SOSYAL BİLİMLER BİZİ BEKLİYOR

Altında ateş olmayan su dolu bir kabın başında oturup dua ederek suyun kaynamasını bekleyen, su “doğal olarak” kaynamadıkça daha da çok dua ederek, hattâ su kabına doğru okuduğu duaları üfleyerek ümidini korumaya çalışan birini görseniz ne düşünürsünüz?

Şu anda en hafifinden komik görünen bu manzaranın benzerleri, çok da uzun denemeyecek bir süre önce, müslüman dünyada gayet doğal karşılanabiliyordu.

Ektiği ya da diktiği bitkilerin hangi şartlarda ne şekilde yetiştirilebileceğine dair yeterince bilgi sahibi olmayan insanlar, sadece ekme ya da dikme eylemini yaptıktan sonra gerisini “Allah’a havale” ediyorlardı. Olumsuz bir sonuç çoğunlukla “kader”e bağlanıyordu.

Çocuk yapmak ve hastalıklarla ilgili çok sayıda biyolojik konudan bahçe ve tarlalardaki ziraat işlerine kadar, “fen bilimleri” alanına giren konularda bu duruma sıkça rastlanıyordu.

Bilimsel bilgi çok az olunca, ilk adımı attıktan hemen sonra ya da hiç atmadan, olumlu sonuçlar elde etmek için “doğaüstü” yollara başvuruluyordu. “Üfürükçü”den medet umuluyor, çaputlar bağlanıyor, bir hocaya “okutuluyordu”.

Bilinemeyeceği zannedilen alanlarla ilgili bilgiler zamanla arttıkça, bilimsel yöntem ve bilgiler aracılığıyla doğanın sırlarına vâkıf olma hâli geliştikçe, önceleri dindarlıkla ilgili zannedilen hâller daha sonraları komik, hazin ya da anlamsız görülmeye başladı…

Bir süreden beri, fen bilimleri alanına giren konularda müslümanlar, “insana düşen” alan ile “Allah’ın takdirine havale” (tevekkül) edilmesi gereken alanın sınırları hakkında eski prensiplerini değiştirmeye başladılar. İnsanın iktidarının çok daha ilerilere ulaşabildiğini fark ettiler.

Bu farkındalık, belli bazı sonuçları elde edebilmek için belli “sebeplere riayet” edilmesi gerektiği bilincini, ve bununla orantılı olarak da daha “bilimsel” ve disiplinli çalışma hâlini geliştirdi.

Örneğin, artık cinsellik konusunda büyü ya da başka nedenlerle “bağlanmış” olmadıklarını, ülkede gayet de yaygın olan “vajinismus” adı verilen tıbbi bir sorunla karşı karşıya olduklarını fark edince, çareyi “cinci ve büyücü hocalarda” değil, konuyla ilgili uzman doktorlarda aramak gerektiğini idrak ettiler.

Hattâ bazı tıbbi teşhis ve tedavilerde Türkiye, Avrupa’nın önde gelen ülkeleri arasına dahi girdi.

Gelgelelim, fen bilimlerindeki bu öyle ya da böyle bilinçlenme hâli, sosyal bilimler alanında henüz gerçek anlamıyla görülebilmiş değil.

Evladının “hayırlı” olması için dua eden yüzbinlerce aile, çocuk eğitimi konusunda ne kitap okuyor, ne de seminer dinliyor; ancak kendi ailelerinden gördükleri usulleri tekrarlıyor ve akıllarına geldikçe de korku ve kaygıyla dualar ediyorlar.

Allah vatanımızı, milletimizi korusun, zeval vermesin, payidar eylesin” diye dua eden müslümanların çoğu, o vatan ve milletlerin nasıl korunabileceği konusunda en temel siyaset bilimi bilgi ve prensiplerine aşina değiller. On yıllar ve hattâ yüzyıllar öncesinin “dış düşman” retoriğinden, silah ve kavgayla vatan koruma tekniğinden başka bir yol akıllarına gelmiyor, ve yine “Allah’a havale edilecek olan alanı” oldukça geniş tutarak çokça dua etmekle yetiniyorlar.

Yaptığı ticaretin iyi ve bereketli olması için hep dua edenler de, ticaretin, ekonominin ve halkla ilişkilerin en temel kurallarından bihaberler.

Son yıllarda yuvarlandığı uçurumlara Türkiye’yi, devletin ve toplumun bizzat “kendi elleriyle” sürüklediği (8 Enfâl, 53), bütün bu gerilim ve gerilemelerin tamamen kendi yaptıkları (kesb) yüzünden (30 Rûm, 41) başlarına geldiği ve bundan sonra da gelmeye devam edeceği o kadar açık ki, bunu hâlâ görememiş olmaları dışarıdan bakanlar için komiklik ve hüzün karışımı duygular uyandırıyor.

Yalnız, siyaset alanında önceki dönemlere kıyasla önemli bir “sekülerleşme” farkı var diyebiliriz: Künhüne vâkıf olunamayan ve korkulan eski “kötü cinler”in yerini şimdi dış güçler, paraleller, Geziciler vs. aldı; eski büyücülerin ve cincilerin yerini de yandaş medya organları ve troller aldı…

(Bu yazı, 27.08.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)

Reklamlar

ŞAŞIRMAK ÖĞRENMEKTİR

Küçükken yaz tatillerimizi genellikle köyümüzde, dedemlerin yanında geçirirdik. Bu şekilde hem hayatımızda unutulmaz yerleri olan dedem ve anneannemin yanında bulunmuş olmanın huzurunu yaşar, hem onlara köy işlerinde yardım eder, hem de başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın değişik ülkelerinden tatil için gelen akraba ve arkadaşlarımızla görüşme fırsatını yakalamış olurduk.

1996 yılının yazıydı; lisenin ikinci sınıfını yeni bitirmiş, üniversiteye giriş sınavlarına hazırlık yapıyor, gecem-gündüzüm hep o sınavların heyecan ve stresiyle geçiyordu. O yaz da, diğer yazlarda olduğu gibi köye gitmiş, kimiyle aylardır kimiyle de yıllardır görüşmediğimiz akrabalarımızla birlikte güzel günler geçiriyorduk ama o yazın benim için çok ayrı bir yeri vardı; üniversitede okumak istediğim bölüm konusunda çok ama çok büyük bir tercih değişikliği yapmış, “sayısal” alandan “sözel” alana geçmiş, üstelik sözel alan içerisinde de tercihimi İlahiyat fakültesinden yana kullanmıştım. Lisenin birinci ve ikinci yıllarında hep üniversitede matematik bölümünü kazanıp okuyacağımı hayal ettiğim ve okulda da sayısal alanda derece yaptığım halde yaptığım bu keskin dönüş okuldaki hocalarım başta olmak üzere arkadaşlarım, diğer öğrenciler ve akrabalarım arasında bir infial uyandırmış, büyük tepki toplamıştı; bu kararımla hem iki yıllık bir çalışmayı çöpe atmış görünüyordum, hem de yeni başlayacağım alanda üniversiteyi sadece bir yıllık çalışmayla kazanmayı hedeflemekle büyük bir risk alıyordum. Sayısal gibi para kazandıran ve “zeki öğrencilerin tercih ettiği” bir alanı bırakıp sözele, yani ikinci derecede kıymetli bir alana geçmek, üstelik İlahiyat gibi pek muteber olmayan ve hiç de para kazandıracak gibi durmayan bir alana dönüş yapmak pek de akıl karı değildi!

Her ne kadar bu ani ve hayati kararımın sebeplerini anlatmaya çalışsam da, ailem ve yakın arkadaşlarım haricindekiler gerekçelerimi pek makul karşılamadılar. Soranlara, ömrüm boyunca rakamlarla uğraşmak istemediğimi, hayatımı bana ve çevreme daha pratik faydası olacak bir alanla meşgul olarak geçirmek istediğimi, okumak istediğim bölümün çok açıdan işime yarayacak bir bölüm olmasını tercih ettiğimi söylüyordum; hem üniversite okumuş olmalıydım, hem meslek sahibi olmalıydım, hem genel kültür birikimimi artırmalıydım, hem de hayatta en çok ihtiyacım olacak ve başkalarının da ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bilgilere sahip olmalıydım. En başta tarih ve edebiyat iyi görünse de, yaptığım küçük araştırmaların sonucunda İlahiyat fakültesinin benim için en uygun okul olduğunda karar kıldım. Avrupa’ya geldiğimde de fark ettiğim gibi, bizim İlahiyat fakültelerimiz, Avrupa’da çoğunlukla papaz yetiştirmeyi hedefleyen ve sadece Hıristiyanlık üzerine yoğunlaşan “Theology” fakültelerinden oldukça farklı bir müfredata sahipti; içinde tarihten edebiyata, müzikten hat sanatına, psikolojiden sosyolojiye, felsefeden eğitim derslerine, yabancı dil derslerinden dinler tarihine ve elbette İslami bilimlere kadar çok geniş yelpazede ders içeriği olan sıra dışı, çok keyifli ve verimli okullardı.

Böylesi yoğun duygu ve düşünce karmaşıklığı içinde geçen o yaz gecelerinden birinin yarısında sıcaktan uyuyamamış, biraz hava alayım diye kendimi dışarıya atmıştım ki evin önündeki küçük sokağın sonundan, bulunduğum tarafa doğru hayli cüsseli bir adamın sağa-sola yalpalayarak geldiğini fark ettim. Evin dışarı lambasının aydınlığına yüzü ulaştığı zaman, siluetinden zaten tahmin ettiğim o adamın, gerçekten de tahmin ettiğim gibi dayım olduğunu gördüm. O da beni fark eder etmez, “Yeğenim gel bakalım, seninle biraz konuşalım!” dedi, her zamanki şefkat ve otorite karışımı ses tonuyla. Sarhoş olduğu zamanlarda hiç itiraz kabul etmediğini bildiğim için, ayağımda dedemin emaneten duran ayakkabıları, üzerimde gece kıyafetiyle yanına doğru yaklaştım ister istemez.

Normal zamanlarda hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda tepkisini hemen göstermeyen, “içine atan” dayım, eğer “içinin” kapasitesi dolmuşsa ve boşaltması gerekiyorsa, en yakın meyhaneye gidip aşırı derecede sarhoş olur, sonra da son zamanlarda canını sıkan olayları, mümkünse sebep olan kişileri icabında gece yataklarından kaldırarak saatlerce konuşur, bütün tepkilerini ancak öyle dile getirerek rahatlardı. O günlerde de belli ki yine bir şeyler olmuştu onu bu hale getiren ve yine belliydi ki ben, o son ‘olaylarda’ başrolde oynuyordum! Başıma gelecekleri tahmin ederek, ama yine de eskiden beri çok sevdiğim dayımla bu şekilde de olsa baş başa biraz vakit geçirecek olmanın sevinciyle, her şeyi göze alarak onun yürüyüşüne ayak uydurdum ve köyün meydanına doğru dayı-yeğen birlikte ağır ağır yürümeye başladık.

Omzuma bıraktığı eliyle ağırlığının bir kısmını bana taşıtırken, diğer taraftan da tane tane konuşmaya başlayan annemin bu küçük kardeşi olan adam benim öz dayımdı, ama Almanya’ya on yedi yaşında gidip orada kendi kültüründen ayrı bir ortamda yetiştiğinden olsa gerek, hayata aynı yerden bakmıyorduk kendisiyle. Bununla birlikte, dünyanın neresine gidersek gidelim, ne kadar az görüşürsek görüşelim, aslında özümüzde aynı toprağın çocukları olduğumuzu hissetmek de pek zor değildi.

Önce ailemizin ne kadar soylu, köklü bir aile olduğundan bahsetti. Dedelerimizin dedelerinden örnekler verdi. Sonra Türkiye’ye geldi konu bir anda. Atatürk’ün ülkemiz için ne kadar önemli bir insan olduğuna değindi. O sırada cüzdanını zorlukla cebinden çıkarıp içindeki yakışıklı bir Atatürk fotoğrafını göstererek, “Bunun kim olduğunu biliyor musun?” dedi büyük bir gururla. Birkaç cümleyle Gazi’den bahis açtıktan sonra konuşmanın seyri din konusuna yöneldi. “Yeğenim, dini öğrenmek iyi bir şeydir” diye konuyu açtığı anda o günlerdeki en büyük derdinin, benim İlahiyat fakültesini tercih etmem olduğu tamamen ortaya çıkmıştı!

Cümlelerini kısa kurmakla birlikte, her bir kelimesine yaptığı net vurgular o tatlı bariton sesiyle bütünleşince, çok az konuşsa bile çok şey anlatabiliyor intibaı uyandırıyordu. “Dini öğrenmek iyidir, ama doğru bir şekilde öğrenmek gerekir!” dedi. İlahiyat tercihimi kabul etmiş görünüyordu ve anlaşılan oydu ki, beni kararımdan vazgeçirmeye çalışmayacaktı; sadece bir büyüğüm olarak girdiğim yolda dikkat etmem gerekenleri anlatmak istiyordu; buna sevinmiştim. “Din adamı olacaksan, aydın bir din adamı olman lazım; aynen Yaşar Nuri Öztürk gibi!” dediğinde, verdiği hükmü peşinen reddetmeden, o cümleden almam gereken dersleri tek tek seçip almaya çabalıyordum. Yaşar Nuri Öztürk’ün imajı çevremde pek sağlam olmadığı halde, dayım neden o örneği veriyor, onca insanın sevmediği bir ilahiyatçıyı neden örnek olarak gösteriyordu, anlamaya çalışıyordum.

Sonra birden durdu, bana baktı ve sordu: “Ay nedir biliyor musun?” Ne diyeceğimi bilemedim, bir an duraksadım, yüzüne bir daha baktım, gayet ciddi olduğunu anlayınca, “Ay, Dünya’nın uydusudur” dedim ve ayın özellikleriyle ilgili hatırladığım birkaç bilgiyi mırıldandım. Çok şaşırmış, gözlerini iyice açmış, bana bakıyordu. “Sen ciddi misin?” dedi, yine ne diyeceğimi bilemez bir halde “Evet, niye ki?” dedim. Cevap vermedi. “Peki sen o konularda başka neler biliyorsun?” diye başka bir soru sordu. Güneş sisteminden, Samanyolu galaksisinden, Güneş sistemindeki gezegenlerden bahsettim, üstelik biraz da dayımın ‘gözüne girmek için’ gezegenlerin hepsinin de isimlerini tek tek hızla saydım.

Yolun ortasında ayakta karşılıklı duruyor, birbirimize bakışıyorduk. İkimizin de aklında soru işaretleri vardı ama soru sorma ‘hakkı’ bir büyük olarak daha çok ona aitti! “Sen bunları nereden öğrendin?” dedi. “Okulda öğrendim; her öğrenci bilir bunları” dedim. “İmam-Hatip Lisesinde bunları öğretiyorlar mı gerçekten?” dedi. Soruya şaşırdım ve şaşkınlığımı gizlemeyen bir tonlamayla, “Tabii ki öğretiyorlar, bunlar çok basit bilgiler ve okula giden herkes bilir bunları!” diyerek cevapladım sorusunu. “Yani orada size, ‘Ay bir nurdur’ diye öğretmiyorlar mı? Bizim zamanımızda hocalar ‘Ay nurdur, oraya kimse gidemez’ filan diye anlatırlardı hep!” dediği anda durum artık ikimiz tarafından da netleşmişti…

Konuşmanın maksadına ulaşılmış olduğundan hemen evin yolunu mu tuttuk yoksa biraz daha mı konuştuk, hatırlamıyorum ama sabah uyandığı zaman gece yaptığımız o sıra dışı konuşmayı dayım hatırlayacak mı, beni gördüğü anda ne diyecek diye merakla uyanmasını beklediğimi hatırlıyorum. Uyandığında kahvaltı masasına gelip yanımdaki sandalyeye oturdu; dedemden kuzenlerime kadar oldukça kalabalık bir akraba grubunun bulunduğu sofranın etrafındakilere baktı, elini omzuma koydu ve, “Benim yeğenim aydın bir din alimi olacak!” dedi her zamanki tatlı, şefkatli ve otoriter vurgusuyla ve keyifle gülümsediği zaman görünen gamzeleriyle…

O konuşmayı şimdiye dek hiç unutamadım; çünkü o konuşma beni Türkiye’nin en temel gerçeklerinden biriyle ilk defa yüz yüze getirmişti: sekülerizm veya laikçilik ile dindarlık, din ile bilim, aydın ile halk ayrışmaları.

Sonraları konuşmanın detayları üzerine çok kafa yordum. Dayımın onca yıl taşıdığı önyargıyı, o önyargıya sebep olan ve onu haklı çıkaran kişileri, Atatürk’ü, insanlardaki Atatürk algısını, onun temellerini attığı ülkeyi, dini kurumların eğitim sistemlerini, din adamlarını, ilahiyatçıları, Aydınlanma felsefesini, aydınları, “aydın din alimleri”ni, bilimle din arasındaki ilişkiyi, devlet ile din ilişkisini, devletin din politikalarını, Türkiye insanının ayrışma sebeplerini, kamplaşmaları ve benzeri konuları çok düşündüm…

Aradan on üç yıl geçti ve 2009 yılında Birmingham Üniversitesi’nde İslam düşüncesi alanında yüksek lisans çalışmamı yapmaya başladım. Aldığım dersler arasında İslam Felsefesi de vardı ve hoca, üslubuyla, bilgisiyle ve zekâsıyla tam da derse yakışan bir profesördü. Öğrencileri derste konuşturmayı bilir, güzel sorular sorarak herkesi hareketlendirirdi. David Thomas, o güzel derslerinden birinde, meşhur İslam filozoflarından olan Farabi ve İbn Sina’dan bahsetti, Gazali’nin onlarla ilgili düşüncelerinden, yaptığı şiddetli eleştirilerden bahsetti, sonra konu birden din ve bilim konusuna geldi. O konudan konuşurken ağzından bir anda dikkatimi çeken bir cümlenin çıktığını fark ettim: “Darwinizm, bütün dinler için çok büyük bir tehdit ve tehlikedir!” dedi.

Ben söz istedim ve “Diğer dinleri bilemem ama İslam için bir tehdit veya tehlike olduğunu düşünmüyorum” dedim. Bunu söyler söylemez masanın etrafında yönünü hocaya çevirmiş olan bütün sınıf bir anda büyük bir şaşkınlıkla bana döndüler. Biri Mısırlı bir Hıristiyan, biri Pakistanlı bir Müslüman, biri Afrikalı bir Hıristiyan, biri Taylandlı bir Budist, biri Bosna Hersek asıllı Amerikalı bir Müslüman ve biri de yarı Alman yarı Özbek bir Zerdüşt olan sınıf arkadaşlarımın hemen bana sormak istedikleri belli olan soruyu hoca, onların durmalarını işaret ederek kendisi sordu: “Tam olarak neyi kastediyorsun?”

Aynen dayımla o gece yarısı göz göze geldiğimiz anda hissettiklerimi hissetmiştim. Sınıftaki herkesin neye şaşırdığını tam anlayamadan, neyi kastettiğimi açıklamaya başladım: “Darwinizm derken, her şeyin kendi kendine meydana gelmesini ve Tanrı’nın dünyaya herhangi bir şekilde müdahalesinin olmadığını kastediyorsanız, böyle bir felsefe tabii ki İslam’la uyuşamaz, çünkü İslam dininin en önemli temellerinden biridir Allah’ın müdahalesi; ama evrim teorisini, insanın maymundan gelmesi tartışmasını kastediyorsanız eğer, evrim teorisi İslam için büyük bir sorun teşkil etmez; çünkü biz zaten insanın spermden, bir damlacık sudan, hatta çamurdan yaratıldığını bile kabul ediyoruz, maymundan gelmiş olmak o kadar da önemli bir sorun değil bizim için.”

Ben bunu söyleyince, Pakistanlı Müslüman olan arkadaşım, “Peki, bir Müslüman bunu iddia ederse ne dersin?” diye sordu heyecanla.

“Bu bilimsel açıdan şu anda teori aşamasında olan bir konu; o yüzden dini açıdan da inkârı veya kabulü şahsa kalmış bir meseledir” dedim.

“Neden?” sorusu geldi bir başkasından.

“Çünkü Kur’an’da anlamı çok açık (muhkem) ayetler bulunduğu gibi, anlamında farklı derecelerde kapalılıklar bulunan (müteşabih) ayetler de bulunur. Anlamı açık olan ayetleri inkar etmek büyük bir sorun teşkil eder ama anlamı kapalı olan ayetler yorumlara açıktır. Bu konuda bir başka önemli husus da, bilim ve dinin kesin ve net verilerinin kesinlikle birbiriyle çatışmayacağıdır; çünkü ikisinin de kanunlarını, İslam inancına göre tabii, Allah yaratmıştır. Allah’ın yarattığı iki ayrı kanunlar grubunun birbiriyle çelişmesi demek, Allah’ın -haşa- kendisiyle çelişmesi demektir ki o da Tanrı için mümkün değildir. Allah’ın Hz. Adem’i yaratması ve Dünya’ya göndermesi ile ilgili ayetler, şu ana kadarki kesin bilimsel verilerle çelişmediği için, biz o ayetleri, her ne kadar ‘müteşabih’ sınıfına da girseler, oldukları gibi kabul ediyoruz, o yüzden de evrim teorisini, bir ‘teori’ olduğu için ve Kur’an’daki ayetlerin şu anda anladığımız anlamlarına da ters düştüğü için kabul etmiyoruz. Ama bir gün evrim yüzde yüz kesinlikte bilimsel bir gerçek olarak ispat edilirse biz Müslümanlar olarak onu kabul eder, Hz. Adem’in yaratılması ve Dünya’ya gönderilmesiyle ilgili ayetleri o gerçeğe göre yorumlarız. Nasıl ki bir ev yapmaya karar verdim ve filan semte bir ev yaptırdım cümlesini bir anda söylüyoruz, halbuki o evin yapılması en az bir yıl vakit alıyor. Aynı bu şekilde, demek ki Allah’ın Hz. Adem’i yaratması da bir süreç içerisinde meydana gelmiş, biz onunla ilgili ayetleri daha önce tam anlayamamamışız diyerek itiraf ederiz” dedim.

“Bir örnek verebilir misin?” diye sordu başka bir arkadaş.

Dünyanın ve göklerin altı günde yaratıldığını ifade eden ayetleri örnek verdim. “O ayetler yakın zamanlara kadar hep haftanın altı günü olarak yorumlanırken, yeni bilimsel gelişmeler dünyanın çeşitli evrelerden geçerek milyonlarca yılda meydana geldiğini gösterdikten sonra, çoğu Kur’an tefsirinde, o ayetlerin daha önce yanlış anlaşıldığından, aslında Arapçadaki ‘yevm’ kelimesinin ‘gün’ anlamından başka ‘aşama’ anlamına da geldiğini, dolayısıyla orada kastedilenin altı gün değil, altı aşama olduğunu söylemeye başladılar. Ama bu durum kimsenin imanında, dine olan güveninde bir sarsıntı meydana getirmedi, çünkü bilim ile dinin çatışması İslam inancı açısından mümkün değildir. Eğer ortada çelişik görünen bir durum varsa o, ikisinden birinin yanlış veya eksik anlaşılmasından kaynaklanmaktadır” dedim.

Hemen yanımda oturan ve doktora öğrencisi olan Mısırlı Hıristiyan arkadaş, büyük bir hayretle “Sen çok ama çok ılımlısın!” der demez hoca söze girdi ve “sanırım bu, Emrah’ın Hanefi bir Müslüman olmasından kaynaklanıyor; Hanbeli olsaydı bunları söyle(ye)mezdi” dedi. Mısırlı arkadaş, Mısır’da Müslüman bir bilim adamının benim söylediklerimin yanında çok hafif kalan birtakım fikirlerini söylemesi üzerine aşırı tepkiler aldığını ve üstelik devlet tarafından ülke dışına çıkmasının yasaklandığını söyledi ve benim yorumlarımın daha çok Türkiyeli olmamla ilgili olduğunu iddia etti.

Sanki bir an orada yokmuşum gibi ben ve söylediklerim üzerine bir süre yorum yapmaya devam ettiler. Sonra söz aldım ve bunun Hanefilikle ilgisinden ziyade İslam’ı doğru veya yanlış anlamakla ilgili olduğunu söyledim. Türkiye’de bir Hıristiyan din temsilcisi ile yarım saatlik kısa bir görüşme yapan bir Müslümanın, bir ‘Hanefi’ gazete tarafından ‘münafık’, bir dergi tarafından da ‘kafir’ ilan edildiğini örnek verdim. Kur’an’da Hıristiyan kızlarla evlenmek bile serbest bırakılırken, yarım saatlik bir görüşmeden dolayı birini dinden çıkmakla itham edebiliyorsa bir insan, bunun Hanefilikle, Hanbelilikle, Türkiyelilik veya Mısırlılıkla değil, dar görüşlülükle, cahillikle, mutaassıplıkla ilgili bir sorun olduğunu savundum.

Bu söylediklerimin, başta David Thomas olmak üzere sınıftakileri neden bu denli şaşırttığının bende oluşturduğu hayreti üzerimden atamamıştım ki ders saati bitti ve herkes toparlanmaya başladı. Kapıda hocayla göz göze geldiğimizde, “Senin gibi biriyle tanıştığıma gerçekten çok sevindim. Benim dersimi seçip geldiğin için çok teşekkür ederim!” diyerek vedalaştı.

Kahvaltı sofrasındaki dayımın sözleri, bakışları, yüzündeki mutluluk nasıl idiyse, profesörünki de aynıydı ve ben okuldan ayrılıp o yağmurlu İngiltere akşamında otobüse doğru giderken yine aynı şaşkınlık, aynı sevinç ve aynı düşünceler içerisinde dalıp gitmiştim.

Şaşkındım, çünkü hak etmediğim iltifatlar almıştım; iki olayda da söylediğim fikirler çok orijinal fikirler değildi, muhataplarımın daha önce duymamış olmalarından kaynaklanan bir durum söz konusuydu. Sevinçliydim, çünkü muhataplarımın bazı konulardaki önyargılarını veya bilgisizliklerini gidermiş olmalarına vesile olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Düşünceler içerisindeydim, çünkü bu iki olay da beni Türkiye’de, diğer Müslüman ülkelerde ve dünyada yaşanan bazı çok kritik sorunlarla daha yakından tanıştırmış, Allah-insan-alem ilişkileri gibi en temel konulara kadar yeniden kafa yormamı gerektirmişti.

Otobüsün ikinci katında yerimi aldığımda kafamı cama dayamış, dışarıdan gelen yağmur damlalarına bakarken, hayatta daha hayret edeceğim çok şeyle karşılaşacağımı hissediyor ve içten içe seviniyordum; şaşırmak, aslında öğrenmek demekti çünkü…