İnsan grupları

Gazali gibi ilim ve hikmet ehli mürşidler insanları, kendilerine uygulanacak eğitim usulü bakımından üçe ayırıyorlar:

  • Bürhan ve hikmete muhatap olanlar,
  • duyguları akıllarının önünde olanlar (heyecan unsurunun kullanılması gerekenler, öğütlükler) ve
  • yaptırımı hak edenler.

İnsan-ı kâmil eğitimi ile uğraşan sûfiyye, eğitime talip olanların istidatlarına, hal ve şartlarına bakarak onlara, ulaşabilecekleri bir hedef tayin ediyorlar, derslerini de bu hedefe göre ayarlıyorlar.

Bu uygulamalara kaynak olan birçok âyet ve hadis insanların, iman, ilim, idrak, tefekkür (akıl), ihsan ve ihlas bakımından aynı ve eşit olmadıklarını, hitap, yükümlülük ve beklentinin de buna göre olması gerektiğini ifade ediyor.

(Prof. Hayrettin Karaman)

HAYAT ASLINDA NE ZAMAN BAŞLAR?

İlkokulu yeni bitirmiş, evimizin yakınlarında bulunan ve şehrimizin en meşhur mekânlarından biri olan Fuar’da su satarak, hayatımda ilk defa ve ortaokulda giyeceğim takım elbisemin parasını temin etmeye çalışıyordum. Geceli gündüzlü süren bu iş hayatımın içeriği çok basitti; çorba kâselerine su doldurup buzluğa koyuyor, bir süre sonra da buzları çıkarıp beş litrelik ayçiçek yağı bidonuna aktarıp içine de su ekledikten sonra “buz gibi soğuk su”ları satmak üzere Fuar yoluna koyuluyordum.

İş hayatındaki tecrübelerimiz biraz daha ilerleyince ağabeyimle birlikte, aynı vakit ve enerjiyi harcayarak daha fazla para kazanabileceğimiz bir iş kolu keşfettik: çekirdekçilik. Kavrulmamış çekirdekleri toptancıdan büyük torbalarla alıyor, bahçemizde orta genişlikte bir sacın üzerinde kavuruyor ve akşamları Fuar’da, bizden yaşça çok büyük olanların parselledikleri mekânlara yaklaşıp sorun yaşamamak kaydıyla kendimize yer seçiyor, güzel karlar yapıyorduk.

Gündüz su, gece çekirdek, hatta bazen daha da yeni arayışlara girerek çemen-ekmek ticareti ile meşgul olarak geçen o yoğun yaz tatilinin sonlarına doğru takım elbisemi alacak kadar param olmuştu. Kendi tercih ettiğim ve hala gözümün önündeymiş gibi hatırladığım o elbisenin sevgisiyle geçen o haftalarda gündemime, daha önceleri yabancısı olduğum yeni yeni konular girmeye başlıyordu.

Bunların başında, uzun zaman öncesinden beri adı evimizde çok geçen, zaman zaman zorluğuyla, kimi zaman da kıymetiyle anılan İmam-Hatip Lisesi geliyordu. Benden üç yaş büyük olan ağabeyim, derslerinin ne derecede zor olduğundan, dedem de o okula girmenin ne büyük bir şans olduğundan dem vururlardı hep. Annemin de teşvikiyle, her ne kadar başaramama korkusuyla çekinsem de, şehrimizdeki İmam-Hatip Liselerinden birine kaydımı yaptırdık nihayetinde.

Kayıt heyecanı, dört haneli bir okul numarasına sahip olma duygusu, şehrin kenarından merkezine girmenin getirdiği yarı sevinç yarı endişe, toplumda kravat takanlar sınıfına girebilmenin verdiği çocuksu bir gurur eşliğinde okulun ilk zamanlarını geçiriyordum.

En yakın ve güvenilir rehberim, o yıl aynı okulun lisesine başlayan ağabeyimdi. Çok sık aralıklarla görüşmesek de, o büyük binanın bir yerinde ailemden birinin varlığının verdiği güven hissi, başlangıçta hissedilmesi muhtemel yalnızlığı engelliyordu.

Ağabeyim, her ne kadar dersleri konusunda örneklik teşkil edemese de, bir büyüğüm olarak arada sırada bazı tavsiyelerde bulunur, beni ‘dahili ve harici’ tehlikelere karşı uyarırdı. Bu bazen teneffüslerde olur, bazen o okulun yurdunda kaldığı için, hafta sonu eve gidiş yolunda olur, bazen de evde muhabbet arasında olurdu. Tavsiyeleri ve uyarıları arasında bir konu vardı ki, o konu şimdiye kadar peşimi hiç bırakmadı, takip edebildiğim kadarıyla ülkenin gündeminden de hiç düşmedi: Cemaatler.

Ağabeyimin, “Sen çalışkan bir öğrencisin, o yüzden seninle görüşmeyi diğer öğrencilere göre daha çok isteyeceklerdir; dikkatli ol!” ikazlarıyla dikkatlerimi daha bir açarak başladım bu konuyla ilgilenmeye.

İlerleyen haftalarda fark ettim ki, meğer konu ağabeyimle filan sınırlı değil, okulun her alanına yayılmış vaziyetteymiş. Sınıfta hocaların, ders konularını evirip çevirip en sonunda konuyu kendi cemaatleri lehine, diğerlerinin aleyhine getirmelerine, teneffüslerde üst sınıflardakilerin alt sınıflardakilerle yakından ilgilenip kendi cemaatlerini anlatmaya ve benimsetmeye çalışmalarına şahit olmamla daha bir yoğunlaştı konuya olan ilgim.

Bazıları işi o derecede abartıyorlardı ki, durum futbol fanatikliğindeki psikolojiden pek de farklı olmuyordu. Özellikle birkaç kişinin beni kendilerine karşı ikaz ettiği iki-üç kişi vardı; “bunlar şu cemaatten, aman dikkatli ol” gibi şeyler söylemişlerdi. O andan itibaren hep takip ederdim hakkında konuşulan o kişileri. Teneffüslerde küçük öğrencilerle ilgilenip bahçede tur atmaları bir tarafa, beni çok şaşırtan bir halleri vardı onların; öğle aralarında, abdest almanın o denli zor olduğu kış günlerinde bile hiç aksatmadan öğle namazına gidiyorlardı! Bu benim için inanılması güç bir durumdu; bana onları tasvir edenlerin kurdukları cümleler, özellikle de o cümleleri söylerken yüzlerinde beliren ifadelerden sonra ben onların Müslüman olduklarından dahi şüphe eder hale gelirken, onlar hiç aksatmadan namazlarını kılıyorlardı…

Şimdi uzaktan bakınca anlaşılması çok zor olan bir manzaraydı o yıllarda okulumuzda yaşananlar. Herkesin kendi iç sorunları, terbiye edilmesi gereken yanları, dışarıdaki insanların sorunları, dinin bu asırda müntesiplerinden bekledikleri ve ana prensipleri bir tarafta beklerken, okulun içinde, içinden çıkılması zor bir cemaatçiliğin başını alıp yürümesi, üstüne üstlük bu akışı okul hocalarının ve idarecilerin bir kısmının körüklemesi acınası ve üzücü bir durumdu.

Okulumuzun, ders verimi ve üniversiteye öğrenci gönderebilme başarısı açısından şehirdeki güzide eğitim kurumlarından biri olmasını; disiplin ve temizlik konusundaki titizliğini göz ardı etmek, o dönemdeki idarecilerin işlerini gerektiği şekilde ciddiye aldıklarını dile getirmemek büyük haksızlık olur tabii ki ama diğer taraftan da, ortalama on iki yaşında o binadan içeriye adımını atmış binlerce öğrencinin geleceğini şekillendirecek hassas konularda gösterilen fazlasıyla “siyasi” hareketlerin, hassasiyetsiz eğitim metotlarının ne kadar hasar açıcı olduğu konusundaki fikirlerimi hala muhafaza ederim.

İlerleyen yıllarda o durumun bizim okulla sınırlı kalmadığını öğrenmem ayrı bir çarpıcı tecrübeydi, daha ilerleyen yıllarda aslında o ham fikir çatışmalarının İslami cemaatlerle değil bütün toplumla ilgili taraflarının olduğu gerçeğini anlamam ise bambaşka bir tecrübeydi!

Bilgi sahibi olmadan hüküm sahibi olmak; psikolojik ve siyasi temellerinin yüzyılı aşkın zamanlara kadar uzandığını tahmin ettiğim inanılmaz bir tarafgirlik duygusu; okumadan düşünmek, düşünmeden konuşmak; siyasi veya başka herhangi türden bir liderin fikirlerine yaslanma rahatlığına kendini bırakıp artık başka yerlerden gelen her türlü bilgiye kapılarını kapamak; başkaları hakkında en ufak bir eksikliğe bile tahammül edemezken aynaya bakıp özeleştiri yapamamak; anlaşılması güç bir lider yüceltme ve dışarıda olanı öteleme refleksi; grubuna sadakati başka hemen her şeyden daha önemli görme anlayışı ve hakikati arama konusunda sadakatten başka bir ‘metot’a sahip olamama fakirliği gibi özetlenebilecek sorunlar, aslında ülkemizin sorunlarıydı. Bütün bir toplumda, kökleri pek de kolay görülemeyecek olan böyle bir problem zinciri vardı.

Okuldaki ilk birkaç yılım, ağabeyim ve arkadaşlarının uyandırdığı o ‘hassasiyet’le geçti; üst sınıflardakilerden hemen hiç kimseyle görüşmemeye çalıştım. Rahattım, derslerim iyiydi, korktuğum zorluklar yoktu; dolayısıyla hocalarla aram iyiydi ve arkadaş grubumuzla da hoş vakitler geçiriyorduk. Bu birkaç yıl içinde o yaşlarda bir ortaokullu öğrenci nasıl oluyorsa ben de öyleydim sanırım. Derslerimde başarılı olma gayretim ve eve gider gitmez ödevlerimi yaptıktan sonra evimize çok yakın bir ilkokulun oyun sahasına kendimi atarak saatlerce basketbol oynama tutkum vardı. Ortaokul birinci sınıfta bir ara karikatür çalışmıştım, ikinci sınıfta da sıra arkadaşımla birlikte teneffüslerde, sadece ikimizin oynayıp ikimizin seyrettiği tiyatro-sinema sahneleri canlandırma merakım almış başını gitmiş, bu oyunculuk tutkusu aylarca sürmüştü.

Ortaokulun üçüncü sınıfında ise daha ilmi alanlara ilgi duymaya başlamıştım; mahallemizin camiinde bir yatsı namazı sonrasında mahalle arkadaşlarımdan birinin, camide akşamları yaptıkları Arapça gramer derslerine katılma teklifiyle birlikte yeni bir sayfa açılmıştı benim için; okul arkadaşlığı haricinde, farklı okullardan ve farklı yaşlardan oluşan bir arkadaş grubu vardı ve bir ortaokulda öğretmenlik yapan kaliteli bir hoca karşılık istemeden ders veriyordu.

Dersler keyifli ve öğretici geçiyor, her geçen hafta hocayla yakınlığımız daha bir artıyordu. Olgun bir insandı, konuşması, bilgisi ve toplum içindeki itibarı yerindeydi. Yaptığımız o derslerin haricinde bazen birkaç arkadaşla evine ziyarete gidiyor, sorular soruyor, tavsiyelerini alıyorduk. Bazen de sırf onunla vakit geçirip mümkün olduğunca kendisinden istifade edebilmek için şehir merkezine birlikte gitme teklifinde bulunuyor, sorularımı soruyor, insanlarla konuşma şeklinden, yürümesinden, bazı konulara olan tepkilerinden dersler çıkarıyordum. Aktif, çalışkan, otuz yaşında, iyi bir insandı. Şehrimizdeki ilk radyolardan birini, bir arkadaş grubuyla birlikte o kurmuştu; o aşamada radyoculuk konusunda da az-buçuk tanışıklığımın olmasını kendisine borçluyumdur herhalde…

Ortaokulun sonlarına geldiğim zamandı. Hayatımın, ergenlik dönemi adı verilen o önemli aşamasındaydım. Bir Perşembe gününün ikindi vaktiydi. Okuldan gelmiş, evde kimseyi bulamamış, anahtar olmadığı için bahçede annemin gelmesini bekliyordum. O anda hissettiğim tarifi çok zor olan o sıkıntıyı hiç unutamadım.

Sıkıntının sebebi, hayatın ta kendisiydi. Aklıma gelen ve gözüme takılan her şeyi derinlemesine düşünüyordum o anda. Etrafımdaki insanları, annemi, babamı, dedemi, anneannemi, okuldaki hocaları, yoldan geçen ve evine yiyecek götürenleri, dolmuş şoförünün hayattan bıkmış halini, arkasından gelen başka bir dolmuşun şoförünün kurnaz hareketlerini, çiçekleri, avare uçan kuşları, o koca gökyüzünü, bahçemizdeki kayısı, vişne, kiraz ve dut ağaçlarını, kısa geçmişimi, uzun görünen geleceğimi, ölümü, ölümden sonraki hayatı…

Bir anlamı olmalıydı hayatın. Yüksek bir gayesi olmayan hayat yaşanmaya değmez diye karar vermiştim o anda. Başka türlü, bu hayatın nesine, niye katlanılsındı ki! Sonunda ölüm olan bir hayat o kadar emeği hak etmiyordu benim gözümde. Başka bir şeyler olmalıydı ki, diğer zorluklar onun hatırına katlanılabilir hale gelsin.

O andan itibaren geçen aylar hep bu konuda bir çözüm aramakla geçti.

Hayata aslında o yıllarda başladığımın farkındaydım. Dinen “mükellef” sınıfına yeni girmiştim ve artık belli sorumluluklarım vardı, yaptığım her hareketten sorulacak, her türlü iyilik ve kötülüğümün karşılığını görecektim. İşin hafife alınır bir tarafı yoktu. Allah’tan gelen kitap bunları söylüyordu ve ben artık hayatımın geriye kalan kısmını ne şekilde değerlendireceğime dair ciddi bir şekilde kafa yormalıydım.

İyi ama nasıl olacaktı bu iş? Nasıl karar verecektim neyin doğru olduğuna? Elimde o kadar sağlam ölçüleri bulunduruyor muydum? O anda sahip olduğum neyi bizzat araştırarak seçmiştim ki onların yol göstericiliğine sınırsız güvenebilecektim?

Annemi, babamı, yaşadığım şehri, dinimi, mezhebimi, aldığım eğitimi vs. ben seçmemiştim. Onlardan bana gelen her şeyi yanılmaz ve sorgulanamaz olarak kabul ederek yola çıkarsam ne derecede doğru olacaktı? Onları hazır doğrular olarak kabul ettiğim takdirde, dünyanın başka bir ülkesinde yaşayan ve bana tamamen zıt dünya görüşlerine sahip olan başka insanları, hatta o kadar uzağa gitmeye de gerek yok, okulumda benden farklı değerlere ve fikirlere sahip olan arkadaşları nasıl yanlış yolda olmakla itham edebilecektim?

Öyle bir metoda sahip olmalıydım ki, dünyanın neresinde olursa olsun başka herhangi bir kişiye onu tavsiye edebilmeli ve sonucunda doğru bir yolu bulacağına emin olabilmeliydim. Diğer şekilde, hazır kabullerle, taklit metotlarıyla ve altlarına kendi imzamı atamadığım kopya fikirlerle pek de isabetli kararlar alamayacağımı düşünüyordum; çünkü eğer öyle olursam diğer fikirler, diğer gruplar, diğer mezhepler, diğer milletler ve diğer dinler hakkında, olumlu veya olumsuz bir yargıda bulunmak hakkına sahip olamayacaktım.

Ama nasıl olacaktı bu işler? Cemaatler ve partiler vardı onlarca, ama hangi biriydi en doğru olan? Yazarlar vardı yüzlerce, ama hangi birine yaklaşabilecektim çekinmeden? Yaşanmış hayatlar vardı binlerce ama hangisiydi, benim hayatıma gerçekten örnek olabilecek olan? Herhangi bir siyasi, dini veya fikri akıma benim de girmem zorunlu muydu? Girmesem ne olurdu, ne kaybedecektim? Ben kimseye karışmasam, kimseyi de kendime karıştırmasam sonucunda ne olurdu?

Zor sorular, zor cevaplar ve zor kararlardı önümde duran. Bu zorluklara alışmalı ve cevapları aramaya bir yerlerden başlamalıydım;

Çünkü hayat aslında yeni başlıyordu…

(12.11.2008, Brighton)

Mutluluk kendi içimizde!

Hayatlarımızın hangi alanlarını beraberce yaşadığımızı bilemeden, bu beraberlikler, ileride karşımıza, aklımıza, hayallerimize nasıl çıkacak, kestiremeden yaşıyoruz hayat karelerini hep birlikte..

“Gecenin bu saatinde arıyorum ama rahatsız ediyor muyum acaba?” kaygısından uzak, arıyor, soruyoruz birbirimizi. Bazen iş dolayısıyla, bazen gündelik yaşamın rutinlerinden bıkmışlığın sonucuyla, bazen de başka herhangi bir konuyu bahane ederek öylesine…

Güzel diyebileceğim günler yaşadım ve yaşıyorum. Ölüm denen endişe verici gerçekle yüzleşmenin sonrasında geriye bakıp, “iyi ki yaşamışım o güzel günleri” diyeceğimi zannettiğim güzel zamanlar yaşıyorum buradaki dostlarımla.

Elektriklenme, özel bir sorun veya bunlara benzer bazı objektif veya subjektif problemler yasama durumunu istisnadan sayacak olursak, bazı anları-zamanları-mekânları-duyguları-düşünceleri beraberce yaşadığım insanlarla duygusal anlamda mesafeli, soğuk, resmi olmayı tercih etmek hiç hoşuma gitmedi şimdiye kadar. Dış görünüş ve konuşmalardaki mesafenin bazen gerekli ve de faydalı olacağına olan inancım; ‘özel ilişkiler ayrı, iş ilişkileri ayrı olmalıdır hükmü’ne olan itikadım bir tarafa, ayni hayat karelerini az ya da çok süreliğine birlikte yaşadıktan sonra, sanki hiç yaşanmamış gibi o anları unutmak, geriye duygusal açıdan bir hiç bırakmak, ne diyeyim, çok da hoş gelmiyor bana. Ne diyeyim derken, bunun pek de öyle düşünüp de hayata geçirilebilen türden bir mesele olmadığını kabul ediyor olduğumun ipucunu vermiş oldum aslında.

Farkında olsak da olmasak da, her birimizin ayrı birer tabiatı var ve yine farkında olsak da olmasak da, her birimiz kendi tabiatımızın gereğini sergiliyor, öyle izler bırakıyoruz gerimize.

Bunu içime sindirdiğim zamandan beridir, söyle olmalı, böyle yapmalıyız türünden sözler sarf etmekten kendimi alıkoymaya çalışıyorum; fark ediliyor mu bilmiyorum. Hayatın öznelleriyle nesnelleri, objektif unsurlarıyla sübjektif unsurları arasında ayrım yaparsak, konuşulanları algılayışımız ve konuştuklarımızda ister istemez değişiklikler oluyor.

Sevgi, duygusal alana dair olan hemen her şey de bu sübjektif alanla bağlantılıdır diye düşünüyorum; o yüzden, aynı anları birlikte yaşamışlığımıza rağmen hiç de öyle değilmiş gibi davranan insanlara kızmıyor, sadece kendi tavrımın ne olduğunu tespite çalışıyorum deminden beri. (Bu ‘demin’ kelimesinin nereden gelip nereye gittiğini çok uzun zamandır araştırayım dedim ama bir türlü fırsatım olmadı; yine de yeri geldikçe kullanıyorum, demin olduğu gibi.)

Su sıralar çok güzel zamanlar yaşadığımdan bahsediyordum, gerçekten de öyle. Bu ülkeye gelirken, “buradan ayrıldığımda beni ağlatacak derecede güzel dostluklar yaşayacağım insanlar çıkacak mı acaba?” diye kara kara düşünürken, açıkçası pek de ümitli görmüyordum kendimi.

Yapacaklarımı bir an önce yapayım, en azından bir görev bilinci ile hareket ederek buradaki miadımı doldurayım ve sessiz sedasız çekip gideyim derken, haftaları, hatta ayları öylece geçirirken, kendimi sevgi bahçesinde dolaşırken yakaladım; şaşırdım. Hiç beklemediğim bir zamanda girmiş, hiç beklemediğim duygularla donanmıştım; sevindim.

“Şuradaki, şu zamandaki arkadaşlıklar hiç unutulmuyor, onların yeri başkadır” hikâyelerinin darmadağın olmasına neden memnun olmayacakmışım ki? İnsan her yerde insansa ve içindeki değerlerine, kendisinin hayat karşısındaki ‘duruş’una güveniyorsa, karşısına er-geç bir şeyler çıkıyor ve hasretini yaşadığı duyguları, hasretini yaşadığı dostlukları yine yaşayabiliyor. Zaten çareyi ve mutluluğu hep geçmişteki zamanların asudeliğinde, farklılığında, “nerede o günler”inde arayanların o safça tavırları önceden beri hiç hoşuma gitmemiştir. Günümüzü değerlendirirken Osmanlıyla, daha öncesiyle vs. kıyaslamalarda çoğu zaman ya bir mantık hatası, ya da değerlendirme hatası sezerim kendi kendime. İnsanın unutkan bir varlık olması gerçeği midir bunun altında yatan, yoksa daha başka karmakarışık zihinsel oyunlar mı, apayrı bir konu. İnsan her yerde insan ve su anda arkamızdan konuşan, dedikodumuzu yapan insanlar varsa, tarihteki hangi zaman dilimini safdilane özlüyorsak, o zaman da ayni sorunları yasayacak, o zaman da insanlara kızacak, o zaman da bizi aldatanlarla, bize dünyanın en büyük yalanlarını söyleyenlerle muhatap olacaktık; kısaca, şu anda hangi ‘insani’ sorunlarla karşı karşıyaysak, yeryüzüyle Adem’in buluştuğu günden bugüne her tarih diliminde bunlardan çok da farklısıyla karşılaşmayacaktık.

Kostümler, isimler, görüntüler, diller, tenler değişebilir belki ama insan, o ilk insandan bugüne hiç değişmedi. Bahis mevzuu olmayacak derecede küçük farklılıklar haricinde yaşlı dünyamızın üzerinde ve ondan da yaşlı güneşimizin altında yaşanan bütün problemler nerdeyse birbirinin aynisi. Yüzyıllar önceki İskender’le günümüzün herhangi bir ülkesindeki herhangi bir başbakanın yaşadığı içsel sorunlar, çıkmazlar arasında aslında pek de fark yok. Leyla ile Mecnun’un aşkıyla Münih’teki iki Alman’ın yaşadığı aşk arasında pek de fark olmamasını çok garipsememeliyiz…

Hâsılı mutluluk orada, şurada, su kültürün üyesi olmakta veya tarihin bu steplerinde dolaşmakta, çocukluk zamanlarımıza inmekte, “ah bir çocuk olsaydım” saflığında veya şehir değiştirmekte, ülkeler arasında cirit atmakta değil; mutluluk kendi içimizde.

Her zaman mutlu olabilmek, her zaman istenilen seviyede dostluklar kurabildiğimiz insanlarla birlikte yasayabilmek maalesef mümkün değil; bu da hayatın bir parçası ve belki de güzel bir sırrı.

Her zaman mutlu olabilmek arzusu değil bana bunları söyleten; sadece, su andaki lehime olan olumlulukları sızdırmak, paylaşmak. Üzülmüyor muyum, tabii ki üzülüyorum. Sinirlenmiyor muyum? Tabii ki. Ama güzel olan şey, sevgi denen hayat iksirine bir ucundan da olsa tutunabilmek, unutulmayacak anları, unutulmayacak insanlarla paylaşabilmek.

Dedim ya, başka değil; mutluluk kendi içimizde!

(01.06.2005, Danimarka)