HAYAT ASLINDA NE ZAMAN BAŞLAR?

İlkokulu yeni bitirmiş, evimizin yakınlarında bulunan ve şehrimizin en meşhur mekânlarından biri olan Fuar’da su satarak, hayatımda ilk defa ve ortaokulda giyeceğim takım elbisemin parasını temin etmeye çalışıyordum. Geceli gündüzlü süren bu iş hayatımın içeriği çok basitti; çorba kâselerine su doldurup buzluğa koyuyor, bir süre sonra da buzları çıkarıp beş litrelik ayçiçek yağı bidonuna aktarıp içine de su ekledikten sonra “buz gibi soğuk su”ları satmak üzere Fuar yoluna koyuluyordum.

İş hayatındaki tecrübelerimiz biraz daha ilerleyince ağabeyimle birlikte, aynı vakit ve enerjiyi harcayarak daha fazla para kazanabileceğimiz bir iş kolu keşfettik: çekirdekçilik. Kavrulmamış çekirdekleri toptancıdan büyük torbalarla alıyor, bahçemizde orta genişlikte bir sacın üzerinde kavuruyor ve akşamları Fuar’da, bizden yaşça çok büyük olanların parselledikleri mekânlara yaklaşıp sorun yaşamamak kaydıyla kendimize yer seçiyor, güzel karlar yapıyorduk.

Gündüz su, gece çekirdek, hatta bazen daha da yeni arayışlara girerek çemen-ekmek ticareti ile meşgul olarak geçen o yoğun yaz tatilinin sonlarına doğru takım elbisemi alacak kadar param olmuştu. Kendi tercih ettiğim ve hala gözümün önündeymiş gibi hatırladığım o elbisenin sevgisiyle geçen o haftalarda gündemime, daha önceleri yabancısı olduğum yeni yeni konular girmeye başlıyordu.

Bunların başında, uzun zaman öncesinden beri adı evimizde çok geçen, zaman zaman zorluğuyla, kimi zaman da kıymetiyle anılan İmam-Hatip Lisesi geliyordu. Benden üç yaş büyük olan ağabeyim, derslerinin ne derecede zor olduğundan, dedem de o okula girmenin ne büyük bir şans olduğundan dem vururlardı hep. Annemin de teşvikiyle, her ne kadar başaramama korkusuyla çekinsem de, şehrimizdeki İmam-Hatip Liselerinden birine kaydımı yaptırdık nihayetinde.

Kayıt heyecanı, dört haneli bir okul numarasına sahip olma duygusu, şehrin kenarından merkezine girmenin getirdiği yarı sevinç yarı endişe, toplumda kravat takanlar sınıfına girebilmenin verdiği çocuksu bir gurur eşliğinde okulun ilk zamanlarını geçiriyordum.

En yakın ve güvenilir rehberim, o yıl aynı okulun lisesine başlayan ağabeyimdi. Çok sık aralıklarla görüşmesek de, o büyük binanın bir yerinde ailemden birinin varlığının verdiği güven hissi, başlangıçta hissedilmesi muhtemel yalnızlığı engelliyordu.

Ağabeyim, her ne kadar dersleri konusunda örneklik teşkil edemese de, bir büyüğüm olarak arada sırada bazı tavsiyelerde bulunur, beni ‘dahili ve harici’ tehlikelere karşı uyarırdı. Bu bazen teneffüslerde olur, bazen o okulun yurdunda kaldığı için, hafta sonu eve gidiş yolunda olur, bazen de evde muhabbet arasında olurdu. Tavsiyeleri ve uyarıları arasında bir konu vardı ki, o konu şimdiye kadar peşimi hiç bırakmadı, takip edebildiğim kadarıyla ülkenin gündeminden de hiç düşmedi: Cemaatler.

Ağabeyimin, “Sen çalışkan bir öğrencisin, o yüzden seninle görüşmeyi diğer öğrencilere göre daha çok isteyeceklerdir; dikkatli ol!” ikazlarıyla dikkatlerimi daha bir açarak başladım bu konuyla ilgilenmeye.

İlerleyen haftalarda fark ettim ki, meğer konu ağabeyimle filan sınırlı değil, okulun her alanına yayılmış vaziyetteymiş. Sınıfta hocaların, ders konularını evirip çevirip en sonunda konuyu kendi cemaatleri lehine, diğerlerinin aleyhine getirmelerine, teneffüslerde üst sınıflardakilerin alt sınıflardakilerle yakından ilgilenip kendi cemaatlerini anlatmaya ve benimsetmeye çalışmalarına şahit olmamla daha bir yoğunlaştı konuya olan ilgim.

Bazıları işi o derecede abartıyorlardı ki, durum futbol fanatikliğindeki psikolojiden pek de farklı olmuyordu. Özellikle birkaç kişinin beni kendilerine karşı ikaz ettiği iki-üç kişi vardı; “bunlar şu cemaatten, aman dikkatli ol” gibi şeyler söylemişlerdi. O andan itibaren hep takip ederdim hakkında konuşulan o kişileri. Teneffüslerde küçük öğrencilerle ilgilenip bahçede tur atmaları bir tarafa, beni çok şaşırtan bir halleri vardı onların; öğle aralarında, abdest almanın o denli zor olduğu kış günlerinde bile hiç aksatmadan öğle namazına gidiyorlardı! Bu benim için inanılması güç bir durumdu; bana onları tasvir edenlerin kurdukları cümleler, özellikle de o cümleleri söylerken yüzlerinde beliren ifadelerden sonra ben onların Müslüman olduklarından dahi şüphe eder hale gelirken, onlar hiç aksatmadan namazlarını kılıyorlardı…

Şimdi uzaktan bakınca anlaşılması çok zor olan bir manzaraydı o yıllarda okulumuzda yaşananlar. Herkesin kendi iç sorunları, terbiye edilmesi gereken yanları, dışarıdaki insanların sorunları, dinin bu asırda müntesiplerinden bekledikleri ve ana prensipleri bir tarafta beklerken, okulun içinde, içinden çıkılması zor bir cemaatçiliğin başını alıp yürümesi, üstüne üstlük bu akışı okul hocalarının ve idarecilerin bir kısmının körüklemesi acınası ve üzücü bir durumdu.

Okulumuzun, ders verimi ve üniversiteye öğrenci gönderebilme başarısı açısından şehirdeki güzide eğitim kurumlarından biri olmasını; disiplin ve temizlik konusundaki titizliğini göz ardı etmek, o dönemdeki idarecilerin işlerini gerektiği şekilde ciddiye aldıklarını dile getirmemek büyük haksızlık olur tabii ki ama diğer taraftan da, ortalama on iki yaşında o binadan içeriye adımını atmış binlerce öğrencinin geleceğini şekillendirecek hassas konularda gösterilen fazlasıyla “siyasi” hareketlerin, hassasiyetsiz eğitim metotlarının ne kadar hasar açıcı olduğu konusundaki fikirlerimi hala muhafaza ederim.

İlerleyen yıllarda o durumun bizim okulla sınırlı kalmadığını öğrenmem ayrı bir çarpıcı tecrübeydi, daha ilerleyen yıllarda aslında o ham fikir çatışmalarının İslami cemaatlerle değil bütün toplumla ilgili taraflarının olduğu gerçeğini anlamam ise bambaşka bir tecrübeydi!

Bilgi sahibi olmadan hüküm sahibi olmak; psikolojik ve siyasi temellerinin yüzyılı aşkın zamanlara kadar uzandığını tahmin ettiğim inanılmaz bir tarafgirlik duygusu; okumadan düşünmek, düşünmeden konuşmak; siyasi veya başka herhangi türden bir liderin fikirlerine yaslanma rahatlığına kendini bırakıp artık başka yerlerden gelen her türlü bilgiye kapılarını kapamak; başkaları hakkında en ufak bir eksikliğe bile tahammül edemezken aynaya bakıp özeleştiri yapamamak; anlaşılması güç bir lider yüceltme ve dışarıda olanı öteleme refleksi; grubuna sadakati başka hemen her şeyden daha önemli görme anlayışı ve hakikati arama konusunda sadakatten başka bir ‘metot’a sahip olamama fakirliği gibi özetlenebilecek sorunlar, aslında ülkemizin sorunlarıydı. Bütün bir toplumda, kökleri pek de kolay görülemeyecek olan böyle bir problem zinciri vardı.

Okuldaki ilk birkaç yılım, ağabeyim ve arkadaşlarının uyandırdığı o ‘hassasiyet’le geçti; üst sınıflardakilerden hemen hiç kimseyle görüşmemeye çalıştım. Rahattım, derslerim iyiydi, korktuğum zorluklar yoktu; dolayısıyla hocalarla aram iyiydi ve arkadaş grubumuzla da hoş vakitler geçiriyorduk. Bu birkaç yıl içinde o yaşlarda bir ortaokullu öğrenci nasıl oluyorsa ben de öyleydim sanırım. Derslerimde başarılı olma gayretim ve eve gider gitmez ödevlerimi yaptıktan sonra evimize çok yakın bir ilkokulun oyun sahasına kendimi atarak saatlerce basketbol oynama tutkum vardı. Ortaokul birinci sınıfta bir ara karikatür çalışmıştım, ikinci sınıfta da sıra arkadaşımla birlikte teneffüslerde, sadece ikimizin oynayıp ikimizin seyrettiği tiyatro-sinema sahneleri canlandırma merakım almış başını gitmiş, bu oyunculuk tutkusu aylarca sürmüştü.

Ortaokulun üçüncü sınıfında ise daha ilmi alanlara ilgi duymaya başlamıştım; mahallemizin camiinde bir yatsı namazı sonrasında mahalle arkadaşlarımdan birinin, camide akşamları yaptıkları Arapça gramer derslerine katılma teklifiyle birlikte yeni bir sayfa açılmıştı benim için; okul arkadaşlığı haricinde, farklı okullardan ve farklı yaşlardan oluşan bir arkadaş grubu vardı ve bir ortaokulda öğretmenlik yapan kaliteli bir hoca karşılık istemeden ders veriyordu.

Dersler keyifli ve öğretici geçiyor, her geçen hafta hocayla yakınlığımız daha bir artıyordu. Olgun bir insandı, konuşması, bilgisi ve toplum içindeki itibarı yerindeydi. Yaptığımız o derslerin haricinde bazen birkaç arkadaşla evine ziyarete gidiyor, sorular soruyor, tavsiyelerini alıyorduk. Bazen de sırf onunla vakit geçirip mümkün olduğunca kendisinden istifade edebilmek için şehir merkezine birlikte gitme teklifinde bulunuyor, sorularımı soruyor, insanlarla konuşma şeklinden, yürümesinden, bazı konulara olan tepkilerinden dersler çıkarıyordum. Aktif, çalışkan, otuz yaşında, iyi bir insandı. Şehrimizdeki ilk radyolardan birini, bir arkadaş grubuyla birlikte o kurmuştu; o aşamada radyoculuk konusunda da az-buçuk tanışıklığımın olmasını kendisine borçluyumdur herhalde…

Ortaokulun sonlarına geldiğim zamandı. Hayatımın, ergenlik dönemi adı verilen o önemli aşamasındaydım. Bir Perşembe gününün ikindi vaktiydi. Okuldan gelmiş, evde kimseyi bulamamış, anahtar olmadığı için bahçede annemin gelmesini bekliyordum. O anda hissettiğim tarifi çok zor olan o sıkıntıyı hiç unutamadım.

Sıkıntının sebebi, hayatın ta kendisiydi. Aklıma gelen ve gözüme takılan her şeyi derinlemesine düşünüyordum o anda. Etrafımdaki insanları, annemi, babamı, dedemi, anneannemi, okuldaki hocaları, yoldan geçen ve evine yiyecek götürenleri, dolmuş şoförünün hayattan bıkmış halini, arkasından gelen başka bir dolmuşun şoförünün kurnaz hareketlerini, çiçekleri, avare uçan kuşları, o koca gökyüzünü, bahçemizdeki kayısı, vişne, kiraz ve dut ağaçlarını, kısa geçmişimi, uzun görünen geleceğimi, ölümü, ölümden sonraki hayatı…

Bir anlamı olmalıydı hayatın. Yüksek bir gayesi olmayan hayat yaşanmaya değmez diye karar vermiştim o anda. Başka türlü, bu hayatın nesine, niye katlanılsındı ki! Sonunda ölüm olan bir hayat o kadar emeği hak etmiyordu benim gözümde. Başka bir şeyler olmalıydı ki, diğer zorluklar onun hatırına katlanılabilir hale gelsin.

O andan itibaren geçen aylar hep bu konuda bir çözüm aramakla geçti.

Hayata aslında o yıllarda başladığımın farkındaydım. Dinen “mükellef” sınıfına yeni girmiştim ve artık belli sorumluluklarım vardı, yaptığım her hareketten sorulacak, her türlü iyilik ve kötülüğümün karşılığını görecektim. İşin hafife alınır bir tarafı yoktu. Allah’tan gelen kitap bunları söylüyordu ve ben artık hayatımın geriye kalan kısmını ne şekilde değerlendireceğime dair ciddi bir şekilde kafa yormalıydım.

İyi ama nasıl olacaktı bu iş? Nasıl karar verecektim neyin doğru olduğuna? Elimde o kadar sağlam ölçüleri bulunduruyor muydum? O anda sahip olduğum neyi bizzat araştırarak seçmiştim ki onların yol göstericiliğine sınırsız güvenebilecektim?

Annemi, babamı, yaşadığım şehri, dinimi, mezhebimi, aldığım eğitimi vs. ben seçmemiştim. Onlardan bana gelen her şeyi yanılmaz ve sorgulanamaz olarak kabul ederek yola çıkarsam ne derecede doğru olacaktı? Onları hazır doğrular olarak kabul ettiğim takdirde, dünyanın başka bir ülkesinde yaşayan ve bana tamamen zıt dünya görüşlerine sahip olan başka insanları, hatta o kadar uzağa gitmeye de gerek yok, okulumda benden farklı değerlere ve fikirlere sahip olan arkadaşları nasıl yanlış yolda olmakla itham edebilecektim?

Öyle bir metoda sahip olmalıydım ki, dünyanın neresinde olursa olsun başka herhangi bir kişiye onu tavsiye edebilmeli ve sonucunda doğru bir yolu bulacağına emin olabilmeliydim. Diğer şekilde, hazır kabullerle, taklit metotlarıyla ve altlarına kendi imzamı atamadığım kopya fikirlerle pek de isabetli kararlar alamayacağımı düşünüyordum; çünkü eğer öyle olursam diğer fikirler, diğer gruplar, diğer mezhepler, diğer milletler ve diğer dinler hakkında, olumlu veya olumsuz bir yargıda bulunmak hakkına sahip olamayacaktım.

Ama nasıl olacaktı bu işler? Cemaatler ve partiler vardı onlarca, ama hangi biriydi en doğru olan? Yazarlar vardı yüzlerce, ama hangi birine yaklaşabilecektim çekinmeden? Yaşanmış hayatlar vardı binlerce ama hangisiydi, benim hayatıma gerçekten örnek olabilecek olan? Herhangi bir siyasi, dini veya fikri akıma benim de girmem zorunlu muydu? Girmesem ne olurdu, ne kaybedecektim? Ben kimseye karışmasam, kimseyi de kendime karıştırmasam sonucunda ne olurdu?

Zor sorular, zor cevaplar ve zor kararlardı önümde duran. Bu zorluklara alışmalı ve cevapları aramaya bir yerlerden başlamalıydım;

Çünkü hayat aslında yeni başlıyordu…

(12.11.2008, Brighton)

Mutluluk kendi içimizde!

Hayatlarımızın hangi alanlarını beraberce yaşadığımızı bilemeden, bu beraberlikler, ileride karşımıza, aklımıza, hayallerimize nasıl çıkacak, kestiremeden yaşıyoruz hayat karelerini hep birlikte..

“Gecenin bu saatinde arıyorum ama rahatsız ediyor muyum acaba?” kaygısından uzak, arıyor, soruyoruz birbirimizi. Bazen iş dolayısıyla, bazen gündelik yaşamın rutinlerinden bıkmışlığın sonucuyla, bazen de başka herhangi bir konuyu bahane ederek öylesine…

Güzel diyebileceğim günler yaşadım ve yaşıyorum. Ölüm denen endişe verici gerçekle yüzleşmenin sonrasında geriye bakıp, “iyi ki yaşamışım o güzel günleri” diyeceğimi zannettiğim güzel zamanlar yaşıyorum buradaki dostlarımla.

Elektriklenme, özel bir sorun veya bunlara benzer bazı objektif veya subjektif problemler yasama durumunu istisnadan sayacak olursak, bazı anları-zamanları-mekânları-duyguları-düşünceleri beraberce yaşadığım insanlarla duygusal anlamda mesafeli, soğuk, resmi olmayı tercih etmek hiç hoşuma gitmedi şimdiye kadar. Dış görünüş ve konuşmalardaki mesafenin bazen gerekli ve de faydalı olacağına olan inancım; ‘özel ilişkiler ayrı, iş ilişkileri ayrı olmalıdır hükmü’ne olan itikadım bir tarafa, ayni hayat karelerini az ya da çok süreliğine birlikte yaşadıktan sonra, sanki hiç yaşanmamış gibi o anları unutmak, geriye duygusal açıdan bir hiç bırakmak, ne diyeyim, çok da hoş gelmiyor bana. Ne diyeyim derken, bunun pek de öyle düşünüp de hayata geçirilebilen türden bir mesele olmadığını kabul ediyor olduğumun ipucunu vermiş oldum aslında.

Farkında olsak da olmasak da, her birimizin ayrı birer tabiatı var ve yine farkında olsak da olmasak da, her birimiz kendi tabiatımızın gereğini sergiliyor, öyle izler bırakıyoruz gerimize.

Bunu içime sindirdiğim zamandan beridir, söyle olmalı, böyle yapmalıyız türünden sözler sarf etmekten kendimi alıkoymaya çalışıyorum; fark ediliyor mu bilmiyorum. Hayatın öznelleriyle nesnelleri, objektif unsurlarıyla sübjektif unsurları arasında ayrım yaparsak, konuşulanları algılayışımız ve konuştuklarımızda ister istemez değişiklikler oluyor.

Sevgi, duygusal alana dair olan hemen her şey de bu sübjektif alanla bağlantılıdır diye düşünüyorum; o yüzden, aynı anları birlikte yaşamışlığımıza rağmen hiç de öyle değilmiş gibi davranan insanlara kızmıyor, sadece kendi tavrımın ne olduğunu tespite çalışıyorum deminden beri. (Bu ‘demin’ kelimesinin nereden gelip nereye gittiğini çok uzun zamandır araştırayım dedim ama bir türlü fırsatım olmadı; yine de yeri geldikçe kullanıyorum, demin olduğu gibi.)

Su sıralar çok güzel zamanlar yaşadığımdan bahsediyordum, gerçekten de öyle. Bu ülkeye gelirken, “buradan ayrıldığımda beni ağlatacak derecede güzel dostluklar yaşayacağım insanlar çıkacak mı acaba?” diye kara kara düşünürken, açıkçası pek de ümitli görmüyordum kendimi.

Yapacaklarımı bir an önce yapayım, en azından bir görev bilinci ile hareket ederek buradaki miadımı doldurayım ve sessiz sedasız çekip gideyim derken, haftaları, hatta ayları öylece geçirirken, kendimi sevgi bahçesinde dolaşırken yakaladım; şaşırdım. Hiç beklemediğim bir zamanda girmiş, hiç beklemediğim duygularla donanmıştım; sevindim.

“Şuradaki, şu zamandaki arkadaşlıklar hiç unutulmuyor, onların yeri başkadır” hikâyelerinin darmadağın olmasına neden memnun olmayacakmışım ki? İnsan her yerde insansa ve içindeki değerlerine, kendisinin hayat karşısındaki ‘duruş’una güveniyorsa, karşısına er-geç bir şeyler çıkıyor ve hasretini yaşadığı duyguları, hasretini yaşadığı dostlukları yine yaşayabiliyor. Zaten çareyi ve mutluluğu hep geçmişteki zamanların asudeliğinde, farklılığında, “nerede o günler”inde arayanların o safça tavırları önceden beri hiç hoşuma gitmemiştir. Günümüzü değerlendirirken Osmanlıyla, daha öncesiyle vs. kıyaslamalarda çoğu zaman ya bir mantık hatası, ya da değerlendirme hatası sezerim kendi kendime. İnsanın unutkan bir varlık olması gerçeği midir bunun altında yatan, yoksa daha başka karmakarışık zihinsel oyunlar mı, apayrı bir konu. İnsan her yerde insan ve su anda arkamızdan konuşan, dedikodumuzu yapan insanlar varsa, tarihteki hangi zaman dilimini safdilane özlüyorsak, o zaman da ayni sorunları yasayacak, o zaman da insanlara kızacak, o zaman da bizi aldatanlarla, bize dünyanın en büyük yalanlarını söyleyenlerle muhatap olacaktık; kısaca, şu anda hangi ‘insani’ sorunlarla karşı karşıyaysak, yeryüzüyle Adem’in buluştuğu günden bugüne her tarih diliminde bunlardan çok da farklısıyla karşılaşmayacaktık.

Kostümler, isimler, görüntüler, diller, tenler değişebilir belki ama insan, o ilk insandan bugüne hiç değişmedi. Bahis mevzuu olmayacak derecede küçük farklılıklar haricinde yaşlı dünyamızın üzerinde ve ondan da yaşlı güneşimizin altında yaşanan bütün problemler nerdeyse birbirinin aynisi. Yüzyıllar önceki İskender’le günümüzün herhangi bir ülkesindeki herhangi bir başbakanın yaşadığı içsel sorunlar, çıkmazlar arasında aslında pek de fark yok. Leyla ile Mecnun’un aşkıyla Münih’teki iki Alman’ın yaşadığı aşk arasında pek de fark olmamasını çok garipsememeliyiz…

Hâsılı mutluluk orada, şurada, su kültürün üyesi olmakta veya tarihin bu steplerinde dolaşmakta, çocukluk zamanlarımıza inmekte, “ah bir çocuk olsaydım” saflığında veya şehir değiştirmekte, ülkeler arasında cirit atmakta değil; mutluluk kendi içimizde.

Her zaman mutlu olabilmek, her zaman istenilen seviyede dostluklar kurabildiğimiz insanlarla birlikte yasayabilmek maalesef mümkün değil; bu da hayatın bir parçası ve belki de güzel bir sırrı.

Her zaman mutlu olabilmek arzusu değil bana bunları söyleten; sadece, su andaki lehime olan olumlulukları sızdırmak, paylaşmak. Üzülmüyor muyum, tabii ki üzülüyorum. Sinirlenmiyor muyum? Tabii ki. Ama güzel olan şey, sevgi denen hayat iksirine bir ucundan da olsa tutunabilmek, unutulmayacak anları, unutulmayacak insanlarla paylaşabilmek.

Dedim ya, başka değil; mutluluk kendi içimizde!

(01.06.2005, Danimarka)

ALMANYA, BENİM İÇİN…

Danimarka’yla ilgili çoğu güzel özellikleri gözlemler ve duyarken aklıma hep bu ülkenin nüfusunun beş milyon civarında oluşu ve beş milyonluk bir ülkenin asayişinin, düzenliliğini korumanın hiç de zor olmayacağı gibi hususlar geliyordu ister istemez. Vize işlemleri ve daha sonrasında da akraba ziyareti dolayısıyla geçen ay içinde gitme fırsatı bulduğum Almanya’yı görünce, hadisenin hiç de öyle kolayca içinden çıkılabilir bir nitelikte olmadığını hayretle fark ettim. Almanya’nın nüfusu Türkiye’nin nüfusundan çok daha fazlaydı, içinde birkaç milyonu Türk olmak üzere çok sayıda yabancı barındırıyordu, bizim aşinası olduğumuz çoğu probleme onlar da aşinaydı ve bütün bunlara rağmen Danimarka’da gördüğüm artı özelliklerin çoğuna Almanya da sahipti; üstelik Doğu Almanya – Batı Almanya birleşmesinin getirdiği ve hepimizin malumu olan olumsuzluklara rağmen. Gördüğüm bütün ihtişamlı görüntüler ve bilgilerden sonra söyleyebileceğim tek cümle kalıyordu; Almanya gerçekten büyük bir ülke; hem şimdisiyle, hem geçmişiyle; hem ekonomisiyle (şimdilerde yaşadığı ekonomik sorunlar olsa da), hem de kültürüyle.

Duesseldorf’a doğru trenle hızlı bir yolculuk yaparken, çok küçük yaşımda ismine aşina olmaya başladığım ve özellikle de yaz tatillerinde adından çokça bahsedildiği için hep hayalimde canlandırdığım Hamburg şehrini gökteki büyük lambanın görünmediği bir vakitte, karanlıkla bina lambalarının iç içe girdiği bir zamanda uzaktan da olsa görme fırsatı bulunca, ihtişamını uzaktan bile fark ettiren bu şehir beni çocukluk yıllarıma götürdü birden.

Dünya o zamanlar bizim için iki kısma ayrılıyordu; tabiatla iç içe olmakla birlikte mahrumiyetlerden, acılardan bir türlü kurtulamayacak olan Türkiye birinci kısmı teşkil ediyordu. Gerçi Türkiye derken hayal edebildiğimiz yer, köyümüzün sınırlarından çok da öteye gidemiyordu. Yılda en fazla iki-üç defa gidebildiğimiz şehrimizden daha fazlasını bilmiyor ve hayal edemiyorduk. Biz çocuklara göre bu birinci kısımda hep tarla işleri olur, erkekler hep şapka takar, kadınlar bildiğimiz Anadolu kıyafetleriyle gezerlerdi. Bir kadının şalını, tülbentten başörtüsünü çıkarması, saçı açık bir şekilde arzı endam etmesi düşünülmesi bile çok zor olan hallerdendi. İnekler ve koyunlar hayatın vazgeçilmez unsurlarındandı. Çocuklar “bilye” ve “top” oynar, en büyük lüks olarak da yazları köyümüzün yanı başından akmakta olan Kızılırmak’ta buldukları uygun bir yerde yüzerek rahatlarlardı. Bırakın dünyanın ikinci kısmını görmeyi, şehrimize gitmek için bile yapamayacağımız fedakârlık yoktu; fakat bu “lüks”ü büyüklerimiz bizlerle paylaşmazlar, saatlerce ağlayıp sızlanmalarımıza aldırmaksızın sabah gidip akşam üzeri gelen köy otobüsüne biner, alışveriş yapar, bizlerin gönlünü almak için birkaç hediye alır, en fazla da bir lokantada öğle yemeklerini yer ve gelirlerdi.

Köyün doğal ortamını, arada bir gelen yeni makineler, aletler değiştirir, bu aletlere sahip olanlar, köyün en itibarlı ailesi olma makamına yükseliverir, başka ailelere biraz tepeden bakabilme hakkını kendilerinde hissederdi. Onların çocukları daha bir başı dik yürür, oynanacak oyunların kurallarını ve oyuncuları belirleme, istemedikleri kişiyi oyundan çıkarabilme yetkisini tartışmasız biçimde elde ediverirlerdi. Bu saltanat bir sonraki yaz tatiline kadar sürer; bir sonraki yaz tatilinde, dünyanın ikinci kısmından gelen akrabaların hediyeleri çocuklar arasındaki hiyerarşiyi anında belirlerdi. Dünyanın ikinci kısmı, adına Almanya veya “Alamanya” denilen yerdi. Teknoloji ve gelişmişlik vardı oralarda. Genellikle yedinci ayda gelmeleri beklenen “Almancılar”, ekseriyetle Mercedes olan yabancı plakalı arabalarıyla arkalarında toz bırakarak köye yaklaşırlarken, köyün girişinde bekleşen çocuklar müjde hediyeleri almayı umarak büyük heyecanlar içinde akrabası gelenlerin evlerine doğru koşar, müjdeyi vermeden önce pazarlıklarını yapar, memnun olacakları bir harçlık veya bilyeyi aldıktan sonra sevinçler içinde oyun alanlarına koşarlardı. Biz çocuklar, Almanya denen yere gidenler nasıl gitmişler, niçin gitmişler, gidemeyenler neden gidememişler gibi sorulardan uzak şekilde, sadece o andaki duruma bakar, kendi yakınlarımızı görmenin sevincini yaşar, sonra da gecenin ilerleyen saatlerine dek özlem hakkında, sevgi hakkında, Almanya hakkında, Türkiye’nin geri kalmışlığı hakkında çoğunu anlamadığımız konuşmaları dinlemeye çalışır, içten içe hep, bize gelen hediyeleri bekler, beklerken de hiç farkında olmadan uyuyakalırdık. O konuşmalardan aklımızda kaldığı ve aklımızda kalanlardan da anladığımız kadarıyla Almanya, bizim tanıdığımız ineklerden, koyunlardan, tarla-bağ-bahçe işlerinden, tozdan topraktan uzak, çalışkan insanların ve nasıl olduğunu bir türlü tahmin edemediğimiz son teknolojilerin diyarıydı. bazen rüyamızda görürdük oraları, bazen de birkaç fotoğrafın bize anlattıklarından.. Dedemle bir ikindi vakti tarlanın birinden dönerken, geçtiğimiz yola yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki dağa uzun uzun bakmış, gitme imkanımın olmadığı Almanya’nın o dağın arkasında olduğu fikrine kendimi kaptırmış ve dağın arkasında nasıl bir Almanya’nın olabileceğini tahmin ederek eve kadar dalmıştım. O anda bu fikre kendimi o kadar fazla kaptırmış olacağım ki hala zihnimin bir kösesinde tahmin ettiğim Almanya fotoğrafı saklı durur ve ben hala Almanya deyince, görüp gezdiğim Almanya’yı değil de hayalimdeki Almanya’yı aklıma getiririm.

Almanya bizim için biraz da, hatta daha çok akrabalarımızdı. Oranın bizden ileride olan teknolojisi bir yana, özlediğimiz akrabalarımızı görmek, onların araya giren uzun zaman aralığının ardından birikmiş olan sevgilerini canlı bir şekilde görmek, işin unutulmayacak apayrı bir tarafıydı. İlk önce biz onların hoş geldin ziyaretine giderdik, bir süre sonra da onlar bizleri teker teker veya aile aile ziyaretlere gelir, paylaştıkça artan sevgilerimizi birbirimize sunardık. Daha doğrusu bu işi aile büyükleri yapardı, biz çocuklar da terbiyeli bir sessizlikle bir kenarda oturur, karşımızda olup bitenleri izler; gelecek zamanlarda hangi akrabamızı daha fazla seveceğimize, hangi büyüğümüze daha fazla ve hak ettiği hürmeti göstereceğimize dair kendi kendimize hesaplamalara girerdik.

Yıllar geçtiyse de, bizler büyüdüysek de, bahsettiğim merasimler hemen hiç değişmedi; çünkü hasret yine hasret olmaya, akraba yine akraba olmaya, Almanya yine Almanya, Türkiye yine Türkiye olmaya devam etti. Değişen bizim anlayışlarımız oldu, bizim hayat karşısındaki duruşlarımız oldu. Gidilemeyecek uzaklık, iki kilometreden binlerce kilometreye çıktı; yaşadığımız mekanlar, Almanya mekanlarına benzemeye başladı mesela. Dünyanın iki kısma değil, yüzlerce kısma ayrıldığını, başka ülkelerin, başka ırkların, başka renklerin de var olduğunu anlamaya başladık. Artık bizleri, yaz tatilinde Kızılırmak’ta yüzmeyi bırakın, klorlanmış lüks havuzlarda yüzmek dahi rahatlatmaya yetmiyor. Aldığımız bir torba bilyenin sevincini bir yıl boyunca yasamaya karşılık simdi bizler, yıllarca hayalini kurduğumuz bir arabayı almanın sevincini bile tam olarak yaşayamıyoruz. En büyük sevincimiz, kursağımızda kalıyor, bir hafta boyunca bile tam tamına sevinerek geçiremiyoruz vakitlerimizi. Safi ve tertemiz niyetlerle, içine kötü hiçbir şeyin karışmamış olduğu sevgilerle bakamıyoruz birbirimize. İçimizde, menfaatini göz ardı ederek dostluk kurmaya çalışanlarımız azaldı. Önceleri çocukça gayretlerle şehirlere gitmeye çalışanlarımız, simdi büyükçe gayretlerle, köylerde evler yapıp, tatillerde de olsa köyde zaman geçirmeye çalışıyor.

Bugünlerde benim adıma, değişikliklere bir yenisi daha eklendi; ben de bir süreliğine de olsa “Almancı” oldum ve çocukluğumda yaşadığım hayattaki duruma göre rollerde değişiklikler oldu. Bahsini etmek istediğim asil değişiklik ve beni heyecanlandıran taraf, hayallerimde canlandırdığım ve gerçeğini canlı olarak çıplak gözlerle göreceğime ihtimal vermediğim Hamburg’la ilgili. Hamburg’u tren penceresinin arkasından, karanlık bir perdenin altında cılız ışıkları ve büyük binalarıyla gördüğümde, içimde, bahsettiğim akrabalarımı kısa bir süre sonra görecek olmanın tatlı heyecanı belirdi aniden. Duesseldorf’taki resmi işlemleri hallederken, Almanya’nın ekonomik sistemi, kenar mahallelerinin dahi merkezdeki düzenliliğe, köylülerinin dahi şehirlilerinin refahına sahip olduğuna dair konuşmalar yaparken aklim hep, birkaç gün sonra görüşeceğim akrabalarımdaydı. Onların her birini ayrı ayrı ziyaret etmeyi, yıllardır merak ettiğim evlerini görmeyi, bir “büyük”leri olarak çocuklarla görüşmeyi, uzaktan tanıdığım şahıslarla da en azından bir merhabalaşmayı iple çekiyordum. Yarı uykulu gecen son gecenin ardından Hamburg’un büyük tren istasyonunda buluştuğum dayımın oğlundan tutun da, uzak yakin bütün tanıdıklarımla görüşmeye varıncaya kadar, merak ettiğim ev düzenlemelerinden gündelik yaşamlarında neler yaşadıklarına değin aklınıza gelen neler varsa hepsini gördüğümde neler düşünüp neler hissettiğimi bilmem ki nasıl anlatayım. Bir zamanlar çocuk olan benim, bir büyük olarak görülmeye başlamam; bir zamanlar ev sahibi olan benim, şimdi bir misafir olmam; bir zamanlar Almancı olan akrabalarımın da simdi birer ev sahibi olup beni karşılamaları.. Bunların hepsi de monotonlaşan hayati güzelleştiren heyecanlı dakikalar yaşattı ve benim için unutulması zor tatlı zamanların arasında birer hatıra olmaya başladılar şimdiden. Özellikle de o yufka yürekleri ve şaşırtıcı sevgileriyle bana, tam da ihtiyacım olan zamanda birer sevgi ziyafeti çektiren ağabeylerim ve yengelerimi anlatacak kelime bulamıyorum; bu konuda söyleyebileceğim tek husus, Allah’tan, herkese böyle, menfaat ve diğer bulandırıcı düşüncelerden uzak olarak salt sevgiyle yaklaşan akrabalar vermesi dileğim olacak.

Onlarla aramızda şu anda dört buçuk saatlik bir mesafe var ve biz eskiye nazaran daha kısa aralıklarda haberleşiyoruz. Bazen internet, bazen telefon vasıtasıyla. Onlardan bir ailenin çocuğu bugün aldığım bir e-mailde, yazdığım daha önceki yazıları okuduklarını, bir de Almanya gezim hakkında bir şeyler yazmamı arzu ettiklerini yazınca her ne kadar onların istedikleri güzellikte olmayacağını tahmin etsem de elimin ve gönlümün yazdırdıklarına mani olmamaya ve diğer dostlarımla da bu hisleri paylaşmaya karar verdim. Bilgisayarın karşısına geçtim ve geçen ay Duesseldorf’a doğru trenle hızlı bir yolculuk yaparken düşündüklerimden ve akabindeki Hamburg ziyaretinden bahsetmeye başladım…

(02.03.2003, Danimarka)