KUR’AN’A MIZRAK SAPLAMAK

Kur’an’ın bugünlerde seçim meydanlarında toplumu kutuplaştırmanın ve mezhep ayrımcılığının malzemesi olarak kullanıldığını, kendisinden olmayanı ve destek vermeyeni tahkir edip dışlamanın aracı olarak suistimal edildiğini görünce, Muaviye ile Amr b. As’ın “Hakem Olayı”ndaki ‘oyunları’ aklıma geldi…

Son yıllarda ülke geçmişinde görülmemiş bazı siyasi gelişmeler, Türkiye müslümanları için çok öğretici oldu; kendi yaşadığımız olayların tarihteki izdüşümlerini ayrı bir dikkatle okuduğumuz için, şimdi tarihin farklı ayrıntıları daha çok dikkat çekmeye başladı.

Yakın zamana dek muhafazakâr-dindarların önemli bir kısmı, hem tarihte hem de Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeleri, bir “iman ile küfür mücadelesi” veya başka bir ifadeyle, “mü’minler ile kâfirlerin çatışması” olarak ‘okuyorlardı’. Tarihte bu “mücadele” ile ilişkisi kurulamayan gelişmeler ikincil konulardı; bazılarının “hikmeti” anlaşılamadığı için üzerinde kafa yorulması da abes idi.

Bilhassa ‘içeriye dönük’ sorunların masaya yatırılması rahatsız ediciydi. Bunun öncelikli nedeni, tarihteki çoğu unsura bir şekilde ‘kutsallık’ zırhının giydirilmiş olmasıydı; Asr-ı Saadet kutsaldı, Sahabe kutsaldı, Osmanlı kutsaldı…

Böyle bir okuma, yani şimdiyi ve tarihi hep iman ile küfrün mücadelesi olarak görme yanlışı, başka bazı tarihî gerçekleri ya hiç görmeme hatasına yol açtı, ya da öğrenilmiş olsa bile yorumlanmamış, sorgulanmamış ve cevaplanmamış hâlde bıraktı.

O yüzden, İslam’ın ilk dört halifesinden üçünün, yani Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin katillerinin müslümanlar olduğu gerçeği ya bilinmez, ya da nedenleri üzerine kafa yorulmaz.

Sünni İslam’ın dört büyük fıkıh mezhebinden Hanefilik’in kurucusu Ebu Hanife, belli bir dönemden itibaren derslerinde Abbasilerin bazı tutumlarını eleştirdiği, ihtilalcilere destek olduğu ve son olarak da Abbasi halifesi Mansur’un kendisine sunduğu kadılık teklifini reddettiği için ömrünün son yıllarını Bağdat’ta hapishanede, işkence altında geçirmiştir. İslam’ın muhalefet anlayışı açısından bu olay üzerine düşünülmez.

Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel, Abbasi halifeleri Me’mun, Mu’tasım ve Vasik’in benimsediği ve baskı ile kabul ettirmeye çalıştığı “Kur’an’ın mahluk olduğu” fikrine karşı mücadele yürütmüş, devletin benimsediği resmi din anlayışı ve yorumu ile zıt düştüğü için başta hapis cezası olmak üzere çeşitli işkencelere ve mahrumiyetlere maruz bırakılmış, iki buçuk yıl civarında süren bu işkencelerden sonra serbest bırakıldıysa da hep gözaltında tutulmuştur; sonuçları tartışılmaz.

Hz. Ali ile Hz. Aişe’nin Cemel vakasında karşı karşıya gelmesi ve bu savaşta on bin civarında müslümanın ölmesi konuşulmaz, sorgulanmaz. Benzer şekilde, Hz. Ali ile Muaviye’nin Sıffin’de karşı karşıya gelmesinin sonucunda yetmiş bin civarında müslümanın ölmesi de, Sahabeye laf gelir ve bazı “kutsalların” sorgulanmasının kapısı açılır endişesiyle masaya yatırılmaz.

Bu gibi raflarda bekleyen gerçeklerden biri de, Muaviye’nin, yazının başında bahsettiğim din istismarı örneği. Sıffin vakasında savaşı kaybetmek üzere olduğunu anlayan Muaviye, savaşı durdurup hileyle zaman kazanmak ve Hz. Ali taraftarlarını kendi yanına/fikrine çekmek amacıyla mızraklarını Kur’an sayfalarına saplayıp havaya kaldırarak, “Kur’an’ın hakemliğine başvuralım” teklifinde bulunur; bu yolla dini ve Kur’an’ı siyasi oyunlarına alet eder.

Muaviye’nin yaptığına anlam veremeyip, “Bir müslüman Kur’an’ı kendi şahsi ve siyasi menfaati için nasıl istismar edebilir ki?” diyen ve ‘mecburen’ hikmet arayanlar için bugünlerde meydanlarda ‘kullanılan’ Kur’an, çaresiz bir şekilde elde sallanırken, tarihi daha iyi anlamak isteyenler için gayet net cevaplar sunuyor…

ÇOĞULCULUĞU HAZMEDEBİLMEK

Türkiye toplumu, içinde sayısız gruplar barındırdığı hâlde çoğulculuğu öğrenememiş, benimseyememiş ve hazmedememiş bir toplum. Hepimizin bildiği Alevi-Sünni ve Türk-Kürt ayrışmaları en öne çıkanlar olsa da, bütün diğer farklılıkların ve ayrışmaların yanında bunlar çok küçük kalır.

Solculuk sadece Devrimci Yol, Devrimci İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, gibi fraksiyonlardan ibaret olmadı; bunlardan başka, yasal olanı ve olmayanı ile, her biri farklı hedef ve metotlara sahip onlarca solcu ya da komünist parti ve örgüt var olageldi. Benzer şekilde, sağcılık da Ülkücülük ve Refah Partisi geleneğinden ibaret değil.

Farklı cemaat ve tarikat versiyonuyla dinî grupların toplam listesinin çıkarılması bile başlı başına bir çalışmayı gerektirir. Sadece Nurculuk on civarında gruba sahiptir, Nakşibendi tarikatının uzantıları da hakeza.

Bunların haricinde, birbirinden farklı düşünen Alevi dernekler, her biri ayrı bir yol haritasına sahip radikal dinî örgütler, Caferi örgütlenmeler, Hıristiyan cemaatler, etnik kimlik etrafında örgütlenmiş gruplar, ve hak arayışı gibi çeşitliamaçlarla oluşmuş seküler ve dinî sivil toplum örgütleri…

Dışarıdan bakıldığında gayet sade görülen, çeşitliliği pek sezilmeyen Türkiye’nin aslında insanın başını döndüren bir çeşitliliğe sahip olmasının nedenleri ayrıca tartışılmaya değer bir konu.

Benim dikkat çekmek istediğim soru ise şu: Bunca farklı düşünce ve yaklaşım biçimini barındıran bir ülke, neden çoğulculuk denen toplumsal uzlaşma noktasında buluşmaz?

Sadece İslami-Sünni gruplarda değil, sağından soluna, dinî olanından seküler olanına kadar çoğu grupta hâkim olan “tekfir” ya da “aforoz” geleneği ne zaman ve nasıl oluşmuştur?

Hakikatin tekelini elinde bulundurma iddiasının, ve kendisi gibi düşünmeyenlerin “batıl” yolda olduğunu, kendisinden ayrılanların da “hain”, “sapkın” ya da “bozulmuş” olduğunu iddia edebilme özgüveninin kaynağı nedir?

Kemalistler, ülkenin “asıl” sahiplerinin kendileri, yani laik ve Atatürkçü vatandaşlar olduğunu iddia edip bazı kesimleri ikincil vatandaş konumunda değerlendirirken, Türkçüler burasının bir Türk yurdu olduğunu savunarak Türk olmayanları ikincil bir statüde konumlandırabiliyorlar. İslamcılar, Türkiye’nin Osmanlı’dan beri bir İslam toprağı olduğundan hareketle müslüman olmayanları, hattâ Sünni olmayanları dahi ancak muti birer tebaa konumunda oldukları sürece makbul görüyorlar.

Devrimci sol örgütler için İslam, ya da genel olarak din, hitap ettikleri halkın bir gerçekliği olup saygı gösterilmesi ve hattâ belli bir seviyeye kadar hakkında malumat sahibi olunması gereken önemli bir kültürel unsur değildi. Aksine, iptidai olanı temsil ediyordu, ancak cahil insanların temayül edeceği bir sığınaktı. O hâlde yapılması gereken, halkın aydınlatılmasıydı; halk aydınlanınca zaten dini bırakacaktı. 12 Eylül sonrasındaki süreçte bu tutumda bir değişiklik oldu; kimi devrimciler Bonapartizm’den kurtulup dini en azından sosyal bir gerçeklik olarak kabul etseler de eski tutumlarının izleri hâlâ sürüyor.

İslami gruplar da benzer şekilde, kendi ahlak ve adalet anlayışlarının aslında sübjektif olduğu gerçeğinin farkında bile olmadan, arkalarına “Tanrısal” bir gücü almanın sarsılmaz özgüveniyle, ülkenin ve hakikatin gerçek sahipleri sıfatıyla, inançsızları ve seküler yaşam tarzını benimsemiş müslümanları ahlaksız, şuursuz ve acınacak bir hâlde gördüler. Onlara çoğulculuğun gerekliliğini öğreten süreç ne acıdır ki 28 Şubat olmuştu. AKP’nin ve tabanının ilk iki hükümet döneminde daha kucaklayıcı olmasında o sürecin etkisi büyüktü. Fakat son zamanlarda yeniden depreşen tekfir edici ve baskıcı İslamcı dil, o dönemdeki çoğulcu tutumun hazmedilmiş bir duruştan ziyade geçici bir ‘idare’ dönemi olduğunu gösteriyor.

Yegâne ve total sahiplik iddiaları hüküm sürdüğü, adalet ve temel insan hakları asgari müştereğinin sağlanmadığı bir hukuki düzen içerisinde, aktörler değişse bile iktidarda temsil gücü bulunmayanlar her zaman mağdur olmaya devam edecektir…