ALMANYA, BENİM İÇİN…

Danimarka’yla ilgili çoğu güzel özellikleri gözlemler ve duyarken aklıma hep bu ülkenin nüfusunun beş milyon civarında oluşu ve beş milyonluk bir ülkenin asayişinin, düzenliliğini korumanın hiç de zor olmayacağı gibi hususlar geliyordu ister istemez. Vize işlemleri ve daha sonrasında da akraba ziyareti dolayısıyla geçen ay içinde gitme fırsatı bulduğum Almanya’yı görünce, hadisenin hiç de öyle kolayca içinden çıkılabilir bir nitelikte olmadığını hayretle fark ettim. Almanya’nın nüfusu Türkiye’nin nüfusundan çok daha fazlaydı, içinde birkaç milyonu Türk olmak üzere çok sayıda yabancı barındırıyordu, bizim aşinası olduğumuz çoğu probleme onlar da aşinaydı ve bütün bunlara rağmen Danimarka’da gördüğüm artı özelliklerin çoğuna Almanya da sahipti; üstelik Doğu Almanya – Batı Almanya birleşmesinin getirdiği ve hepimizin malumu olan olumsuzluklara rağmen. Gördüğüm bütün ihtişamlı görüntüler ve bilgilerden sonra söyleyebileceğim tek cümle kalıyordu; Almanya gerçekten büyük bir ülke; hem şimdisiyle, hem geçmişiyle; hem ekonomisiyle (şimdilerde yaşadığı ekonomik sorunlar olsa da), hem de kültürüyle.

Duesseldorf’a doğru trenle hızlı bir yolculuk yaparken, çok küçük yaşımda ismine aşina olmaya başladığım ve özellikle de yaz tatillerinde adından çokça bahsedildiği için hep hayalimde canlandırdığım Hamburg şehrini gökteki büyük lambanın görünmediği bir vakitte, karanlıkla bina lambalarının iç içe girdiği bir zamanda uzaktan da olsa görme fırsatı bulunca, ihtişamını uzaktan bile fark ettiren bu şehir beni çocukluk yıllarıma götürdü birden.

Dünya o zamanlar bizim için iki kısma ayrılıyordu; tabiatla iç içe olmakla birlikte mahrumiyetlerden, acılardan bir türlü kurtulamayacak olan Türkiye birinci kısmı teşkil ediyordu. Gerçi Türkiye derken hayal edebildiğimiz yer, köyümüzün sınırlarından çok da öteye gidemiyordu. Yılda en fazla iki-üç defa gidebildiğimiz şehrimizden daha fazlasını bilmiyor ve hayal edemiyorduk. Biz çocuklara göre bu birinci kısımda hep tarla işleri olur, erkekler hep şapka takar, kadınlar bildiğimiz Anadolu kıyafetleriyle gezerlerdi. Bir kadının şalını, tülbentten başörtüsünü çıkarması, saçı açık bir şekilde arzı endam etmesi düşünülmesi bile çok zor olan hallerdendi. İnekler ve koyunlar hayatın vazgeçilmez unsurlarındandı. Çocuklar “bilye” ve “top” oynar, en büyük lüks olarak da yazları köyümüzün yanı başından akmakta olan Kızılırmak’ta buldukları uygun bir yerde yüzerek rahatlarlardı. Bırakın dünyanın ikinci kısmını görmeyi, şehrimize gitmek için bile yapamayacağımız fedakârlık yoktu; fakat bu “lüks”ü büyüklerimiz bizlerle paylaşmazlar, saatlerce ağlayıp sızlanmalarımıza aldırmaksızın sabah gidip akşam üzeri gelen köy otobüsüne biner, alışveriş yapar, bizlerin gönlünü almak için birkaç hediye alır, en fazla da bir lokantada öğle yemeklerini yer ve gelirlerdi.

Köyün doğal ortamını, arada bir gelen yeni makineler, aletler değiştirir, bu aletlere sahip olanlar, köyün en itibarlı ailesi olma makamına yükseliverir, başka ailelere biraz tepeden bakabilme hakkını kendilerinde hissederdi. Onların çocukları daha bir başı dik yürür, oynanacak oyunların kurallarını ve oyuncuları belirleme, istemedikleri kişiyi oyundan çıkarabilme yetkisini tartışmasız biçimde elde ediverirlerdi. Bu saltanat bir sonraki yaz tatiline kadar sürer; bir sonraki yaz tatilinde, dünyanın ikinci kısmından gelen akrabaların hediyeleri çocuklar arasındaki hiyerarşiyi anında belirlerdi. Dünyanın ikinci kısmı, adına Almanya veya “Alamanya” denilen yerdi. Teknoloji ve gelişmişlik vardı oralarda. Genellikle yedinci ayda gelmeleri beklenen “Almancılar”, ekseriyetle Mercedes olan yabancı plakalı arabalarıyla arkalarında toz bırakarak köye yaklaşırlarken, köyün girişinde bekleşen çocuklar müjde hediyeleri almayı umarak büyük heyecanlar içinde akrabası gelenlerin evlerine doğru koşar, müjdeyi vermeden önce pazarlıklarını yapar, memnun olacakları bir harçlık veya bilyeyi aldıktan sonra sevinçler içinde oyun alanlarına koşarlardı. Biz çocuklar, Almanya denen yere gidenler nasıl gitmişler, niçin gitmişler, gidemeyenler neden gidememişler gibi sorulardan uzak şekilde, sadece o andaki duruma bakar, kendi yakınlarımızı görmenin sevincini yaşar, sonra da gecenin ilerleyen saatlerine dek özlem hakkında, sevgi hakkında, Almanya hakkında, Türkiye’nin geri kalmışlığı hakkında çoğunu anlamadığımız konuşmaları dinlemeye çalışır, içten içe hep, bize gelen hediyeleri bekler, beklerken de hiç farkında olmadan uyuyakalırdık. O konuşmalardan aklımızda kaldığı ve aklımızda kalanlardan da anladığımız kadarıyla Almanya, bizim tanıdığımız ineklerden, koyunlardan, tarla-bağ-bahçe işlerinden, tozdan topraktan uzak, çalışkan insanların ve nasıl olduğunu bir türlü tahmin edemediğimiz son teknolojilerin diyarıydı. bazen rüyamızda görürdük oraları, bazen de birkaç fotoğrafın bize anlattıklarından.. Dedemle bir ikindi vakti tarlanın birinden dönerken, geçtiğimiz yola yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki dağa uzun uzun bakmış, gitme imkanımın olmadığı Almanya’nın o dağın arkasında olduğu fikrine kendimi kaptırmış ve dağın arkasında nasıl bir Almanya’nın olabileceğini tahmin ederek eve kadar dalmıştım. O anda bu fikre kendimi o kadar fazla kaptırmış olacağım ki hala zihnimin bir kösesinde tahmin ettiğim Almanya fotoğrafı saklı durur ve ben hala Almanya deyince, görüp gezdiğim Almanya’yı değil de hayalimdeki Almanya’yı aklıma getiririm.

Almanya bizim için biraz da, hatta daha çok akrabalarımızdı. Oranın bizden ileride olan teknolojisi bir yana, özlediğimiz akrabalarımızı görmek, onların araya giren uzun zaman aralığının ardından birikmiş olan sevgilerini canlı bir şekilde görmek, işin unutulmayacak apayrı bir tarafıydı. İlk önce biz onların hoş geldin ziyaretine giderdik, bir süre sonra da onlar bizleri teker teker veya aile aile ziyaretlere gelir, paylaştıkça artan sevgilerimizi birbirimize sunardık. Daha doğrusu bu işi aile büyükleri yapardı, biz çocuklar da terbiyeli bir sessizlikle bir kenarda oturur, karşımızda olup bitenleri izler; gelecek zamanlarda hangi akrabamızı daha fazla seveceğimize, hangi büyüğümüze daha fazla ve hak ettiği hürmeti göstereceğimize dair kendi kendimize hesaplamalara girerdik.

Yıllar geçtiyse de, bizler büyüdüysek de, bahsettiğim merasimler hemen hiç değişmedi; çünkü hasret yine hasret olmaya, akraba yine akraba olmaya, Almanya yine Almanya, Türkiye yine Türkiye olmaya devam etti. Değişen bizim anlayışlarımız oldu, bizim hayat karşısındaki duruşlarımız oldu. Gidilemeyecek uzaklık, iki kilometreden binlerce kilometreye çıktı; yaşadığımız mekanlar, Almanya mekanlarına benzemeye başladı mesela. Dünyanın iki kısma değil, yüzlerce kısma ayrıldığını, başka ülkelerin, başka ırkların, başka renklerin de var olduğunu anlamaya başladık. Artık bizleri, yaz tatilinde Kızılırmak’ta yüzmeyi bırakın, klorlanmış lüks havuzlarda yüzmek dahi rahatlatmaya yetmiyor. Aldığımız bir torba bilyenin sevincini bir yıl boyunca yasamaya karşılık simdi bizler, yıllarca hayalini kurduğumuz bir arabayı almanın sevincini bile tam olarak yaşayamıyoruz. En büyük sevincimiz, kursağımızda kalıyor, bir hafta boyunca bile tam tamına sevinerek geçiremiyoruz vakitlerimizi. Safi ve tertemiz niyetlerle, içine kötü hiçbir şeyin karışmamış olduğu sevgilerle bakamıyoruz birbirimize. İçimizde, menfaatini göz ardı ederek dostluk kurmaya çalışanlarımız azaldı. Önceleri çocukça gayretlerle şehirlere gitmeye çalışanlarımız, simdi büyükçe gayretlerle, köylerde evler yapıp, tatillerde de olsa köyde zaman geçirmeye çalışıyor.

Bugünlerde benim adıma, değişikliklere bir yenisi daha eklendi; ben de bir süreliğine de olsa “Almancı” oldum ve çocukluğumda yaşadığım hayattaki duruma göre rollerde değişiklikler oldu. Bahsini etmek istediğim asil değişiklik ve beni heyecanlandıran taraf, hayallerimde canlandırdığım ve gerçeğini canlı olarak çıplak gözlerle göreceğime ihtimal vermediğim Hamburg’la ilgili. Hamburg’u tren penceresinin arkasından, karanlık bir perdenin altında cılız ışıkları ve büyük binalarıyla gördüğümde, içimde, bahsettiğim akrabalarımı kısa bir süre sonra görecek olmanın tatlı heyecanı belirdi aniden. Duesseldorf’taki resmi işlemleri hallederken, Almanya’nın ekonomik sistemi, kenar mahallelerinin dahi merkezdeki düzenliliğe, köylülerinin dahi şehirlilerinin refahına sahip olduğuna dair konuşmalar yaparken aklim hep, birkaç gün sonra görüşeceğim akrabalarımdaydı. Onların her birini ayrı ayrı ziyaret etmeyi, yıllardır merak ettiğim evlerini görmeyi, bir “büyük”leri olarak çocuklarla görüşmeyi, uzaktan tanıdığım şahıslarla da en azından bir merhabalaşmayı iple çekiyordum. Yarı uykulu gecen son gecenin ardından Hamburg’un büyük tren istasyonunda buluştuğum dayımın oğlundan tutun da, uzak yakin bütün tanıdıklarımla görüşmeye varıncaya kadar, merak ettiğim ev düzenlemelerinden gündelik yaşamlarında neler yaşadıklarına değin aklınıza gelen neler varsa hepsini gördüğümde neler düşünüp neler hissettiğimi bilmem ki nasıl anlatayım. Bir zamanlar çocuk olan benim, bir büyük olarak görülmeye başlamam; bir zamanlar ev sahibi olan benim, şimdi bir misafir olmam; bir zamanlar Almancı olan akrabalarımın da simdi birer ev sahibi olup beni karşılamaları.. Bunların hepsi de monotonlaşan hayati güzelleştiren heyecanlı dakikalar yaşattı ve benim için unutulması zor tatlı zamanların arasında birer hatıra olmaya başladılar şimdiden. Özellikle de o yufka yürekleri ve şaşırtıcı sevgileriyle bana, tam da ihtiyacım olan zamanda birer sevgi ziyafeti çektiren ağabeylerim ve yengelerimi anlatacak kelime bulamıyorum; bu konuda söyleyebileceğim tek husus, Allah’tan, herkese böyle, menfaat ve diğer bulandırıcı düşüncelerden uzak olarak salt sevgiyle yaklaşan akrabalar vermesi dileğim olacak.

Onlarla aramızda şu anda dört buçuk saatlik bir mesafe var ve biz eskiye nazaran daha kısa aralıklarda haberleşiyoruz. Bazen internet, bazen telefon vasıtasıyla. Onlardan bir ailenin çocuğu bugün aldığım bir e-mailde, yazdığım daha önceki yazıları okuduklarını, bir de Almanya gezim hakkında bir şeyler yazmamı arzu ettiklerini yazınca her ne kadar onların istedikleri güzellikte olmayacağını tahmin etsem de elimin ve gönlümün yazdırdıklarına mani olmamaya ve diğer dostlarımla da bu hisleri paylaşmaya karar verdim. Bilgisayarın karşısına geçtim ve geçen ay Duesseldorf’a doğru trenle hızlı bir yolculuk yaparken düşündüklerimden ve akabindeki Hamburg ziyaretinden bahsetmeye başladım…

(02.03.2003, Danimarka)

Bana hikayeler anlatan adam

(Emrah Çelik)

Mustafa Kutlu ismiyle ilk nerede karşılaştığımı hatırlamaya çalışıyorum.

Sanırım A. Turan Alkan’ın, “Ne biçim uzun hikâye bu arkadaş!” başlıklı gazete yazısıyla merakım uyanmıştı bu isme karşı.

O yazıdan çok kısa bir zaman sonra Uzun Hikâye isimli hikâye kitabını alıp bir solukta okuyunca anladım, hayatımın o andan sonraki en önemli yazarlarından biriyle tanıştığımı.

Bir sonraki kitabı olan Beyhude Ömrüm henüz çıkmadan, daha önce basılmış bütün kitaplarını o bir yıl içinde, bir taraftan büyük bir hayranlıkla, bir taraftan planladığım bazı fikir ve ifadelerin benden önce onun tarafından yazılmış olmasından dolayı duyduğum tatlı bir kıskançlıkla, diğer taraftan da, hikâyelerin arkasındaki fikir yoğunluğunu çözmeye çalışıp onları tartışmanın güzel heyecanıyla okudum.

Sır, Bu Böyledir, Yoksulluk İçimizde, Yokuşa Akan Sular ve diğerleri…

Özellikle Uzun Hikâye öncesindeki o ince hikâye kitaplarını düşününce veya görünce hep İzmir Kordonboyu civarındaki otobüs seyahatleri aklıma gelir.

Üniversitenin son sınıfındayken kaldığım yerle okulumun arasındaki bir buçuk saatlik o uzun ve ayakta geçen otobüs yolculuklarında okudum onların çoğunu.

Her biri bambaşka güzel tatlar bıraktı zihnimde.

Büyük bir teolojik, psikolojik veya sosyal problemi o kadar yalın, o kadar rahat ve bir o kadar da akıcı hikâye üslubuyla dile getirmesi, her kitabında bir başka hayran bıraktı beni Mustafa Kutlu’ya.

Daha önceki yıllarda da öyle miydi bilemiyorum ama benim keşfimden sonraki yıllarda hep Eylül aylarında ve yılda bir adet olmak üzere güzel hikâyeler anlatıp beni ve benim gibileri edebi ve zihni yolculuklara çıkarmayı ihmal etmedi.

Beyhude Ömrüm’den sonra A. Turan Alkan’ın yazdığı bir yorum yazısının başlığındaki ifadeyi, her yeni çıkan kitabını bir solukta okuyup, “keşke daha uzun yazsaydı” duyguları içindeyken ben de hep söylemişimdir: “Mustafa Kutlu yine yaptı yapacağını!” diye…

Mustafa Kutlu her yıl Eylül ayında yapacağını yapıyor ve şahsen doyamadığım bir edebi ziyafet çekiyor okuyucularına.

Kimi zaman bir çiftçi oluyor hikâyesini anlatırken, kimi zaman gazeteci, kimi zaman da belediye başkanı, şoför, akademisyen, çocuk vs.

Kimi zaman bir köylünün diline nasıl bu kadar aşina olabilir diye şaşırıyorsunuz, kimi zaman da bir işportacının duygularını o kadar iyi anlayabilmesini anlamaya çalışıyorsunuz.

Her defasında aklınıza gelen değişmeyen fikir ise şu oluyor: Geleneksel hikâyecilikle modern olanı bu kadar iyi sentezleyip bize, o hep özlemle bahsini ettiğimiz “taklit ürünü olmayıp yerli, tamamen bize ait, bizi anlayan ve bizi bize anlatabilen edebiyat”ın ne olduğunu gösterdiğini bir kez daha anlıyorsunuz.

Bir kış akşamında, geniş bir ailenin oturma odasındaki sobanın (şöminenin değil!) yanı başında, sobanın üstündeki patateslerin pişmesini beklerken dedenizden veya hacıannenizden tatlı hikâyeler dinliyor gibi olmak da olabilir hissettiğiniz; bilge ve olgun bir öğretmeninizden, evine ziyarete gittiğiniz bir anda tecrübelerini pürdikkat dinliyor gibi olmak da…

Bu sene çıkan “Huzursuz Bacak” isimli kitabını, diğerleri gibi bir çırpıda okuduktan sonra, yine hatırladım ki, Mustafa Kutlu benim için, kendisinden bizzat ders almasam da, hayatımın en önemli öğretmenlerinden bir tanesi. Yine karar verdim ki, hepsini de dikkatle okuduğum o kitaplarını en az birkaç defa daha okumalıyım. Yine düşündüm ki, şu anda tahmin edilenden fazla bir okuyucu kitlesine sahip olmasına rağmen yine de çok daha fazlasını hak ediyor. Yine telaşlandım ki, kendisini Cağaloğlu’ndaki çalışma odasında iki defa ziyaret etmiş olmakla yetinmemeliyim ve her İstanbul seferimde yanına uğrayarak istifade etme fırsatını kaçırmamalıyım.

Tabii akla, böyle bir konudan bahis açmanın, yani edebiyattan, edebi zevkten, üsluptan vs. konuşmanın sübjektif olma ihtimali de gelmiyor değil ama ona da, Kutlu’nun son kitabındaki şu mısra ile mukabelede bulunsak yeridir sanırım:

Aşka istidadın olsun dilrübadan çok ne var!