DEDEM

Beni ben yapan en önemli figürlerden biriydi. Hayatımın erken döneminin unutulmaz aktörlerinden biri oldu. Babam on iki yaşıma girinceye kadar hep yurtdışında çalıştığı için çocukluk yıllarımda bana bir nevi babalık görevini yaptı. Zor zamanlarımızda o yardımımıza koştu. Tatil deyince gençlik yıllarıma kadar onun evi geldi aklıma hep. Harçlık deyince de aklıma ilk onun verdiği harçlıklar gelir; her tatil dönüşünde okul ihtiyaçlarım için bir miktar harçlık bırakıverirdi cebime. Büyüklük yaptı. Elimden tuttu, desteğini hep hissettirdi.

Dindar bir insan oldu hep. Namaza kendi kendine ilk gençlik yıllarında başladı, sonra da istikrarlı bir şekilde hep devam etti. Köyümüzde cami denince akla o geldi; köylüden toplayabildiği paranın üstünü kendisi tamamlayıp temelinden duvarına, çeşmesinden cenaze yıkama yerine, minaresinden bahçesine kadar her yerine eli değmiştir herhalde; caminin resmi kayıtlarının mimar hanesinde ‘Hacı Doğan’ isminin yazması bundandır.

Ağabeyim ve bana, din ile ilgili elinden gelen her şeyi sevdirerek öğretmeye çalışırdı. Bizim eve yaklaşık elli metre mesafede bulunan evine koşa koşa gider, yola bakan oturma odasının penceresinin yanında onunla karşılıklı diz çöker, ezberlediğimiz namaz dua ve surelerini okur, aferinini ve bir sonraki günün ödevini alır almaz sevinçle evimize dönerdik. Tehdit, azarlama, kızma, cezalandırma hatırlamıyorum bu derslerle ilgili; çok yapıcıydı. Bildiklerini öğrettikten sonra bilmediklerini öğrenmemiz için köyün cami hocalarıyla tanıştırdı, sonra da nice zahmetlerle, şehir merkezindeki büyük ortaokul-liselerden birine kaydımızı yaptırdı. 1989 yılında, ağabeyimi ortaokula yazdırdıktan sonra ana kapıdan dışarı çıkarken elinden tutup vitrinlerdeki kupa ve madalyaları göstererek, “ileride sen de bunlardan kazanacaksın inşallah” dediğini hala hatırlarım.

Dindarlığı daha çok özel hayatla, yani ağırlıklı olarak ibadet ve ahlakla ilgiliydi. Ama siyasi olarak da hükümetin dindar olmasını, en azından din ile barışık politikalar izlemesini çok önemserdi. Siyasi konular açıldığında Adnan Menderes’ten bahsetmeyi ihmal etmez, onun dine olan olumlu tutumundan ve ilerlemeci icraatlarından övgüyle bahsederdi. Bu konularda tartışırken, fikrini destekleyecek pek de öyle sağlam bilgileri olmazdı; verdiği örnekleri din ve ekonomi politikaları üzerinden verirdi.

O, kelimenin tam anlamıyla bir “hezarfen” idi; yani “elinden her iş gelir” denen nadir insanlardandı.

Öncelikle bir demirciydi. “Yiğit namıyla anılır” derler; o da köyümüzde hep “demirci” olarak anıldı; çocuklarına “demircinin oğlu/kızı”, torunlarına da “demircinin torunu” dediler. Örsü, balyozu olan, demirleri eritip ihtiyaca göre şekillendiren, gömleğinin kollarını sıvayıp da elindeki balyozu örse vurduğunda, demirin diğer ucunu tutarak yardım etmeye çalışan beni elektrik çarpmışçasına titreten, köyün ve bazen civar köylerin demircilik işlerini yapan, sobaları tamir eden, ekin biçme makinelerinin bıçaklarını yenileyen vs. iyi bir demirciydi. Mucit bir tarafı da vardı; oğullarıyla birlikte yeni ekin biçme makinesi üretir, tarlada ve bahçede işleri kolaylaştıracak ürünleri geliştirmeye çalışırdı. İlkbaharlarda köyümüzün etrafındaki dağlarda çıkan tek-tük “navruz” çiçeklerini toplamak için bütün çocuklar dağdan dağa koşarken kendisinden bana bu konuda yardım etmesini istediğimde, çiçeği incitmeden ve kolaylıkla yerinden almamı sağlayacak çok güzel bir alet yapmıştı; kaybettiğim için hala hayıflanırım. Bir de, kış aylarının en büyük eğlencesi olan kızak yapmasını istemiştik ağabeyimle; hemen konforlu ve güzel iki kızak yapıp hediye etmişti; ne de çok sevinmiştik!

Mimardı, usta başıydı, inşaat işçisiydi; bir inşaatta yapılması gereken işlerin hepsini yapardı. Kendi evini ve çocuklarının köydeki evlerini kendisi yaptı veya yapanlara en büyük iş desteğini verdi. Köyün hala yakın zamanda yapılmışçasına sağlamca ayakta duran camisinin başrolünde o vardı. Daha geçen ay bile çocuklarının evlerinin yanına yol yapmak için canla-başla çalışmıştı.

Rençperdi; tarlaları vardı, buğday, arpa, biraz da yonca ektiği. Pancar yetiştirdi, kavun, karpuz ve ayçiçeği ekti. Ürünleri ilçemizdeki Toprak Mahsulleri Ofisi’ne götürür satardı, ekmek parasını oradan çıkarırdı. Bağı vardı, çeşitli üzümler yetiştirirdi. Kışlık üzümünü, ve hem kendisine saklayıp hem de çocuklarına göndereceği pekmezini oradaki üzümden çıkarırdı. O pekmezi yoğurdun üstüne döküp yemek, çocukluk günlerimizin en güzel tatlı çeşitlerinden biriydi. Bahçesi vardı; patates, domates, fasulye, çilek, biber, soğan ektiği. Eşiyle birlikte sırt sırta aldıkları o el emeği göz nuru ürünleri çocuklarına göndermeyi ihmal etmez, hatta bir vazife olarak görürlerdi. Kendilerine zaman zaman sırt çeviren, üzen çocuklarına bile unlarından, bulgurlarından, kısacası o yılın mahsullerinden düşen payı “adalet” gereği hep göndermeyi ihmal etmezlerdi.

Marangozdu; atölyesinde duran o koca hızarı ve gerekli diğer alet-edevatı ihtiyaç hasıl olduğunda usturupluca kullanmayı iyi bilirdi. Arıcıydı; bilenlere danışa danışa edindiği arıları, kovanları, petekleri, balmumlarını vs. kullanıp kendi balını kendisi üretirdi. Dişçiydi, iğneciydi; askerde “sıhhiyeci” olarak edindiği tecrübeyle, bir zamana kadar köyümüzde bu işlere çoğunlukla o bakmıştı, ihtiyaç gereği olarak.

En belirgin vasfı, “çalışkan” olmasıydı. Bu özelliği o kadar bilinirdi ki, yaklaşık son on beş yıldır onu gören herkesin söylediği söz, “bu kadar çalışma artık!” olurdu; yine de dinlemezdi kimseyi. Çalıştı, çalıştı, çalıştı… Ne gerekiyorsa ona çalıştı. Okuma-yazmayı öğrenmek istediğinde oturdu kendi kendine takvim yapraklarından öğrendi. Kur’an okumayı da yine kendi çabalarıyla öğrendi. Zamanı geldi çocukları için, zamanı geldi köylüler için, akrabaları için, yeri geldi sadece Allah rızası için çalıştı. Çalışmadan evinde durduğu zamanlarda, yeğenlerinden birinin belki de yirmi beş yıl önce önerdiği tesbih ve duaların yazılı olduğu kâğıda bakarak onları okudu, bordo kaplamalı Kur’an’ını defalarca hatmetti. O bordo kaplamalı Mushaf’ı dizinin üstüne koyduğu yastığa bir güzel yerleştirdikten sonra pencereden gelen ışığı tam almak için açısını ayarlayıp okuduğu andaki ses tonu, yüz ifadesi, makamı hiç aklımdan çıkmaz. Bazı okuma kurallarını ihmal ettiğini ilerleyen yaşlarımda fark etmeme rağmen o hataları uyarmaya bile gerek görmedim; çok samimi ve tatlı okuyordu…

Arada sırada, özellikle yapılacak işin olmadığı kış günlerinde, mahalledeki arkadaşlarıyla birlikte bir eve toplanır, orada “cenk” hikayeleri okurlardı. Aslında çoğu gerçek olmayan, tarihteki olayların abartılarak destansı bir üslupla anlatıldığı o hikayeleri bir kişi okur, diğerleri dinlerdi. Sadece bir kere katılma fırsatını bulduğum bu toplantılardan birinde öylesine inanarak, öylesine heyecanla ve arada bir hayret nidalarıyla dinliyor, arada destekleyici kısa yorumlar yapıyordu ki, o vesileyle kendisinin başka bir yönünü de keşfetme imkânı bulmuştum.

Beş kuruş parası olmadan çocukluk günlerini geçirmek zorunda kaldı. Fakir bir anne-babadan dünyaya gelmişti. Çocuk yaşında çobanlık yaptı; imkansızlıktan dolayı başka ilçelere gidip aylarca başkalarının hayvanlarını otlatarak hayatını kazanmaya çalıştı. Ne zorluklar çekti, ne zorluklar! Yokluğu o kadar yaşadı ki, köyde hatırı sayılır derecede mal varlığı olan “itibarlı” bir adam olduğunda, ambarlar dolusu buğdayı olsa bile, sadece bir avuç buğdayı israf etmemek için yirmi dakika uğraşıp topraktan buğday tanelerini seçmeye çalıştığını hiç unutmuyorum.

Lise yıllarıma kadar her yaz tatilimi onun yanında geçirmeye çalıştım. Birlikte ekinler ektik, biçtik, sürdük; değirmene gittik, bahçede çalıştık, bağ bozduk, atölyede çalıştık, camiye gittik, kitaplar okuduk… Bütün bunları yaparken hep bir yetişkinle konuşurmuş gibi konuştu benimle. Kimi zaman traktörün üzerinde, kimi zaman tarlada buğday destelerini toplarken, bazen dinlenirken, bazen evde sırt üstü uzanıp yüzünü şapkasıyla kapatarak gündüz uykusunu almaya çalışırken, onunla hep sohbet ettik. Dertlerini anlattı, yaşadıklarını anlattı, görüp duyduklarını anlattı, inandıklarını anlattı. Ben sordum, o cevapladı. Ben dinledim, o öğretmeye devam etti. Ermenilerin ülkeden gönderilmesi esnasında gördüklerinden, dedesinin çok zengin olmasına rağmen neden bir anda fakir duruma düştüğüne, kardeşleriyle ilişkisinden çocuklarını nasıl evlendirdiğine, Menderes’in ülke için yaptıklarından kendi evlilik hayatına, neler neler konuştuk onunla.

Ne kadar da mahcup bir insandı! En yakın akrabasının evine misafirliğe gittiğinde bile utanır, sıkılır, o uzun boylu heybetli adam mahcubiyetinden ne yapacağını şaşırırdı. Belki de bundan dolayı benimle konuşurken daha rahattı. Başka yerlerde rahatlıkla konuşamadığı çoğu şeyi bana anlatırken adeta rahatladığını hissederdim. Tabii o yaşta ve saygı duyduğum bir büyüğümün beni “adam yerine koyarak” konuşması beni de oldukça mutlu ederdi…

Tarlada yemek arası verdiğimizde normal yemeğimiz, yoğurdun üstüne çörek parçaları doğrayıp iyice karıştırdıktan sonra üstüne bir miktar su eklemek suretiyle hazır olurdu. Bazen de şekerli suya çörek parçaları doğrar kaşıklardık. En büyük lüksümüz bunların yanında karpuzumuzun ve soğukluğu gölgede muhafaza edilebilmiş suyumuzun da olmasıydı. Bu yemekleri yerken de ne güzel muhabbet eder, sonra toprakla kapları temizler, biraz dinlendikten sonra da birlikte çalışmaya devam ederdik.

Bu çalışkan ve heybetli adam, yani benim üzerimde çok emeği ve hakkı bulunan biricik dedem, artık istese de çalışamayacak, kitap okuyamayacak, bir yerden bir yere gidemeyecek; amansız bir hastalığa maruz kaldı çünkü. Midesindeki rahatsızlıktan dolayı şu anda hastanede çektiği acılar ve hareket etmeyi en büyük özgürlüğü olarak yaşayan bedeninin o odaya hapsolmuş olması onu ne denli rahatsız ediyordur kim bilir!

İnancını ve ibadetini hep korumaya çalışan sevgili dedem, şimdi ‘gerçeği ve geleceği’ bilmeyerek, ama hissederek yatağında tevekkül içinde bekliyor. Yasinler bekliyor, dualar bekliyor…

Dersim ve Fransız İhtilali

(Fatih Yetim, Paris)

Bir varmış bir yokmuş…

14 Temmuz 1789, Kral 16. Louis’nin despot yönetimine ve ağır vergilere karşı ayaklanan halk Bastille hapishanesini basar. Ardından yayınlanan “insan ve yurttaş hakları bildirisi” ile cumhuriyet ilan edilir; sonrası malum. Kral 16. Louis ve onun halkının yoksulluğunu hafife alan müsrif eşi Marie Antoinette giyotinle ölüm cezasına çarptırılır. Ve Avrupa’nın bu ilk “ulus devletinde”  özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin (liberté, égalité ve fraternité) hüküm sürdüğü yeni bir dönem başlar. Üstelik başta Osmanlı olmak üzere diğer bütün Avrupa devletlerine de milliyetçilik ve insan hakları hususunda “güzel” bir örnek teşkil eder, “yakın çağ”ın bu başlangıç noktası.

Yukarıdaki paragrafı lisedeki tarih derslerinden aklımda kaldığını varsaydığım bilgilerden derlemeye çalıştım. Gerçek şu ki, Fransız Devrimi çocuk masalı tadında epik bir hikâye olarak anlatılır hep. Zira nihayetinde mutlu son, yani “cumhuriyet” vardır. Oysa Fransa, devrimden sonra bu “mutlu sona” karşı duyduğu öfkenin neticesi olarak iki imparator daha seçmiştir kendine: Napoléon Bonaparte ve Louis-Philippe Napoléon, nam-ı diğer III. Napoléon. Halkın devrime ve onun biricik evladı cumhuriyete karşı olan tavrını anlayabilmek için bu çok “epik” hikâyemizi baştan, ama biraz daha detaylı anlatmakta yarar var.

Arka plan

Sanayi devrimini (bu kavram bize yabancı gelebilir) başarıyla gerçekleştiren Fransa’da -daha sonra adına Burjuvazi denilecek- zengin bir tüccar sınıfı ortaya çıkmaktadır.  1713-1789 yılları arasında dış ticareti beş kat büyüyen Fransa’nın gittikçe zenginleşen bu sosyal sınıfı sahip olduğu ekonomik gücü politik güce çevirmenin yollarını aramaya koyulur. Ancak dönemin Fransa şartlarında bu neredeyse imkânsızdır. Bütün gücünü ve otoritesini Tanrı’dan alan Kral, yetkilerini ancak Kilise ve soylularla paylaşmaktadır. Üstelik ülke toprağının büyük bir kısmını elinde bulunduran Kilise ve soylular vergiden de muaftırlar. Amerika kolonilerinin İngiltere’ye karşı vermiş olduğu bağımsızlık savaşına yapılan cömert yardımlar Fransız ekonomisini zor durumda bırakmıştır. Artan vergi yükünü ise köylüler ve tüccarlardan başkası çekmemektedir. Kaldı ki toplanan vergiler sadece sarayın harcamalarını dahi karşılayamamaktadır. Saraya karşı zengin tüccarların organize ettiği halkın tepkisi artınca toprak mülkiyetinden (yani Kilise ve soylulardan) de vergi alınması fikri ortaya atılır. Kararı kabul etmeyen soylular 1614’den beri toplanmayan parlamentonun toplanmasını isterler. Mayıs 1789’da soylular, din adamları ve halktan oluşan üç kademeli parlamentonun toplanması Fransa monarşisi için sonun başlangıcı olacaktır. Bir müddet sonra, aynı parlamentoda bulunan ancak eşit haklara sahip olmayan bu üç gurup arasında çatışma aleni bir boyut kazanır ve halkın desteğini sağlayan burjuvazi (orta sınıf) monarşiye karşı sesini yükseltir. Başta, talepler Kral ve partizanları hariç herkes için cazip görünmektedir: Vergi indirimi, kralın yetkilerinin kısıtlanması, basın özgürlüğü vesaire…

Ve 14 Temmuz 1789, yer Bastille hapishanesinin önü, Paris

Bastille baskını, ihtilalin başlangıcını temsil eden sembolik bir olaydır aslında. Ama çoğu zaman ihtilalin kendisi bu baskından ibaretmiş gibi görülür. Oysa tarih Fransız Devriminin ancak Napoléon’la son bulduğunu söylemektedir (1804). Bastille’i özel kılan ise monarşi karşıtlarının “misafir edildiği”, halkın nazarında despot yönetimin sembolü haline gelmesidir.

Baskının başarısının hemen akabinde toplanan Kurucu Meclis Amerikan Devriminden kısmen arakladığı İnsan ve Yurttaş Hakları bildirisiyle ana hatları çizilen yeni bir anayasa ile Kralın yetkilerini halkın seçeceği bir parlamentoyla paylaşmasını öngörüyordu. Burjuvazinin amacı yönetimde biraz olsun söz sahibi olmaktı. Fransa’nın idaresinde Kral, soylular ve Kilise ile birlikte dördüncü ortak olmayı arzu ediyordu. Bu arzusuna ulaşmak için daha organize çalışmaya başlamıştı. 1790’da kurulan “club de Jacobin”, “club de Cordelier” ve “club des Feuillants” gibi kulüplerle yeni idari yapı içindeki yerini sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Bu kulüplerden özellikle ilk ikisinin kuruluş ve toplantı mekânları ilgi çekicidir.

Club de Jacobin’in kuruluş yeri ve merkezi Couvent de Jacobin’dir (yani Jakoben Manastırı). Kulüp, bir Dominiken manastırı olan bu mekânda kurulmuş ve politikalarına bu “kutsal” mekândan yön vermiştir. Diğeri ise bir Françeskan manastırı olan Cordelier’de kurulmuştur.

Vatikan’la arası pek de iyi olmayan Fransa Kilisesi ve onun kralına karşı gerçekleştirilen devrimde Roma kökenli bu iki aşırı katolik tarikatın rolü hep tartışılagelmiştir. Devrimin meşhur simalarından Danton, Marat, Desmoulins (Club de Cordelier) ve Robespierre (Club de Jacobin) bu kulüplerin üyeleridir.  Bir yıl sonra, 1790’da Bastille baskınının yıldönümü “Fête de la Fédération” adıyla milli bir bayram olarak kutlanmış; üstelik 16. Louis’i de, yüz bin Parislinin toplandığı bayram alanına onur kırıcı bir şekilde zorla getirilmiştir.

İstiklal mahkemesi

Bu sırada göz önünde bulunsun diye kral Versailles Sarayı’ndan Paris’teki Palais des Tuileries’e yerleştirilir. Ancak isyan sonrası yurtdışına kaçmış olan Fransız soyluları ve Avrupalı “meslektaşlarıyla” devrim aleyhine işbirliği yaptığı dedikodusu hem kendisini hem de karısını giyotine götürecek yolda “Tribunal révolutionnaire” (tamı tamına ‘istiklal mahkemesi’ demek) önüne çıkarmıştır. Tarih 1793, “vatana ihanetten” suçlu bulunan 16. Louis ve Marie Antoinette dönemin en modern aletine başlarını verirler (Bastille baskınından 4 yıl sonra). Bugünkü Concorde meydanında, Seine nehri kenarında Champs-Elysées caddesinin başladığı alanda.

Giyotin; milli jilet!

Hakkında ilk olarak XII-XIII. yüzyılda kullanıldığına dair dedikodular bulunan giyotin, iple asarak idam etmenin yerine daha “insani” bir çözüm olarak aslen bir doktor olan Joseph Ignace Guillotin tarafından 1789’daki Devrim Meclisine önerilmiştir. Parislilerin günlük hayatında iyiden iyiye yer eden giyotin çok sevilmiş olacak ki giyotin seansları el ilanları ile halka duyurulan ve çoluk çocukla ailecek seyredilen gösterilere dönüşür kısa sürede. Üstelik giyotine halk tarafından takılan lakaplar da onlarcadır, ama içlerinden en meşhuru “resoir national”, yani milli jilet! Devrimin “kendi çocuklarını yemeye” başladığı dönemde Robespierre ve Danton da boyunlarını bu milli jiletten kurtaramayacaktır.

Avrupa’yla açılan ara

Marie Antoinette’in idamı kocasının idamından daha çok ses getirir dönemin Avrupa’sında. “Devrimin ilk suçu kralı öldürmek, ama daha korkuncu kraliçeyi öldürmektir” diyen ünlü Fransız yazar Chateaubriand’a Napoléon da, “kraliçeyi öldürmek kralı öldürmekten daha büyük bir suçtur” diyerek eşlik edecektir. Ancak hadisenin monarşi Avrupa’sındaki teamüllere uymamasının yanında diğer bir gerçek ise kraliçenin Habsburg kralı II. Léopold’un kız kardeşi olmasıdır. Yani Fransa için Avusturya ve Prusya ile savaş kapıdadır. Zaten az sonra Avrupa, içinden Napoléon’u “eşsiz” bir lider olarak çıkaracak devrim savaşları karmaşasında bulur kendini.

İçteki sorunlar

Cumhuriyet uğruna bütün Avrupa’ya “kafa tutan” Fransa içerde de pek rahat değildir aslında. Daha ziyade Paris halkının desteğiyle gerçekleştirilen devrim Fransa coğrafyasının geri kalanından beklenen desteği görmemektedir. Kendilerini Kilise ve onun kanalıyla krala bağlı hisseden, üstelik farklı etnik kimliklere sahip halklar için Paris’in herhangi bir özelliği bulunmamaktadır. Üstüne bir de rahiplerin devlet memuru statüsüne sokulup, yeterli cemaati bulunmayan kesimin din adamı vasfının düşürülmesini (yaklaşık yüz bin rahibin açıkta kalacağı anlamına geliyor) öngören yasanın kabulü kırsalda bardağı taşıran son damla olur.

Dağlılar

Bununla birlikte devrime girişilirken köylülerin haklarına dair verilen sözlerden hiç biri yerine getirilmemiş, Avrupa’yla girişilen savaşların faturası yine köylülere kesilmeye başlanmıştı. Fansız tarihine Konvensiyon dönemi (1792-1795) olarak geçecek olan bu süre haklı şöhretini meclisteki “Montagnards”ların başı çektiği “Terör dönemine” borçludur. Montagnards, dağlı karşıtı anlamında “dağlı” demektir, çoğunluğu Jakobenler ve Cordelier gurubundaki Paris bölgesi -hiç dağ olmayan bölge- vekillerinden oluştuğu için bu isimle anılır. Dağın ötesi, yani İtalya -Vatikan- karşıtı anlamı da verilir zaman zaman.

Donsuzlar

“Terreur Blanc” (devlet eliyle uygulanan yasal terör) olarak isimlendirilen bu süre zarfında cumhuriyet karşıtı guruplar şiddet uygulanarak bastırılmıştır. Vendée savaşlarını saymazsak en meşhuru tarihe “Massacres de Septembre” (Eylül katliamları) olarak geçen katliamlardır. Devrimin önde gelen figürlerinden Marat’ın önderliğinde 1792 Eylülünde Paris başta olmak üzere cumhuriyetçilerin kontrolünde olan birçok şehirde “kralcı” olmakla suçlanan, hapishanelerdeki mahkûmlar dâhil yüzlerce kişi katledilmiş, Kilise arazisi yağmalanmıştır. Bu katliamlarda ön planda bulunan silahlı güç ise Jakobenlerin de sırtını dayadığı “Sans culotte” (“donsuzlar” anlamında, askeri üniformaları olmadığı için) ismiyle maruf Paris halkından derlenmiş silahlı birliklerdir.

Fransa’nın soykırımı?

“Cumhuriyetçilerin kontrolünde” ifadesini kullandım, zira genç cumhuriyet “Fransız halkı” (bu tabir de o dönemde henüz yerleşmiş değildi) nezdinde henüz meşrutiyet sorunu yaşıyordu.  Ve bu sorun kendini Vendée ve Breton bölgesinde (Paris’in batısı, Atlas okyanusu kıyısı, haritadan bakınız), sloganı “Tanrı ve Kralı için” olan “Kralın Katolik Ordusu” adında bir isyan ordusu olarak gösterdi. Böylece ilki 1793-96 yılları arasında gerçekleşen, sonuncusu ise 1832’de patlak veren beş Vendée savaşının birincisi başlamış oldu. İlk Vendée savaşını kazanan cumhuriyet ordularının gerçekleştirmiş olduğu katliamlar bölge halkı tarafından günümüzde dahi “soykırım” olarak anılmaktadır.

Devrim üzerine kaleme alınan birçok eserde yaşananların soykırım olup olmadığı tartışılmaktadır. Zira Vendée savaşlarının anlatıldığı tarih kitaplarında “Noyades de Nastes” (Nastes’daki suda boğma olayları) başlığı ciddi bir yer işgal eder.

Cumhuriyet evlilikleri

Dâhiyane (!) bir fikir olarak, “suçluların” kurşun harcanarak öldürülmesi yerine Loire nehrinde boğularak öldürülmesine karar verilmiştir.  Hatta öldürülenlerin ekserisinin din adamlarından oluştuğu bir süreçte bu uygulamaya “Mariage républicain” (cumhuriyet evliliği) adı verilir: Rahip ve rahibeler halkın önünde çırılçıplak soyundurulduktan sonra sırt sırta birbirlerine bağlanırlar ve Loire nehrine batırılırlar. Din adamlarının evlenmeme yeminine atıfla da dönemin bölge yöneticisi Jean-Baptiste Carrier sıra dışı yöntemine bu ismi uygun görmüştür. Zaman zaman “la déportation verticale” (dikey sürgün) dediği de olmuştur. Resmi rakamlar yaklaşık 5000 kişinin Loire nehrinin derinliklerinde son bulan bu “sürgünde” can verdiğini bildirir. Nantes’lılara göre bu rakam elbette gerçeğin sadece bir kısmıdır.

Dersim’den Tunceli’ye, oradan Lyon’a

Kralı hemen unutamayan şehirlerin arasında Lyon da yerini alır. Robespierre’in partizanı bir Jakobeni (Chalier) yönetici olarak kabul etmeyip giyotinde idam eden Lyon iki ay boyunca kuşatılır. Kuşatma sonunda teslim olan şehre verilen ceza ilginçtir: Kral taraftarı isyancılar giyotine gönderilirler, ki bu tamamen öngörülen bir cezadır. Öngörülemeyen ise Lyon artık Lyon değildir. Şehir, cumhuriyete karşı savaşmış olmanın cezası olarak ismini kaybeder (bu ceza bize tanıdık gelebilir). Yeni ismi “özgürleştirilmiş şehir”dir (ville-affranchie) artık. Üstelik şehrin surlarının tamamen yıkılmasına karar verilir. Surlar yıkılır. Bununlar beraber fakir halkın yaşadığı evlerin dışında monarşiyi anımsatacak bütün yapıların yıkılması da ceza tahtasındaki listede yerini alır. Tespit edilen 600 kadar yapıdan 50-60 tanesi yıkıldıktan sonra uygulama durdurulur. Şehir halkının günümüzde dahi Paris’e karşı beslediği negatif duyguların ardında ihtilal yıllarında yaşanan bu tatsız anılar vardır. Benzer bir ceza Marsilya için de uygulanmış ve şehrin ismi “La Ville-sans-nom” (isimsiz şehir) olarak değiştirilmiştir.

Yıl: 218, Ay: Brumaire, Gün: Faisan

Bu sırada takvim yapraklarında yıl I’i, ay Vendémiaire’i göstermektedir. Neden mi? Çünkü Fransa artık “cumhuriyet takvimi” kullanmaya başlamıştır. 1805’e kadar kullanılan bu takvimde ilk ay Vendémiaire’dir ve 22 Eylül-21 Ekim tarihlerine denk gelir. Her aya yeni bir isim verilmekle kalınmamış, her günün özel bir ismi de olmuştur. Üstelik oldukça “lezzetli” isimler tercih edilmiştir: üzüm, safran, havuç, elma, erik, vesaire… 360 farklı isim. Bütün aylar 30’ar gün sayıldığı için her yıl fazla çıkan 5 gün için yeni isimler de üretilmiştir.  Bugünün tarihi ise yıl: 218, ay: Brumaire, gün: Faisan (sülün anlamında; Brumaire’ın 25. günü).

Fransa Fransız mıdır?

Cumhuriyet karşıtı isyanlar ve savaşlar bunlarla sınırlı değildir şüphesiz. Krala bağlı birden çok etnik guruptan kralsız ve kilisesiz bir ulus ortaya koyma çabası Fransa’yı kaçınılmaz iç savaşların ve isyanların ortasında bırakmıştır. Tarihçiler, uygulanan şiddeti ise “genç cumhuriyetin” kendini koruma refleksi olarak açıklama eğilimindedirler. Bretonlar, Normanlar, Alzaslar, Lyoneler, Katalanlar, Vendeler, Girondinler, Baskliler, Comptoislar, Savualar ve diğerleri… Huzurlarınızda hepsinin toplamı Fransa Cumhuriyeti ve onun Fransız Yurttaşları!

Bu da Fransız Devrimi’nin pek de epik olmayan diğer yüzüydü…


SEÇEBİLMEK GÜZELDİR

Ben hep zıtlıkların adamı oldum…

Sakin bir tabiatım olmasına rağmen hep yolculuklar yaptım. Bir yanım durağanlığı arzularken diğer yanım hep kentten kente, ülkeden ülkeye göçüp konmayı tercih etti. Bir yanım garanticiyken öbür yanım hep büyük risklerin peşinden koştu. Bir yanım köyümün kokusunu taşırken diğer yanım dünyanın önemli ülkelerinde yaşamayı seçti. Bir yanım Anadolulu iken diğer yanım dünya vatandaşlığını benimsedi. Bir tarafım matematiği aşkla severken, öbür yanım hayatın içine girmeyi ve sosyal bilimlerle ilgilenmeyi tercih etti. Bir yanım kendi halinde sade bir hayat yaşamaya razı olurken diğer yanım kariyer üstüne kariyer yapmaya meyletti. Bir yanım Urfa’da muteber bir insan olarak yaşamayı isterken diğer yanım büyük denizde boğulmayı seçerek İzmir’e doğru yola çıktı. Bir yanım annemin şefkatinin yakınında olmayı isterken diğer yanım diyar diyar uzaklara uçtu. Bir yanım karşılıklı sevgi ve saygıyı doyasıya yaşadığım Danimarka’da ikamete çok sıcak bakarken, öbür yanım daha gidecek çok yolu olduğunu düşünerek, sıradan bir insan olarak daha büyük denizlere, İngiltere’ye yelken açtı.

Bir yanım sevilmeyi isterken diğer yanım sevgi ve saygının fazlasından hep ürktü ve uzaklaştı. Bir yanım kendisi gibi düşünen insanlara meyilli olurken, diğer yanım hep farklı düşünenlerle tanışıp konuşmayı sevdi. Bir yanımda hep bir huysuzluk ve tahammülsüzlük egemen olurken, diğer yanım hep hoşgörülü ve uyumlu olmayı tercih etti. Bir yanım asosyal bir görüntü verirken diğer yanım şaşırtacak derecede girişimci çıktı. Bir yanım tembelken diğer yanım hep aktif oldu, gezmeye, çalışmaya, spor yapmaya ilgili oldu. Bir yanım sorumluluktan kaçarken diğer yanım gerektiğinde büyük sorumluluklar üstlenip gereğinin yapılması için bazen yıllarını vermeyi göze aldı.

Hep bu çekiştirmeler arasında kalarak yaşamımı devam ettirmek zorunda kaldım. Kırılganlıkla dayanıklılık, alınganlıkla hoşgörülülük, gelenekçilikle modernlik, romantiklikle gerçekçilik arasında mekik dokuyarak bugüne geldim.

Kader bana mekan olarak “araf”ı seçti, ben de bu durumun bir gereği olarak hep tercihlerde bulunmak durumunda kaldım. Sorumsuzluğun rahatlığına kendimi hemen hiç bırakamadım diyebilirim. Bundan rahatsız da olmadım doğrusu; hatta kendi tercihimi kendim yapmayı, yani özgürlüğümü elimde tutmayı istedim her defasında. Özgürlüğümü elimden kaçırmamak için evlilik planlarımı bile yıllarca erteledim, bir mesleğim olmasına rağmen hayatıma yepyeni bir yol verme riskini göze aldım.

Yani kaderle bir fikir birliği içindeydik her defasında. O beni özgür bırakıp tercihlerimi kendim yapmamı istedi, ben de hep zaten bu durumu istediğimi hissettirdim, bazen de açıkça belirttim.

Sancılar çektim her defasında; çünkü seçenekler karşısında kalmak ve seçmek zor işti. Karşında duran ve arkasında neler olduğunu kesinlikle bilemediğin seçeneklerden bir tanesinin en iyi olduğuna karar vermek ve bu konuda kendinden emin olmak, nihayetinde de kararının sonucuna katlanabilmek kolay değil…

Zıtlıklar arasında kalmak, duygusal ve zihinsel açıdan bunun gerginliğini yaşamak belki de Türkiyeli olmanın kaçınılmaz sonucudur, bilmiyorum. Asya ile Avrupa arasında, Osmanlı ile Cumhuriyet dönemi arasında, laiklik ile dindarlık arasında, Doğu kültürü ile Batı kültürü arasında, İslam medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında, gelenek ile modernlik arasında kalmış bir ülkenin vatandaşı olmak, ister istemez sizi de arafta konumlandırıyor ve kendinizi bazı karşıtlıkların arasında sıkışmış halde bulabiliyorsunuz zaman zaman.

Her şeye rağmen, her türlü zorluğuna rağmen seçeneklere sahip olmak ve seçebilme özgürlüğünü elinde bulundurmak iyidir diye düşünüyorum. İnsanız çünkü; seçebilme yeteneğimiz varsa seçenekler de olmalıdır. Seçebilme yeteneği olduğu halde önünde en az iki seçeneği olma fırsatı olmayanlar ile, aç bir şekilde elinde kaşığıyla boş bir tabak önünde bekleyenler, cebinde çokça parası olduğu halde onu harcayamayanlar arasında pek fark görmüyorum.

Kendilerini “kader mahkumu” olarak görenler, sanırım tercih yapma imkanları olmadığını düşünen, ya da seçme imkanları “zalimler” tarafından ellerinden zorla alınanlardır. O duruma düşmektense, yani başkasının verdiği kararların sonucunun acısını çekmeye mahkum olmaktansa kendi verdiğimiz kararların sonucuna katlanmak her zaman daha iyidir.

Zıtlıklar peşimi hiç bırakmadı ve ben de onlarsız bir hayatın dayanılmaz olduğuna inandım hep. Zor tercihlerle karşı karşıya kaldım çoğu zaman; fakat hiç tercih şansı olmamanın çaresizliğini yaşamaktansa karar verme zorluğunu yaşamanın daha güzel olduğundan şüphe duymadım hiçbir zaman. Hep şunu fısıldadım kendi kendime: İnsan olmak demek, seçebilme şansına sahip olmak demektir…

(31.07.11, İstanbul-Londra uçak yolculuğunda…)