FAZLA İNANÇLIYIZ

Biz aslında çok ‘inançlı’ bir toplumuz. Dindarından sekülerine, ateistinden agnostiğine kadar çoğumuz gereğinden de fazla inançlı insanlarız.

Allah’a inanmak ve dindar olmak anlamında kullanmıyorum bu ifadeyi. Herhangi bir konuyu rasyonel zemininden çıkarıp hemen bir inanma objesi hâline getirme eğiliminden bahsediyorum.

En rasyonel ya da bilimsel konular bile bir aşamadan sonra yerini inanca bırakır; bunu yadsımıyorum. En akıl ve mantığa açık dinler bile bir yerden sonra bazı konuları “gayb” olarak adlandırır ve müntesiplerinden koşulsuz iman beklerler; bunun da farkındayım.

Bizim sorunumuz, inanç eşiğimizi çok aşağıya indirmemiz ve gündelik psikolojik, sosyal ve siyasi konularımızı ele alırken bile ilk fırsatta kendimizi inanıp güveneceğimiz ellere teslim etme eğiliminde olmamız.

Detaylıca araştırıp düşünmektense bir an önce bir mercie teslim olup rahatlamak istiyoruz. ‘İnançsızlık’ rahatsız edici bir şeydir çünkü. Şüphe yorucudur. Cevap bekleyen sorular insanın huzurunu bozar.

Bu yüzden kendimizi bir lidere veya ideolojiye teslim edip soruların yükünü onların üzerine atmaya ve böylece ‘huzurlu’ yaşamaya meyilliyiz. Bir kere meyledince de artık yorumlarımızı, adeta kusursuzluğuna inandığımız liderlerin ya da ideolojilerin duvarlarına yaslanarak yaparız.

Rahatımızı kaçırmamak için kendimiz gibi düşünenlerle oturup konuşur, bizi destekleyecek gazete ve yazarları okuyup onların fikirleriyle besleniriz. Böylece, her ‘düşünme’ egzersizinin ardından, aslında ne kadar da doğru bir yerde mevzilendiğimizin sevincini yaşarız.

Şimdiye dek en büyük inançlardan biri Osmanlı ve Cumhuriyet üzerineydi. En az iki farklı Osmanlı ve iki farklı Cumhuriyet vardı ülkede konuşulan. Konular, güvenilir tarihçilerin açık delillerine dayanarak ve kapsamlı bir şekilde değil, çoğunlukla toptancı bir şekilde, iyi ve kötü dikotomisiyle tartışılırdı.

Bir taraf bütün iyiliklerin adresi olarak Osmanlı’yı, bütün kötülüklerin sorumlusu olarak da Cumhuriyet’i gösterir, diğer taraf ise tam tersini yapardı. Yorumlar inançları haklı çıkarmak üzere yapılınca da, bazıları örneğin “kardeş katli”ni, bazıları da “Dersim katliamı”nı rahatlıkla savunabilir hâle gelirdi.

Fikirlerin değil inanışların karşılaştığı tartışmaların sonunda herkesin Osmanlı’sı kendine, herkesin Cumhuriyet’i de kendine oluyor, herkes ‘düşünsel serüvenine’ kaldığı yerden devam ediyordu.

Osmanlı ve Cumhuriyet ile rasyonel bir zeminde henüz yüzleşmediğimiz gibi maalesef hafızalarımıza yeni yeni inanç konuları ekliyoruz.

Örneğin çoğu insan için Gezi Parkı protestosu, siyasi ve sosyolojik bir araştırma konusu olmaktan ziyade bir inanma konusu artık. “Gezi’nin yanlışları da vardı” dediğinizde bir kesim, “Gezi’nin güzel tarafları da vardı” dediğinizde de başka bir kesimce hızla etiketlenebiliyor, keskin bir şekilde ‘aforoz’ edilebiliyorsunuz.

Son yaşanan “dershane olayını” da şimdiden inanç hâline dönüştürenler oldu. Ama yine de bu konu toplumun önemli bir kesiminde sarsıntıya yol açtı. Çoğu insan inanç ile şüphe arasında gidip geliyor, son hükmünü vermekte aceleci davranamıyor, tereddüt geçiriyor.

Önceden şüphesiz bir şekilde fikirlerine teslim olunan liderler şimdi sorgulanıyor, yanlış yapma ihtimalleri sözkonusu ediliyor. Ortalıkta “deliller” ve yorumlar dolaşıyor. Güç, iktidar, sivil toplum, devlet, fitne, kargaşa, muhalefet gibi kavramlar yeniden düşünülüyor.

Bu süreç, taşıdığı büyük risklerin yanı sıra, toplumumuz için ‘beklenmeyen iyi sonuçlar’ da doğurabilecek gibi görünüyor; sağlıklı bir bireyselleşme gibi, ‘inanç’ eşiğini makul bir seviyeye yaklaştırmak gibi.

Yeter ki aktörler “oyunu” kurallarına göre oynasın.

BABİL YA DA UZLAŞMA

(Bu yazı ilk olarak 28.11.2013 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır. Tamamını okumak için buraya tıklayınız.)

Eski Ahit’te anlatılan bir hikâyeye göre, insanların hepsi bir zamanlar aynı dili konuşuyordu.

Bir gün Babil’de buluştular ve çok yüksek bir kule inşa etmeye karar verdiler. Bu kule o kadar yüksek olacaktı ki, gökyüzüne kadar ulaştıktan sonra onlara tanrısal bir güç verecekti.

Tanrı, insanların hangi amaçla ne inşa ettiklerine bakmak için yeryüzüne indi ve tedirgin bir şekilde, “Bunlar bu şekilde devam ederlerse iş çığırından çıkacak!” dedi.

Bu böyle gitmez; onların dilini farklılaştırayım ki birbirleriyle konuşamasınlar ve asla anlaşamasınlar. Böylece onların bu inşaatına bir son vermiş oluruz.

Kıssaya göre Tanrı dediği gibi de yapar. Bir anda insanlar farklı farklı diller konuşmaya başlarlar, birbirlerini anlayamaz ve birlikte çalışamaz hâle gelirler.

Böylece Babil kulesini yapmaktan vazgeçen, daha doğrusu yapamaz hâle gelen halkların her biri kendi dilleriyle yeryüzüne dağılırlar.

Kur’an’da çok küçük bir kısmı geçen Tevrat’ın bu hikâyesi, sonucu açısından bizim toplumumuzun hâli için de geçerli sanki.

Ortak ve resmî bir dilimiz olmasına rağmen o kadar farklı ‘diller’ konuşuyoruz ki, aynen Babil halkı gibi saatlerce konuşsak, sayfalarca yazsak da birbirimizi anlayamıyor, birlikte uzun süreli güzel işlere imza atamıyoruz.

Aynı topraklarda, aynı tarihi, ve hemen hemen aynı kültürü yaşayan insanlar olmamıza rağmen en temel kavramlarda dahi bir mutabakat sağlayamıyoruz. Kavramlarda bile bir uzlaşma olmayınca ise, hâliyle çoğu tartışmalar yeni anlaşmazlıklarla sonuçlanıyor.

Mevcut yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızla, insan kaynaklarımızla ülkemizin çok daha hızla gelişip büyümesi mümkün iken, sırf bu ayrışmalar ve kutuplaşmalardan dolayı kapasitemizin çok gerisinde ilerliyoruz.

Atalarımız ya da bizler, haddimizi aşan bir güce ulaşmak için büyük bir kibir ve hırs mı gösterdik acaba? Veya daha başka, adını koyamadığımız yanlışlar mı yaptık ki aynen Babil halkı gibi birbirimizin dilinden anlamaz, beraber iş yapamaz hâle geldik?

Diğer ülke ve halklarla olan ayrılıklarımız bir tarafa, kendi ülkemiz içinde o kadar farklılaşmalar yaşıyoruz ki, mütemadiyen yeni taraflar ve kutuplar üretiyoruz.

Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-dindar kutuplaşmaları artık eski tadını vermiyor olsa gerek, bunların altlarında yepyeni cephe başlıkları atılıyor.

Anlaşılan, şimdi de dindarların içinde yeni bir büyük ‘dil farklılaşması’ başlayacak; belirtiler onu gösteriyor.

Her kutuplaşma sürecindeki gibi yine herkes bir şeyler söylediği hâlde kimse birbirini anlamıyor ya da anlamaya çalışmıyor.

Özellikle sosyal medyada yaşanan ‘laf yarışları’nda, hep birlikte ülkemiz için en doğru olanı aramak yerine kimin sesi daha üstün gelecek, hangi taraf öteki tarafı susturacak, yer yer onun mücadelesine tanık oluyoruz.

Yazanların ve konuşanların neyi hangi argümanlarla söylediklerinden ziyade, son tahlilde hangi tarafta yer aldıklarına, kimi desteklediklerine daha büyük önemler atfediliyor.

Bunca çatışma ortamı bizi iki sonuçtan birine götürecek; ya Babil halkı gibi anlaşmazlıklar içinde dağılacağız, ya da gerçek anlamda demokrasinin ve özgürlüğün ne olduğunu bu şekilde, çatışa çatışa öğrenip uygulayacağız.

Ben her şeye rağmen ikinci ihtimali daha kuvvetli görmek istiyorum; yeter ki bu çarpışmalar sürecinde, önümüzdeki onyıllarda filizlenmesi muhtemel yeni ayrılık ve çatışma tohumları serpilmesin etrafa.