ÇOĞULCULUĞU HAZMEDEBİLMEK

Türkiye toplumu, içinde sayısız gruplar barındırdığı hâlde çoğulculuğu öğrenememiş, benimseyememiş ve hazmedememiş bir toplum. Hepimizin bildiği Alevi-Sünni ve Türk-Kürt ayrışmaları en öne çıkanlar olsa da, bütün diğer farklılıkların ve ayrışmaların yanında bunlar çok küçük kalır.

Solculuk sadece Devrimci Yol, Devrimci İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, gibi fraksiyonlardan ibaret olmadı; bunlardan başka, yasal olanı ve olmayanı ile, her biri farklı hedef ve metotlara sahip onlarca solcu ya da komünist parti ve örgüt var olageldi. Benzer şekilde, sağcılık da Ülkücülük ve Refah Partisi geleneğinden ibaret değil.

Farklı cemaat ve tarikat versiyonuyla dinî grupların toplam listesinin çıkarılması bile başlı başına bir çalışmayı gerektirir. Sadece Nurculuk on civarında gruba sahiptir, Nakşibendi tarikatının uzantıları da hakeza.

Bunların haricinde, birbirinden farklı düşünen Alevi dernekler, her biri ayrı bir yol haritasına sahip radikal dinî örgütler, Caferi örgütlenmeler, Hıristiyan cemaatler, etnik kimlik etrafında örgütlenmiş gruplar, ve hak arayışı gibi çeşitliamaçlarla oluşmuş seküler ve dinî sivil toplum örgütleri…

Dışarıdan bakıldığında gayet sade görülen, çeşitliliği pek sezilmeyen Türkiye’nin aslında insanın başını döndüren bir çeşitliliğe sahip olmasının nedenleri ayrıca tartışılmaya değer bir konu.

Benim dikkat çekmek istediğim soru ise şu: Bunca farklı düşünce ve yaklaşım biçimini barındıran bir ülke, neden çoğulculuk denen toplumsal uzlaşma noktasında buluşmaz?

Sadece İslami-Sünni gruplarda değil, sağından soluna, dinî olanından seküler olanına kadar çoğu grupta hâkim olan “tekfir” ya da “aforoz” geleneği ne zaman ve nasıl oluşmuştur?

Hakikatin tekelini elinde bulundurma iddiasının, ve kendisi gibi düşünmeyenlerin “batıl” yolda olduğunu, kendisinden ayrılanların da “hain”, “sapkın” ya da “bozulmuş” olduğunu iddia edebilme özgüveninin kaynağı nedir?

Kemalistler, ülkenin “asıl” sahiplerinin kendileri, yani laik ve Atatürkçü vatandaşlar olduğunu iddia edip bazı kesimleri ikincil vatandaş konumunda değerlendirirken, Türkçüler burasının bir Türk yurdu olduğunu savunarak Türk olmayanları ikincil bir statüde konumlandırabiliyorlar. İslamcılar, Türkiye’nin Osmanlı’dan beri bir İslam toprağı olduğundan hareketle müslüman olmayanları, hattâ Sünni olmayanları dahi ancak muti birer tebaa konumunda oldukları sürece makbul görüyorlar.

Devrimci sol örgütler için İslam, ya da genel olarak din, hitap ettikleri halkın bir gerçekliği olup saygı gösterilmesi ve hattâ belli bir seviyeye kadar hakkında malumat sahibi olunması gereken önemli bir kültürel unsur değildi. Aksine, iptidai olanı temsil ediyordu, ancak cahil insanların temayül edeceği bir sığınaktı. O hâlde yapılması gereken, halkın aydınlatılmasıydı; halk aydınlanınca zaten dini bırakacaktı. 12 Eylül sonrasındaki süreçte bu tutumda bir değişiklik oldu; kimi devrimciler Bonapartizm’den kurtulup dini en azından sosyal bir gerçeklik olarak kabul etseler de eski tutumlarının izleri hâlâ sürüyor.

İslami gruplar da benzer şekilde, kendi ahlak ve adalet anlayışlarının aslında sübjektif olduğu gerçeğinin farkında bile olmadan, arkalarına “Tanrısal” bir gücü almanın sarsılmaz özgüveniyle, ülkenin ve hakikatin gerçek sahipleri sıfatıyla, inançsızları ve seküler yaşam tarzını benimsemiş müslümanları ahlaksız, şuursuz ve acınacak bir hâlde gördüler. Onlara çoğulculuğun gerekliliğini öğreten süreç ne acıdır ki 28 Şubat olmuştu. AKP’nin ve tabanının ilk iki hükümet döneminde daha kucaklayıcı olmasında o sürecin etkisi büyüktü. Fakat son zamanlarda yeniden depreşen tekfir edici ve baskıcı İslamcı dil, o dönemdeki çoğulcu tutumun hazmedilmiş bir duruştan ziyade geçici bir ‘idare’ dönemi olduğunu gösteriyor.

Yegâne ve total sahiplik iddiaları hüküm sürdüğü, adalet ve temel insan hakları asgari müştereğinin sağlanmadığı bir hukuki düzen içerisinde, aktörler değişse bile iktidarda temsil gücü bulunmayanlar her zaman mağdur olmaya devam edecektir…

(Bu yazı, 30.04.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

Reklamlar

İSLAM DÜŞÜNCESİ ÇOĞULCU MU?

Dünyada müslümanları en çok öldürenler ve en çok baskı altına alıp zulmedenler, onlara tahammül edemeyen gayrimüslimler değil, yine diğer bazı müslümanlar. Bir İslami yorumu en nefretle ve hatta “tekfir” ederek eleştirenler, farklı bir İslami yorumu benimsemiş olanlar. Hâl böyle olunca, yani kendi dindaşına karşı kucağı fazla açılmayanlar, başka din ve ideolojilerin karşısında hepten katı, kilitli ve dışlayıcı oluyorlar.

Kendi içlerinde bunca tahammülsüzlüğün, çatışmanın ve savaşın hüküm sürdüğü müslüman coğrafyalardaki duruma bakınca akla şu soru geliyor: Acaba İslami düşünce, farklı yorum ve uygulamalara kapı açan esnek bir yapıya hiç sahip değil mi? Yani İslam düşüncesi çoğulcu bir düşünce sistemi olmaktan çok mu uzak?

Müslümanların uygulamalarına değil de İslam düşüncesinin temellerine bakılınca şaşırtıcı derecede bir çoğulculuğun, farklı yorumlara açık bir esnekliğin hâkim olduğu görülüyor.

İslam tarihindeki ve şu anda mevcut ‘fikhî ve itikadî mezheplerin’, ve her biri ayrı bir prensipler listesini benimsemiş ‘tarikatların ve cemaatlerin’ varlığı, çoğulculuğun son derece ‘doğal’ olduğunu ve müslümanların da bu doğallığı tecrübe ettiklerinin en açık örneği.

Kur’an’ın daha iyi anlaşılıp yorumlanması, başka bir ifadeyle “Allah’ın muradı”nın ortaya çıkarılması amacıyla yazılmış olan yüzlerce ciltlik ‘Tefsir’ külliyatının varlığı ve bu tefsirlerdeki yorumlar arasındaki farklılıkların çokluğu, ayrıca önemli bir örnek.

Özellikle klasik tefsirciler yorumlarındaki öznelliğin farkında olmalılar ki, herhangi bir ayetle ilgili yorum yaptıkları zaman sonuna, “Allah en çok bilendir” anlamında “Allahu a‘lem” ifadesini eklerler.

Tefsir metodolojisi” bilimi, ayetleri açıklık ve kapalılık derecelerine göre sınıflandırarak toplamda sekiz ayrı kategori tespit eder: Zâhir, nas, müfesser, muhkem, hafi, müşkil, mücmel, ve müteşabih. Bu sekiz kategorinin biri haricinde diğerlerinin hepsi de farklı derecelerde yorum çeşitliliğine açık olarak kabul edilir.

İçtihat”, İslam düşüncesinin en hayati ögesi. Çoğunluk tarafından dinin ana kaynakları olarak Kur’an ve Sünnet gösterilse de, bu kaynakların anlaşılıp yorumlanması, bunun yanı sıra, kaynaklarda söz edilmeyen konularla ilgili tutum ve hükümlerin ne olacağı ile ilgili fikirlerin oluşturulması çabasına içtihat deniliyor.

İçtihatta bulunmak, diğer bir ifadeyle fikir özgürlüğü, genelde dindarların zannettiğinin tersine, İslam düşüncesinde teşvik edilen bir eylem. Hz. Muhammed, ‘şahsi akıl yürütme’yi teşvik ederken hata yapmaktan korkulmamasını salık verir, hatta hata yapana bile mükâfat verileceğini vaat eder: “İçtihat edip isabet eden iki ecir, hata eden bir ecir alır.

Kişisel yorumlar ve akıl yürütmeler teşvik edildiği gibi, bunun sonucunda ortaya çıkacak olan görüş farklılıkları ya da çeşitliliği de olumsuz değil, olumlu birer gelişme olarak sunulur: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.

Bu çeşitlilik ‘Kelam’ ve ‘Tasavvuf’ alanlarında da görülür. Örneğin bir kutsi hadiste Allah, “Ben kulumun zannı üzereyim; beni nasıl bilirse öyle muamele ederim” diyerek ‘ahiret’ ve ‘hesap’ kavramlarını, insanların öznel anlayış ve yorum çeşitliğine ‘cömert’ bir şekilde açar.

Tasavvufçular arasında yaygın olan, “Allah’a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısıncadır” deyişi de, farklı meşreplerin varlığını baştan kabul ederek, tasavvufun yalnızca bir ya da birkaç anlayış ve prensipler grubuna indirgenemeyeceğini ima eder.

Son olarak, Kur’an ve Sünnet’te yer alan bir ifadeye, o ifadenin taşıdığı muhtemel anlamlardan birini tercih edip yüklemek şeklinde tanımlanan “te’vil” kavramı çoğulcu düşünce yapısının çok önemli bir başka örneği. İfadelerin potansiyel anlam sayısı ile insanların yorumlama biçimlerinin oluşturduğu çeşitlilik, farklı düşüncelerin dışlanmasının ve o düşünceleri benimseyenlerin İslam dışı ilan edilmesinin de (tekfir) önünü kapatır. Zira ilkeye göre “Te’vilin olduğu yerde tekfir olmaz”.

Şimdi, böyle bir dinin müntesipleri nasıl oluyor da, bırakalım başka dinden ve mezhepten olanı, çok küçük ayrıntılarda bile kendisinden farklı düşüneni rahatlıkla dışlayabiliyor, hatta ‘kâfir’, ‘münafık’, ya da ‘hain’ ilan edebiliyor? Mesele bu sorunun cevabını bulmakta…

(Bu yazı, 12.02.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)