GÜZEL ADAM, GÜZEL YAŞADI, GÜZEL GİTTİ

Yakın akrabalarımdan, vefat ettiğinde çok üzüleceğim kimler var diye kendi kendime sorduğumda aklıma ilk önce dedem gelirdi. Kendisini tanımaya başladığımda altmış yaşını geçmişti ve ilerleyen yaşlarımda onun bir gün aramızdan ayrılacağını hep biraz korkuyla düşünürdüm. Araçların geçmesinin zor olduğu bazı köy yollarını canla başla çalışarak yapan, mezarlığa sağlam bir sürgülü kapı yaptırıp mavi ve kırmızıya boyadığındaki sevincini gizleyemeyen, caminin dış kapısının üstündeki mermerin yazılarını beraber yazdığımız dedem, yani bu hayırsever, çalışkan, bizim oranın tabiriyle “işçimen” dedemin yokluğunun hem benim için hem de köylüler için büyük bir eksiklik olacağını hep hissederdim.

2011 yılının son ayında mide kanseri olduğunu ve midesinin tamamen alındığını öğrendiğimde o acı sona yaklaştığımız gerçeğini yutkunmakta zorlanmıştım doğrusu.

Onlu yaşlarımda traktörle değirmene un öğütmeye gidiyorduk. Sabah çok erken bir vakit olduğu için karşıdan gelen rüzgârın zarar vermemesi için ağzını da kapatacak şekilde boynuna bir büyük bez parçası bağlamış, arada bir de nasihatte bulunuyordu o uzun yolculuğu biraz hızlandırmak için. Hayatın geçiciliğinden, biriktirilen malın ileride pek fayda etmeyeceğinden bahsediyordu. “Bir adama sormuşlar, bunca ömrün nasıl geçti diye, o da demiş ki, hepsi de bir rüya gibi geçti evladım!” Bunu daha sonra zaman zaman tekrar ederdi. Bir de o yolculukta, yine daha sonra tekrarladığı bir sözü söylemişti: “Bir adam demiş ki, akıllı evladın var, malı ne yapacaksın, deli evladın var, yine malı ne yapacaksın?” Sonra da açıklamıştı bu sözü: Akıllı evladın varsa, o zaten malını kazanacaktır, senin kendini yıpratıp da onun için mal kazanmaya çalışmana gerek yok; deli, yani akıllıca iş yapmayan evladın varsa, o da senin yıllarca biriktirdiğin parayı bir günde bitirecek, bütün emeklerini zayi edecektir, onun için de boşuna mal-mülk biriktirmeye gerek yok…

“Benim Müslümanlığım kuvvetli” diyen, ölümden sonraki hayata kesin bir şekilde inanan ve hayatını o gerçeğe göre düzenlemeye hep gayret etmiş olan o güzel dedem, seksen yedi yaşındayken aramızdan ayrıldı.

Evlatları arasında adaletsizlik yapmamak konusunda çok titiz oldu, bunun karşılıklarından birini de son aylarında gördü: bütün çocukları onun hastane, büyük dayımlar ve bizim ev üçgeninde geçen zor günlerinde hep yanında oldu, maddi-manevi desteklerini hep gösterdiler, tuvalete gitmesinden banyo yapmasına, yatakta sağa-sola çevrilmesinden istediği yemekleri anında yapmaya kadar her ihtiyacını büyük bir özveriyle karşıladılar. Taziyeye gelenler hep bu duruma imrendi, “keşke bizim çocuklarımız da bizi böyle uğurlasalar” diye dualar ettiler.

Durumunun çok acil olduğuna dair haber alır almaz İstanbul’dan Kayseri’ye gittik kardeşimle birlikte. Son üç gününü onunla birlikte geçireceğimizi bilmiyorduk tabii. Şuuru yerindeydi, ne dediği kolay anlaşılmasa dahi konuşabiliyordu, etrafında konuşulanları anlıyordu. “Vücudumu sağa çevirin, sola çevirin, kaldırın da biraz oturayım çok daraldım, şimdi şu yatağa yatayım, canım ayran istiyor, çorba istiyor” gibi talimatları harfiyen ve gecikmeden yerine getiriliyordu. Benim de geldiğimi öğrendiğinde sevincini açıkça belli etti, beni kendisine doğru çekip zorlanarak yanaklarımdan öptü. O üç gün içinde zaman zaman Yasin suresini okudum, ben okurken kendisinin de benimle birlikte okuduğunu ve okumalarımdan çok memnun olduğunu söyledi. Kısa sureleri, Kur’an okumayı kendisinden öğrendiğim, hatta Yasin suresinin ilk sayfasını birlikte ezberlediğimiz bu mübarek insana o son günlerinde Kur’an okumak çok başka bir duyguydu benim için. Küçüklüğümden beri beni tembihlerdi: “Bak biz ölünce arkamızdan her cuma gecesi Yasin okuyacaksın, tamam mı?” Anneanneme de, “ben ölürken yanımda Yasin okuyacak olan olur mu acaba?” diye endişelerini hep dile getirirmiş. Bu sureye olan muhabbetinden ve bu konuya verdiği önemden olsa gerek, kardeşimin adını dedem koymuş: Yasin.

O üç gün içerisinde içimde bir merak devamlı yokluyordu beni. Acaba ruhunu teslim ettiği anda ben ne yapıyor olacağım? Acaba uykudan acil bir şekilde mi uyandıracaklar, acaba şehir merkezinde bir iş için bulunurken acı bir telefon mu alacağım? Acaba hastalık uzun sürecek diye İstanbul’daki işime döndüğümde orada öğrenip son anlarında yanında olamamanın acısını bir ömür boyu mu taşıyacağım? Bu merak ve endişe aklımın bir kenarında hep durdu.

Cumayı cumartesiye bağlayan o gece Fetih suresini okumuştum. Çay-kahve, ailece muhabbet filan derken en büyük dayımı ailesiyle birlikte evine uğurladık, biz de anneannem, Rüstem Dayım ve annemle birlikte salonda durumu her gece olduğu gibi kötüleşen dedemi rahatlatmaya çalışıyorduk. Yine yataktaki durumunu, yatağını vs. değiştirdik derken, nedense annemin aklına dedeme kelime-i şehadet getirtmek geldi. Bana teklif etti, ben de onun yaptırmasını istedim. Sonra o konuda tereddüt edince “Yasin mi okusan?” dedi. “Az önce başka bir sure okudum ama rahatsız olur mu acaba, bir sor istersen, isterse okuyayım” dedim, saat gece bir buçuğu geçerken.

Annem annesine hep “aba” dediği gibi, babasına da hep “ağa” diye hitap ederdi. “Ağa, Emrah Yasin okusun mu?” diye sordu babasına. Dedem, daha önceki Kur’an okuma tekliflerine gösterdiği memnuniyetten çok daha fazla, çok daha farklı bir tonda “yaaaa” dedi, gerçekten içten gelen bir sesle. Bunun üzerine başının olduğu tarafta bir sandalyeye oturarak o çok sevdiği sureyi okumaya başladım. Ben okudukça mutfakta sohbet edenler de gelip dinlemeye başladılar. Odada, evde büyük bir sessizlik hakim oldu. Gelen tek ses okunan surenin ayetleriydi. Dedem, her Kur’an okunması esnasında olduğu gibi sessizleşti, dinlemeye ve belki de içinden katılmaya koyuldu. Ben okudukça okudum, onlar dinledikçe dinledi. Son sayfalarda annemim, Hatice Yengemin, Rüstem Dayımın ve anneannemin birbirlerine bir şey işaret ettiklerini hissediyordum ama herhalde biraz rahatsızlandı diye düşünerek okumaya devam ettim. Tam son ayetlere gelmiştim ki, dedemin ruhunu rahat bir şekilde teslim ettiğini fark ettim. Ben okumayı bitirir bitirmez herkes ayaklandı, yanına yaklaştı; Rüstem Dayım, kalp titreten bir sesle “baba!” diye seslendi, ama babasından ses gelmedi. O sesin bir daha da hiç gelmeyeceğini, nabzını ve kalbini kontrol ettiğimizde ve vücudunun kendisini tamamen bıraktığında iyice anlamıştık artık. O sesin kendisini değil, hayalini dinleyecektik artık. Hafızalarımızda yer eden vurgularını, tınısını hatırlamakla yetinmek zorunda kalacaktık…

İlk defa ruhunu teslim eden birinin yanında bulunduğum ve hep korkacağımı zannettiğim halde hiç korkmadım. Elbisesini çıkarmaya yardım ettim, bir makas alarak üzerindeki iki elbiseyi kestim, sabah gasilhaneye götürmeden önce yapılması gerekenlerin yapılmasına yardım ettim. Biri takma dişlerini çıkardı, biri ayak başparmaklarını birbirine bağladı, biri başını çenesiyle birlikte bağladı ve sonunda üstünü bir çarşafla örtüp yan odaya geçtik. O sırada diğer iki dayımı aradık, onlar hemen evlerinden gelince de hep birlikte sabaha kadar yan odada bekledik. Ağladık, üzüldük, birbirimizi teselli ettik, düşündük, Kur’an okuduk, sabah ezanıyla birlikte de evde bulunan herkesle, yani dedemin eşi, üç oğlu, bir kızı ve torunlarıyla sabah namazını kıldık. Birkaç saatlik dinlenmenin akabinde hastanenin gasilhanesindeki görevliyle birlikte dedemi yıkama imkânına kavuştum. O cansız vücudu sağa sola çevirirken, üzerine su tutarken, yüzünü yıkarken nice hatıralar canlandı gözümün önünde. Gözyaşlarımı tutamadım, tutmadım. Onu düşünmek, yaşananları hatırlamak, onun için gözyaşı dökmek güzel bir duyguydu; ağladıkça rahatladım…

Şehir merkezinde bulunan tarihi Hunat Camiinde ve ayrıca köyde cenaze namazının kılınmasını isterdi hep dedem; öyle de oldu. Öğle namazından sonra Hunat’ta, sonra da köye ulaşır ulaşmaz köyde kıldık namazını ve ardından toprağa verdik.

O kadar “ihtiyatlı” idi ki dedem, kimseye yük olmak istemezdi. Başkasına yük olma ihtimali bile onu, kelimenin gerçek anlamıyla iki büklüm ederdi. Bu hassasiyetinden olsa gerek, kendi mezarını, hatta kendi mezar taşını bile kendisi yaptırıp dikmişti çok öncesinden. Geriye sadece bedenini o mezarın içine koymak ve mezar taşındaki ölüm tarihi bölümüne “14.04.2012” yazmak kalmıştı. Vefatından sonra bütün köye dağıtılmak üzere bir erzak paketi vasiyet etmişti. Pakette beş litrelik Ayçiçek yağı, çay, şeker ve makarna olacaktı, nitekim oldu da. Kendisine çalışkanlığı ve pratikliğiyle en çok benzeyen yeğeni Resul Dayım ve ağabeyim birkaç saat içinde yaklaşık iki yüz otuz paketlik malzemeyi alıp getirdiler, hep birlikte paketleri hazırlayıp köydeki bütün evlere dağıttık. Başkasına yük olmayı vefatından sonra da istemeyen dedem, hem cenazenin nakil masraflarını, hem de köylülere dağıtılacak erzak parasının hepsini hazırlayıp teslim etmişti önceden. Kefenini bile on yıllar öncesinden alıp bekletiyordu zaten.

Yaşarken kendi işlerini nasıl hızlı ve sağlam şekilde yaptıysa, Allah vefatından sonraki işlerinin de hızlı ve güzelce yapılmasını nasip etti. Taziyeye gelen herkes arkasından “hüsn-i şehadet”te bulundu, hep iyiliklerinden bahsedildi, akrabaları ve köylüler için büyük bir kayıp olduğundan bahsedildi. Çokça ve güzelce Kur’anlar okundu, Fatihalar gönderildi…

“Evvel ben ölümden çok korkardım; ağamın ölümünü görünce benim de ölesim geldi” dedi annem. Hep yumuşak huylu, hassas, çalışkan ve inançlı gördüğüm biricik dedem, ölümü bile sevdirerek gitti. Hasılı, zor ama güzel bir hayat yaşayan o güzel adam, güzel bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Geride bıraktığı bütün tanıdıkları olarak hepimiz, o güzel insanın güzel bir yere gitmiş olduğunu umuyor ve diliyoruz şimdi…

İLK DERS

Aman Allahım! Yarın sabah hayatımın en önemli anlarından birini yaşayacağım ve ben hala hazır değilim! Halbuki yıllardır hayalimde olan bir mesleğin bir ilk adımı, bir denemesi, bir ilk tecrübesi olacak bu işe daha iyi hazırlanmalıydım.

Üniversitede ders vermek, yapılabilecek mesleklerin en güzeli gibi geldi bana hep. Bir yaşa kadar edinilen bilgi, tecrübe ve fikirlerin onları anlayacak ve kullanabilecek kişilerle paylaşılması kadar güzel bir duygu olabilir mi? Bilgiye değer veren ve bilgi peşinde koşarken evliliğini bile ertelemeyi tercih eden bir insanı en mutlu edecek şeylerden biri, o bilgilerin paylaşıldığını ve işe yaradığını görmektir herhalde.

Sen gel, bunca hayalini kurduğun, bunca dilediğin mesleğin bir ilk tecrübesine hazırlıksız yakalan. Ama suçlu da değilim ki. İstanbul’a geldim geleli bir haftadır her günüm yaptığım saha çalışması nedeniyle dışarılarda dolu dolu geçti ve geceleri kendimi eve attığımda bile derse hazırlık yapmaya fırsat bulamadım. Niyetim en azından son gece ders vereceğim üniversiteye yakın, yakın dedimse de minibüsle en az kırk beş dakika mesafede olan bu eve erkenden gelip çalışmaktı ama arka arkaya randevular, görüşmelerin uzamak zorunda kalması derken eve adımımı attığım şu anda saat 23.00’e geliyor. Şimdi bir an önce bu evde bana ayrılan odaya geçmeli, anlatacağım konuyla ilgili vekili olduğum profesörden aldığım bir kitap, bir makale ve başka bir yerden fotokopisini aldığım bir ansiklopedi makalesini bir an önce okumalı, özetini çıkarmalı ve anlatabilecek hale gelmeliyim. Tam sessizce odaya geçmek üzereyken işte iki üniversiteli! “Doktora yapıyormuşsunuz; ne üzerine, neden, nerede, nasıl…?” Kısa cümlelerle verilen cevaplar, geçiştirmeye çalışan bir üslup, oldukça açık olarak sonra konuşuruz bu konuları imaları, ama hayır, işte gitti yarım saat daha.

Asıl sorunum ise şu anda gözlerimden uyku damlıyor olması ve felsefi yazıları okuyabilmekten çok uzak bir konsantrasyon. Neyse, yemekten sonra içtiğim çok ağır filtre kahve herhalde etkisini gösterir. Yatağımı serdikten sonra masasız bu odada yüzüstü yatağa uzanıp makaleleri açıp önemli satırların altını çize çize bir güzel okumaya başlayayım bari. Hmm, felsefe, İslam felsefesi, İbn Rüşd, ve evet, Ibn Rüşd’ün metafizik ve psikoloji anlayışı.

İbn Rüşd’u çok severim. İslam düşüncesi tarihinde herhalde kendimi en yakın hissettiğim birkaç isimden biri odur. Vereceğim ilk üniversite dersinin onun düşünceleri üzerine olması benim için önemli bir mutluluk sebebi. Ayrıca kendisine vekillik yapacağım hocanın da Türkiye’de yaşayan felsefeciler arasında müstesna bir yere sahip olan ve yıllardır tanışmak istediğim halde fırsat bulamadığım bir hocanın olması ayrı bir onur.

Okuyorum ama zihnimde herhangi bir yere oturmuyor okuduğum cümleler. Neden acaba? En azından dikkatle okumaya ve önemli görünen yerleri çizmeye devam edeyim. Metafizik, varlık, varlık olarak varlık, ilk sebep olarak Tanrı, varlık türleri, zorunlu varlık, mümkün varlık, alemin ezeliliği, “sürekli yaratma” kavramı vs. Tamam ama tam olarak neye tekabül ediyor bu kavramlar? Dur bakalım, yavaş yavaş bir yere oturuyor sanki kavramlar ve konular. Bir de psikoloji anlayışına bakayım hemen: Nefs, nefsin varlığının delilleri, bedenle ilişkisi, nefsin ölümden sonra ferdiyetini muhafazası ve başka konular. Bir dakika, zihnimi biraz daha toparlamalıyım. Üniversite ve master yıllarımda okuyup öğrendiklerimi hatırlamalıyım. İlk başta yabancı gelen bu kavramların zihnimde bir karşılığı olmalı. Eski malumatın üzerindeki tozları silmeliyim. Bir de, bu gece çok az uyumayı göze almalıyım ki geç kalıyor olma endişesi ayrıca bir taraftan çekiştirmesin. Şimdi bir daha bakayım konulara. İşte bu! Bütün konular arasındaki bağlantılar şimdi kuruluyor işte. Bunları öğrencilere anlatırken İbn Rüşd’ün İslam Felsefesi tarihindeki yerini önce bir güzel anlatayım. Zaten dersin adı, “The History of Islamic Philosophy”, yani İslam Felsefesi Tarihi. İbn Rüşd neden bu konular hakkında konuştu, yazdı, neden bu konuları tartıştı, bunları anlatmalıyım önce. Ondan sonra, geçen haftaki derslerinin konusu olan din-felsefe, akil-vahiy ilişkisi üzerine bir şeyler söyleyip bu haftanın konusunu işlemeliyim. İşte simdi oluyor! Yatmadan önce son hazırlıkları yapıp, derste kullanacağım hatırlatıcı kavramları bir kâğıda yazıp hemen uyumalıyım.

Aklıma üniversite yıllarımdaki dersler geliyor hızla. Hangi hocanın ders işleyişi sıkıcıydı, hangisi ilgiyi ders sonuna kadar üzerinde toplamayı başarırdı, nasıl yapardı? Hangisi sinir eder, hangisi nasıl güldürmeyi başarırdı? Acaba ben onlardan hangisi gibi algılanacağım? Elbisede yanlış mı tercih yaptım? Takım elbise ve kravat daha mı iyi olurdu? Neyse neyse, uyuyayım…

Saat 05.50. Biraz daha mi uyusam derken şimdi 06.00. Hemen kalkmalı, duş, elbise filan derken yola çıkmalı, bu derse kesinlikle geç kalmamalıyım. O da ne! Sabahın altı buçuğunda dışarıda yürüyorum. Siyah ayakkabıların üzerinde siyah pantolon, siyah gömlek, siyah mont, elimde de siyah bir çanta, minibüs durağına doğru sadece birkaç kedinin ve birkaç insanın olduğu sokakta yürüyorum. Uygun oldu mu acaba? Kravat da takmadım. Acaba ders veren hocalar için kravat zorunlu muydu? Kimseye de soramadım. Ama zorunlu olsa da herhalde çok sorun etmezler. Belki bir-iki öğrenci dedikodusu olur, o kadar. Börekçi dükkânını hazırlamış, masalarını tertemiz yapmış, müşteri bekliyor. İşine giden birkaç adam ve birkaç kadın telaşlı adımlarla araçlara yetişmeye çalışıyorlar. Arabalar yavaş yavaş sokaklardan caddelere akıyorlar. Durakta da gündüz saatlerine kıyasla çok az insan bekliyor. Acaba derste bir anda nutkum tutulacak da bir şey anlatamayacak mıyım? Hadi aklımdaki bütün bilgiler bir anda saklanır, görünmez olurlarsa ne yaparım! İnsanlık hali, belki olur bazılarına ama bu ilk deneyimimde öylesi bir kabusu yaşamayı hiç istemem. Yahu ben İstanbul’a adımımı attığım günden beri herkes ne kadar da genç gösterdiğimi şaşkınlık ve iltifatlarla dile getiriyordu. Öyle ki, en son tam on yıl önce görüştüğüm birkaç arkadaşla karşılaşınca, on yıl önceki halimden daha genç göründüğümü söylediler ve şaşkınlıklarından yaklaşık on dakika sıyrılamadılar. Hadi bir nazara gelirsem şimdi ne olacak? Bu nazarın da etkisi bu derste ortaya çıkmasın! Yahu bırak bu karamsar tabloları şimdi! Zihnimin ön camına bulaşan bu uğursuz düşüncelerden kurtulmak için silecekleri çalıştırayım bari. Tamam, işte geliyor zaten minibüs de…

Şükürler olsun, minibüsün içi gayet sakin bugün benim bindiğim durakta ve oturacak yer bulabildim. Notlarımı karıştırayım, bakayım dersi daha da sürükleyici, verimli ve ilgi çekici hale getirmek için neler anlatabilir, nasıl giriş yapabilirim… Güzel bir son gözden geçirmeden sonra, oldukça erken bir saatte okuldayım sonunda. Güvenlik kontrolü, mini kantinden bir alelade çay, boş bir sınıfa geçip ders saatinin gelmesini sessiz ve küçük bir endişeyle bekleyiş… Hayır hayır, bakıyorum endişe, telaş filan kalmamış. Kendimi gayet hazır hissediyorum. Konuya hakimim, az uykulu olduğum ve kahvaltı da yapmadığım halde zinde bir haldeyim. Sınıfa gideyim bari. Sınıfta birkaç kız öğrenci var, diğerleri de koridorda yavaş yavaş geliyorlar. Sınıfta dersin asıl hocasının neden olmadığına, tahta için kalemi nereden bulabileceğimize, toplam yirmi altı öğrencinin neden hepsinin de kız olduğuna, bunca kız öğrencinin neden felsefe bölümünü tercih ettiklerine, neden bu okulu seçtiklerine dair kısa bir sohbetten sonra, işte o beklenen an!

Normal süresi 08.00’den 11.00’e, yani üç saat olan ve bana da 10.00’da bırakabileceğim söylenen ders o kadar keyifli geçti ki, ders saatlerini son dakikasına kadar kullandık. İlgiyle dinlediler, sorular sordular, sorularıma cevaplar vermeye çalıştılar, kısacası iyi bir iletişim kurduk sanırım sınıfta. İslam felsefesinin temelleri, Gazali, İbn Rüşd, Allah’ın varlığı, maddenin ezeliliği, ruhun varlığı, ölüm sonrası hayat, felsefenin dili, akli ve nakli deliller, o dönemdeki bütün o tartışmaların asıl sebepleri, günümüzdeki izdüşümleri, bu konuların pratik hayata, dünya görüşlerine yansımaları, Darwinizm, görünen bu alemin nitelikleri, akıl ve vahiy arasındaki ilişki vesaire derken ilk bölüm, sonra ikinci bölüm ve ders hızla bitti. Ne açlığım aklıma geldi, ne uykusuzluğum. Yıllardır düşündüğüm ve istediğim bu işin gerçekten bana uygun olduğuna olan inancımın pekişmesi…

Dersin sonunda artık bugünkü özel durumu açıklasam iyi olacak. Üzerimde hala onca göz tarafından her hareketim izleniyor düşüncesi ve elimi nerede tutacağım, beden dilimi nasıl kullanacağım kaygısı ile son kez sınıfın dikkatini toplayarak ilan ediyorum: “Arkadaşlar, öncelikle beni ilgiyle dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Şunu da itiraf edeyim ki, bu benim bir üniversitede verdiğim ilk dersti; bugünü ve sizleri bundan dolayı herhalde hiç unutmayacağım!” Onca kız öğrenciden, kızlara mahsus şefkat ve anaç bir tavırla “aaaa hocaam!” sesleri, ders hakkında övgüler, son birkaç kısa sohbet ve ayrılış…

DEDEM

Beni ben yapan en önemli figürlerden biriydi. Hayatımın erken döneminin unutulmaz aktörlerinden biri oldu. Babam on iki yaşıma girinceye kadar hep yurtdışında çalıştığı için çocukluk yıllarımda bana bir nevi babalık görevini yaptı. Zor zamanlarımızda o yardımımıza koştu. Tatil deyince gençlik yıllarıma kadar onun evi geldi aklıma hep. Harçlık deyince de aklıma ilk onun verdiği harçlıklar gelir; her tatil dönüşünde okul ihtiyaçlarım için bir miktar harçlık bırakıverirdi cebime. Büyüklük yaptı. Elimden tuttu, desteğini hep hissettirdi.

Dindar bir insan oldu hep. Namaza kendi kendine ilk gençlik yıllarında başladı, sonra da istikrarlı bir şekilde hep devam etti. Köyümüzde cami denince akla o geldi; köylüden toplayabildiği paranın üstünü kendisi tamamlayıp temelinden duvarına, çeşmesinden cenaze yıkama yerine, minaresinden bahçesine kadar her yerine eli değmiştir herhalde; caminin resmi kayıtlarının mimar hanesinde ‘Hacı Doğan’ isminin yazması bundandır.

Ağabeyim ve bana, din ile ilgili elinden gelen her şeyi sevdirerek öğretmeye çalışırdı. Bizim eve yaklaşık elli metre mesafede bulunan evine koşa koşa gider, yola bakan oturma odasının penceresinin yanında onunla karşılıklı diz çöker, ezberlediğimiz namaz dua ve surelerini okur, aferinini ve bir sonraki günün ödevini alır almaz sevinçle evimize dönerdik. Tehdit, azarlama, kızma, cezalandırma hatırlamıyorum bu derslerle ilgili; çok yapıcıydı. Bildiklerini öğrettikten sonra bilmediklerini öğrenmemiz için köyün cami hocalarıyla tanıştırdı, sonra da nice zahmetlerle, şehir merkezindeki büyük ortaokul-liselerden birine kaydımızı yaptırdı. 1989 yılında, ağabeyimi ortaokula yazdırdıktan sonra ana kapıdan dışarı çıkarken elinden tutup vitrinlerdeki kupa ve madalyaları göstererek, “ileride sen de bunlardan kazanacaksın inşallah” dediğini hala hatırlarım.

Dindarlığı daha çok özel hayatla, yani ağırlıklı olarak ibadet ve ahlakla ilgiliydi. Ama siyasi olarak da hükümetin dindar olmasını, en azından din ile barışık politikalar izlemesini çok önemserdi. Siyasi konular açıldığında Adnan Menderes’ten bahsetmeyi ihmal etmez, onun dine olan olumlu tutumundan ve ilerlemeci icraatlarından övgüyle bahsederdi. Bu konularda tartışırken, fikrini destekleyecek pek de öyle sağlam bilgileri olmazdı; verdiği örnekleri din ve ekonomi politikaları üzerinden verirdi.

O, kelimenin tam anlamıyla bir “hezarfen” idi; yani “elinden her iş gelir” denen nadir insanlardandı.

Öncelikle bir demirciydi. “Yiğit namıyla anılır” derler; o da köyümüzde hep “demirci” olarak anıldı; çocuklarına “demircinin oğlu/kızı”, torunlarına da “demircinin torunu” dediler. Örsü, balyozu olan, demirleri eritip ihtiyaca göre şekillendiren, gömleğinin kollarını sıvayıp da elindeki balyozu örse vurduğunda, demirin diğer ucunu tutarak yardım etmeye çalışan beni elektrik çarpmışçasına titreten, köyün ve bazen civar köylerin demircilik işlerini yapan, sobaları tamir eden, ekin biçme makinelerinin bıçaklarını yenileyen vs. iyi bir demirciydi. Mucit bir tarafı da vardı; oğullarıyla birlikte yeni ekin biçme makinesi üretir, tarlada ve bahçede işleri kolaylaştıracak ürünleri geliştirmeye çalışırdı. İlkbaharlarda köyümüzün etrafındaki dağlarda çıkan tek-tük “navruz” çiçeklerini toplamak için bütün çocuklar dağdan dağa koşarken kendisinden bana bu konuda yardım etmesini istediğimde, çiçeği incitmeden ve kolaylıkla yerinden almamı sağlayacak çok güzel bir alet yapmıştı; kaybettiğim için hala hayıflanırım. Bir de, kış aylarının en büyük eğlencesi olan kızak yapmasını istemiştik ağabeyimle; hemen konforlu ve güzel iki kızak yapıp hediye etmişti; ne de çok sevinmiştik!

Mimardı, usta başıydı, inşaat işçisiydi; bir inşaatta yapılması gereken işlerin hepsini yapardı. Kendi evini ve çocuklarının köydeki evlerini kendisi yaptı veya yapanlara en büyük iş desteğini verdi. Köyün hala yakın zamanda yapılmışçasına sağlamca ayakta duran camisinin başrolünde o vardı. Daha geçen ay bile çocuklarının evlerinin yanına yol yapmak için canla-başla çalışmıştı.

Rençperdi; tarlaları vardı, buğday, arpa, biraz da yonca ektiği. Pancar yetiştirdi, kavun, karpuz ve ayçiçeği ekti. Ürünleri ilçemizdeki Toprak Mahsulleri Ofisi’ne götürür satardı, ekmek parasını oradan çıkarırdı. Bağı vardı, çeşitli üzümler yetiştirirdi. Kışlık üzümünü, ve hem kendisine saklayıp hem de çocuklarına göndereceği pekmezini oradaki üzümden çıkarırdı. O pekmezi yoğurdun üstüne döküp yemek, çocukluk günlerimizin en güzel tatlı çeşitlerinden biriydi. Bahçesi vardı; patates, domates, fasulye, çilek, biber, soğan ektiği. Eşiyle birlikte sırt sırta aldıkları o el emeği göz nuru ürünleri çocuklarına göndermeyi ihmal etmez, hatta bir vazife olarak görürlerdi. Kendilerine zaman zaman sırt çeviren, üzen çocuklarına bile unlarından, bulgurlarından, kısacası o yılın mahsullerinden düşen payı “adalet” gereği hep göndermeyi ihmal etmezlerdi.

Marangozdu; atölyesinde duran o koca hızarı ve gerekli diğer alet-edevatı ihtiyaç hasıl olduğunda usturupluca kullanmayı iyi bilirdi. Arıcıydı; bilenlere danışa danışa edindiği arıları, kovanları, petekleri, balmumlarını vs. kullanıp kendi balını kendisi üretirdi. Dişçiydi, iğneciydi; askerde “sıhhiyeci” olarak edindiği tecrübeyle, bir zamana kadar köyümüzde bu işlere çoğunlukla o bakmıştı, ihtiyaç gereği olarak.

En belirgin vasfı, “çalışkan” olmasıydı. Bu özelliği o kadar bilinirdi ki, yaklaşık son on beş yıldır onu gören herkesin söylediği söz, “bu kadar çalışma artık!” olurdu; yine de dinlemezdi kimseyi. Çalıştı, çalıştı, çalıştı… Ne gerekiyorsa ona çalıştı. Okuma-yazmayı öğrenmek istediğinde oturdu kendi kendine takvim yapraklarından öğrendi. Kur’an okumayı da yine kendi çabalarıyla öğrendi. Zamanı geldi çocukları için, zamanı geldi köylüler için, akrabaları için, yeri geldi sadece Allah rızası için çalıştı. Çalışmadan evinde durduğu zamanlarda, yeğenlerinden birinin belki de yirmi beş yıl önce önerdiği tesbih ve duaların yazılı olduğu kâğıda bakarak onları okudu, bordo kaplamalı Kur’an’ını defalarca hatmetti. O bordo kaplamalı Mushaf’ı dizinin üstüne koyduğu yastığa bir güzel yerleştirdikten sonra pencereden gelen ışığı tam almak için açısını ayarlayıp okuduğu andaki ses tonu, yüz ifadesi, makamı hiç aklımdan çıkmaz. Bazı okuma kurallarını ihmal ettiğini ilerleyen yaşlarımda fark etmeme rağmen o hataları uyarmaya bile gerek görmedim; çok samimi ve tatlı okuyordu…

Arada sırada, özellikle yapılacak işin olmadığı kış günlerinde, mahalledeki arkadaşlarıyla birlikte bir eve toplanır, orada “cenk” hikayeleri okurlardı. Aslında çoğu gerçek olmayan, tarihteki olayların abartılarak destansı bir üslupla anlatıldığı o hikayeleri bir kişi okur, diğerleri dinlerdi. Sadece bir kere katılma fırsatını bulduğum bu toplantılardan birinde öylesine inanarak, öylesine heyecanla ve arada bir hayret nidalarıyla dinliyor, arada destekleyici kısa yorumlar yapıyordu ki, o vesileyle kendisinin başka bir yönünü de keşfetme imkânı bulmuştum.

Beş kuruş parası olmadan çocukluk günlerini geçirmek zorunda kaldı. Fakir bir anne-babadan dünyaya gelmişti. Çocuk yaşında çobanlık yaptı; imkansızlıktan dolayı başka ilçelere gidip aylarca başkalarının hayvanlarını otlatarak hayatını kazanmaya çalıştı. Ne zorluklar çekti, ne zorluklar! Yokluğu o kadar yaşadı ki, köyde hatırı sayılır derecede mal varlığı olan “itibarlı” bir adam olduğunda, ambarlar dolusu buğdayı olsa bile, sadece bir avuç buğdayı israf etmemek için yirmi dakika uğraşıp topraktan buğday tanelerini seçmeye çalıştığını hiç unutmuyorum.

Lise yıllarıma kadar her yaz tatilimi onun yanında geçirmeye çalıştım. Birlikte ekinler ektik, biçtik, sürdük; değirmene gittik, bahçede çalıştık, bağ bozduk, atölyede çalıştık, camiye gittik, kitaplar okuduk… Bütün bunları yaparken hep bir yetişkinle konuşurmuş gibi konuştu benimle. Kimi zaman traktörün üzerinde, kimi zaman tarlada buğday destelerini toplarken, bazen dinlenirken, bazen evde sırt üstü uzanıp yüzünü şapkasıyla kapatarak gündüz uykusunu almaya çalışırken, onunla hep sohbet ettik. Dertlerini anlattı, yaşadıklarını anlattı, görüp duyduklarını anlattı, inandıklarını anlattı. Ben sordum, o cevapladı. Ben dinledim, o öğretmeye devam etti. Ermenilerin ülkeden gönderilmesi esnasında gördüklerinden, dedesinin çok zengin olmasına rağmen neden bir anda fakir duruma düştüğüne, kardeşleriyle ilişkisinden çocuklarını nasıl evlendirdiğine, Menderes’in ülke için yaptıklarından kendi evlilik hayatına, neler neler konuştuk onunla.

Ne kadar da mahcup bir insandı! En yakın akrabasının evine misafirliğe gittiğinde bile utanır, sıkılır, o uzun boylu heybetli adam mahcubiyetinden ne yapacağını şaşırırdı. Belki de bundan dolayı benimle konuşurken daha rahattı. Başka yerlerde rahatlıkla konuşamadığı çoğu şeyi bana anlatırken adeta rahatladığını hissederdim. Tabii o yaşta ve saygı duyduğum bir büyüğümün beni “adam yerine koyarak” konuşması beni de oldukça mutlu ederdi…

Tarlada yemek arası verdiğimizde normal yemeğimiz, yoğurdun üstüne çörek parçaları doğrayıp iyice karıştırdıktan sonra üstüne bir miktar su eklemek suretiyle hazır olurdu. Bazen de şekerli suya çörek parçaları doğrar kaşıklardık. En büyük lüksümüz bunların yanında karpuzumuzun ve soğukluğu gölgede muhafaza edilebilmiş suyumuzun da olmasıydı. Bu yemekleri yerken de ne güzel muhabbet eder, sonra toprakla kapları temizler, biraz dinlendikten sonra da birlikte çalışmaya devam ederdik.

Bu çalışkan ve heybetli adam, yani benim üzerimde çok emeği ve hakkı bulunan biricik dedem, artık istese de çalışamayacak, kitap okuyamayacak, bir yerden bir yere gidemeyecek; amansız bir hastalığa maruz kaldı çünkü. Midesindeki rahatsızlıktan dolayı şu anda hastanede çektiği acılar ve hareket etmeyi en büyük özgürlüğü olarak yaşayan bedeninin o odaya hapsolmuş olması onu ne denli rahatsız ediyordur kim bilir!

İnancını ve ibadetini hep korumaya çalışan sevgili dedem, şimdi ‘gerçeği ve geleceği’ bilmeyerek, ama hissederek yatağında tevekkül içinde bekliyor. Yasinler bekliyor, dualar bekliyor…