Paris Bizi Beklerken

(Elif Şafak, Habetürk Gazetesi)

Ilya Ehrenburg’un bir dönemin sol hareketinde hayli iz bırakmış bir romanı vardır: Paris Düşerken. Bugünlerde Paris başka bir fiil içinde: Paris Beklerken. Evet, Paris bekliyor. Neyi mi? Bizleri. Türkiye’den gelecek sanatçı ve edebiyatçıları. Müzik, sinema, dans, plastik sanatlar ve edebiyat… Bütün bir sene boyunca Fransa’nın çeşitli yerlerinde sanatsal ve edebi etkinlikler düzenlenecek. Tüm önyargıları ve önduygularıyla Paris ve Parisliler bu hafta bir basın toplantısıyla duyurulan Türkiye Yılı’nın başlamasını bekliyor.

Siyah Süt’ün Fransızca çıkması sebebiyle Fransa’dayım bu hafta. Kitabım Lait Noir ismiyle (çevirmeni Valerie Gay-Aksoy) kitapçı raflarında yerini alırken ben de Fransız basınından çeşitli gazetecilerle söyleşiler yaptım, yapıyorum. Böylece Fransız basınının “Türkiye Mevsimi”ne nasıl hazırlandığını/ hazırlanmadığını biraz daha yakından görme fırsatım oldu. Burada bir değil üç temel yaklaşım var.

Birincisi bazı siyasetçiler, entelektüeller ya da gazeteciler kısmen önyargılı bir tavır içinde, hatta kimileri Türkiye Mevsimi konusunda açık açık ayak sürümekte. Kibirli bir şekilde yukarıdan bakan, Eurocentric (Avrupa-merkezci), hatta Francocentric (Fransa’yı dünyanın merkezi gören) bir tavır bu. Ama bunlar sadece dar bir kesim.

Onun dışında Türkiye Mevsimi’nin güzel geçmesi için canla başla çalışan, gönüllü olarak destek veren, İstanbul’a ve Türk kültürüne derin sevgi ya da samimi bir ilgi besleyen birçok Fransız var. Bu insanları görmezden gelemeyiz.

Üçüncüsü, hiçbir şeyin farkında olmayan, bütün bu tartışmaları pek de takip etmeyen ortalama Fransızlar. İşte belki de en önemlisi kültür ve sanat aracılığıyla onlara ulaşabilmek! Onların zihin kapılarını aralayabilmek.

Şurası çok açık. Fransa’dan gelen önyargılı laflar ve tutumlar karşısında Türkiye kendini kırgın hissetmekte haklı. Ama kırılıp da bindiğimiz dalı kesmeye kalkarsak hata olur. Fransa’da Türkiye’ye karşı köklü önyargılar olduğu için kültür ve sanatımızı buraya taşımaktan vazgeçmek yerine, tam da bu sebepten ötürü kültür ve sanatımızı buraya göstermekte kararlı ve ısrarcı olmalıyız. Tam da bu yüzden bu adımın atılmasına ihtiyaç var. Küsmek yerine konuşmaya inandığımız için, zihinlerdeki kapıları kapatmak yerine açmak daha yeğ olduğu için, monolog yerine diyalogtan yana olmak için… Ama en önemlisi, sanatın ve edebiyatın evrensel kucaklayıcı birleyici enerjisine inandığımız için…

Sanat ve edebiyatın temelinde “empati” kavramı yatar. Kendini ötekinin yerine koyabilme becerisi. Böylelikle sanat birbirinden son derece farklı görünen insanları buluşturur ve barıştırır. Zihinlerdeki hudutları sorgular. Gündelik siyasetin aşamadığı önyargıları hiç beklenmedik şekilde aşabilir. Bir romanı öyle bir şekilde yazarsınız ki Brezilya’daki okur da onda kendinden bir şeyler bulur, Fransa’daki okur da. Siyaset dar kalıplar içinden bakar. Özü gereği çatışmacıdır. Kategorilere ihtiyaç duyar. Fransız siyasetçiler Türkiye’yi bir öteki olarak kullanmakta. Ama Fransız sanatçılar böyle yaklaşamaz. Sanatın ve edebiyatın açtığı kulvarda hiç beklenmedik güzellikte ve derinlikte diyaloglar kurulabilir.

Türkiye şimdiye değin Avrupa’ya kendini hep ama hep siyaset ve diplomasi kanalıyla anlatmaya çalıştı. Bunda zaman zaman başarılı olduysa da, çoğu zaman zorluklar yaşadı. Avrupa ve dünyadaki ideolojik rüzgârlar karşısında zorlandı. Bugün geldiğimiz noktaya bakalım: Avrupa Parlamentosu seçimlerini ne yazık ki bazı Avrupalı siyasetçiler Türkiye karşıtı bir kampaya için zemin olarak kullandılar. Bunun üzerine bazı Fransız politikacıların Türkiye’yi ötekileştiren sözleri tuz biber ekti. Hem gerginlik hem kırgınlık yarattı.

Hiçbir insan ilişkisi küsmekle çözülmez. Toplumsal ilişkiler de öyle. Fransızlara küsmek bize en ufak bir yarar getirmez. Onun yerine Türkiye’den gelen edebiyatçı ve sanatçılar büyük bir olgunluk, özgüven ve sükûnetle Fransa’ya gidip oradaki okurlarla ve dinleyicilerle buluşmalı. Ve şundan da çekinmemek lazım: Evet, Fransızlar Fransızcadan başka bir dil bilmiyor ama gene de onlarla iletişim kurmak zor değil, çünkü sanatın dili evrenseldir. Şefkatin, dostluğun, yapıcılığın dili de öyle.

Öyle bir müzik, öyle bir film, öyle bir konser, öyle bir sergi, öyle bir şiir, öyle bir roman çıkarırız ki önlerine; öyle bir sanat ve edebiyat rüzgârıyla gidebiliriz ki Fransa’ya, Türkiye konusundaki en duyarsız, hatta en negatif Fransız bile merak ve takdir etmekten kendini alamaz. “Uzak zannettiğim yakın imiş meğer. Ayrı gördüğüm ben imiş meğer…”

Diplomatların ve bürokratların gidemeyecekleri bir yer var: Ortalama Avrupalı vatandaşın kalbi. Oraya sadece sanat ve edebiyat nüfuz edebilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s