SOSYAL BİLİMLER BİZİ BEKLİYOR

Altında ateş olmayan su dolu bir kabın başında oturup dua ederek suyun kaynamasını bekleyen, su “doğal olarak” kaynamadıkça daha da çok dua ederek, hattâ su kabına doğru okuduğu duaları üfleyerek ümidini korumaya çalışan birini görseniz ne düşünürsünüz?

Şu anda en hafifinden komik görünen bu manzaranın benzerleri, çok da uzun denemeyecek bir süre önce, müslüman dünyada gayet doğal karşılanabiliyordu.

Ektiği ya da diktiği bitkilerin hangi şartlarda ne şekilde yetiştirilebileceğine dair yeterince bilgi sahibi olmayan insanlar, sadece ekme ya da dikme eylemini yaptıktan sonra gerisini “Allah’a havale” ediyorlardı. Olumsuz bir sonuç çoğunlukla “kader”e bağlanıyordu.

Çocuk yapmak ve hastalıklarla ilgili çok sayıda biyolojik konudan bahçe ve tarlalardaki ziraat işlerine kadar, “fen bilimleri” alanına giren konularda bu duruma sıkça rastlanıyordu.

Bilimsel bilgi çok az olunca, ilk adımı attıktan hemen sonra ya da hiç atmadan, olumlu sonuçlar elde etmek için “doğaüstü” yollara başvuruluyordu. “Üfürükçü”den medet umuluyor, çaputlar bağlanıyor, bir hocaya “okutuluyordu”.

Bilinemeyeceği zannedilen alanlarla ilgili bilgiler zamanla arttıkça, bilimsel yöntem ve bilgiler aracılığıyla doğanın sırlarına vâkıf olma hâli geliştikçe, önceleri dindarlıkla ilgili zannedilen hâller daha sonraları komik, hazin ya da anlamsız görülmeye başladı…

Bir süreden beri, fen bilimleri alanına giren konularda müslümanlar, “insana düşen” alan ile “Allah’ın takdirine havale” (tevekkül) edilmesi gereken alanın sınırları hakkında eski prensiplerini değiştirmeye başladılar. İnsanın iktidarının çok daha ilerilere ulaşabildiğini fark ettiler.

Bu farkındalık, belli bazı sonuçları elde edebilmek için belli “sebeplere riayet” edilmesi gerektiği bilincini, ve bununla orantılı olarak da daha “bilimsel” ve disiplinli çalışma hâlini geliştirdi.

Örneğin, artık cinsellik konusunda büyü ya da başka nedenlerle “bağlanmış” olmadıklarını, ülkede gayet de yaygın olan “vajinismus” adı verilen tıbbi bir sorunla karşı karşıya olduklarını fark edince, çareyi “cinci ve büyücü hocalarda” değil, konuyla ilgili uzman doktorlarda aramak gerektiğini idrak ettiler.

Hattâ bazı tıbbi teşhis ve tedavilerde Türkiye, Avrupa’nın önde gelen ülkeleri arasına dahi girdi.

Gelgelelim, fen bilimlerindeki bu öyle ya da böyle bilinçlenme hâli, sosyal bilimler alanında henüz gerçek anlamıyla görülebilmiş değil.

Evladının “hayırlı” olması için dua eden yüzbinlerce aile, çocuk eğitimi konusunda ne kitap okuyor, ne de seminer dinliyor; ancak kendi ailelerinden gördükleri usulleri tekrarlıyor ve akıllarına geldikçe de korku ve kaygıyla dualar ediyorlar.

Allah vatanımızı, milletimizi korusun, zeval vermesin, payidar eylesin” diye dua eden müslümanların çoğu, o vatan ve milletlerin nasıl korunabileceği konusunda en temel siyaset bilimi bilgi ve prensiplerine aşina değiller. On yıllar ve hattâ yüzyıllar öncesinin “dış düşman” retoriğinden, silah ve kavgayla vatan koruma tekniğinden başka bir yol akıllarına gelmiyor, ve yine “Allah’a havale edilecek olan alanı” oldukça geniş tutarak çokça dua etmekle yetiniyorlar.

Yaptığı ticaretin iyi ve bereketli olması için hep dua edenler de, ticaretin, ekonominin ve halkla ilişkilerin en temel kurallarından bihaberler.

Son yıllarda yuvarlandığı uçurumlara Türkiye’yi, devletin ve toplumun bizzat “kendi elleriyle” sürüklediği (8 Enfâl, 53), bütün bu gerilim ve gerilemelerin tamamen kendi yaptıkları (kesb) yüzünden (30 Rûm, 41) başlarına geldiği ve bundan sonra da gelmeye devam edeceği o kadar açık ki, bunu hâlâ görememiş olmaları dışarıdan bakanlar için komiklik ve hüzün karışımı duygular uyandırıyor.

Yalnız, siyaset alanında önceki dönemlere kıyasla önemli bir “sekülerleşme” farkı var diyebiliriz: Künhüne vâkıf olunamayan ve korkulan eski “kötü cinler”in yerini şimdi dış güçler, paraleller, Geziciler vs. aldı; eski büyücülerin ve cincilerin yerini de yandaş medya organları ve troller aldı…

ERKEKLİK VE DEVLET

Kadınlarımız her an eril mercekler altında tutulurlar ve cinsellikle ilgili her “kötü olay”da birinci dereceden şüphelidirler. Tacize uğrarlarsa neden öyle giyindikleri, tecavüze uğrarlarsa neden tahrik edici hareketler yaptıkları sorgulanır öncelikle. Başlarını açsalar ve biraz da “rahat” giyinseler hafifmeşreplikle suçlanırlar; bazı nahoş olaylarla karşılaşmayı neredeyse hak ettiklerini düşünenler vardır!

Kadınlar başlarını kapatmakla da kurtulamazlar bu erkek tasallutundan. Artık bu durumda konuşmaları, yürüyüşleri, bindikleri arabaların rengi, kullandıkları parfümlerin kokusu, hattâ taktıkları başörtülerinin renkleri bile birer “tahrik edici” unsur olmaya başlar…

Bu son örneği, doktora çalışmamın “saha” aşaması için İstanbul’a gittiğimde görüştüğüm üniversite öğrencilerinden birinden duymuştum. İstanbul’daki devlet üniversitelerinden birinin İlahiyat fakültesinde okuyan kız öğrenci, erkeklerin İlahiyat fakültesi gibi bir ortamda bile nasıl da kendilerine müdahale etmeye çalıştıklarından şöyle şikâyet etmişti:

Benim şu an giyindiğim kıyafetler okulumda problem oluyor. Pantolon giyiyorum diyelim, kadınlar pantolon giymesin! Kırmızı eşarp takmasın! Makyaj yapmasın, kısa etek giymesin! Bizim okulda konuşulan şeyler bunlar. Erkekler bundan bile rahatsızlar. Hani dışarıdaki insanların kılık kıyafetinden hiç bahsetmiyorum. Bizim giyim- kuşamımız bile bu insanları günaha sevk ediyormuş! Mesela diyor ki kırmızı bir eşarp takıyorsun, ben ondan etkileniyorum, ya da hoşlanıyorum, sen bu eşarbı takma!

Dünyayı kendi arzularını, taleplerini ve zaaflarını merkeze alarak dizayn etmek isteyen totaliter bir zihin yapısının muhafazakâr- dindar versiyonudur bu. Sırtını dinin bazı hükümlerine dayamanın verdiği özgüvenle ve erkek (dolayısıyla güçlü) olmanın getirdiği rahatlıkla konuşmaktadır. Bu iki güç, dinin ve geleneğin yorumlanmasını tekeline alma yetkisini de elinde bulundurduğunu hissettirmektedir kendisine. Eşitlik, çoğulcu bir düşünme ve anlayış, demokrasi, böylesi bir zihin açısından sadece “hedefe götüren, zamanı gelince inilen bir tramvay gibidir; araçtır”.

Bu gibi totaliter müslüman hâlleri pek yeni değil; İslam’ın ilk yüzyıllarından itibaren örnekleri fazlasıyla görülmeye başladı. Örneğin Hicrî ikinci yüzyılda, dinin temel vurgularını ve mesajlarının öncelik sıralamasını gözardı eden müslüman yöneticiler, ve onlarla birlikte ya da uyumlu çalışan ilim adamları, ellerindeki devlet ve bilgi güçlerine tutunarak toplumu dizayn etmeye çabalamışlardı. Hattâ bazı Sünni âlimler arasında, namaz kılmayanlar için devletin ceza vermesi gerektiğine dair fetvalar verenler bile çıkmıştı! Örneğin namaz kılmayanı “kâfir” ilan eden, “hapse atılması” gerektiğini savunan, “vücudundan kan akacak şekilde dövülmesi” gerektiğini söyleyen, “tevbe etmediği takdirde öldürülmesine” hükmedebilen ilim adamlarımız olmuştu.

Allah’ın ve Peygamber’in ima dahi etmediği ithamlarda onlar bulunabilmişler, Allah’ın ve Peygamber’in teşebbüs dahi etmediği yaptırımları özel alana müdahale edip hayata geçirmeye onlar “cesaret” edebilmişlerdi!

Abbasiler döneminde Kur’an’ın yaratılmış (mahlûk) olup olmaması üzerinden yapılan tartışmalar sırasında, iktidardan farklı düşünen ilim adamlarının işkencelere maruz bırakılmaları ve öldürülmeleri de, İslam tarihinde devletin haddini aşarak düşüncelere hükmetmeye çalışmasına örnek olan kara lekelerden biri olarak hafızalarda yerini koruyor.

Kadınların başlarını örtmeleri erkeklerin hükmetme arzusunu tatmin etmediği gibi, vatandaşlarının temel görevlerini yerine getirmesi de devletin her yere müdahale etme güdüsünü frenlemiyor. Dindar ya da seküler fark etmiyor; erkek, baba, patron, devlet… Gücü elinde bulunduran totaliter düşünce anlayışı, bir şekilde her alana müdahil olmak, genel ve özel her yeri kendi keyif ve tercihleri istikametinde düzenlemek istiyor.

İşte bu nedenle, erkek- kadın ikiliğinden ziyade “ataerkiyi”, seküler ya da İslami devlet ikiliğinden ziyade “devletin egemenliğini” tartışmak gerekiyor.

KUTSALLARDAN ARINALIM

İslam’ın kutsallarına zaman içinde katman katman eklenen yeni kutsallıkların titizlikle ayıklanması gerekiyor.

Dinin ana kaynaklarındaki metinlerin dahi kutsallıklarının ele alınıp tartışılması gerekirken, böyle bir hayati çalışmayı yapmak bir yana, ana metinlere yapılan şerh ve yorumların dahi çoktan kutsallık zırhına büründürülmesi gibi büyük bir handikapla karşı karşıyayız.

Bir önceki yazıda da değindiğim gibi, bırakalım Kur’an ve Sünnet’in sağlam metotlarla tartışılmasını, fıkhî- itikadî mezhep imamlarının kendi ‘zamanlarının ve mekânlarının çocukları’ olarak verdikleri hükümleri tartışmak dahi belli bir ‘cesareti’ gerektiriyor maalesef.

Hemen her biri kendisini “ahirzaman cemaati” olarak gören ve liderlerinin “ruhanilerle” irtibat hâlinde olduğuna inanılan çoğu tarikat ve cemaat büyüklerinin yorumlarına yüklenen bir nevi kutsallık ve yanılmazlık halelerini de ekleyince, handikabın boyutlarının tahminlerin ötesinde olduğu ortaya çıkıyor.

Bu eklenmiş ve sonradan üretilmiş kutsallardan sıyrılabilmek için öncelikle tarihsel olan ile dinsel olanı, psikolojik ve kişisel kararlar ile aklî ve düşünsel kararları, coğrafi olan ile ruhani olanı, hevâî olan ile Kitabî olanı ayırt edebilmek şart.

Bırakalım geçmişteki yorum ve hükümlerin tarihselliklerini, günümüzde sıcağı sıcağına yaşadığımız olaylarda dahi yorumcu ve hükümcülerin kendi siyasi tercihlerinden ve sosyal arka planlarından ne kadar çok etkilendiklerinin ayırdına varmak ve vardırmak bazılarımız için neredeyse mümkün değil.

Sırtını dine yaslayan ve bunu yaparken de ya ana metinlerden bölümler okuyup yorumlayarak, ya da görünmeyen alanlardan (gayb) haberler getirdiğini ima ederek gücüne güç katan günümüzün yeni ‘kutsallık zırhlıları’, insanları ikna etmek için dinin karşı konulamaz gücünü istismar etmenin kolaylığını tarihteki örnekleri gibi çoktan keşfetmiş bulunuyorlar.

İslam insanın her anlamda özgürleşmesi konusunda ne kadar vurgu yapıyorsa, eklenmiş kutsallar insanları o kadar mahkûm ve sınırlandırılmış hâle getiriyor.

İslam insan aklına ne kadar vurgu yapıyorsa, eklenmiş kutsallar aklı o kadar baskı altına almaya çalışarak sadakat, itaat ve teslimiyetin altını çiziyorlar.

İslam eşitlik ve adalet vurgusu yaptıkça, hilafet, ümmet, ulü’l-emr, cihad, aile, birlik, fitne gibi kavramların istismarı yoluyla bütün adaletsizliklerin, diktatörlüklerin, zulümlerin, baskıların, hak ihlallerinin üstü örtülüyor, hattâ sözkonusu yanlışlar tam da bu kavramlar aracılığıyla meşrulaştırılıyor.

Erkekler ellerindeki iktidarı ve kontrol gücünü kaybetme ihtimalleriyle karşılaşınca kadınların üstüne kutsallarını boca ediyor; anne-babalar çocuk eğitiminde zorlandıklarında üretilmiş kutsalların yardımına koşuyor; bazı siyasi ve dinî grup liderleri otoritelerinin sarsıldığını hissettikleri anda takipçilerinin üzerine kutsallık dozlu argümanlarını saçıyorlar.

Tamamen olmasa da, biraz da bu yüzdendir ki, baskı ve şiddet gören kadınlar yeterince seslerini çıkar(a)mıyorlar; hakları çeşitli şekillerde apaçık ihlal edilen halklar fitne endişesinden dolayı yüksek sesle itiraz yükselt(e)miyorlar.

Kutsalların çoğundan arınmak gerekiyor. Aksi takdirde erkekler kadınları, siyasiler seçmenleri, tüccarlar müşterilerini, Türkler Kürtleri, baskı ve şiddetseverler savunmasız halkları bu bitmek tükenmek bilmeyen istismar hazinesi yoluyla sindirip sömürmeye devam edip gidecekler.

Arınmanın en önemli yolu olarak sosyal bilimlerle işbirliği yapmayı öneriyorum; bunu başka bir yazıda konuşalım…