YÜZDE KIRK

Seçimle ilgili kendi tespitimle başlayayım. AK Parti bu seçimdeki oy ve güç kaybının en önemli nedeni, Kürt meselesiyle ilgili sergilediği yanlış söylem ve politikalar. Buna HDP’nin barajı geçmesi suretiyle AKP’nin gücünün zayıflamasını hedefleyen oyları, bir de Cemaat’in desteğini çekmesini eklersek ortaya şu sonuç çıkıyor: Aslında AKP, yıllardır eleştirilen malum yanlışlarından dolayı pek oy kaybetmiş değil.

Birkaç yıl önceki, özellikle de Gezi sürecindeki söylemlere bakarak, ileride bir gün AK Parti’ye oy vermeyenlerin tekfir edileceğini, olayın iman- küfür mücadelesi olarak sunulabileceğini görmek zor değildi; çünkü 2011’den beri kullanılan dil, Refah Partisi zamanında kullanılan din eksenli dilden hiç de farklı değil.

AK Parti’nin temeli olan Refah Partisi’nin 90’lı yıllardaki söylemlerine, o yıllarda halk arasındaki tartışmalara aşina olan biri için gidişat gayet açıktı. Öyle ki, seküler yaşam tarzına sahip olan ve partiye muhalif olanlar, müslüman olmalarına rağmen imansız ya da kâfir ilan edilecek, partinin politikalarını eleştirip destek vermek istemeyen dindarlar ise sapık, hain ya da münafık olmakla itham edilecekti. Nitekim öyle de oldu.

Yine 90’lardaki gibi, maksadını ve haddini aşan beyanlar havada uçuştu, uçuşuyor. Seçim süreci bir “hilal- haç mücadelesi” olarak takdim edildi, Hıristiyan Batı’nın Erdoğan’a kastettiği iddia edildi, bu durumda Müslümanların ancak AK Parti’ye oy verebilecekleri fikri savunuldu; hattâ hızını alamayanlar, bütün bir müslüman coğrafyanın ya da “ümmetin kaderi”nin Erdoğan ya da AK Parti’nin kaderine bağlı olduğunu büyük bir hararet ve inançla iddia etti.

AK Parti ile birlikte zaman içinde, Türkiye’nin mevcut toplumsal ve siyasi gerçekliklerine gözlerini kapatmış, kendi yarattıkları gerçekliğin içinde yaşayıp dışarıya oradan bakan bir kitle ortaya çıktı.

Bu üretilmiş ‘gerçeklik’ seçim sonrasında kendi kitlesini, bir anda halkını aşağılayan ve “milli irade”ye saygısızlık yapan, eskiden de aşinası olduğumuz Kemalist türü bir söyleme savurdu. Kürt meselesine bakış, devletçilik ve milliyetçilik gibi konulardaki benzerlikler bir yana, iki söylem arasındaki en önemli fark, ikincisinde dinî bir tonun hâkim bir şekilde kullanılması oldu.

Seçim öncesindeki dinî ton, öncesine kıyasla biraz azalarak da olsa devam ediyor. Bugün, bir duvar takviminin 8 Haziran yaprağındaki nankörlüğü yeren ayetten teselli umuluyor, “Kaderin üstünde bir kader olduğu” hatırlatılıyor, süreç Uhud Savaşı’na benzetiliyor, “Okçular tepesi”nde bekleme vaadi yapılıyor, fatura “hainlere” kesiliyor, ve kefen giyme seanslarının fotoğrafları paylaşılarak “Reis”e her şeye rağmen sahip çıkma duyuruları yapılıyor.

AK Parti iktidarının son yıllarında, dinî söylemin artmasıyla doğru orantılı olarak, dinî ve ahlaki prensiplere zıt sayısız eyleme imza attı. Milyonlarca insanın güvenini çarçur etti. Buna rağmen, ilginç bir şekilde, parti hâlâ kendi seçmeni nazarında “ümmetin umudu” olarak, İslam’ın Türkiye’deki yegâne ‘sahibi’ olarak görülebiliyor! Burada büyük bir terslik olduğu çok açık.

Hakikati tekelinde bulundurma yanılgısı, iddiası ve kibrinin bunda payı büyük; ama tek başına yeterli bir açıklama değil. Ortada gayet somut sorunlar olmasına rağmen başarısızlığın nedenlerini hâlâ irrasyonel bir yolla arayarak kendi ürettikleri sanal dünyanın elemanlarıyla açıklama çabalarının altında başka sebepler de olsa gerek.

Şu hâlde, son birkaç yılda ardı arkası kesilmeyen ve gittikçe tansiyonu yükselen bu gibi ‘din istimali’ suretiyle yapılan manipülasyon politikalarının, partinin seçmen kitlesinde öyle ya da böyle ciddi bir karşılık bulabilmesinin nedenleri üzerine eğilmek gerekiyor.

Sözkonusu kitle böylesi bir sanallığa inanmaya neden bu kadar teşne? 90’lı yıllarda da aynısını yaşayıp, sonrasında hata yaptıklarını itiraf diyen siyasetçi ve seçmenler, neden onca tecrübeye rağmen şimdi dönüp dolaşıp yıllar sonra aynı noktaya geldiler?

Başka bir yazıda bunları tartışalım…

(Bu yazı, 11.06.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)

Reklamlar

KÜRTLER

Üniversiteye başladığım yıl, kendi doğup büyüdüğüm şehrin dışına ilk defa o kadar uzun süreli çıkıyordum…

Başka kültürlerden insanlarla karşılaşmam, dokuz yaşımdayken ailece yaptığımız kısa süreli bir İngiltere seyahatinde, bir de mahallemizdeki çoğunluğu Ağrı’dan gelen Kürtler vesilesiyle olmuştu. Yan mahalledeki Doğu Türkistan göçmenlerini de sayabilirim tabii, her ne kadar yakın ilişkiler yaşanmamış olsa da. Yabancı olarak az veya çok tanıdığım bu gruplar içinde adları en sorunlu geçenler Kürtler olurdu, sebebi de gayet açıktı; mahallede çete kuranlar, kavgaya karışanlar, huzuru bozanlar çoğunlukla onlardan çıkardı. Onları o sorunlu davranışlara iten psikolojik ve sosyolojik sebeplerin ne olabileceğine dair bazı tahminlerim var şimdi ama o zamanlar, yani ilkokul yıllarımda elimden gelen sadece “istatistiki” bilgiler ile genellemeler yapmaktı; kabaydılar ve kavgacıydılar.

İlkokulda en samimi arkadaşlarımdan biri olan Ağrılı Tuncay ile tanışmamız, zihnimdeki genellemelere ilk darbeyi indirdi. Olgun bir arkadaştı, çalışkandı, başarılıydı, iyi bir dosttu. Ortaokulda yine benzer iyi örnekleri de görünce artık Kürtler hakkındaki olumsuz önyargılardan kurtulmuş, etrafımdaki bazı tanıdıkların bütün aleyhte konuşmaları karşısında da adeta bir avukat kesilmiştim. “Onların hepsi öyle değil; siz sadece gördüğünüz kötü örneklere göre hüküm veriyorsunuz!” cümlesini kaç defa söylemiş olursam olayım, şahit oldukları olaylar beni değil onları destekliyordu maalesef. Bütün o kenar mahallelerdeki sorunların yanına bir de terör problemi eklenince bahsettiğim önyargıların nerelere sıçradığını söylemeye bile gerek yok; her terör haberi Kürt aleyhtarlarını “haklı” çıkarıyor, her şehit haberi bazılarının nefretini daha da artırıyordu.

Sınıfımızda bizimkinden başka bir dil olarak Kürtçe de konuşan arkadaşlardan dolayı merakımız uyanıp da öğretmenimize onların aslında kimler olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap gayet ‘masum’ görünüyordu: “Onlar Türklerin bir alt kolu” idi, “onlar da aslında Türkler” idi. Ebeveynlerimizin eğitim seviyesinden dolayı tek bilgi kaynağımız olan öğretmenler ne diyorsa onu sorgulamayı aklımızdan bile geçirmezdik haliyle. Okuldaki bu tutumun yanına bir de medya ve siyasetteki yok sayma durumunu ekleyince bir anlam verebiliyordum, ama normalde ‘yok’ sayılan bu topluluğun terör olayları söz konusu olduğunda ‘var’ sayılmaları tekrar kafamı karıştırıyordu. Yine ilkokulda öğrendiğimiz “ilkeler”den “milliyetçilik” maddesi bize de ilke olarak benimsetiliyordu ama o kavramın içindeki anlamın çerçevesini tam olarak bilmiyorduk hiçbirimiz.

Sonuçta şu fikrin doğruluğundan emindik: 1949’dan beri her gün Hürriyet gazetesinin logosunun yanında yayınlanan sloganda dendiği gibi “Türkiye Türklerindir” idi, ülkede yaşayan herkes aslında Türk idi, diğer milletler veya topluluklar ise “alt kollar” idiler. Bu durumda sorun yoktu; mahallemizdeki Kürtler, yan ilçedeki Avşarlar, başka ilçede bulunan ve bizden çok farklı olan Çerkezler, komşu köyde yaşayan Aleviler bize tehlikeli bir farklılık hissettirmiyorlardı artık; “Ne mutlu Türküm diyene!” idi nihayetinde…

Tehlikeli bir farklılık hissettiren kesim sadece Kürtlerdi. Onlarda başka türlü bir durum vardı. Zaten “kaba ve kavgacı” olan o insanlardan beklenecek bir haldi bu ama neden silaha başvurduklarına anlam veremezdim bir türlü. Çevremdeki aşırı milliyetçi kesim, şehit haberlerini duyduğunda bütün Kürtlerin problemli olduğunu iddia ederek “köklü çözüm” tekliflerinde bulunur, ılımlı milliyetçi olanlar ise mümkün olduğunca terörü sadece bir kısım Kürtlere mal eder, çözümün de sadece savaşmakta olduğuna inanırlardı. Yaygın bir kanı vardı ama: her Kürtçe konuşma eylemi ülkeyi bölmeye doğru küçük bir adımdı, Kürt olduğunu açıkça her beyan etme ülkenin bütünlüğüne karşı açık bir tehditti, her Kürtçe şarkı söyleme de şımarık bir isyandı. Çare ise onları yok saymaktı, ağızlarını kapamaktı, konuşturmamaktı; başka bir çözüm akla gelmiyordu nedense. Bırakın entegrasyonu, belli bir mantığı olan asimilasyon politikasının varlığı bile hissedilmiyordu.

On yedi yaşında bir üniversiteli olarak yeni insanlarla tanışma fırsatını yakaladım; Kürt arkadaşların çoğunlukta olduğu bir yurtta kalıyordum. Güneydoğu’nun çeşitli illerinden gelen arkadaşlarla kardeşçe konuşuyor, Türk-Kürt ayrımı yapmadan kültür farklılıkları üzerinden tatlı muhabbetler yapıyorduk. Ailemden ve lise arkadaşlarımdan ayrı kalmanın verdiği hüzün bazen çok zorlasa da, üniversitenin kazandıracağını söyledikleri geniş bakış açısını yakalamaya doğru bir yolda olduğum hissiyle gayet mutluydum. Diğer bir mutluluk sebebim de, Kürtler hakkında o zamana kadar yaptığım savunmalarımda haklı çıktığımı görmekti; aslında hepimiz kardeştik, ayrılık-gayrılık için hiç de ciddi bir sebep yoktu. Dağa çıkanların kendilerine öyle yanlış bir yol seçmelerinin sebebi sadece serserilikten başka bir şey değildi. Onlar ne yaparsa yapsın, biz kardeşçe yaşamaya devam edecektik.

Gelgelelim bu iyimser tablo pek uzun sürmedi…

Bir gün okulda Sivaslı bir arkadaşım beni kenara çekti ve o acı haberi verdi: Okulda Mardinli bir arkadaş “Emrah aslında bir faşistmiş!” yaygarası çıkarmış. Neye uğradığımı şaşırdım. İsmimle faşist kelimesini ilk defa aynı cümle içinde duymanın getirdiği şaşkınlık, bu dedikodunun neden çıkarıldığına dair merak, kendileri için onca savunma yaptığım Kürtlerin benim hakkımda böyle bir iddiada hem de aleni şekilde bulunabilmelerine karşı hayret, hepsi birbirine karıştı. Başka birkaç arkadaşa sordum işin aslını ve cevabı aldığımda gülmek ile sinirlenmek arasında donakaldım: Yaygara çıkaran arkadaş, yurttaki kitaplarımın arasında Ötüken Yayınlarından çıkan birkaç kitabı görmüş ve o anda faşist olduğuma hükmetmiş. Başkalarını da bu ‘tehlikeden korumak’ için olsa gerek, hemen onları da telaşla haberdar etmiş! Ötüken’in ilk Türk şehri olduğunu bile henüz o zaman öğrenmiş olan bir masum olarak yaşadığım bu şok karşısında her zaman tercih ettiğim tutumu sergiledim; durumu anlamaya çalıştım.

İlk Türk şehrinin bir yayınevinin adı olarak kullanılması, hatta kitabın içeriğinin Türk milliyetçiliğiyle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, onu ve onu destekleyen diğer Kürt arkadaşları nasıl rahatsız edebiliyordu? Bu şokun üstünden fazla zaman geçmedi ki, anahtarlığımdaki Türk bayrağı okuldaki Kürtler arasında dalga dalga başka dedikodulara yol açtı. Faşist olduğumun bir başka kanıtı olarak görülen o anahtarlığı, çok sevdiğim bir arkadaşımın hediyesi olmasına rağmen olumsuz bakışlara daha fazla maruz kalmamak için kullanmamak durumunda kalmak hiç hoşuma gitmemişti; ama yine de yıllardır savunduğum fikrimden vazgeçip onlara zihin kapılarımı kapatıp kendime bir saf belirlemek istemiyordum hemen.

Bir yere oturtmak istiyordum bu tavırları. Aleyhime sonuçlanacak da olsa, ulaşacağım cevap hoşuma gitmeyecek de olsa durumun adını koymak, problemi anlamlandırmak istiyordum. Hayatta uygulamaya çalıştığım en temel prensiplerimden olan bu zihnî tavrımı onlar için de sergilemek istiyordum ama bana yardımcı olacak bir dala ihtiyacım vardı.

Salonda gazete okuduğumuz zamanlarda bazen haberlerdeki başlıklar, bazen bir yazarın sarkmış bıyığı, bazen bir cümlede geçen kelime öyle rahatsız ediciydi ki onlar için, bunların her biri her an saatlerce sürebilecek bir tartışmanın fitilini ateşleyebilirdi. “Amerika’daki Türk doktorun başarısı” başlıklı bir haber veren gazete alenen milliyetçilik, hatta ırkçılık yapıyordu onlara göre. İçinde Türk kelimesinin geçtiği herhangi bir cümlenin sahibi neredeyse kesinlikle ırkçıydı, en hafifinden Türk milliyetçisiydi ve Kürtleri sevmemiş oluyordu. Kayseri’de Kürt kelimesi ve Kürtçe cümlelerin uyandırdığı alerjik tepkilerin neredeyse aynısını, Türk kelimesini duydukları zaman Kürtlerde görüyordum. Hadi Kürtler ülkenin “bölünmez bütünlüğünü tehdit” ediyorlardı, peki ya onlara ne oluyordu da Türklerden rahatsız oluyorlardı? İşte bu zor bir soruydu…

İlginçtir, bu denli hayati bir sorunu oturup da sakince konuşma imkânı pek olmamıştı. Ya aynı şaşkınlık onlar, yani Kürt arkadaşlarımın bazıları tarafından da yaşanıyordu, ya da şaşkınlık aşamasına geçmeden onlar zaten kendi şehrimdeki bazı tanıdıklar gibi yargılarını vermişler ve saflarını seçmişlerdi. Onların çoğu da yaşadıkları veya duydukları birkaç tecrübeye göre hükümlerde bulunuyor, bazı sembollere antipati geliştiriyorlardı. Yine onlar da bir kısım Türkler gibi yüz yüze geldiğimizde sorun yokmuş gibi davranıyor, ama kendi aralarında karşı tarafı kıyasıya eleştiriyorlardı.

Tamam ama, iki taraf da kendisini haklı gördüğüne göre sorun yaşanmasına sebep olan başka asıl bir faktör de olabilirdi; o ortalıkta görünmüyordu. Ta ki Bingöl asıllı Zaza bir arkadaşla sabahladığımız o akşama kadar. Bu sorunları etrafımda görmekten ve zaman zaman bizzat yaşamaktan artık gına gelmişti ki, bana ziyarete geldiği bir akşam kendisi açtı konuyu. Yakılan köylerden bahsetti, askerlerin yaptıkları akıl almaz uygulamalardan söz açtı, memurların sergilediği muameleleri anlattı, Kürtlerin ve Zazaların tarihlerini özetledi. Birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllara gittik, orada Kürtlerle ilgili söylemlerin kısa bir süre sonra nasıl da yüz seksen derece değiştiğini hayretle izledik, bazı Kürt aşiretlerine devletin reva gördüklerini şaşkınlık içinde seyrettik. Mezopotamya’da onca zamanlık geçmişi olan bir milletin dilinin, kimliğinin ve hatta adının yok sayılmasının, üstüne üstlük bastırılmasının nasıl büyük bir facia olduğuna tanık olduk. Bütün bunlar bir tarafın anlatması diğer tarafın dinlemesi şeklinde olmadı; belki de her bir cümlesi yoğun tartışmalar içinde geçen çok uzun bir konuşmaydı. O düşündüğüm ve ortaya çıkaramadığım sorumlulardan birinin, belki de en önemlisinin, adına “devlet” denen aygıt olduğuna aklım ermiyordu bir türlü. Devletin kendi vatandaşına zulmetmesi söz konusu bile olamazdı. Kendi vatandaşını korumak için canını feda etmeye hazır olan ordu o vatandaşa tokat atamaz, rahat bir emirle onu ölüme gönderemezdi; halkının güvenliğinden başka bir kaygısı olmadığına inandığım polis kendi vatandaşını kafasına göre nezarete atıp günlerce işkence yapamazdı, yargısız infazda bulunamazdı… Bunlarla karşılaşmak, acı gerçeklerle yüzleşmek, on sekiz yaşıma kadar öğrendiğim, daha doğrusu ezberlediğim bilgileri tek tek sorgulamak çok sarsıcı bir tecrübeydi benim için.

O günden sonra taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Teröre ve terörü yapanlara karşı nefretimde hiçbir eksilme olmadı tabii; ama dediğim gibi, tercihim öncelikle anlamaktan yanaydı. Sorulan soru tam olarak anlaşılmadan problem çözülemezdi çünkü. Terör ve dağa çıkmak denen şeyler varsa, aslî veya tâlî bazı sebepleri vardı mutlaka, derin devlet gibi, dış güçler gibi; ama bütün günahı onlara yükleyip de dağa çıkmanın, terörizme müracaat etmenin tabanın önemli bir kısmında destek bulabilmesinin nedenlerini ortaya çıkarmamak çok büyük yanlış olurdu, tek kelimeyle çözümsüzlük içinde bocalamak olurdu. O asıl nedenler bulunmadan sonuç ve barış yolları görünmeyecekti, en azından bunun farkındaydım.

“Türk milli eğitimi”nin öğrencilerinden biri olarak Kürtlerin ‘varlığını’ kabul etmek ister istemez sancılı bir süreçten geçmeyi gerektirdi benim için; zira hakikat her zamanki gibi pahalıydı, fikir çilesi istiyordu, kapılarını kapamamayı, ön kabullerden arınmayı ve gerektiğinde her şeyi baştan itibaren tekrar tekrar sorgulama cesaretini istiyordu. Kürtlerin ‘varlığını’ kabul etmek de ne demek; ben zaten kabul etmiş ve hatta onları defalarca savunmamış mıydım? Hayır! Benim o zamana kadar kabul ettiğim varlık başka bir varlıktı daha önce; en iyi Kürt, Türk-Kürt, yani Türkleşmiş Kürt idi; çünkü herkes, ilkokulda her sabah içtiği ant gereği, “varlığını Türk varlığına armağan” etmeliydi!

Konunun üzerine gittikçe sorular peşimi bırakmıyordu…

Herkesin kendi varlığını muhafaza ederek yaşadığı bir ülke olamaz mıydık? Almanya bayrağı, Hollanda bayrağı derken neden “Türkiye bayrağı” diyemiyor da “Türk bayrağı” demekte ısrar ediyorduk? Danimarkalı, İsveçli, İspanyalı diyebilirken neden “Türkiyeli” diyemiyor da ısrarla herkese “Türk” demeyi tercih ediyorduk? Bir dönemin dayatması olan ulus devlet projesine neden kendimizi uydurmak zorunda hissediyorduk? Avrupa’nın herhangi bir ülkesinin orada yaşayan Türk vatandaşlarımızın dilini, televizyon kanallarını veya gazetelerini yasaklamalarını düşünmek bile istemezken biz neden kendi öz vatandaşlarımızın diline yasak koyuyor, adlarını ve anadilde eğitim gibi temel bir insani hakkı anayasamıza almaktan korkuyorduk? Ülkede yaşayan herkesi altında barındırabilecek bir büyük şemsiyeyi oluşturmaktan o kadar mı acizdik? Bu sorun aynı topraklarda yaşayan bütün etnik unsurları memnun edecek şekilde çözülemez miydi?

Sorular sorulmaya, her gün yenisi öğrenilen bilgilerle birlikte hayretler artmaya devam ededursun, sonunda üniversitedeki Kürt arkadaşlarımdan ayrılıp başka bir yere taşınmanın vakti gelmişti. Bir konuşma yapmalıydım. Ülkenin en önemli sorunlarından birini neredeyse yerinde yaşamıştım, meselenin taraflarından biriyle uzun süre bir arada bulunmuştum; duygularımdan ve konuyla ilgili o zamana kadar değişen ve olgunlaşan düşüncelerimden haberdar olmak haklarıydı. Heyecanlıydım, ne diyeceğimi tam olarak bilemeyecek halde sınıf kürsüsüne çıktım. Bana bakan onlarca göze karşı söylediklerimin çoğunu hatırlamıyorum; ama son cümlelerimi hiç unutmadım:

Kürt meselesi benim için hakikati arama sınavlarından biriydi, hatta en önemlilerindendi. Buraya gelmekle sizleri yakından tanıdım, kardeşlik ve vatanseverlik gibi kavramların o kadar da ucuz şeyler olmadığını fark ettim. Kelimelere gerçek anlamda sahip olabilmek, onları başkasından çalmadan yüzlerimizin akıyla taşıyabilmek bir süre terlemeyi gerektiriyor; terimiz hiçbir zaman soğumasın…