REHABİLİTASYON ARACI OLARAK TARİH

Muhafazakâr- dindarların zihninde ‘ideal bir geçmiş’ vardır, bilhassa Osmanlı sözkonusu olduğunda. Bu ideale göre, geçmişte yalnızca müslüman ve gayrimüslim diye iki grup vardır. Kamusal ortamlarda kurallar İslam’a göre belirlenmektedir. Bu kurallara uymak istemeyen insanlar eğer müslümanlar ise çeşitli şekillerde cezalandırılıp kontrol altına alınır, gayrimüslimler ise başka mahallelere gönderilir, İslam’a uymayan pratiklerini kendi mahallelerinde yaparlar.

Kısacası, böyle bir toplumda dindar müslümanların ‘kafaları rahattır’; İslami değer ve pratikleri hayata geçirmeleri konusunda önlerinde hiçbir harici engel yoktur. Ne başı açık bir kadına, ne içki içen herhangi bir insana rastlanır; rüşvet ve farklı türleriyle ahlaksızlıklar hiç olmamış gibi düşünülür!

Bu ‘iyimser’ geçmiş tasavvurunun doğruluğu ve yanlışlığı bir tarafa, içimizde bugün de hâlâ topluma o şekilde ikili bir sınıflandırma ile (Müslüman- gayrimüslim) bakan ve o “ideal” toplumsal şartların gerçekleşebileceğini düşünen, hattâ bunu talep eden müslümanlar var.

Gerçekçi olmayan bu tasavvura öylesine inanıyorlar ki, kendileri gibi düşünüp yaşayan kişileri, yani çoğunlukla benim “muhafazakâr- dindar” olarak tanımladıklarımı, rahatlıkla “müslüman” diye isimlendirebiliyorlar. Bunun aslında diğer düşünce ve yaşam tarzlarını basbayağı “tekfir” etmek, yani onların ‘müslüman olmadıklarını’ iddia etmek anlamına geldiğini bazen fark etmiyorlar bile.

Çeşitli tartışmalar içinde, kendileri gibi olan diğer insanlar hakkında konuşurken ‘dindar’ yerine ‘müslüman’ sıfatını kullandıklarında, “Peki laikçi/ sekülarist olanlar da aynı zamanda müslüman olamazlar mı” diye sorduğunuzda, bazen ifadelerini tekrar değiştirme ihtiyacı hissediyorlar, bazen de gerçekten öyle bir iddiayı taşıdıklarını gösteriyorlar.

Bu daraltıcı ve dışlayıcı anlayışı benimseyip söylemlerine de bu şekilde yansıtanlar, her şeyden önce değişen siyasi ve ekonomik, ve dolayısıyla da toplumsal ve kültürel şartları pek gözönünde bulundurmuyorlar. Hâlbuki müslümanlığın tek tip bir tanımı yapılamadığı gibi dindarlığın da tek tanımı yok, İslami yaşam tarzının da…

Örneğin, Osmanlı’daki gibi bir mahalle sistemine dönmeye çalışarak dindarların ikamet ettiği bir mahalle kurmak istediğinizde tercihlerinizi neye göre yapacaksınız? Kadınlarda ölçü başörtüsü olacak ise, başörtülü ama namaz kılmayan bir kadını, ya da, başörtüsünün farz olmadığını düşünen ve bununla birlikte namazını kılıp orucunu da tutan bir kadını hangi kategoride değerlendireceksiniz?

Kendisini müslüman ya da dindar kabul etmek gibi sübjektif ve değişken bir hissi hangi araçlarla ve nasıl ölçeceksiniz? Erkeklerde kıyafet gibi görünür bir ölçü olmadığına göre, namazlarını ya da içki içip içmediklerini mi takip edeceksiniz?

Müslüman sıfatını kendi dindarlık tanımına, dindarlığı da kendi benimsediği geleneksel ve ‘görünürlüğü ağır basan’ yaşam tarzına indirgeyen böylesi bir tek tipçi ve totaliter ‘pratiğin’ günümüzde pek bir gerçekliği yok artık. Ama söylem ve sosyal ilişkiler alanlarında kendisini hâlâ capcanlı hissettiriyor.

Gelenek ile dini, kültür ile din pratiğini, inanç ile siyasi görüşü birbirine karıştıranlar, farklı renkler ve yorumlardan da haberdar olmadıkları için daha en başta isimlendirmede büyük yanlışlar yapıyorlar. Öyle olunca da belli bazı siyasi partilere oy verip vermemek dahi ‘müslümanlık’ için ölçü oluyor, din de bu arada istismara son derece açık bir araç hâline geliyor…

Tarihe çoğunlukla bir rehabilitasyon aracı olarak baktığı için ‘geçmişi’, globalleşmiş bir dünyada bile kendi içine kapalı yaşadığı için de ‘bugünü’ doğru okuyamayan müslüman zihninin maluliyet örneklerinden ve onun sonuçlarından yalnızca biridir bu.

Artık bu iki zaman alanını sosyal-psikolojik sorunlarımızdan arınmış hâlde okumak gerekiyor; aksi hâlde her yeni konuya hayaller ve reflekslerle tepki vermekten, söylemler ve eylemler arasındaki tutarsızlıklarından kurtulmak mümkün olmayacak…

(Bu yazı, 26.02.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

Reklamlar

HAYAL KIRIKLIĞI

Akademik çevrelerde İslami camianın muteber aydınlarından olan bir ‘hoca’, sadece kitaplarından ve röportajlarından takip edebildiğim, fikirlerini önemsediğim biriydi. Geçenlerde bir üniversitede konferans vereceğini duyunca çok sevindim.

Konu ‘kanaat’ ve ‘ahlak’ kavramlarıyla ilgiliydi; İslam, kapitalizm ve ahlak üzerine ufuk açıcı bir konuşma dinleyeceğimi umarak üniversitenin yolunu tuttum.

Gelgelelim konferans, yaşadığımız ahlaki problemlerin ve her alandaki geri kalmışlığımızın sorumluluğunu dışarıya atmanın, ezbere bir Batı düşmanlığının, idealist bir gelenekçiliğin, ve erkek egemen bir söylemi İslami bir kılıfla sunmanın acı bir örneği olmaktan öteye geçemedi…

ÜÇ TABLO; ‘DAYATILAN’ BİR GERÇEKLİK Mİ?

19. ve 20. yüzyıl Batı’sında, merkezinde Osmanlı Devleti olan İslam dünyasını anlatmak için üç belirgin “oryantalist tablo” olduğunu söyledi.

Birincisinde kılıçla kafa koparan eli kanlı yöneticiler; ikincisinde ayakları zincirlerle bağlı, güzel, aşüfte cariye veya esir kadınlar ve onlara “şehvet kudurmuşu gibi” bakan erkekler; üçüncüsünde ise kahvede pinekleyen, tembel, pasif, hayatla irtibatı fevkalade zayıf “miskinler tekkesi” resmediliyor.

Hoca, bu üç tablonun da hâlâ Batı’nın İslam dünyasına yönelik algı ve söylemlerinde canlı olduğunu, Batılıların uzun yıllar vurguladıkları bu tasvirlerin bir müddet sonra İslam dünyasında kabul edildiğini ve benimsendiğini söyledi: “Yani kendilerine karşı yapılmış bir saldırı olarak algılanmaktan çıkmış, ‘sanki’ bizim gerçeklerimiz hâline gelmiştir.

AVRUPA “KURGUSU”

Bu durumun bugün de başka bir şekilde devam ettiğini, örneğin Avrupa’ya gidenlerin, döndüklerinde “cennet tasvirleri” yaptıklarından şikâyet etti: “Caddeler süt dök yala kardeşim. Cüzdanını bir yerde unut, üç gün sonra git orada bul. Efendim, sözlerinde duruyorlarmış; hile-hurda yokmuş… Neresi ise buralar!” diyerek alaycı bir şekilde gülümsedikten sonra bunların “tamamen kurgu” olduğunu, yani “böyle bir şeyin olmadığını” savunduktan sonra şunları iddia etti: “Avrupa’nın büyük şehirleri İstanbul’dan daha güvensizdir, daha pistir. Güvensizlik hele, akıl almaz boyutlardadır; İstanbul cennettir yani, Londra’ya ve Paris’e göre!

Bu tasvirleri yapanların üniversite hocaları olduğunu üzülerek ve şikâyet ederek söyledikten sonra da şu itirafı yapmaktan da çekinmedi: “Gerçi ben oralarda uzun müddet yaşamadım; teşehhüt miktarı bulundum ama…

NAMUS KADINDA TEMERKÜZ EDERMİŞ!

Konuşmanın sonuna doğru namus kavramından söz açıldı. Bu vesileyle, “Şu anda şöhretli ve İslami camianın da iyi bir yazarı olan bir hanımefendi kardeşimiz” diyerek tanımladığı bir yazar ile arasında geçen bir hatırasını paylaştı.

Kadın yazar, Türkiye’de müslüman kadın problemini müzakere ederlerken, “Hocam siz de bu namus meselesini sadece kadınlar üzerinden konuşuyorsunuz!” demiş.

O da kendisini şöyle savunmuş: “Ne yapayım? Yani namusun kadında sembolize edilmesinden daha büyük, daha üstlenilecek ne olabilir? Kültürel olarak namus ve iffet kadında temerküz ve temessül ediyorsa buna sahip çıkılması gerekmez mi?

Böyle bir savunmayla da yetinmemiş, üstüne üstlük bu eleştirisinden dolayı yazara bir parça da küsmüş: “Bunu bana söyledikten sonra, ben bu hanım arkadaşla bazı önemli meseleleri konuşma defterimi kapattığımı size söyleyebilirim.

Neredeyse hepsini kadınların doldurduğu salonda itiraz sesleri yükselmediği gibi, bu yorumları onaylayarak başlarını sallayan çok sayıda kadın vardı; üstelik bunların çoğu İlahiyat Fakültesi öğrencileriydi!

Salondan çıktığımda hissettiğim şey büyük yeni bir hayalkırıklığı ve ülkede yaşanan sorunların en azından ‘zihnen’ çözülmesinden bile ne kadar uzakta olduğumuza dair bir ümit sarsıntısı idi…

(Bu yazı 19.02.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)