Fransa’nın sembolleri

(Fatih Yetim)

Mavi! Beyaz! Kırmızı!… Tribün tezahüratlarına pek uygun olmasa da Fransız bayrağının renklerini oluşturan bu üçlemenin bir manası ve bir hikâyesi olmalı şüphesiz. Bu arada Fransa’da elinize geçen herhangi bir resmi evraka dikkatli bakarsanız bu üç rengin ortasında Frikya bonesi taşıyan bir kadın büstü daha göreceksiniz, altında her resmi kurumun girişini süsleyen “Liberté, Égalité, Fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sloganıyla birlikte meşhur Marianne figürü. Resmi belgelerdeki tek kadın figürü o değil elbette. Başında güneş tacı bulunan ve resmi devlet mührü olarak kullanılan Cérès’i hukuki belgelerde rahatça görmek mümkün. Eğer Fransa’da yaşıyorsanız, ertelediğiniz borçlarınızdan dolayı size gönderilen “huissier” (icra) mektuplarından birine bakmanız yeterli. Diğer bir bayan şöhret ise daha çok Fransa’da basılan metal paralarda kendine yer bulan “ekin eken abla” figürü: La Semeuse.

Peki, Fransa milli takımı formalarında gördüğümüz, aynı zamanda Fransa Futbol Federasyonu’nun da sembolü olan şu meşhur kümes hayvanı, horoza ne demeli; Fransızlarla nasıl bir tarihi bağı var acaba? Ya da her köşe başı karşımıza çıkan anıt mezarları süsleyen, iki yatay bir dikey çizgiden oluşan Lorraine Haçı neyi ifade eder?

Soldan sağa mavi, beyaz, kırmızı renklere sahip Fransa bayrağı 1789’da Devrimci Fransa’nın bayrağı olarak tasarlanmıştır. Napoléon döneminde de bu özelliğini koruyan üç renkli bayrak 1814’de Fransa’nın krallığa tekrar dönmesiyle yerini asıl kraliyet ve Katolik bayrağı olan beyaz renkli bayrağa bıraktı.  Fransa bu saf beyaz bayrağı 1830 devrimine kadar kullandı. Haddizatında bugünkü bayrağın barındırdığı üç rengi açıklayan bazı tarihçiler beyaz rengin kraliyeti temsil ettiğini iddia ederler. Cumhuriyetçilere göre ise beyaz eşitliğin renginden başka bir şey değildir. Aynı şekilde, kendisine özgürlük manası verilen mavi rengin ise aristokrasiyi temsil ettiği dedikoduları dolanır dilden dile. Rengini kandan alan kırmızıya gelince, kardeşliğin sembolü olduğu malum. Anlaşıldığı üzere, bu üç renk Fransa’nın sloganı olan özgürlük, eşitlik ve kardeşliği temsil ediyor.

Devrim; monarşiyi, armalarını, zambak çiçekli amblemlerini reddetmiş olduğundan yerine bir şeyler konması gerekiyordu. 1792’de, Fransızlar için asırlardır özgürlüğün sembolü olan Frikya bonesi devlet mührü olarak kullanılmaya başlandı. Fransız ressam Eugène Delacroix’nın Devrim’i temsil eden meşhur tablosu “la liberté guidant le people” (halka yol gösteren özgürlük) de halka yol gösterdiği iddia edilen “özgürlüğün” Frikya boneli bir kadın olduğunu görebilirsiniz. Diğer yandan, Marianne ismi ve figürü 1830’larda kurulan gizli bir sol örgütle meşhur olmuş, devrimin ve cumhuriyetin en önemli figürlerinden birine dönüşmüştür. Devlet mühürlerinde ise Frikya bonesinin yerini güneş tacı almıştır. Fransız heykeltıraş Bartholdi’nin eseri olan New York’taki Amerikan özgürlük anıtı da aynı güneş tacına sahiptir. Kısacası, Marianne hep kalmış ancak saçının aksesuarlarını değiştirmekle yetinmiştir. Kadın figürlerinin yaygınlığı Fransa Cumhuriyeti’nin kadın olarak temsil edilmesinden kaynaklanır. Bu temsilin diğer iz düşümlerini meydanları süsleyen heykellerde görebilirsiniz.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman ordularına karşı direniş mücadelesi veren Fransızların kendilerine sembol olarak seçtikleri Lorraine Haçı, Vichy hükümeti döneminde (1940-44) Fransa bayrağının ortasına konularak Fransızların üstünlüğü simgelenmeye çalışılmıştır. 1958-59 yıllarına gelindiğinde, Lorraine Haçı cumhurbaşkanlığında en yüksek düzeyli memurlara verilmeye başlanmış ve ilk taşıyan kişi de General de Gaulle olmuştur. General de Gaulle, Elysée Sarayına çıkışını simgeleyen madalyanın üzerindeki cumhuriyetin temsilcisi kadın figürünü (Marienne) kaldırıp yerine Lorraine Haçı’nı koymuştur.

Horozun bir Fransız sembolü olarak kullanılması ise Marianne’dan daha eskiye dayanır. Sebebi, bazılarının hakaretamiz dediği gibi “ayakları çöplükteyken ötebilen tek hayvan olması” değildir şüphesiz.  Horoz, Hıristiyanlıkta açıkgözlülüğün sembolüdür aslında. Latincedeki Galya (Fransa coğrafyasının eski adı) ve horozun yazılışlarındaki benzerlik (Gallus – gallicus) bu kümes hayvanını popüler kültür içinde Fransızlaştırmıştır (Denizlililer alınmasın lütfen). Hatta Fransız tarihçi Maurice Agulhon’a göre “horozun gururlu, mücadeleci özelliği ve erdemleri ile herkes tarafından bilinen Fransızlara ait erdemler benzeşmektedir.” Ancak Fransızlar monarşi döneminde kullanılan kartal ve aslan figürleri karşısında basit bir kümes hayvanı olan horozu devletin resmi siyasi haysiyeti bakımından arka planda tutmaya özen göstermişlerdir. Tarihte askeri anıtlarda dahi kullanılan horoz figürü, günümüzde daha çok sportif alanlarda bir sembol olarak kullanılır.

Mustafa

(Can Dündar’ın hazırladığı Mustafa isimli belgeselden derlenmiştir. EÇ)

“Elime büyük yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda istenilen devrimi, bir anda, bir darbeyle uygulayabileceğimi sanıyorum. Zira ben, başkaları gibi, bu işin halkın anlayışını yavaş yavaş alıştırmak suretiyle yapılacağını kabul etmiyorum. Buna ruhum isyan ediyor! Ben bu kadar yıl eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğümü elde etmek için hayatımı, yıllarımı harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi düzeyime çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.” (7 Temmuz 1918)

İşgal kuvvetleri ve Babıâli yakalanması için emirler yağdırırken, o, yanında bir avuç adamla, kendi deyimiyle “Bir elinde tabanca diğer elinde darağacı,” yeni bir devlet kurmaya, Ankara’ya gidiyordu. Programı kafasındaydı. Mazhar Müfit’e beş aşamada yapacaklarını anlatıp defterine kaydettirmişti: Hükümet şekli cumhuriyet olacak, padişah için gereken yapılacak, örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek. Mazhar Müfit’e,  “bu defteri kimseye gösterme” demişti. Buna henüz yanındakiler bile hazır değildi. (1919)

Bir şey yapmalı, sıkıştığı kıskaçtan kurtulmalı, bu krizden bir fırsat yaratmalıydı. İşte o noktada, şeyhülislamın kendisine yönelttiği “dinsiz” suçlamasını geri çevirmeye karar verdi. Meclisin açılısını 22 Nisan’dan, Cumaya gelen 23 Nisan’a kaydırdı. Meclisin, “Allah’ın lütfuyla Cuma günü açılacağını, saltanat ve hilafetin kurtarılması için görev yapacağını” vilayetlere bildirdi. “Açılıştan önce Hacı Bayram’da namaz kılınarak, Kur’an ve namazın nurlarından feyiz alınacaktır” dedi. Namazdan sonra Sakal-ı Şerif’le meclise yürünecek, kapıda kurban kesilip dua edilecek, minarelerden sala verilecek, vilayette hatim indirilecekti. Öyle de oldu; meclis dualarla açıldı. Mustafa Kemal başkan seçildi. Daha bir ay önce, Osmanlı Devleti’nin 700 senelik hayatının sona erdiğini duyuran adam, şimdi saltanat ve hilafeti kurtarmak için yola çıktıklarını açıklıyordu. 7 yıl sonra bu genelgesini, o günün duygu ve düşüncelerine ne kadar uymak zorunda kalındığını gösteren bir belge olarak sunacaktı. O gün dayanmak zorunda kaldığı güçlerle yarın hesaplaşacaktı!

İzmit’te gazetecilerle sabaha kadar süren sohbetlerde samimi konuştu. Konuşulanların şimdilik gizli tutulmasını istedi. Orada, başkentin Ankara olabileceğini, hilafetin baş belası olduğunu, Kürtlere anayasada yerel özerklik verildiğini söyledi. Kürtlük adına ayrı bir sınır çizmek, Türkiye’yi mahvetmek olur dedi.

İzmir’de evlendiklerinde Latife Hanım 23, kendisi 42 yaşındaydı.

3 yıla yakın süren ve geride birçok söylenti bırakan sancılı evliliğin ardından, “En büyük hatalarımdan biri evlenmekti” diyecekti. “Ordular idare ettim; ama bir kadını idare edemedim.”

Gazi, hemen kafasındaki programı ardı ardına attığı radikal adımlarla uygulamaya başladı. Ankara başkent ilan edilerek imparatorluk tamamen tasfiye edildi. 600 yıllık saltanatın ardından hilafet de lağvedildi. Medreselere kilit vuruldu. Eğitim laikleştirildi. Çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı işte!

Eski silah arkadaşları Rauf, Adnan, Ali Fuat ve Refet, savaşı birlikte kazandıkları halde bu reformların kendilerine danışılmadan yapılmasından rahatsız olup, Kazım Karabekir başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular ve muhalefete geçtiler. Ama tek muhalif onlar değildi. 1925 kışında doğuda Şeyh Sait isyanı patladı. İsyan 3 ayda bastırıldı, önderleri idam edildi. Muhalefet partisi kapatıldı. Takrir-i Sükûn kanunuyla muhalefet hepten susturuldu. Bütün güç Gazi’nin elinde toplanmıştı. Artık en sembolik, en cesur adımını atmanın zamanıydı. Mareşal üniformasını giyip, o dönemde taassubun en güçlü olduğu yerlerden olan Kastamonu’ya gitti ve Anadolu’da dinsizliğin simgesi sayılan şapkayı tanıttı. “Bunu giyin! Kadınlar da cihana yüzlerini göstersinler!” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamayacağını söyledi. 15 yıl önce ancak Osmanlı sınırlarını geçince başına takabildiği melonu kendi ülkesinde iftiharla giyecekti artık.

Kastamonu dönüşü Mazhar Müfit’i görünce ona 1919’da Ankara’ya gelirken yazdırdığı beş maddelik programı hatırlattı: “Azizim, notlarınıza bakıyor musunuz? Kaçıncı maddedeyiz?” dedi. Yola çıkarken kafasında tasarladığı devrimi altı yıl içinde büyük oranda gerçekleştirmişti. Ama bitmemişti! Dini toplumsal hayatta etkisizleştiren, Türkiye’yi Batı’yla bütünleştiren adımlar peş peşe geldi. İslami düşüncenin üretilip yeni kuşaklara devredildiği asırlık tekkeler ve zaviyeler bir günde kapatıldı. Saat ve takvim Batı’ya uyduruldu. Dönemin en gelişmiş medeni kanunu İsviçre’den alınarak kadınlara erkeklerle eşit haklar verildi ve o dönemde Gazi, Harbiye’den beri taşıdığı bıyığına veda etti.

1926 yazında İzmir’de Gazi’ye yönelik hazırlanan bir suikast bir dönemin sonunu getirdi. Milli mücadelenin kahramanları, Gazi’nin en yakınları Ali Fuat, Refet, Adnan, Rauf, Kazım Karabekir, suikast davasında sanıktılar. Silah arkadaşı Kazım’ı kurtarmayı deneyen İsmet Paşa bile tutuklanmanın esiğinden döndü. Gazi son anda paşaları affetti. Geri kalanlar ya idam edildi, ya da hapsedildi. Bir dönem yine darağaçlarıyla kapanmış, muhaliflerin kökü kazınmış, eski dostların yolları ayrılmış, devrim bir kez daha evlatlarını yemişti.

İstanbul’a giderken, orada toplanan kalabalık hakkında şöyle dedi: “(Kalbimde) heyecan yok; çünkü çok iyi biliyorum ki gün gelir bu kalabalık bizi linç etmek için de böyle toplanır.”

O dönem, Mussolini’nin heykeltıraşı Kanonika Türkiye’ye davet edildi. Gazi’nin büyük heykellerini yapması istendi.

Gazi muhalefeti silmiş, ülkedeki yegâne gücün kendisinde olduğunu göstermişti. Simdi otoritesini yerleştirme, devrimini pekiştirme, varlığını herkese hissettirme zamanıydı. Her yerden görünebilen kutsal bir varlık, otoritesi mutlak bir şef haline geliyordu. Artık söylediği kanundu. Gazete sütunları ona övgülerle doluydu. Mecliste muhalifi yoktu. Tek şefli, tek partili bu rejim, Avrupa basınına göre bir dikta rejimiydi.

Okullarda okutulsun diye kaleme aldığı Medeni Bilgiler notlarında, Türklerin, İslamiyet’i kabul etmeden önce de büyük bir millet olduğunu hatırlattı. İslamiyet’in, Türkleri diğer Müslümanlarla birleştirmediği gibi, tersine, Türklerin milli bağlarını gevşettiğini, milli hislerini uyuşturduğunu yazdı: “İlkel insanların, tabiatın her türlüsünden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirinden korktuklarını biliyoruz. İlkel insan kümelerinde ata korkusu ve büyük kabilelerde onun yerine geçen Allah korkusu, insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar cemaati Allah namına idare ederler. Bireyin hakkı, hürriyeti söz konusu değildir. İnsan fikri inkişafta ilerledikçe tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça, tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı. Bundan sonra bireyle hükümdar ve devlet arasında hak davası ve hak mücadelesi başladı.”

1929’da Cumhuriyet Gazetesi tarafından düzenlenen ilk güzellik yarışması muhtemelen Gazi’nin fikriydi.

On yılda bambaşka bir Türkiye doğmuştu. Gazi, (…) bir dönem taviz olarak anayasaya koymak zorunda kaldığı “Devletin dini İslam’dır” ifadesini de kaldırarak dini devlet işlerinden tamamen tasfiye etmiş, şahsi ibadete indirmişti. Kadınlara yasal eşitlik sağlamış, başlarını açıp eğitime çağırmıştı.

Avrupa’da yüzyıllara yayılan değişimi on yıla sığdırmıştı.

Sofra görevlilerinin anılarına göre, öğleden sonra kalkıyor, kalkar kalkmaz sigaraya başlıyor, günde üç paket sigara, on beş fincan kahve içiyor, sofrada bir büyük rakı bitiriyordu.

“Bizim devlet idaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” Son meclis konuşmasını bu sözlerle bitirdi. Son mesajı, en büyük zaferiydi belki de: İktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmek!

Halamın romanı niçin yazılmadı?

(Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, Ötüken, s. 141-6)

Rahmetli halam –piyano çalmak bir yana- , ömründe piyano görmemişti. Yunus Emre’den başka şair tanımamış, Kur’an-ı Kerim ve Evrâd-ı Bahaiyye’den başka kitabı iki gün üst üste eline almamış, “Kâbe’nin yolları” kabilinden ilâhilerden gayri musiki teganni etmemiş ve kocasına karşı asla sesini yükseltmemişti. Sokağa çıktığında giydiği koyu vişne çürüğü döğme ipekli çarşafı en az kırk sene kullanmış, sonra da yorgan üzerine döşemişti. Sinemayı hiç tanımamış, nadiren eline geçen gazete sayfalarını mutfak raflarına sermek için kullanmış, hayatında bir gün olsun “ne olacak bu memleketin hali” diye tasalanmamıştı. Gençliğinde kırmızı krepon kağıtları ıslatarak allık niyetine yanaklarına sürdüğünü anlatmıştı bir gün; ve ara sıra zaten kudretten sürmeli gözlerine “sünnettir” kavliyle Kâbe sürmesi çeker ve o anlarda olağanüstü güzelleşirdi.

Ömrü boyunca beş vakte kattığı  “teheccüd”lerde, “işrak”larda, “kuşluk”larda, “duha”larda ve “salât-ı evvâbin”lerde döktüğü gözyaşları –moda tabirle- asla hayata geçmedi: Halam Kâbe yollarına yüz süremeden öldü.

Hiç çocuğu olmadı.

Roman ki ifşâdır elbette…

Romancılarımız yıllar boyunca bize, Meşrutiyet devrinin Art Nuveau stili konaklarında mukim, alafranga temayüllerle meşbû paşa hanımlarından başlayıp, “uzun soluklu” bunalımlar içinde bunaldıkça bunalan feministlere kadar uzanan geniş yelpaze içinde Türk kadınından prototip örnekler sundular. Devlet Ana’dan Huzur’a, Yılanların Öcü’nden Sinekli Bakkal’a, Or’da Kimse Var mı dizisinden Fatih Harbiye’ye, Dersaadet’te Sabah Ezanları’ndan Hıçkırık’a kadar  onca kurgulanmış hayat içinde iyi tasvir edilmiş kadınlar vardı. Hepsi de roman içinde yüklendikleri göreve uygun olarak derinliğine tahlil edilmiş ve ön plana çıkarılmışlardı. Şimdi yıllar sonra Türk romanlarında boy gösteren kadın portrelerine göz gezdirirken, kendimce çok mühim bulduğum bir eksikliğin farkına varıyorum: Annelerimiz, ninelerimiz, teyzelerimiz orada yoklar. Belki roman tekniğinin dayattığı bir ihmal: Mâlum ya, her sanat eseri gibi roman da tasannu’ eseridir. Hayatın kendisi değildir. Ayrıntılar, önemli-önemsiz tasnifine tabi tutulmaksızın hayatın içinde yer alırlar ama sanatkâr, olanların büyük kısmını ihmal etmek, çok küçük bir cüzünü ise abartmak zorundadır. Bu zaruri seçim esnasında, farzımuhal sevgili halacığımın kaale alınmayacak kadar etkisiz görünen elemanlardan sayılması beni hüzünlendirdi.

Edebî geleneğimizin burjuva icadı romandan ziyade, şark usûlü tahkiyeye dayanmasından mıdır; halam ve benzerleri Türk romanlarında kendilerine doğru-dürüst bir yer bulamamışlardır? Onların romancıya malzeme teşkil edebilecek dramları (yerli tabirle “hicranları”) mı eksikti? Yoksa gündelik hayata bir cismin gölgesi kadar dahi olsun müdahale etmekten çektirilmiş, silik ve bastırılmış hayalî şahsiyetler mi idiler?

Cemil Meriç, “Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir mânevi iklim, daha geveze bir toplum” tesbitinde haklı. Halalarımızın nesli, “âlâmını kalbinde tutup kimseye açma/ zirâ elemin zikri de başka elemdir” düstûrunca davranmayı ahlak edinmiş bir insan topluluğuydu. Elemin zikri yeni elemler tevlid ediyorsa onu bayrak gibi sallayarak gevezelik etmenin ne âlemi vardı?

Onlar, evlatlarının, torunlarının ve yeğenlerinin ancak batılı bir atmosfer içinde yaşayabildiğini fark edip, neslen münkariz hale gelinceye değin ihtiyar edilmiş bir şâhâne sükûtu sürdüren son Osmanlı kadınları idiler (Buracıkta çaçaronluğu, dilbazlığı ve saldırganlığı “Osmanlı kadını” imajıyla aynileştiren bir kapsamı murad etmediğim bilinmelidir). Bizim tam anlayamadığımız farklı boyutların insanlarıydılar. Türk romanı, istese de onları ihatâ edemezdi.

Roman dünyasına uzak kalan bu nesil, elbette ilim adamlarının dikkatini de çekmeyecektir; neyse ki sanat, “olan”ı biteviye düzlemiyle aktarıp kendini tahdit etmemiştir; o “olması gereken”i de didikleyerek hayatı güzelleştirir. Onlar, kayıtlara geçmeyen bir münkariz nesildir. Yazılı vesikalar (tarih ve edebiyat yazıcıları), onlar karşısında ne kadar ketumsa, onlar da kayda geçmek hususunda bir o kadar ilgisiz ve isteksiz kalmayı başarabilmişlerdi.

Onların hikâyesi, bizim gibi geveze ve alafrangalaşmış nesillerin kulağına kadar düşmediği için roman düzleminin uzağında, dışında ve üstünde kalmıştır; eskazâ böyle bir roman yazılsa bile büyük ihtimal biz onda bir lezzet bulamaz ve batılı dikkatlerimizin kolaylıkla takılabileceği başka objeler arardık.

Mahrem sevgisizliklerin yazılmamış romanları

Şüphesiz onlar da âşık olurlar, erkeklerini hiçbir zaman söze dökülmeyen kelimelerle severler ya da sevgisizliklerini mahrem bir hastalık gibi yüreklerinin kuytuluklarında bir ömür boyu gizlerlerdi. Her hayatta bir nehir romanı sürükleyecek kadar trajik örgüler yumağıyla sarmaş-dolaş yaşamalarına rağmen fıtrî –yani öğretilmemiş- bir insiyakle kendilerini ifade etmeyi reddettiler ve sırf bu yüzden ne kadar kahraman oldukları hiç bilinmedi. Bu memleketin çehresini görünmeyen çizgilerle inşâ ederken, gün gelip hikâyesiz kalacaklarını düşünmediler bile. Eğer bu yazı, anneler gününde çiğneye çiğneye çürütülmüş beylik ifadelerin tuzağına düşerse, biliniz ki bunun tek sebebi, onların kendilerini ifade etmekte gösterdikleri o muhteşem mahviyetkârlıktır.

Ne kadar saf bakışları vardı, hatırlıyor musunuz? Gözlerinde, mahrem sevgisizliklerden gayrı ruhun bütün cidarını görmek mümkündü ve kalpleri ne kadar temiz, ne kadar berraktı. Bir kadının bütün dünyasını, evinin -bugünkü ölçülere göre hayli sefil kalan- duvarları arasında kurması, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.

Modern zaman telakkileri ile “uzun soluklu bunalım”larda hafakanlar geçiren yeni feminist nesli anlıyorum; bu tablodan hiç de hazetmeyeceklerdir. Çocuk yaşlarında evlenip bir ömür boyunca serkeş, sarhoş, huysuz, vehimli, hastalıklı (ve belki çirkin) bir kocaya itaati, ibadetle bir tutup “bu benim kaderim” avuntusuyla vakf-ı ömür eyleyen o kadınların anlaşılmaz tahammül kudretlerine ben de isyan etmekten nefsimi alıkoyamıyorum. Hayatın baharında dullar zümresine iltihak edip, rahmetli kocasının ağzından ömür billah “seni seviyorum” sözünü bile işitmediği halde, “rahmetli”nin sevgi kırıntılarıyla düşürdüğü bir bakışını hafızasına berkitip, mezara kadar onunla mütesellî olan ruh hâletine ben de yabancıyım. Fukaralığın, şimdiki refah ölçüleriyle akıl almaz boyutlarda gezindiği yokluk ve kıtlık devirlerinde, kocası, evladı ve misafiri için zaten sefaletin son raddelerine dayanmış öğününü daraltmaya âmâde bir nefsi anlamak ne kadar zordur.

Sözüm meclis harici…

Peki, nedir bu: Yazar, gündelik hayatta yaşayan son örneklerini hayal-meyal seçebildiğimiz bir nesl-i münkarizden bahsederek, satır aralarında modern hanımların şuuraltlarına, “ beylerinize karşı mûti ve hürmetkâr olunuz; elinizde tencerelerle miting meydanlarına dökülüp ‘açız açız!’ diye bağırarak esasen üstün mevkiinizi zelîl kılmayınız; ‘uzun soluklu’ bunalımlara düşüp feminist retoriklerle maçoların sizi sarakaya almasına fırsat vermeyiniz, bilakis Enderûnî Vâsıf’ın pendi mûcibince, ‘tek dur küçükten evde oturmaklığa alış/ olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol’ ” demeğe mi getirmektedir?

Hâşâ ve kellâ! Yazar, “alçağa akar sular/ pây-ı hûma düş mest ol” beyti fehvasınca suların tersine akmayacağını bilmektedir. Bir aile reisinin evinde, kendini dünyanın en önemli adamı hissettiği, ayaklarına pirinç ibriklerle ılık sular dökülüp kenarı dantelli keten peşkirlerle kurulandığı devirlerden bir devr-i saadet, artık proleteryanın diktatoryası kadar saded harici ve muhal bir ihtimalden ibaret kalmıştır; “vâ esefâ”dır!

İşte aralarında annelerimizin, halalarımızın, ninelerimizin bulunduğu o son kuşağın öncüleri, Türkiye’nin sosyal tarihini, kendi ekseni etrafında birleştiren bir omurga vazifesi görerek tarihe veda ediyorlar. Onlar evlatlarını hiç anlayamayacak kadar bahtiyar gidiyorlar; biz, onları asla anlayamayacak kadar talihsiz kuşakların temsilcileriyiz. İki boyutlu bir evren, dört boyutun tedirgin, huzursuz, kalleş ve parçalanmış dünyasını terk ediyor.

Elde var ızdırap.

Hezar gıbta…

Günışığının, kırmızı  sardunya topları ve pembe gülsuyu şişelerinin dokusundan sızarak güç bela loşluklar düşürebildiği sade odalarda eski zaman kadınları, sık ağızlı-gümüş zarflı fildişi taraklarda afif zamanların birbirine benzer saatlerini seyreltirlerdi.

Ve ne kadar güzeldiler.