ŞAŞIRMAK ÖĞRENMEKTİR

Küçükken yaz tatillerimizi genellikle köyümüzde, dedemlerin yanında geçirirdik. Bu şekilde hem hayatımızda unutulmaz yerleri olan dedem ve anneannemin yanında bulunmuş olmanın huzurunu yaşar, hem onlara köy işlerinde yardım eder, hem de başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın değişik ülkelerinden tatil için gelen akraba ve arkadaşlarımızla görüşme fırsatını yakalamış olurduk.

1996 yılının yazıydı; lisenin ikinci sınıfını yeni bitirmiş, üniversiteye giriş sınavlarına hazırlık yapıyor, gecem-gündüzüm hep o sınavların heyecan ve stresiyle geçiyordu. O yaz da, diğer yazlarda olduğu gibi köye gitmiş, kimiyle aylardır kimiyle de yıllardır görüşmediğimiz akrabalarımızla birlikte güzel günler geçiriyorduk ama o yazın benim için çok ayrı bir yeri vardı; üniversitede okumak istediğim bölüm konusunda çok ama çok büyük bir tercih değişikliği yapmış, “sayısal” alandan “sözel” alana geçmiş, üstelik sözel alan içerisinde de tercihimi İlahiyat fakültesinden yana kullanmıştım. Lisenin birinci ve ikinci yıllarında hep üniversitede matematik bölümünü kazanıp okuyacağımı hayal ettiğim ve okulda da sayısal alanda derece yaptığım halde yaptığım bu keskin dönüş okuldaki hocalarım başta olmak üzere arkadaşlarım, diğer öğrenciler ve akrabalarım arasında bir infial uyandırmış, büyük tepki toplamıştı; bu kararımla hem iki yıllık bir çalışmayı çöpe atmış görünüyordum, hem de yeni başlayacağım alanda üniversiteyi sadece bir yıllık çalışmayla kazanmayı hedeflemekle büyük bir risk alıyordum. Sayısal gibi para kazandıran ve “zeki öğrencilerin tercih ettiği” bir alanı bırakıp sözele, yani ikinci derecede kıymetli bir alana geçmek, üstelik İlahiyat gibi pek muteber olmayan ve hiç de para kazandıracak gibi durmayan bir alana dönüş yapmak pek de akıl karı değildi!

Her ne kadar bu ani ve hayati kararımın sebeplerini anlatmaya çalışsam da, ailem ve yakın arkadaşlarım haricindekiler gerekçelerimi pek makul karşılamadılar. Soranlara, ömrüm boyunca rakamlarla uğraşmak istemediğimi, hayatımı bana ve çevreme daha pratik faydası olacak bir alanla meşgul olarak geçirmek istediğimi, okumak istediğim bölümün çok açıdan işime yarayacak bir bölüm olmasını tercih ettiğimi söylüyordum; hem üniversite okumuş olmalıydım, hem meslek sahibi olmalıydım, hem genel kültür birikimimi artırmalıydım, hem de hayatta en çok ihtiyacım olacak ve başkalarının da ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bilgilere sahip olmalıydım. En başta tarih ve edebiyat iyi görünse de, yaptığım küçük araştırmaların sonucunda İlahiyat fakültesinin benim için en uygun okul olduğunda karar kıldım. Avrupa’ya geldiğimde de fark ettiğim gibi, bizim İlahiyat fakültelerimiz, Avrupa’da çoğunlukla papaz yetiştirmeyi hedefleyen ve sadece Hıristiyanlık üzerine yoğunlaşan “Theology” fakültelerinden oldukça farklı bir müfredata sahipti; içinde tarihten edebiyata, müzikten hat sanatına, psikolojiden sosyolojiye, felsefeden eğitim derslerine, yabancı dil derslerinden dinler tarihine ve elbette İslami bilimlere kadar çok geniş yelpazede ders içeriği olan sıra dışı, çok keyifli ve verimli okullardı.

Böylesi yoğun duygu ve düşünce karmaşıklığı içinde geçen o yaz gecelerinden birinin yarısında sıcaktan uyuyamamış, biraz hava alayım diye kendimi dışarıya atmıştım ki evin önündeki küçük sokağın sonundan, bulunduğum tarafa doğru hayli cüsseli bir adamın sağa-sola yalpalayarak geldiğini fark ettim. Evin dışarı lambasının aydınlığına yüzü ulaştığı zaman, siluetinden zaten tahmin ettiğim o adamın, gerçekten de tahmin ettiğim gibi dayım olduğunu gördüm. O da beni fark eder etmez, “Yeğenim gel bakalım, seninle biraz konuşalım!” dedi, her zamanki şefkat ve otorite karışımı ses tonuyla. Sarhoş olduğu zamanlarda hiç itiraz kabul etmediğini bildiğim için, ayağımda dedemin emaneten duran ayakkabıları, üzerimde gece kıyafetiyle yanına doğru yaklaştım ister istemez.

Normal zamanlarda hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda tepkisini hemen göstermeyen, “içine atan” dayım, eğer “içinin” kapasitesi dolmuşsa ve boşaltması gerekiyorsa, en yakın meyhaneye gidip aşırı derecede sarhoş olur, sonra da son zamanlarda canını sıkan olayları, mümkünse sebep olan kişileri icabında gece yataklarından kaldırarak saatlerce konuşur, bütün tepkilerini ancak öyle dile getirerek rahatlardı. O günlerde de belli ki yine bir şeyler olmuştu onu bu hale getiren ve yine belliydi ki ben, o son ‘olaylarda’ başrolde oynuyordum! Başıma gelecekleri tahmin ederek, ama yine de eskiden beri çok sevdiğim dayımla bu şekilde de olsa baş başa biraz vakit geçirecek olmanın sevinciyle, her şeyi göze alarak onun yürüyüşüne ayak uydurdum ve köyün meydanına doğru dayı-yeğen birlikte ağır ağır yürümeye başladık.

Omzuma bıraktığı eliyle ağırlığının bir kısmını bana taşıtırken, diğer taraftan da tane tane konuşmaya başlayan annemin bu küçük kardeşi olan adam benim öz dayımdı, ama Almanya’ya on yedi yaşında gidip orada kendi kültüründen ayrı bir ortamda yetiştiğinden olsa gerek, hayata aynı yerden bakmıyorduk kendisiyle. Bununla birlikte, dünyanın neresine gidersek gidelim, ne kadar az görüşürsek görüşelim, aslında özümüzde aynı toprağın çocukları olduğumuzu hissetmek de pek zor değildi.

Önce ailemizin ne kadar soylu, köklü bir aile olduğundan bahsetti. Dedelerimizin dedelerinden örnekler verdi. Sonra Türkiye’ye geldi konu bir anda. Atatürk’ün ülkemiz için ne kadar önemli bir insan olduğuna değindi. O sırada cüzdanını zorlukla cebinden çıkarıp içindeki yakışıklı bir Atatürk fotoğrafını göstererek, “Bunun kim olduğunu biliyor musun?” dedi büyük bir gururla. Birkaç cümleyle Gazi’den bahis açtıktan sonra konuşmanın seyri din konusuna yöneldi. “Yeğenim, dini öğrenmek iyi bir şeydir” diye konuyu açtığı anda o günlerdeki en büyük derdinin, benim İlahiyat fakültesini tercih etmem olduğu tamamen ortaya çıkmıştı!

Cümlelerini kısa kurmakla birlikte, her bir kelimesine yaptığı net vurgular o tatlı bariton sesiyle bütünleşince, çok az konuşsa bile çok şey anlatabiliyor intibaı uyandırıyordu. “Dini öğrenmek iyidir, ama doğru bir şekilde öğrenmek gerekir!” dedi. İlahiyat tercihimi kabul etmiş görünüyordu ve anlaşılan oydu ki, beni kararımdan vazgeçirmeye çalışmayacaktı; sadece bir büyüğüm olarak girdiğim yolda dikkat etmem gerekenleri anlatmak istiyordu; buna sevinmiştim. “Din adamı olacaksan, aydın bir din adamı olman lazım; aynen Yaşar Nuri Öztürk gibi!” dediğinde, verdiği hükmü peşinen reddetmeden, o cümleden almam gereken dersleri tek tek seçip almaya çabalıyordum. Yaşar Nuri Öztürk’ün imajı çevremde pek sağlam olmadığı halde, dayım neden o örneği veriyor, onca insanın sevmediği bir ilahiyatçıyı neden örnek olarak gösteriyordu, anlamaya çalışıyordum.

Sonra birden durdu, bana baktı ve sordu: “Ay nedir biliyor musun?” Ne diyeceğimi bilemedim, bir an duraksadım, yüzüne bir daha baktım, gayet ciddi olduğunu anlayınca, “Ay, Dünya’nın uydusudur” dedim ve ayın özellikleriyle ilgili hatırladığım birkaç bilgiyi mırıldandım. Çok şaşırmış, gözlerini iyice açmış, bana bakıyordu. “Sen ciddi misin?” dedi, yine ne diyeceğimi bilemez bir halde “Evet, niye ki?” dedim. Cevap vermedi. “Peki sen o konularda başka neler biliyorsun?” diye başka bir soru sordu. Güneş sisteminden, Samanyolu galaksisinden, Güneş sistemindeki gezegenlerden bahsettim, üstelik biraz da dayımın ‘gözüne girmek için’ gezegenlerin hepsinin de isimlerini tek tek hızla saydım.

Yolun ortasında ayakta karşılıklı duruyor, birbirimize bakışıyorduk. İkimizin de aklında soru işaretleri vardı ama soru sorma ‘hakkı’ bir büyük olarak daha çok ona aitti! “Sen bunları nereden öğrendin?” dedi. “Okulda öğrendim; her öğrenci bilir bunları” dedim. “İmam-Hatip Lisesinde bunları öğretiyorlar mı gerçekten?” dedi. Soruya şaşırdım ve şaşkınlığımı gizlemeyen bir tonlamayla, “Tabii ki öğretiyorlar, bunlar çok basit bilgiler ve okula giden herkes bilir bunları!” diyerek cevapladım sorusunu. “Yani orada size, ‘Ay bir nurdur’ diye öğretmiyorlar mı? Bizim zamanımızda hocalar ‘Ay nurdur, oraya kimse gidemez’ filan diye anlatırlardı hep!” dediği anda durum artık ikimiz tarafından da netleşmişti…

Konuşmanın maksadına ulaşılmış olduğundan hemen evin yolunu mu tuttuk yoksa biraz daha mı konuştuk, hatırlamıyorum ama sabah uyandığı zaman gece yaptığımız o sıra dışı konuşmayı dayım hatırlayacak mı, beni gördüğü anda ne diyecek diye merakla uyanmasını beklediğimi hatırlıyorum. Uyandığında kahvaltı masasına gelip yanımdaki sandalyeye oturdu; dedemden kuzenlerime kadar oldukça kalabalık bir akraba grubunun bulunduğu sofranın etrafındakilere baktı, elini omzuma koydu ve, “Benim yeğenim aydın bir din alimi olacak!” dedi her zamanki tatlı, şefkatli ve otoriter vurgusuyla ve keyifle gülümsediği zaman görünen gamzeleriyle…

O konuşmayı şimdiye dek hiç unutamadım; çünkü o konuşma beni Türkiye’nin en temel gerçeklerinden biriyle ilk defa yüz yüze getirmişti: sekülerizm veya laikçilik ile dindarlık, din ile bilim, aydın ile halk ayrışmaları.

Sonraları konuşmanın detayları üzerine çok kafa yordum. Dayımın onca yıl taşıdığı önyargıyı, o önyargıya sebep olan ve onu haklı çıkaran kişileri, Atatürk’ü, insanlardaki Atatürk algısını, onun temellerini attığı ülkeyi, dini kurumların eğitim sistemlerini, din adamlarını, ilahiyatçıları, Aydınlanma felsefesini, aydınları, “aydın din alimleri”ni, bilimle din arasındaki ilişkiyi, devlet ile din ilişkisini, devletin din politikalarını, Türkiye insanının ayrışma sebeplerini, kamplaşmaları ve benzeri konuları çok düşündüm…

Aradan on üç yıl geçti ve 2009 yılında Birmingham Üniversitesi’nde İslam düşüncesi alanında yüksek lisans çalışmamı yapmaya başladım. Aldığım dersler arasında İslam Felsefesi de vardı ve hoca, üslubuyla, bilgisiyle ve zekâsıyla tam da derse yakışan bir profesördü. Öğrencileri derste konuşturmayı bilir, güzel sorular sorarak herkesi hareketlendirirdi. David Thomas, o güzel derslerinden birinde, meşhur İslam filozoflarından olan Farabi ve İbn Sina’dan bahsetti, Gazali’nin onlarla ilgili düşüncelerinden, yaptığı şiddetli eleştirilerden bahsetti, sonra konu birden din ve bilim konusuna geldi. O konudan konuşurken ağzından bir anda dikkatimi çeken bir cümlenin çıktığını fark ettim: “Darwinizm, bütün dinler için çok büyük bir tehdit ve tehlikedir!” dedi.

Ben söz istedim ve “Diğer dinleri bilemem ama İslam için bir tehdit veya tehlike olduğunu düşünmüyorum” dedim. Bunu söyler söylemez masanın etrafında yönünü hocaya çevirmiş olan bütün sınıf bir anda büyük bir şaşkınlıkla bana döndüler. Biri Mısırlı bir Hıristiyan, biri Pakistanlı bir Müslüman, biri Afrikalı bir Hıristiyan, biri Taylandlı bir Budist, biri Bosna Hersek asıllı Amerikalı bir Müslüman ve biri de yarı Alman yarı Özbek bir Zerdüşt olan sınıf arkadaşlarımın hemen bana sormak istedikleri belli olan soruyu hoca, onların durmalarını işaret ederek kendisi sordu: “Tam olarak neyi kastediyorsun?”

Aynen dayımla o gece yarısı göz göze geldiğimiz anda hissettiklerimi hissetmiştim. Sınıftaki herkesin neye şaşırdığını tam anlayamadan, neyi kastettiğimi açıklamaya başladım: “Darwinizm derken, her şeyin kendi kendine meydana gelmesini ve Tanrı’nın dünyaya herhangi bir şekilde müdahalesinin olmadığını kastediyorsanız, böyle bir felsefe tabii ki İslam’la uyuşamaz, çünkü İslam dininin en önemli temellerinden biridir Allah’ın müdahalesi; ama evrim teorisini, insanın maymundan gelmesi tartışmasını kastediyorsanız eğer, evrim teorisi İslam için büyük bir sorun teşkil etmez; çünkü biz zaten insanın spermden, bir damlacık sudan, hatta çamurdan yaratıldığını bile kabul ediyoruz, maymundan gelmiş olmak o kadar da önemli bir sorun değil bizim için.”

Ben bunu söyleyince, Pakistanlı Müslüman olan arkadaşım, “Peki, bir Müslüman bunu iddia ederse ne dersin?” diye sordu heyecanla.

“Bu bilimsel açıdan şu anda teori aşamasında olan bir konu; o yüzden dini açıdan da inkârı veya kabulü şahsa kalmış bir meseledir” dedim.

“Neden?” sorusu geldi bir başkasından.

“Çünkü Kur’an’da anlamı çok açık (muhkem) ayetler bulunduğu gibi, anlamında farklı derecelerde kapalılıklar bulunan (müteşabih) ayetler de bulunur. Anlamı açık olan ayetleri inkar etmek büyük bir sorun teşkil eder ama anlamı kapalı olan ayetler yorumlara açıktır. Bu konuda bir başka önemli husus da, bilim ve dinin kesin ve net verilerinin kesinlikle birbiriyle çatışmayacağıdır; çünkü ikisinin de kanunlarını, İslam inancına göre tabii, Allah yaratmıştır. Allah’ın yarattığı iki ayrı kanunlar grubunun birbiriyle çelişmesi demek, Allah’ın -haşa- kendisiyle çelişmesi demektir ki o da Tanrı için mümkün değildir. Allah’ın Hz. Adem’i yaratması ve Dünya’ya göndermesi ile ilgili ayetler, şu ana kadarki kesin bilimsel verilerle çelişmediği için, biz o ayetleri, her ne kadar ‘müteşabih’ sınıfına da girseler, oldukları gibi kabul ediyoruz, o yüzden de evrim teorisini, bir ‘teori’ olduğu için ve Kur’an’daki ayetlerin şu anda anladığımız anlamlarına da ters düştüğü için kabul etmiyoruz. Ama bir gün evrim yüzde yüz kesinlikte bilimsel bir gerçek olarak ispat edilirse biz Müslümanlar olarak onu kabul eder, Hz. Adem’in yaratılması ve Dünya’ya gönderilmesiyle ilgili ayetleri o gerçeğe göre yorumlarız. Nasıl ki bir ev yapmaya karar verdim ve filan semte bir ev yaptırdım cümlesini bir anda söylüyoruz, halbuki o evin yapılması en az bir yıl vakit alıyor. Aynı bu şekilde, demek ki Allah’ın Hz. Adem’i yaratması da bir süreç içerisinde meydana gelmiş, biz onunla ilgili ayetleri daha önce tam anlayamamamışız diyerek itiraf ederiz” dedim.

“Bir örnek verebilir misin?” diye sordu başka bir arkadaş.

Dünyanın ve göklerin altı günde yaratıldığını ifade eden ayetleri örnek verdim. “O ayetler yakın zamanlara kadar hep haftanın altı günü olarak yorumlanırken, yeni bilimsel gelişmeler dünyanın çeşitli evrelerden geçerek milyonlarca yılda meydana geldiğini gösterdikten sonra, çoğu Kur’an tefsirinde, o ayetlerin daha önce yanlış anlaşıldığından, aslında Arapçadaki ‘yevm’ kelimesinin ‘gün’ anlamından başka ‘aşama’ anlamına da geldiğini, dolayısıyla orada kastedilenin altı gün değil, altı aşama olduğunu söylemeye başladılar. Ama bu durum kimsenin imanında, dine olan güveninde bir sarsıntı meydana getirmedi, çünkü bilim ile dinin çatışması İslam inancı açısından mümkün değildir. Eğer ortada çelişik görünen bir durum varsa o, ikisinden birinin yanlış veya eksik anlaşılmasından kaynaklanmaktadır” dedim.

Hemen yanımda oturan ve doktora öğrencisi olan Mısırlı Hıristiyan arkadaş, büyük bir hayretle “Sen çok ama çok ılımlısın!” der demez hoca söze girdi ve “sanırım bu, Emrah’ın Hanefi bir Müslüman olmasından kaynaklanıyor; Hanbeli olsaydı bunları söyle(ye)mezdi” dedi. Mısırlı arkadaş, Mısır’da Müslüman bir bilim adamının benim söylediklerimin yanında çok hafif kalan birtakım fikirlerini söylemesi üzerine aşırı tepkiler aldığını ve üstelik devlet tarafından ülke dışına çıkmasının yasaklandığını söyledi ve benim yorumlarımın daha çok Türkiyeli olmamla ilgili olduğunu iddia etti.

Sanki bir an orada yokmuşum gibi ben ve söylediklerim üzerine bir süre yorum yapmaya devam ettiler. Sonra söz aldım ve bunun Hanefilikle ilgisinden ziyade İslam’ı doğru veya yanlış anlamakla ilgili olduğunu söyledim. Türkiye’de bir Hıristiyan din temsilcisi ile yarım saatlik kısa bir görüşme yapan bir Müslümanın, bir ‘Hanefi’ gazete tarafından ‘münafık’, bir dergi tarafından da ‘kafir’ ilan edildiğini örnek verdim. Kur’an’da Hıristiyan kızlarla evlenmek bile serbest bırakılırken, yarım saatlik bir görüşmeden dolayı birini dinden çıkmakla itham edebiliyorsa bir insan, bunun Hanefilikle, Hanbelilikle, Türkiyelilik veya Mısırlılıkla değil, dar görüşlülükle, cahillikle, mutaassıplıkla ilgili bir sorun olduğunu savundum.

Bu söylediklerimin, başta David Thomas olmak üzere sınıftakileri neden bu denli şaşırttığının bende oluşturduğu hayreti üzerimden atamamıştım ki ders saati bitti ve herkes toparlanmaya başladı. Kapıda hocayla göz göze geldiğimizde, “Senin gibi biriyle tanıştığıma gerçekten çok sevindim. Benim dersimi seçip geldiğin için çok teşekkür ederim!” diyerek vedalaştı.

Kahvaltı sofrasındaki dayımın sözleri, bakışları, yüzündeki mutluluk nasıl idiyse, profesörünki de aynıydı ve ben okuldan ayrılıp o yağmurlu İngiltere akşamında otobüse doğru giderken yine aynı şaşkınlık, aynı sevinç ve aynı düşünceler içerisinde dalıp gitmiştim.

Şaşkındım, çünkü hak etmediğim iltifatlar almıştım; iki olayda da söylediğim fikirler çok orijinal fikirler değildi, muhataplarımın daha önce duymamış olmalarından kaynaklanan bir durum söz konusuydu. Sevinçliydim, çünkü muhataplarımın bazı konulardaki önyargılarını veya bilgisizliklerini gidermiş olmalarına vesile olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Düşünceler içerisindeydim, çünkü bu iki olay da beni Türkiye’de, diğer Müslüman ülkelerde ve dünyada yaşanan bazı çok kritik sorunlarla daha yakından tanıştırmış, Allah-insan-alem ilişkileri gibi en temel konulara kadar yeniden kafa yormamı gerektirmişti.

Otobüsün ikinci katında yerimi aldığımda kafamı cama dayamış, dışarıdan gelen yağmur damlalarına bakarken, hayatta daha hayret edeceğim çok şeyle karşılaşacağımı hissediyor ve içten içe seviniyordum; şaşırmak, aslında öğrenmek demekti çünkü…

David’in koleksiyonu

Danimarka’ya yolu düşenlerin kesinlikle görmeleri gereken, ama maalesef, Danimarka’da yaşayan müslümanlar da dahil, çoğu kimsenin pek haberdar olmadığı bir müze, Davids Samling / The David Collection, yani David’in Koleksiyonu. Mekanın sahibi olan ve 1960 yılında vefat eden Christian Ludvig David, müzenin şu andaki mekanını vakfa bağışlayıp koleksiyonunu müze haline getirdikten sonra, ziyaretçilerden hiç para talep edilmemesini vasiyet etmiş. Özellikle 2005-2009 arasında geçirdiği restorasyondan sonra çok daha modern bir görünüm alan müzede, başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz eserler mevcut. El yazması kitaplar, İslam sanatından bazı ürünler, elektronik haritalar vs.

Avrupa ve Danimarka sanatıyla iligili diğer iki bölümün haricinde, müzenin “İslam Sanatı” ile ilgili olarak da ayrıca geniş bir bölümü var. Bu bölümün girişinde bulunan elektronik harita, ilk gördüğüm günden beri aklımdadır ve keşke öyle bir harita bizde de olsa, en azından bilgisayar ortamında elimizde olsay diye çok hayıflanmışımdır; haritanın yanında İslam tarihindeki devletlerin isimleri var ve hangi devletin ismini tıklarsanız haritada o devletin sınırlarını çok net bir şekilde görme imkanınız oluyor, tarihi gelişmeleri kısa sürede keyifli bir yolculukla takip edebiliyorsunuz.

İnternet sitesindeki diğer güzellikler bir yana, ben “Ağırlıklı olarak çocuklar için” başlıklı bölümü özellikle sevdim. İslam sanatından bazi desen örnekleri, estetikle zekanın birleşiminden ortaya nasıl bir şey çıktığını gösteriyor. O desenleri bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz. Bu desenleri tasarım çalışmalarında kullanmak mümkün olduğu gibi, yazıcıdan çıkardıktan sonra çocuklarımıza boyama yapmaları için vermek, birkaç yönden faydalı olacaktır. “Sultanın okulu” bölümünde İslam sanatıyla ilgili bazı interaktif ve keyifli bir sınava giriyorsunuz. Hafıza oyunu ise çoğumuzun bildiği bir oyun türü olmakla birlikte, hatırlanması gereken resimler, yine İslam sanatından bazı eserlerin fotoğrafları oluyor.

Aslına bakılırsa, Danimarka’ya yolu düşmeyenlerin kaçıracakları çok az şey var; çünkü müzedeki önemli bazı eserlerin yüksek çözünürlüklü fotoğraflarına internetten kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. İnternet sitesini görsel şölene çevirmenin örneklerinden birini de sergileyen bu müze, bilinmeyi, görülmeyi, takdir edilmeyi fazlasıyla hak ediyor diye düşünüyorum…

İnternet adresine ulaşmak için tıklayınız.

İçe Kritik Bakış ve Mehmet S. Aydın

MEHMET AYDIN’I SEVMEK

(Ahmet Turan Alkan)

Aydın kavramı lisanımıza batıcılar tarafından ithal edildi ve Aydınlanma Felsefesi’nin ideal insan karakteri mânâsına tercüme edildi. Bu haliyle “aydın”, bizim an’anevî ilim ve irfan hayatımızın kristalleştirdiği bir insan tipi değildir. Nitekim 60′lı yıllarda TRT ve sol basında sık sık telaffuz edilerek kıymetlendirilmeye çalışılan “aydın din adamı” tamlaması, aydın’ın hangi mânâda tasarruf edildiğini açığa çıkarıyor. Aydın, kesinlikle irfan birikimimizden kopmuş ve Aydınlanma Felsefesine ilticâ etmiş bir karakterdir. Başta sol düşünce erbabı olmak üzere klasik irfan ve kültürümüzle alâkasını kopararak geniş mânâda “batı”ya ilticâ etmiş okur-yazar takımının kendisini “aydın” kelimesiyle târif etmesi çok mânidardır. Münevver kelimesi bile, aydın’ın birebir tercümesi olmak hasebiyle aynı sicil lekesiyle sâbıkalı sayılır.

“Aydın” kelimesinin zamiri son kırk yılda çok kirlendi fakat bu hükmün öyle bir istisnâsı var ki, tek başına bu kavramın nâmusunu tezkiye etmeye yetiyor: Mehmet Aydın. Türkiye’de pek az insan, soyadının hakkını ancak Mehmet Aydın kadar verebilir. Kendisi bu satırları okuduğunda mahviyetkârlıkla yüzünü buruşturacağını tahmin edebiliyorum; doğrusu yukardaki cümleyi yazarken mübalağa edip etmediğimi bir kere daha düşünmeden edemedim ama neticede insaf dairesinden ayrılmadığıma kâni oldum. Profesör Dr. Mehmet Aydın varlığıyla, bir yerlerde zîhayat bulunuşuyla, davranış bütünlüğü ve metîn karakteri ile, ders takriri ile, bir ipek böceği gibi kozasını sessiz-sedâsız fakat tam bir ilim hâmûlesi ile inşâ etmesiyle cemiyetimize şevk ve mukavemet veren bir insandır. Böyle insanların varlığını hissetmek bana huzur veriyor; yanlış yaparsanız o sizi kemâl-i nezâketle tashih edecektir; bilmediğiniz şeyler konusunda onun mütebahhiresine tam bir itminân ile güvenebilirsiniz; o, görevini daima sadakat ve yüksek bir sorumluluk duygusu ile tamamlayan birisidir; barışçı, uzlaştırıcı ve temkinlidir.

Denge! Mehmet Aydın’ı henüz tanımayanlara tanıtmak için seçilebilecek en güzel kelime bu; hayır, “dengeleri gözetir” mânâsında tahfif edici bir niteleme değil: Mehmet Aydın ve emsâlleri farklılıkları tanır, uçurumları yoklar, sıkletleri tartar, kavramları ölçer, tezatları hisseder ve sonra onları fıtrata gîrân gelmeyecek bir suhûletle bizim için âşina kılar ve ehlîleştirir. Bu kabiliyetini bir tarafta Şark’ın irfan birikimini “içerden” tanıyıp ona âgâh olarak irfânı gündelik bilgi haline getirirken, diğer taraftan birkaç asırdan beri Türkleri zihin travmasına sokan batılı ilim ve felsefe hamûlesini aynı ehliyetle tasarruf edebilmesine borçludur; bu mânâda Mehmet Aydın’da birbirine tezat teşkil eden iki farklı dünyanın ontolojisi ve epistemelojisi birbiriyle çatışmadan efendilerine hizmet ederler. Böyle bir denge ve duruş yerinden bakıldığında “‘iki farklı dünya” tâbirinin bile abes göründüğünü farkedebilirsiniz; orada sadece ezelî ve ebedî tabiatıyla insan ve onun ezelî ve ebedî problemleri vardır.

Ben Mehmet Aydın “hoca”mızı çok seviyorum; kendimi yanında hâlâ bir çömez, bir talebe gibi hissettiğim için ona saygım da aynı derecede büyük; aramızdaki yaş ve mertebe farkına rağmen ne kadar iyi bir yol arkadaşı olduğunu da yakînen öğrenmek şansına eriştim. Yeniden yüksek tahsil yapmak fırsatım olsaydı Mehmet Aydın Hoca’mızın talebesi olmak bana şeref verirdi ama onunla “tanışık” olmak bile iftihârımdır. Mehmet Aydın Hocamız az fakat kıvamlı yazan bir yazar; uzun yıllar boyunca Türkçe’de onun “Din Felsefesi” isimli muhalled eserinden gayrısıyla tanışmak mümkün olmadı. “Kant’ta ve Çağdaş İngiliz Felsefesi’nde Tanrı-Ahlâk İlişkisi” isimli eseri ise sadece meraklılarına mâlum olabildi. Hocamız neşriyat perhizini neyse ki iki yıl önce bozarak Zaman yazarlarından Mehmet Gündem’le yaptığı “Mehmet S. Aydın’la İçe Kritik Bakış” isimli mülakatını yayınladı. Şimdi ise Ufuk Kitapları yayınevi, Hoca’nın üç nefis eserini peşpeşe yayınlayarak bir mânâda bizim gibi sevenlerine “gıyâbî talebe” olabilmek zevkini sunuyor. İlk kitap “Âlemden Allah’a”, ikincisi İslâm’ın Evrenselliği” ve sonuncusu “İslâm Felsefesi Yazıları”. Vasatî okuyucu için evet, bu kitaplar ilk bakışta “demir leblebi” gibi görülebilir; eğer Lâtinlerin “yüksek şeyler terennüm edelim” niyâzının bir hakikati varsa biraz şevk ve gayretle demir leblebileri bal ü kaymak kılmak için güzel bir fırsat bu. Yeri gelmişken Ufuk Kitapları’na bu fevkalâde hayırlı hizmetleri için teşekkürlerimizi iletmek istiyorum.

Sıfatlandırmada bazen mübalağa ettiğim vehmiyle Hocamın beni gıyâbımda bir miktar tekdir etmesi muhtemeldir; eğer öyle ise yine bir lâtin deyişiyle bunun “hayırlı bir günâh” olduğuna kaniim. Az bile yazdım. Bir kuşağın yüzakı Mehmet Aydın Hoca’mıza hayırlı, bereketli ve mutlu bir ömür temenni ediyorum.