KÜRTLER

Üniversiteye başladığım yıl, kendi doğup büyüdüğüm şehrin dışına ilk defa o kadar uzun süreli çıkıyordum…

Başka kültürlerden insanlarla karşılaşmam, dokuz yaşımdayken ailece yaptığımız kısa süreli bir İngiltere seyahatinde, bir de mahallemizdeki çoğunluğu Ağrı’dan gelen Kürtler vesilesiyle olmuştu. Yan mahalledeki Doğu Türkistan göçmenlerini de sayabilirim tabii, her ne kadar yakın ilişkiler yaşanmamış olsa da. Yabancı olarak az veya çok tanıdığım bu gruplar içinde adları en sorunlu geçenler Kürtler olurdu, sebebi de gayet açıktı; mahallede çete kuranlar, kavgaya karışanlar, huzuru bozanlar çoğunlukla onlardan çıkardı. Onları o sorunlu davranışlara iten psikolojik ve sosyolojik sebeplerin ne olabileceğine dair bazı tahminlerim var şimdi ama o zamanlar, yani ilkokul yıllarımda elimden gelen sadece “istatistiki” bilgiler ile genellemeler yapmaktı; kabaydılar ve kavgacıydılar.

İlkokulda en samimi arkadaşlarımdan biri olan Ağrılı Tuncay ile tanışmamız, zihnimdeki genellemelere ilk darbeyi indirdi. Olgun bir arkadaştı, çalışkandı, başarılıydı, iyi bir dosttu. Ortaokulda yine benzer iyi örnekleri de görünce artık Kürtler hakkındaki olumsuz önyargılardan kurtulmuş, etrafımdaki bazı tanıdıkların bütün aleyhte konuşmaları karşısında da adeta bir avukat kesilmiştim. “Onların hepsi öyle değil; siz sadece gördüğünüz kötü örneklere göre hüküm veriyorsunuz!” cümlesini kaç defa söylemiş olursam olayım, şahit oldukları olaylar beni değil onları destekliyordu maalesef. Bütün o kenar mahallelerdeki sorunların yanına bir de terör problemi eklenince bahsettiğim önyargıların nerelere sıçradığını söylemeye bile gerek yok; her terör haberi Kürt aleyhtarlarını “haklı” çıkarıyor, her şehit haberi bazılarının nefretini daha da artırıyordu.

Sınıfımızda bizimkinden başka bir dil olarak Kürtçe de konuşan arkadaşlardan dolayı merakımız uyanıp da öğretmenimize onların aslında kimler olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap gayet ‘masum’ görünüyordu: “Onlar Türklerin bir alt kolu” idi, “onlar da aslında Türkler” idi. Ebeveynlerimizin eğitim seviyesinden dolayı tek bilgi kaynağımız olan öğretmenler ne diyorsa onu sorgulamayı aklımızdan bile geçirmezdik haliyle. Okuldaki bu tutumun yanına bir de medya ve siyasetteki yok sayma durumunu ekleyince bir anlam verebiliyordum, ama normalde ‘yok’ sayılan bu topluluğun terör olayları söz konusu olduğunda ‘var’ sayılmaları tekrar kafamı karıştırıyordu. Yine ilkokulda öğrendiğimiz “ilkeler”den “milliyetçilik” maddesi bize de ilke olarak benimsetiliyordu ama o kavramın içindeki anlamın çerçevesini tam olarak bilmiyorduk hiçbirimiz.

Sonuçta şu fikrin doğruluğundan emindik: 1949’dan beri her gün Hürriyet gazetesinin logosunun yanında yayınlanan sloganda dendiği gibi “Türkiye Türklerindir” idi, ülkede yaşayan herkes aslında Türk idi, diğer milletler veya topluluklar ise “alt kollar” idiler. Bu durumda sorun yoktu; mahallemizdeki Kürtler, yan ilçedeki Avşarlar, başka ilçede bulunan ve bizden çok farklı olan Çerkezler, komşu köyde yaşayan Aleviler bize tehlikeli bir farklılık hissettirmiyorlardı artık; “Ne mutlu Türküm diyene!” idi nihayetinde…

Tehlikeli bir farklılık hissettiren kesim sadece Kürtlerdi. Onlarda başka türlü bir durum vardı. Zaten “kaba ve kavgacı” olan o insanlardan beklenecek bir haldi bu ama neden silaha başvurduklarına anlam veremezdim bir türlü. Çevremdeki aşırı milliyetçi kesim, şehit haberlerini duyduğunda bütün Kürtlerin problemli olduğunu iddia ederek “köklü çözüm” tekliflerinde bulunur, ılımlı milliyetçi olanlar ise mümkün olduğunca terörü sadece bir kısım Kürtlere mal eder, çözümün de sadece savaşmakta olduğuna inanırlardı. Yaygın bir kanı vardı ama: her Kürtçe konuşma eylemi ülkeyi bölmeye doğru küçük bir adımdı, Kürt olduğunu açıkça her beyan etme ülkenin bütünlüğüne karşı açık bir tehditti, her Kürtçe şarkı söyleme de şımarık bir isyandı. Çare ise onları yok saymaktı, ağızlarını kapamaktı, konuşturmamaktı; başka bir çözüm akla gelmiyordu nedense. Bırakın entegrasyonu, belli bir mantığı olan asimilasyon politikasının varlığı bile hissedilmiyordu.

On yedi yaşında bir üniversiteli olarak yeni insanlarla tanışma fırsatını yakaladım; Kürt arkadaşların çoğunlukta olduğu bir yurtta kalıyordum. Güneydoğu’nun çeşitli illerinden gelen arkadaşlarla kardeşçe konuşuyor, Türk-Kürt ayrımı yapmadan kültür farklılıkları üzerinden tatlı muhabbetler yapıyorduk. Ailemden ve lise arkadaşlarımdan ayrı kalmanın verdiği hüzün bazen çok zorlasa da, üniversitenin kazandıracağını söyledikleri geniş bakış açısını yakalamaya doğru bir yolda olduğum hissiyle gayet mutluydum. Diğer bir mutluluk sebebim de, Kürtler hakkında o zamana kadar yaptığım savunmalarımda haklı çıktığımı görmekti; aslında hepimiz kardeştik, ayrılık-gayrılık için hiç de ciddi bir sebep yoktu. Dağa çıkanların kendilerine öyle yanlış bir yol seçmelerinin sebebi sadece serserilikten başka bir şey değildi. Onlar ne yaparsa yapsın, biz kardeşçe yaşamaya devam edecektik.

Gelgelelim bu iyimser tablo pek uzun sürmedi…

Bir gün okulda Sivaslı bir arkadaşım beni kenara çekti ve o acı haberi verdi: Okulda Mardinli bir arkadaş “Emrah aslında bir faşistmiş!” yaygarası çıkarmış. Neye uğradığımı şaşırdım. İsmimle faşist kelimesini ilk defa aynı cümle içinde duymanın getirdiği şaşkınlık, bu dedikodunun neden çıkarıldığına dair merak, kendileri için onca savunma yaptığım Kürtlerin benim hakkımda böyle bir iddiada hem de aleni şekilde bulunabilmelerine karşı hayret, hepsi birbirine karıştı. Başka birkaç arkadaşa sordum işin aslını ve cevabı aldığımda gülmek ile sinirlenmek arasında donakaldım: Yaygara çıkaran arkadaş, yurttaki kitaplarımın arasında Ötüken Yayınlarından çıkan birkaç kitabı görmüş ve o anda faşist olduğuma hükmetmiş. Başkalarını da bu ‘tehlikeden korumak’ için olsa gerek, hemen onları da telaşla haberdar etmiş! Ötüken’in ilk Türk şehri olduğunu bile henüz o zaman öğrenmiş olan bir masum olarak yaşadığım bu şok karşısında her zaman tercih ettiğim tutumu sergiledim; durumu anlamaya çalıştım.

İlk Türk şehrinin bir yayınevinin adı olarak kullanılması, hatta kitabın içeriğinin Türk milliyetçiliğiyle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, onu ve onu destekleyen diğer Kürt arkadaşları nasıl rahatsız edebiliyordu? Bu şokun üstünden fazla zaman geçmedi ki, anahtarlığımdaki Türk bayrağı okuldaki Kürtler arasında dalga dalga başka dedikodulara yol açtı. Faşist olduğumun bir başka kanıtı olarak görülen o anahtarlığı, çok sevdiğim bir arkadaşımın hediyesi olmasına rağmen olumsuz bakışlara daha fazla maruz kalmamak için kullanmamak durumunda kalmak hiç hoşuma gitmemişti; ama yine de yıllardır savunduğum fikrimden vazgeçip onlara zihin kapılarımı kapatıp kendime bir saf belirlemek istemiyordum hemen.

Bir yere oturtmak istiyordum bu tavırları. Aleyhime sonuçlanacak da olsa, ulaşacağım cevap hoşuma gitmeyecek de olsa durumun adını koymak, problemi anlamlandırmak istiyordum. Hayatta uygulamaya çalıştığım en temel prensiplerimden olan bu zihnî tavrımı onlar için de sergilemek istiyordum ama bana yardımcı olacak bir dala ihtiyacım vardı.

Salonda gazete okuduğumuz zamanlarda bazen haberlerdeki başlıklar, bazen bir yazarın sarkmış bıyığı, bazen bir cümlede geçen kelime öyle rahatsız ediciydi ki onlar için, bunların her biri her an saatlerce sürebilecek bir tartışmanın fitilini ateşleyebilirdi. “Amerika’daki Türk doktorun başarısı” başlıklı bir haber veren gazete alenen milliyetçilik, hatta ırkçılık yapıyordu onlara göre. İçinde Türk kelimesinin geçtiği herhangi bir cümlenin sahibi neredeyse kesinlikle ırkçıydı, en hafifinden Türk milliyetçisiydi ve Kürtleri sevmemiş oluyordu. Kayseri’de Kürt kelimesi ve Kürtçe cümlelerin uyandırdığı alerjik tepkilerin neredeyse aynısını, Türk kelimesini duydukları zaman Kürtlerde görüyordum. Hadi Kürtler ülkenin “bölünmez bütünlüğünü tehdit” ediyorlardı, peki ya onlara ne oluyordu da Türklerden rahatsız oluyorlardı? İşte bu zor bir soruydu…

İlginçtir, bu denli hayati bir sorunu oturup da sakince konuşma imkânı pek olmamıştı. Ya aynı şaşkınlık onlar, yani Kürt arkadaşlarımın bazıları tarafından da yaşanıyordu, ya da şaşkınlık aşamasına geçmeden onlar zaten kendi şehrimdeki bazı tanıdıklar gibi yargılarını vermişler ve saflarını seçmişlerdi. Onların çoğu da yaşadıkları veya duydukları birkaç tecrübeye göre hükümlerde bulunuyor, bazı sembollere antipati geliştiriyorlardı. Yine onlar da bir kısım Türkler gibi yüz yüze geldiğimizde sorun yokmuş gibi davranıyor, ama kendi aralarında karşı tarafı kıyasıya eleştiriyorlardı.

Tamam ama, iki taraf da kendisini haklı gördüğüne göre sorun yaşanmasına sebep olan başka asıl bir faktör de olabilirdi; o ortalıkta görünmüyordu. Ta ki Bingöl asıllı Zaza bir arkadaşla sabahladığımız o akşama kadar. Bu sorunları etrafımda görmekten ve zaman zaman bizzat yaşamaktan artık gına gelmişti ki, bana ziyarete geldiği bir akşam kendisi açtı konuyu. Yakılan köylerden bahsetti, askerlerin yaptıkları akıl almaz uygulamalardan söz açtı, memurların sergilediği muameleleri anlattı, Kürtlerin ve Zazaların tarihlerini özetledi. Birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllara gittik, orada Kürtlerle ilgili söylemlerin kısa bir süre sonra nasıl da yüz seksen derece değiştiğini hayretle izledik, bazı Kürt aşiretlerine devletin reva gördüklerini şaşkınlık içinde seyrettik. Mezopotamya’da onca zamanlık geçmişi olan bir milletin dilinin, kimliğinin ve hatta adının yok sayılmasının, üstüne üstlük bastırılmasının nasıl büyük bir facia olduğuna tanık olduk. Bütün bunlar bir tarafın anlatması diğer tarafın dinlemesi şeklinde olmadı; belki de her bir cümlesi yoğun tartışmalar içinde geçen çok uzun bir konuşmaydı. O düşündüğüm ve ortaya çıkaramadığım sorumlulardan birinin, belki de en önemlisinin, adına “devlet” denen aygıt olduğuna aklım ermiyordu bir türlü. Devletin kendi vatandaşına zulmetmesi söz konusu bile olamazdı. Kendi vatandaşını korumak için canını feda etmeye hazır olan ordu o vatandaşa tokat atamaz, rahat bir emirle onu ölüme gönderemezdi; halkının güvenliğinden başka bir kaygısı olmadığına inandığım polis kendi vatandaşını kafasına göre nezarete atıp günlerce işkence yapamazdı, yargısız infazda bulunamazdı… Bunlarla karşılaşmak, acı gerçeklerle yüzleşmek, on sekiz yaşıma kadar öğrendiğim, daha doğrusu ezberlediğim bilgileri tek tek sorgulamak çok sarsıcı bir tecrübeydi benim için.

O günden sonra taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Teröre ve terörü yapanlara karşı nefretimde hiçbir eksilme olmadı tabii; ama dediğim gibi, tercihim öncelikle anlamaktan yanaydı. Sorulan soru tam olarak anlaşılmadan problem çözülemezdi çünkü. Terör ve dağa çıkmak denen şeyler varsa, aslî veya tâlî bazı sebepleri vardı mutlaka, derin devlet gibi, dış güçler gibi; ama bütün günahı onlara yükleyip de dağa çıkmanın, terörizme müracaat etmenin tabanın önemli bir kısmında destek bulabilmesinin nedenlerini ortaya çıkarmamak çok büyük yanlış olurdu, tek kelimeyle çözümsüzlük içinde bocalamak olurdu. O asıl nedenler bulunmadan sonuç ve barış yolları görünmeyecekti, en azından bunun farkındaydım.

“Türk milli eğitimi”nin öğrencilerinden biri olarak Kürtlerin ‘varlığını’ kabul etmek ister istemez sancılı bir süreçten geçmeyi gerektirdi benim için; zira hakikat her zamanki gibi pahalıydı, fikir çilesi istiyordu, kapılarını kapamamayı, ön kabullerden arınmayı ve gerektiğinde her şeyi baştan itibaren tekrar tekrar sorgulama cesaretini istiyordu. Kürtlerin ‘varlığını’ kabul etmek de ne demek; ben zaten kabul etmiş ve hatta onları defalarca savunmamış mıydım? Hayır! Benim o zamana kadar kabul ettiğim varlık başka bir varlıktı daha önce; en iyi Kürt, Türk-Kürt, yani Türkleşmiş Kürt idi; çünkü herkes, ilkokulda her sabah içtiği ant gereği, “varlığını Türk varlığına armağan” etmeliydi!

Konunun üzerine gittikçe sorular peşimi bırakmıyordu…

Herkesin kendi varlığını muhafaza ederek yaşadığı bir ülke olamaz mıydık? Almanya bayrağı, Hollanda bayrağı derken neden “Türkiye bayrağı” diyemiyor da “Türk bayrağı” demekte ısrar ediyorduk? Danimarkalı, İsveçli, İspanyalı diyebilirken neden “Türkiyeli” diyemiyor da ısrarla herkese “Türk” demeyi tercih ediyorduk? Bir dönemin dayatması olan ulus devlet projesine neden kendimizi uydurmak zorunda hissediyorduk? Avrupa’nın herhangi bir ülkesinin orada yaşayan Türk vatandaşlarımızın dilini, televizyon kanallarını veya gazetelerini yasaklamalarını düşünmek bile istemezken biz neden kendi öz vatandaşlarımızın diline yasak koyuyor, adlarını ve anadilde eğitim gibi temel bir insani hakkı anayasamıza almaktan korkuyorduk? Ülkede yaşayan herkesi altında barındırabilecek bir büyük şemsiyeyi oluşturmaktan o kadar mı acizdik? Bu sorun aynı topraklarda yaşayan bütün etnik unsurları memnun edecek şekilde çözülemez miydi?

Sorular sorulmaya, her gün yenisi öğrenilen bilgilerle birlikte hayretler artmaya devam ededursun, sonunda üniversitedeki Kürt arkadaşlarımdan ayrılıp başka bir yere taşınmanın vakti gelmişti. Bir konuşma yapmalıydım. Ülkenin en önemli sorunlarından birini neredeyse yerinde yaşamıştım, meselenin taraflarından biriyle uzun süre bir arada bulunmuştum; duygularımdan ve konuyla ilgili o zamana kadar değişen ve olgunlaşan düşüncelerimden haberdar olmak haklarıydı. Heyecanlıydım, ne diyeceğimi tam olarak bilemeyecek halde sınıf kürsüsüne çıktım. Bana bakan onlarca göze karşı söylediklerimin çoğunu hatırlamıyorum; ama son cümlelerimi hiç unutmadım:

Kürt meselesi benim için hakikati arama sınavlarından biriydi, hatta en önemlilerindendi. Buraya gelmekle sizleri yakından tanıdım, kardeşlik ve vatanseverlik gibi kavramların o kadar da ucuz şeyler olmadığını fark ettim. Kelimelere gerçek anlamda sahip olabilmek, onları başkasından çalmadan yüzlerimizin akıyla taşıyabilmek bir süre terlemeyi gerektiriyor; terimiz hiçbir zaman soğumasın…

AYDIN

Aydın, benim için ulaşılması, dokunulması ve yaklaşılması zor bir insan tipiydi bir zamana kadar. Onlara ancak kitaplarını ve çeşitli yerlerde yayınlanmış yazılarını okuyarak temas edebilirdik. Aslında o bize temas etmiş olurdu bu durumda ama bu bile yeterdi bizim için. Temasın bizim tarafımızdan olması, ancak yazdığımız ve karşı tarafın okuyup okumadığından emin olamayacağımız, büyük ihtimalle de okunmaya değer görülmeyecek mektuplarla olurdu. Mektup yazacaksak, cevaba dair pek ümit beslemeden yazacaktık; koca yazar işini gücünü bırakıp biz acemilere mektup yazmakla harcamazdı vaktini.

Aydınlar ve yazarlar, bizim bilmediğimizi bilir, bildiğimizi bilse bile bizim erişemeyeceğimiz yetkinlikte yorumlar yapardı. Kaç yaşına gelince onlar gibi olabileceğimizi hayal etmeye cesaret bile edemezdik; ulaşılmaz bir yerde, başka dünyaların insanlarıydı onlar.

On yedi yaşımdayken, liseden çok yakın bir arkadaşımla bir yazarın iki yüz sayfa civarındaki ilk kitabını okuyup çok etkilenmiş, kitabı bitirdiğimiz gece oturup kendisine şükranımızı ve hayranlığımızı ifade eden bir mektup yazmıştık. Aydın sınıfına temas konusundaki ilk girişimimiz bu şekildeydi, heyecanlıydık, bir cevap mektubunu bekleyip beklememekte tereddütlüydük. Mektubu gönderişimizin ertesindeki ilk bayram tatilinde postadan aldığım büyük zarfın üzerinde artık hayranı olduğum ve bütün kitaplarını okuduğum yazarın ismini görünce ne kadar da sevinmiş, itinayla zarfı açmış ve kendi güzel el yazısıyla benim ismimi nasıl yazmış olduğunu hayranlıkla seyrederek kalakalmıştım.

Aynı yazarla iki yıl sonra bir pastanede kahvaltı yaparken üslubundaki esrarı paylaşmasını rica etmiştim, o da beni kırmayıp anlatmıştı. İyi yazmanın sırlarını sayarken söylediği bir maddeyi nasıl uygulayacağım konusunda kısa bir tereddüt yaşadığımı hatırlıyorum: “Okuduğun yazıları eleştirerek oku, ‘ben daha iyisini yazabilirim’ de!” Henüz üniversitenin ikinci sınıfında okuyan, on dokuz yaşında bir genç iken o koca adamları beğenmeme cüretini nasıl gösterebilirdim, daha iyi yazıları yazabileceğimi nasıl iddia edebilirdim, bir fikrim yoktu.

Zamanla oldu tabii bu durum. Kitapların dünyasına girdikçe üsluplar arasındaki kalite farkı konusunda fikir sahibi olmaya, yazarlar arasında daha seçici davranmaya, bazı kitaplardaki bilgi yanlışlarını ve mantık hatalarını fark etmeye başladım; her ne kadar olumlu veya olumsuz bir cevap alamasam da, okuduğum bazı kitaplardaki bilgi yanlışlarını not edip yazarına veya yayınevine gönderme cesaretine sahip oldum.

Bununla birlikte, belki de İstanbul’da yaşamadığımdan, yazarların özel hayatından oldukça uzaktım; röportajlarda bazı küçük ayrıntılar varsa onları ayrı bir ilgiyle okur, topladığım küçük parçaları birleştirip onlardan kendime kanaatler oluşturmaya çalışırdım. Magazin dünyası, uğraşı alanı olarak yazarları pek tercih etmediği için işim zordu. Bir yazara başka bir yazar hakkındaki fikrini sorup iki cümle de olsa düşüncesini almak bile büyük bir kazançtı benim için.

Yazarların özel hayatlarını öğrenmek sanatçılarınkini öğrenmekten daha mı az önemli? Bilakis çok daha fazla önemli; çünkü yazarların sunduğu bilgi ve fikirlerle kanaatlerimizi oluşturuyoruz. Farkında olmasak da, sevdiğimiz yazarların bakış açılarını benimsiyoruz zamanla. Tumturaklı cümlelerle dünyamıza giren fikirlerin yanlış, tutarsız veya tehlikeli olduğunu yıllar sonra fark edip uzaklaşabiliyoruz ancak, tabii fark edebilirsek. Onları okuyarak dünyayı, insanları ve hayatı yorumluyor, henüz tanımadığımız müstakbel eşimize ve evlilik kurumuna bakışımızı dahi onlardan etkilenerek ayarlayabiliyoruz. Bu durumda yazar o yazıları yaşayarak mı yazdı, fantezi mi yaptı, etkileyici yazı yazmanın şehvetine kendini kaptırıp hayata geçemeyecek fikirler mi salık verdi? Bilgisi olmadığı konularda ahkam mı kesiyor? Üslubuna bakarak o alanda çok derin olduğu zannına kapıldığımız yazar, acaba aslında sadece bir lise öğrencisi seviyesinde de haberimiz mi yok? Acaba fikir ve idealleri ile yaşamı arasında ne derecede tutarlılık var? Ahlakı, kişiliği, aldığı eğitim, özellikle kalem oynattığı konulardaki pratiği ne durumda?

Bütün bunları bilmeden gayet temiz duygularla, sadece sözlerindeki etkileyiciliğe bakarak okuduğum yazarların bilgi ve fikirlerini olduğu gibi alıp kabul etmenin, hatta zamanla kendime mal etmenin ne kadar safça ve sakıncalı bir teslimiyet olduğunun farkındaydım ve bundan dolayı özel hayatlarına, aldıkları eğitime, tutarlılık kaygılarının olup olmadığına dair ne kadar çok bilgim olursa o kadar mutlu hissediyordum kendimi; parça parça toplayarak kendimize birer kişilik, birer hayat inşa ediyoruz çünkü; yaşam binalarımızın taş ve malzemelerini en çok saygı duyduğumuz insanlardan ediniyoruz çünkü…

Yaşım ilerledikçe o esrarengiz dünyaya daha fazla girmeye, aslında onların da bizler gibi birer fani olduklarını anlamaya, hataları, eksiklikleri ve zaaflarıyla birlikte alelade insanlar oldukları gerçeğiyle iyice karşılaşmaya, nihayetinde de çoğunun elde ettikleri başarıların ve sahip oldukları kalitelerin çalışılarak kazanılabilecek şeyler olduğunu görmeye başladım. Kimiyle karşılaşınca hayranlığım kat kat arttı, kimini görünce yazılarının büyüsü bozuldu, kimi beni hiç unutamayacağım hayal kırıklıklarına uğrattı; o yazılarında devleşen, hemen her şeyin sırrına vakıf olmuş bilge görünümündeki bazı adamların aslında sadece birer çocuktan başka bir şey olmadıklarını görmenin şokunu yaşadım kimi zaman…

Doktoranın “saha çalışması” aşaması için İstanbul’a gideceğim zaman, her ne kadar zorunlu olmasam da, görüşeceğim isimler listesine Türkiye’nin saygın aydınlarından benim konumla ilgili olanları da eklemeye karar verdim. Hem çalışmamın niteliğine önemli bir katkı sağlamış olacak, hem de bu vesileyle aydın sınıfıyla daha yakın bir temasa geçmiş olacaktım. Yıllardır makale ve kitaplarını okuduğum o yazarları kendi odalarında ziyaret etmek, istediğim bütün soruları sorabilmek ve üstelik bunları kaydetmek oldukça heyecan verici bir fikirdi benim için.

Aklımdan geçen, ilk fırsatta hemen randevu istemeyi planladığım, hem kendi çalışma alanında iyi hem de ‘aydın’ sıfatını en çok hak ettiğini düşündüğüm isimlerden biri de o idi…

Önce e-mail yazdım, çalışma konumdan ve kendisiyle neden görüşmek istediğimden bahsettim. Görüşebileceğimizi söyledi ve Türkiye’ye geldiğimde tekrar yazmamı istedi. Aradan birkaç ay geçti, müsait olduğum bir zamanda tekrar yazdım ve yine hızlı ve ilgili bir şekilde cevap yazdı. Cep telefon numarasını verdi, bir sonraki hafta istediğim zaman görüşebileceğimizi söyledi, yalnız bir gün öncesinden telefon açmamı rica etti. Anlaştığımız gün ve saatte üniversitedeki odasında bulunabilmek için birkaç gün öncesinden planlar yapmam gerekiyordu, çünkü bulunduğum yere çok uzakta bulunuyordu çalıştığı yer. Olsundu, yine de değerdi böyle bir kişiyle görüşüp istifade edebilmek için. Geceden kalacağım yeri ona göre ayarladım, sabah o semtten bir arkadaş arabasıyla aldı, okula yakın başka bir arkadaşın evinde kahvaltı yaptık ve sonrasında arkadaşım beni üniversiteye bırakma nezaketinde bulunduktan sonra yol uzun olsa da pek zahmet yaşamadan anlaştığımız yere ulaştım.

Gazetelerde röportajlarını ve yazılarını okuduğum, dersine katılanlardan ve konferanslarını dinleyenlerden hakkında çeşitli iltifatlar işittiğim ve bir süredir köşe yazılarını düzenli takip ettiğim böyle “dolu” bir entelektüelle görüşecek olmanın heyecanıyla, doğru ve verimli sorular sormanın endişesi içinde çalıştığı binayı ve odasını buldum. Kapıya yaklaştım, penceresinden baktığımda gördüğüm adam, evet o idi. Sadece birkaç fotoğrafını görebildiğim, birkaç videosunu izleyebildiğim kaliteli yazar karşımda masasında bir şeylerle oyalanıyor ve beni bekliyordu. İzin isteyip içeri girdiğim ve kendimi tanıttığımda kibar bir şekilde ayağa kalkıp masasının karşısındaki sandalyelerden birine oturmamı rica etti. “Hoş geldin; çalışma konundan özetle bir daha bahseder misin?” dedi. Hangi konuya çalıştığımı, Türkiye’ye neden geldiğimi, o ana kadar neler yaptığımı ve kendisiyle neyi neden konuşmak istediğimi kısaca açıkladım. Konuyla ilgili kendisine bazı sorular soracağımı söyleyince önce kabul eder gibi oldu, sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi, “Olmaz!” dedi. “Ben deney faresi miyim? Araştırma yapacaksan kendine fare bulmalısın!” diyerek konuşmayı reddetti. Önce neye uğradığımı şaşırdım, sonra “Hocam yanlış anladınız sanırım; ben zaten araştırma yapacağım kitle ile mülakatlarımı yaptım, bitirdim; sizinle konuşmak istememin sebebi sadece konu ile ilgili fikirlerinizi almak” diyerek açıklamaya çalıştım.

Karşımdaki kişi benimle değil zihnindeki kalıplarla çatışıyordu adeta: “Doktora çalışması böyle olmaz! Gidip kitaplar okuyacaksın, insanların içine gireceksin, araştırmanı orada yapacaksın; sadece benimle konuşup onu yazmakla doktora yapılmaz!” dedi ve doktora çalışmalarındaki yetersizliklerden, doktora yapanların önemli bir kısmının sadece internet üzerinden bilgi toplayarak işlerini halletmeye çalıştıklarından yakındı. “Hocam, bahsettiğiniz şeyleri zaten yaptım ben; yüzlerce kitaba baktım, öğrencilerle mülakatlarımı ve gözlemlerimi yaptım vs. Şimdi de, konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm birkaç yazarla görüşme yapıp çalışmama güzel katkılar yapmaya çalışıyorum” dediysem de karşımdaki adamı durduramıyordum. “Baştan söyleseydin ben sana hiç gelme derdim, ya da gel beraber çay içip muhabbet edelim sadece derdim” diyerek üstü örtülü yol gösterdi sanki. Sonra da başka bir yerden vurdu: “Zaten sosyoloji bir bilim midir ki! Siz sosyologlar kim oluyorsunuz ki geriye çekilip kibirli bir şekilde toplumu yorumlayabileceğinizi sanıyorsunuz? Toplumu yorumlamayıp içine gireceksin, insanların arasında yaşayacaksın ve anlamaya çalışacaksın!”

O arada telefonu çaldı, sanki misafiri olarak ben odada yokmuşum gibi yaklaşık on dakika rahat bir şekilde konuştu. Artık gitmemi istediğine dair bir mesaj veriyor olduğunu düşünerek bir taraftan gitmeye hazırlanmak ile diğer taraftan biraz daha alttan alıp konuşmaya çalışmak arasında kaldım, sonra ikincisini tercih ettim. Telefon konuşması bitince üniversiteden başka bir görevli geldi, teknik birkaç soru sordu ve gitti. Hoca ile baş başa kalınca sanki bana hiç nezaketsizlik yapmamış gibi, kabalıklarını yok sayarak kaldığımız yerden devam ettim: “Az önce sosyolojinin bir bilim olmadığını söylemiştiniz; bunu bütün sosyal bilimler için mi söylüyorsunuz, yoksa sadece sosyoloji için mi?” diye sordum. İngiltere’de beraber kaldığımız arkadaşlarla üzerinde en çok konuştuğumuz konulardan biri olduğu için konuyu ayrıca çok önemsiyordum. Alttan alarak soru sormaya başlamamda onun da etkisi oldu doğrusu; çünkü ne olursa olsun karşımdakinden istifade edebileceğim şeyler olduğuna inancımı hala devam ettiriyor, hareketlerini sadece tatlı birer huysuzluk olarak görüp geçmeye çalışıyordum. Bütün sosyal bilimlerin aslında bilim olmadığından bahsetti. Çok determinist yaklaşımlar olduğunu, tespit edilip söylenen faktörlerden çok daha başka faktörlerin de hadiselerin oluşmasında payı olabileceğini söyledi. Kendisinin de sosyal bilimlerin bir alanında çalışmalar yaptığını hatırlatmam, bu iddialarında devam etmesini engellemedi.

Tartışmaya girmek yerine neden öyle düşünüyor olduğunu anlamaya çalıştım, ona göre sorular sordum. Ortaya çıkan manzara üzücüydü: Türkiye’nin çok önemli bir dergisinin yayın kurulunda olan ve hep saygıyla anılan bu aydının sosyal bilimlerden anladığı, sosyolojinin kurucu babalarından olan Auguste Comte’un 1800’lü yıllardaki fikirleriydi sadece. Sosyal bilimler denince aklına pozitivizm geliyor, sömürgeleştirme politikaları geliyor, aradan geçen onca zaman içinde Batı’nın kendi içinden çıkan eleştirilerden, yeni yaklaşımlardan, yeni metotlardan hiç haberi yokmuş gibi konuşuyordu. Üzüldüm, çünkü yazılarına bakanlar onun Batı’yı ne kadar da iyi bildiğini hayranlıkla seyrediyor, onun yazılarıyla bazı konularda kanaat sahibi oluyorlardı. Antropolojinin ortaya çıkış sebebi farklı olsa da şu anda ne gibi akımlar ve eleştiriler var, sosyolojide artık nasıl bir  metodoloji daha makbul görülüyor gibi konulara girip açıklamalar yapmakla bir yere varamayacağımı görerek sadece sorular sormaya, aydın denen bu insan türünün aslında nasıl bir şey olduğunu keşfetme çabama devam ettim.

İlk dakikalarda bitme tehlikesiyle karşı karşıya olan konuşma daha sonra o kadar derinleşti ki, yaklaşık beş buçuk saat süren fırtınalı bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisinin özel hayatından Avrupa tarihine, bazı yazarlar hakkındaki düşüncelerinden felsefi tartışmalara, siyasetten uluslararası ilişkiler disiplinine, neredeyse girmediğimiz konu kalmadı.

Söz bir yerde dine geldi. O konuyu ayrıca önemsiyordum; çünkü o aydın, dindar kesimin itibar ettiği gazetelerden birinde yazılar yazan, dindarların büyük bazı organizasyonlarında saygın bir yere sahip olan bir aydındı. Bu şu demekti: O dış politikayla, iç siyasetle, toplumla ilgili herhangi bir fikir serdederken dinleyiciler, onun dini de iyi bildiği, dinin prensiplerine ve düşünce yapısına vakıf olduğu ön kabulüyle hareket ediyor, ona göre etkilenerek hadiseler karşısında tavır belirliyorlardı. Gazetelere verdiği röportajlarda da dindar biri olduğu intibaı veriyordu üstelik.

Din ile ilgili konuşurken konu dua etmekten açıldı. Dua etmeye gerek olmadığını iddia etti; ne de olsa Allah her şeyi biliyordu. Ben bir şey söylemeden, hemen aklına “Dua etmiyorsanız ne öneminiz var?!” ayeti gelmiş olsa gerek, “Aslında Kur’an’da dua etmemiz isteniyor ama kendimiz için dua edemeyiz; sadece başkaları için dua etmeliyiz” dedi. Dayanağı, tanıdığı ve çok iyi bir mü’min olduğunu söylediği bir zatın sözleriydi. O zat bir gün çok hastayken etrafındakiler halinin düzelmesi için Allah’a dua etmesini teklif etmişler, o da demiş ki: “Ben Allah’tan bir şey isteyecek kadar irfansız biri miyim?” Bu söz yazarı o kadar etkilemiş olacak ki, dört-beş defa söyledi aynı cümleyi ve oradan, insanın kendi kendisi için dua etmemesi gerekeceğine ‘hükmetti’. Bahsettiği zatın sözünün İslam itikadında ve tasavvufunda yerinin ne olduğuna dair açıklama yapmaya yine girmeden bir soru sordum: “Ama hocam, bir hadiste, ‘Ayakkabınızın bağı kaybolsa, onu bile Allah’tan isteyin’, yani dua edin deniyor. Bu durumda kendimiz için bir şey istemiş olmuyor muyuz?” Soruyu mümkün olduğunda nazik ve polemik havasından uzak tutarak sormaya çalıştığımı tahmin edersiniz tabii. Kısa bir müddet düşündü, sonra dedi ki: “Hayır, orada da yine kendimiz için bir şey istemiyoruz; ayakkabı için istiyoruz!”

Böyle birinin din ile ilgili bilgisinin bu sığlıkta olacağına ihtimal vermek istemedim, başka konular konuşmaya devam ettik. Özgürlükten söz ettiği bir yerde kimsenin kimseye karışmaması gerektiğinden ve liberal değerlerden bahsederken, “Peki hocam, dinde, bildiğiniz gibi, ‘emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker’ gibi önemli bir prensip var. Bir Müslüman sınırsız özgürlüğü savunurken bu prensibi nasıl anlayacak?” diye sordum. Şaşırdı, “Nedir o?” dedi. İlkinde hızlı söylediğim için anlamadığını zannederek tekrar ettim: “Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker.” “Nedir anlamı onun?” dedi. Acaba beni mi deniyor diye düşündüm, yüzüne dikkatle baktım. Hayır, gerçekten bilmiyordu ve sanki hiç duymamıştı. Dini az-çok bilen, biraz kitap okuyan herhangi bir kişinin aşina olacağı bu kavramın, hem de dindarların itibar ettiği aydınlardan birinin bilmemesi karşısında donakaldım ve anlamını söyledim: “İnsanları iyiliğe teşvik etmek, kötülüklerden uzaklaştırmaya çalışmak.”

Dini bilmek için dindar bir insan olmaya da gerek yoktu aslında. Türkiye’de yaşayan ve oranın toplumuna dair söz söyleyen, yazılar yazan insanların İslam düşüncesinin temel prensipleri hakkında asgari seviyede bilgiye sahip olmasının önemi üzerine hızla düşünmeye ve ülke adına iyice üzülmeye başladım. İngiltere’de bir aydın olma istek veya iddiasında bulunan bir kişinin bırakın Hıristiyanlığı ve İngiltere tarihini, Hindistan’dan gelen Sih’leri bile en azından temel seviyede bilmesinin ne kadar önemi var, açıklamak bile abes geliyor insana. Kaldı ki o anda konuştuğumuz prensip, modern hayatta bir Müslümanın yaşayacağı en önemli gerilimlerden birinin anahtar kavramlarından birine işaret ediyordu.

Düşüncelerimi belli etmeden konuşmaya yine devam ettik. Konu savaşlardan açıldı. “Savaş yapan aptaldır!” dedi. Sonra yine ben bir şey demeden aklına Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi geldi. İlk dediği cümle ile çelişmemeye çalışarak İstanbul’un fethinin gerekçelerini, zamanın şartlarını, onun aslında bir savaş olmadığını, fetihten sonra Fatih’in çadırına kapanıp yağma olaylarını görmemek için birkaç gün çadırından çıkmadığını anlatmaya çabaladı. İlk verdiği büyük hükümden Fatih’i kendince ‘kurtardıktan’ sonra rahat bir nefes aldı. “Peki hocam,” dedim, “Peygamberimizin yaptığı savaşlara ne dersiniz?” Hiç beklemiyordu. Siyaset biliminde profesör olan, Müslüman bir aydın olan, dindarlar ve sekülerlerce muteber bir yazar olan muhatabım, İslam’ın peygamberinin siyasetiyle ilgili hiç kafa yormamış gibiydi. Uzun denecek kadar bir süre durakladı, düşündü, “O konuyu bilmiyorum” diyemedi, “O dönemdeki savaşların günümüzdeki savaşlarla aynı olup olmadığına bakmak lazım” gibi yuvarlak bir cümle kurarak durumu idare etmeye çalıştı…

İbadetler, ahiret, tasavvuf, İslam bilginleri ve benzeri konulardaki vahim durumu hatırlamak bile istemiyorum doğrusu. Sonrasında bunlar gibi çok konulara girmiş olsak da bende yaşadığım büyük hayal kırıklığının olumsuz havası hakimdi. Durum o denli vahimdi ki, hayal kırıklığımı derinleştirmemek için başka sorular sormaya cesaret edemedim. Vedalaşıp ayrıldığımda, otobüs, metro ve minibüs kullandığım o uzun yolculuk boyunca böyle bir ‘keşif’ten mutluluk mu duymalıyım, ülke adına hüzünlenmeli miyim emin olamıyordum.

Eve ulaştığımda yapmak istediğim tek şey, bir sonraki gün başka bir üniversitedeki sosyoloji profesörü ile yapacağım görüşmede soracağım soruları hazırlamak ve ülkenin aydınlarına dair o günkü hayal kırıklığımın yok olacağına dair ümit beslemekti…