamak ne kadar zordur.

Sözüm meclis harici…

Peki, nedir bu: Yazar, gündelik hayatta yaşayan son örneklerini hayal-meyal seçebildiğimiz bir nesl-i münkarizden bahsederek, satır aralarında modern hanımların şuuraltlarına, “ beylerinize karşı mûti ve hürmetkâr olunuz; elinizde tencerelerle miting meydanlarına dökülüp ‘açız açız!’ diye bağırarak esasen üstün mevkiinizi zelîl kılmayınız; ‘uzun soluklu’ bunalımlara düşüp feminist retoriklerle maçoların sizi sarakaya almasına fırsat vermeyiniz, bilakis Enderûnî Vâsıf’ın pendi mûcibince, ‘tek dur küçükten evde oturmaklığa alış/ olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol’ ” demeğe mi getirmektedir?

Hâşâ ve kellâ! Yazar, “alçağa akar sular/ pây-ı hûma düş mest ol” beyti fehvasınca suların tersine akmayacağını bilmektedir. Bir aile reisinin evinde, kendini dünyanın en önemli adamı hissettiği, ayaklarına pirinç ibriklerle ılık sular dökülüp kenarı dantelli keten peşkirlerle kurulandığı devirlerden bir devr-i saadet, artık proleteryanın diktatoryası kadar saded harici ve muhal bir ihtimalden ibaret kalmıştır; “vâ esefâ”dır!

İşte aralarında annelerimizin, halalarımızın, ninelerimizin bulunduğu o son kuşağın öncüleri, Türkiye’nin sosyal tarihini, kendi ekseni etrafında birleştiren bir omurga vazifesi görerek tarihe veda ediyorlar. Onlar evlatlarını hiç anlayamayacak kadar bahtiyar gidiyorlar; biz, onları asla anlayamayacak kadar talihsiz kuşakların temsilcileriyiz. İki boyutlu bir evren, dört boyutun tedirgin, huzursuz, kalleş ve parçalanmış dünyasını terk ediyor.

Elde var ızdırap.

Hezar gıbta…

Günışığının, kırmızı  sardunya topları ve pembe gülsuyu şişelerinin dokusundan sızarak güç bela loşluklar düşürebildiği sade odalarda eski zaman kadınları, sık ağızlı-gümüş zarflı fildişi taraklarda afif zamanların birbirine benzer saatlerini seyreltirlerdi.

Ve ne kadar güzeldiler.