Halamın romanı niçin yazılmadı?

(Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, Ötüken, s. 141-6)

Rahmetli halam –piyano çalmak bir yana- , ömründe piyano görmemişti. Yunus Emre’den başka şair tanımamış, Kur’an-ı Kerim ve Evrâd-ı Bahaiyye’den başka kitabı iki gün üst üste eline almamış, “Kâbe’nin yolları” kabilinden ilâhilerden gayri musiki teganni etmemiş ve kocasına karşı asla sesini yükseltmemişti. Sokağa çıktığında giydiği koyu vişne çürüğü döğme ipekli çarşafı en az kırk sene kullanmış, sonra da yorgan üzerine döşemişti. Sinemayı hiç tanımamış, nadiren eline geçen gazete sayfalarını mutfak raflarına sermek için kullanmış, hayatında bir gün olsun “ne olacak bu memleketin hali” diye tasalanmamıştı. Gençliğinde kırmızı krepon kağıtları ıslatarak allık niyetine yanaklarına sürdüğünü anlatmıştı bir gün; ve ara sıra zaten kudretten sürmeli gözlerine “sünnettir” kavliyle Kâbe sürmesi çeker ve o anlarda olağanüstü güzelleşirdi.

Ömrü boyunca beş vakte kattığı  “teheccüd”lerde, “işrak”larda, “kuşluk”larda, “duha”larda ve “salât-ı evvâbin”lerde döktüğü gözyaşları –moda tabirle- asla hayata geçmedi: Halam Kâbe yollarına yüz süremeden öldü.

Hiç çocuğu olmadı.

Roman ki ifşâdır elbette…

Romancılarımız yıllar boyunca bize, Meşrutiyet devrinin Art Nuveau stili konaklarında mukim, alafranga temayüllerle meşbû paşa hanımlarından başlayıp, “uzun soluklu” bunalımlar içinde bunaldıkça bunalan feministlere kadar uzanan geniş yelpaze içinde Türk kadınından prototip örnekler sundular. Devlet Ana’dan Huzur’a, Yılanların Öcü’nden Sinekli Bakkal’a, Or’da Kimse Var mı dizisinden Fatih Harbiye’ye, Dersaadet’te Sabah Ezanları’ndan Hıçkırık’a kadar  onca kurgulanmış hayat içinde iyi tasvir edilmiş kadınlar vardı. Hepsi de roman içinde yüklendikleri göreve uygun olarak derinliğine tahlil edilmiş ve ön plana çıkarılmışlardı. Şimdi yıllar sonra Türk romanlarında boy gösteren kadın portrelerine göz gezdirirken, kendimce çok mühim bulduğum bir eksikliğin farkına varıyorum: Annelerimiz, ninelerimiz, teyzelerimiz orada yoklar. Belki roman tekniğinin dayattığı bir ihmal: Mâlum ya, her sanat eseri gibi roman da tasannu’ eseridir. Hayatın kendisi değildir. Ayrıntılar, önemli-önemsiz tasnifine tabi tutulmaksızın hayatın içinde yer alırlar ama sanatkâr, olanların büyük kısmını ihmal etmek, çok küçük bir cüzünü ise abartmak zorundadır. Bu zaruri seçim esnasında, farzımuhal sevgili halacığımın kaale alınmayacak kadar etkisiz görünen elemanlardan sayılması beni hüzünlendirdi.

Edebî geleneğimizin burjuva icadı romandan ziyade, şark usûlü tahkiyeye dayanmasından mıdır; halam ve benzerleri Türk romanlarında kendilerine doğru-dürüst bir yer bulamamışlardır? Onların romancıya malzeme teşkil edebilecek dramları (yerli tabirle “hicranları”) mı eksikti? Yoksa gündelik hayata bir cismin gölgesi kadar dahi olsun müdahale etmekten çektirilmiş, silik ve bastırılmış hayalî şahsiyetler mi idiler?

Cemil Meriç, “Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir mânevi iklim, daha geveze bir toplum” tesbitinde haklı. Halalarımızın nesli, “âlâmını kalbinde tutup kimseye açma/ zirâ elemin zikri de başka elemdir” düstûrunca davranmayı ahlak edinmiş bir insan topluluğuydu. Elemin zikri yeni elemler tevlid ediyorsa onu bayrak gibi sallayarak gevezelik etmenin ne âlemi vardı?

Onlar, evlatlarının, torunlarının ve yeğenlerinin ancak batılı bir atmosfer içinde yaşayabildiğini fark edip, neslen münkariz hale gelinceye değin ihtiyar edilmiş bir şâhâne sükûtu sürdüren son Osmanlı kadınları idiler (Buracıkta çaçaronluğu, dilbazlığı ve saldırganlığı “Osmanlı kadını” imajıyla aynileştiren bir kapsamı murad etmediğim bilinmelidir). Bizim tam anlayamadığımız farklı boyutların insanlarıydılar. Türk romanı, istese de onları ihatâ edemezdi.

Roman dünyasına uzak kalan bu nesil, elbette ilim adamlarının dikkatini de çekmeyecektir; neyse ki sanat, “olan”ı biteviye düzlemiyle aktarıp kendini tahdit etmemiştir; o “olması gereken”i de didikleyerek hayatı güzelleştirir. Onlar, kayıtlara geçmeyen bir münkariz nesildir. Yazılı vesikalar (tarih ve edebiyat yazıcıları), onlar karşısında ne kadar ketumsa, onlar da kayda geçmek hususunda bir o kadar ilgisiz ve isteksiz kalmayı başarabilmişlerdi.

Onların hikâyesi, bizim gibi geveze ve alafrangalaşmış nesillerin kulağına kadar düşmediği için roman düzleminin uzağında, dışında ve üstünde kalmıştır; eskazâ böyle bir roman yazılsa bile büyük ihtimal biz onda bir lezzet bulamaz ve batılı dikkatlerimizin kolaylıkla takılabileceği başka objeler arardık.

Mahrem sevgisizliklerin yazılmamış romanları

Şüphesiz onlar da âşık olurlar, erkeklerini hiçbir zaman söze dökülmeyen kelimelerle severler ya da sevgisizliklerini mahrem bir hastalık gibi yüreklerinin kuytuluklarında bir ömür boyu gizlerlerdi. Her hayatta bir nehir romanı sürükleyecek kadar trajik örgüler yumağıyla sarmaş-dolaş yaşamalarına rağmen fıtrî –yani öğretilmemiş- bir insiyakle kendilerini ifade etmeyi reddettiler ve sırf bu yüzden ne kadar kahraman oldukları hiç bilinmedi. Bu memleketin çehresini görünmeyen çizgilerle inşâ ederken, gün gelip hikâyesiz kalacaklarını düşünmediler bile. Eğer bu yazı, anneler gününde çiğneye çiğneye çürütülmüş beylik ifadelerin tuzağına düşerse, biliniz ki bunun tek sebebi, onların kendilerini ifade etmekte gösterdikleri o muhteşem mahviyetkârlıktır.

Ne kadar saf bakışları vardı, hatırlıyor musunuz? Gözlerinde, mahrem sevgisizliklerden gayrı ruhun bütün cidarını görmek mümkündü ve kalpleri ne kadar temiz, ne kadar berraktı. Bir kadının bütün dünyasını, evinin -bugünkü ölçülere göre hayli sefil kalan- duvarları arasında kurması, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.

Modern zaman telakkileri ile “uzun soluklu bunalım”larda hafakanlar geçiren yeni feminist nesli anlıyorum; bu tablodan hiç de hazetmeyeceklerdir. Çocuk yaşlarında evlenip bir ömür boyunca serkeş, sarhoş, huysuz, vehimli, hastalıklı (ve belki çirkin) bir kocaya itaati, ibadetle bir tutup “bu benim kaderim” avuntusuyla vakf-ı ömür eyleyen o kadınların anlaşılmaz tahammül kudretlerine ben de isyan etmekten nefsimi alıkoyamıyorum. Hayatın baharında dullar zümresine iltihak edip, rahmetli kocasının ağzından ömür billah “seni seviyorum” sözünü bile işitmediği halde, “rahmetli”nin sevgi kırıntılarıyla düşürdüğü bir bakışını hafızasına berkitip, mezara kadar onunla mütesellî olan ruh hâletine ben de yabancıyım. Fukaralığın, şimdiki refah ölçüleriyle akıl almaz boyutlarda gezindiği yokluk ve kıtlık devirlerinde, kocası, evladı ve misafiri için zaten sefaletin son raddelerine dayanmış öğününü daraltmaya âmâde bir nefsi anlamak ne kadar zordur.

Sözüm meclis harici…

Peki, nedir bu: Yazar, gündelik hayatta yaşayan son örneklerini hayal-meyal seçebildiğimiz bir nesl-i münkarizden bahsederek, satır aralarında modern hanımların şuuraltlarına, “ beylerinize karşı mûti ve hürmetkâr olunuz; elinizde tencerelerle miting meydanlarına dökülüp ‘açız açız!’ diye bağırarak esasen üstün mevkiinizi zelîl kılmayınız; ‘uzun soluklu’ bunalımlara düşüp feminist retoriklerle maçoların sizi sarakaya almasına fırsat vermeyiniz, bilakis Enderûnî Vâsıf’ın pendi mûcibince, ‘tek dur küçükten evde oturmaklığa alış/ olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol’ ” demeğe mi getirmektedir?

Hâşâ ve kellâ! Yazar, “alçağa akar sular/ pây-ı hûma düş mest ol” beyti fehvasınca suların tersine akmayacağını bilmektedir. Bir aile reisinin evinde, kendini dünyanın en önemli adamı hissettiği, ayaklarına pirinç ibriklerle ılık sular dökülüp kenarı dantelli keten peşkirlerle kurulandığı devirlerden bir devr-i saadet, artık proleteryanın diktatoryası kadar saded harici ve muhal bir ihtimalden ibaret kalmıştır; “vâ esefâ”dır!

İşte aralarında annelerimizin, halalarımızın, ninelerimizin bulunduğu o son kuşağın öncüleri, Türkiye’nin sosyal tarihini, kendi ekseni etrafında birleştiren bir omurga vazifesi görerek tarihe veda ediyorlar. Onlar evlatlarını hiç anlayamayacak kadar bahtiyar gidiyorlar; biz, onları asla anlayamayacak kadar talihsiz kuşakların temsilcileriyiz. İki boyutlu bir evren, dört boyutun tedirgin, huzursuz, kalleş ve parçalanmış dünyasını terk ediyor.

Elde var ızdırap.

Hezar gıbta…

Günışığının, kırmızı  sardunya topları ve pembe gülsuyu şişelerinin dokusundan sızarak güç bela loşluklar düşürebildiği sade odalarda eski zaman kadınları, sık ağızlı-gümüş zarflı fildişi taraklarda afif zamanların birbirine benzer saatlerini seyreltirlerdi.

Ve ne kadar güzeldiler.

Dersim’iz Fransız İhtilali

Bir varmış bir yokmuş…

14 Temmuz 1789, Kral 16. Louis’nin despot yönetimine ve ağır vergilere karşı ayaklanan halk Bastille hapishanesini basar. Ardından yayınlanan “insan ve yurttaş hakları bildirisi” ile cumhuriyet ilan edilir; sonrası malum. Kral 16. Louis ve onun halkının yoksulluğunu hafife alan müsrif eşi Marie Antoinette giyotinle ölüm cezasına çarptırılır. Ve Avrupa’nın bu ilk “ulus devletinde”  özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin (liberté, égalité ve fraternité) hüküm sürdüğü yeni bir dönem başlar. Üstelik başta Osmanlı olmak üzere diğer bütün Avrupa devletlerine de milliyetçilik ve insan hakları hususunda “güzel” bir örnek teşkil eder, “yakın çağ”ın bu başlangıç noktası.

Yukarıdaki paragrafı lisedeki tarih derslerinden aklımda kaldığını varsaydığım bilgilerden derlemeye çalıştım. Gerçek şu ki, Fransız Devrimi çocuk masalı tadında epik bir hikâye olarak anlatılır hep. Zira nihayetinde mutlu son, yani “cumhuriyet” vardır. Oysa Fransa, devrimden sonra bu “mutlu sona” karşı duyduğu öfkenin neticesi olarak iki imparator daha seçmiştir kendine: Napoléon Bonaparte ve Louis-Philippe Napoléon, nam-ı diğer III. Napoléon. Halkın devrime ve onun biricik evladı cumhuriyete karşı olan tavrını anlayabilmek için bu çok “epik” hikâyemizi baştan, ama biraz daha detaylı anlatmakta yarar var.

Arka plan

Sanayi devrimini (bu kavram bize yabancı gelebilir) başarıyla gerçekleştiren Fransa’da -daha sonra adına Burjuvazi denilecek- zengin bir tüccar sınıfı ortaya çıkmaktadır.  1713-1789 yılları arasında dış ticareti beş kat büyüyen Fransa’nın gittikçe zenginleşen bu sosyal sınıfı sahip olduğu ekonomik gücü politik güce çevirmenin yollarını aramaya koyulur. Ancak dönemin Fransa şartlarında bu neredeyse imkânsızdır. Bütün gücünü ve otoritesini Tanrı’dan alan Kral, yetkilerini ancak Kilise ve soylularla paylaşmaktadır. Üstelik ülke toprağının büyük bir kısmını elinde bulunduran Kilise ve soylular vergiden de muaftırlar. Amerika kolonilerinin İngiltere’ye karşı vermiş olduğu bağımsızlık savaşına yapılan cömert yardımlar Fransız ekonomisini zor durumda bırakmıştır. Artan vergi yükünü ise köylüler ve tüccarlardan başkası çekmemektedir. Kaldı ki toplanan vergiler sadece sarayın harcamalarını dahi karşılayamamaktadır. Saraya karşı zengin tüccarların organize ettiği halkın tepkisi artınca toprak mülkiyetinden (yani Kilise ve soylulardan) de vergi alınması fikri ortaya atılır. Kararı kabul etmeyen soylular 1614’den beri toplanmayan parlamentonun toplanmasını isterler. Mayıs 1789’da soylular, din adamları ve halktan oluşan üç kademeli parlamentonun toplanması Fransa monarşisi için sonun başlangıcı olacaktır. Bir müddet sonra, aynı parlamentoda bulunan ancak eşit haklara sahip olmayan bu üç gurup arasında çatışma aleni bir boyut kazanır ve halkın desteğini sağlayan burjuvazi (orta sınıf) monarşiye karşı sesini yükseltir. Başta, talepler Kral ve partizanları hariç herkes için cazip görünmektedir: Vergi indirimi, kralın yetkilerinin kısıtlanması, basın özgürlüğü vesaire…

Ve 14 Temmuz 1789, yer Bastille hapishanesinin önü, Paris

Bastille baskını, ihtilalin başlangıcını temsil eden sembolik bir olaydır aslında. Ama çoğu zaman ihtilalin kendisi bu baskından ibaretmiş gibi görülür. Oysa tarih Fransız Devriminin ancak Napoléon’la son bulduğunu söylemektedir (1804). Bastille’i özel kılan ise monarşi karşıtlarının “misafir edildiği”, halkın nazarında despot yönetimin sembolü haline gelmesidir.

Baskının başarısının hemen akabinde toplanan Kurucu Meclis Amerikan Devriminden kısmen arakladığı İnsan ve Yurttaş Hakları bildirisiyle ana hatları çizilen yeni bir anayasa ile Kralın yetkilerini halkın seçeceği bir parlamentoyla paylaşmasını öngörüyordu. Burjuvazinin amacı yönetimde biraz olsun söz sahibi olmaktı. Fransa’nın idaresinde Kral, soylular ve Kilise ile birlikte dördüncü ortak olmayı arzu ediyordu. Bu arzusuna ulaşmak için daha organize çalışmaya başlamıştı. 1790’da kurulan “club de Jacobin”, “club de Cordelier” ve “club des Feuillants” gibi kulüplerle yeni idari yapı içindeki yerini sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Bu kulüplerden özellikle ilk ikisinin kuruluş ve toplantı mekânları ilgi çekicidir.

Club de Jacobin’in kuruluş yeri ve merkezi Couvent de Jacobin’dir (yani Jakoben Manastırı). Kulüp, bir Dominiken manastırı olan bu mekânda kurulmuş ve politikalarına bu “kutsal” mekândan yön vermiştir. Diğeri ise bir Françeskan manastırı olan Cordelier’de kurulmuştur.

Vatikan’la arası pek de iyi olmayan Fransa Kilisesi ve onun kralına karşı gerçekleştirilen devrimde Roma kökenli bu iki aşırı katolik tarikatın rolü hep tartışılagelmiştir. Devrimin meşhur simalarından Danton, Marat, Desmoulins (Club de Cordelier) ve Robespierre (Club de Jacobin) bu kulüplerin üyeleridir.  Bir yıl sonra, 1790’da Bastille baskınının yıldönümü “Fête de la Fédération” adıyla milli bir bayram olarak kutlanmış; üstelik 16. Louis’i de, yüz bin Parislinin toplandığı bayram alanına onur kırıcı bir şekilde zorla getirilmiştir.

İstiklal mahkemesi

Bu sırada göz önünde bulunsun diye kral Versailles Sarayı’ndan Paris’teki Palais des Tuileries’e yerleştirilir. Ancak isyan sonrası yurtdışına kaçmış olan Fransız soyluları ve Avrupalı “meslektaşlarıyla” devrim aleyhine işbirliği yaptığı dedikodusu hem kendisini hem de karısını giyotine götürecek yolda “Tribunal révolutionnaire” (tamı tamına ‘istiklal mahkemesi’ demek) önüne çıkarmıştır. Tarih 1793, “vatana ihanetten” suçlu bulunan 16. Louis ve Marie Antoinette dönemin en modern aletine başlarını verirler (Bastille baskınından 4 yıl sonra). Bugünkü Concorde meydanında, Seine nehri kenarında Champs-Elysées caddesinin başladığı alanda.

Giyotin; milli jilet!

Hakkında ilk olarak XII-XIII. yüzyılda kullanıldığına dair dedikodular bulunan giyotin, iple asarak idam etmenin yerine daha “insani” bir çözüm olarak aslen bir doktor olan Joseph Ignace Guillotin tarafından 1789’daki Devrim Meclisine önerilmiştir. Parislilerin günlük hayatında iyiden iyiye yer eden giyotin çok sevilmiş olacak ki giyotin seansları el ilanları ile halka duyurulan ve çoluk çocukla ailecek seyredilen gösterilere dönüşür kısa sürede. Üstelik giyotine halk tarafından takılan lakaplar da onlarcadır, ama içlerinden en meşhuru “resoir national”, yani milli jilet! Devrimin “kendi çocuklarını yemeye” başladığı dönemde Robespierre ve Danton da boyunlarını bu milli jiletten kurtaramayacaktır.

Avrupa’yla açılan ara

Marie Antoinette’in idamı kocasının idamından daha çok ses getirir dönemin Avrupa’sında. “Devrimin ilk suçu kralı öldürmek, ama daha korkuncu kraliçeyi öldürmektir” diyen ünlü Fransız yazar Chateaubriand’a Napoléon da, “kraliçeyi öldürmek kralı öldürmekten daha büyük bir suçtur” diyerek eşlik edecektir. Ancak hadisenin monarşi Avrupa’sındaki teamüllere uymamasının yanında diğer bir gerçek ise kraliçenin Habsburg kralı II. Léopold’un kız kardeşi olmasıdır. Yani Fransa için Avusturya ve Prusya ile savaş kapıdadır. Zaten az sonra Avrupa, içinden Napoléon’u “eşsiz” bir lider olarak çıkaracak devrim savaşları karmaşasında bulur kendini.

İçteki sorunlar

Cumhuriyet uğruna bütün Avrupa’ya “kafa tutan” Fransa içerde de pek rahat değildir aslında. Daha ziyade Paris halkının desteğiyle gerçekleştirilen devrim Fransa coğrafyasının geri kalanından beklenen desteği görmemektedir. Kendilerini Kilise ve onun kanalıyla krala bağlı hisseden, üstelik farklı etnik kimliklere sahip halklar için Paris’in herhangi bir özelliği bulunmamaktadır. Üstüne bir de rahiplerin devlet memuru statüsüne sokulup, yeterli cemaati bulunmayan kesimin din adamı vasfının düşürülmesini (yaklaşık yüz bin rahibin açıkta kalacağı anlamına geliyor) öngören yasanın kabulü kırsalda bardağı taşıran son damla olur.

Dağlılar

Bununla birlikte devrime girişilirken köylülerin haklarına dair verilen sözlerden hiç biri yerine getirilmemiş, Avrupa’yla girişilen savaşların faturası yine köylülere kesilmeye başlanmıştı. Fansız tarihine Konvensiyon dönemi (1792-1795) olarak geçecek olan bu süre haklı şöhretini meclisteki “Montagnards”ların başı çektiği “Terör dönemine” borçludur. Montagnards, dağlı karşıtı anlamında “dağlı” demektir, çoğunluğu Jakobenler ve Cordelier gurubundaki Paris bölgesi -hiç dağ olmayan bölge- vekillerinden oluştuğu için bu isimle anılır. Dağın ötesi, yani İtalya -Vatikan- karşıtı anlamı da verilir zaman zaman.

Donsuzlar

“Terreur Blanc” (devlet eliyle uygulanan yasal terör) olarak isimlendirilen bu süre zarfında cumhuriyet karşıtı guruplar şiddet uygulanarak bastırılmıştır. Vendée savaşlarını saymazsak en meşhuru tarihe “Massacres de Septembre” (Eylül katliamları) olarak geçen katliamlardır. Devrimin önde gelen figürlerinden Marat’ın önderliğinde 1792 Eylülünde Paris başta olmak üzere cumhuriyetçilerin kontrolünde olan birçok şehirde “kralcı” olmakla suçlanan, hapishanelerdeki mahkûmlar dâhil yüzlerce kişi katledilmiş, Kilise arazisi yağmalanmıştır. Bu katliamlarda ön planda bulunan silahlı güç ise Jakobenlerin de sırtını dayadığı “Sans culotte” (“donsuzlar” anlamında, askeri üniformaları olmadığı için) ismiyle maruf Paris halkından derlenmiş silahlı birliklerdir.

Fransa’nın soykırımı?

“Cumhuriyetçilerin kontrolünde” ifadesini kullandım, zira genç cumhuriyet “Fransız halkı” (bu tabir de o dönemde henüz yerleşmiş değildi) nezdinde henüz meşrutiyet sorunu yaşıyordu.  Ve bu sorun kendini Vendée ve Breton bölgesinde (Paris’in batısı, Atlas okyanusu kıyısı, haritadan bakınız), sloganı “Tanrı ve Kralı için” olan “Kralın Katolik Ordusu” adında bir isyan ordusu olarak gösterdi. Böylece ilki 1793-96 yılları arasında gerçekleşen, sonuncusu ise 1832’de patlak veren beş Vendée savaşının birincisi başlamış oldu. İlk Vendée savaşını kazanan cumhuriyet ordularının gerçekleştirmiş olduğu katliamlar bölge halkı tarafından günümüzde dahi “soykırım” olarak anılmaktadır.

Devrim üzerine kaleme alınan birçok eserde yaşananların soykırım olup olmadığı tartışılmaktadır. Zira Vendée savaşlarının anlatıldığı tarih kitaplarında “Noyades de Nastes” (Nastes’daki suda boğma olayları) başlığı ciddi bir yer işgal eder.

Cumhuriyet evlilikleri

Dâhiyane (!) bir fikir olarak, “suçluların” kurşun harcanarak öldürülmesi yerine Loire nehrinde boğularak öldürülmesine karar verilmiştir.  Hatta öldürülenlerin ekserisinin din adamlarından oluştuğu bir süreçte bu uygulamaya “Mariage républicain” (cumhuriyet evliliği) adı verilir: Rahip ve rahibeler halkın önünde çırılçıplak soyundurulduktan sonra sırt sırta birbirlerine bağlanırlar ve Loire nehrine batırılırlar. Din adamlarının evlenmeme yeminine atıfla da dönemin bölge yöneticisi Jean-Baptiste Carrier sıra dışı yöntemine bu ismi uygun görmüştür. Zaman zaman “la déportation verticale” (dikey sürgün) dediği de olmuştur. Resmi rakamlar yaklaşık 5000 kişinin Loire nehrinin derinliklerinde son bulan bu “sürgünde” can verdiğini bildirir. Nantes’lılara göre bu rakam elbette gerçeğin sadece bir kısmıdır.

Dersim’den Tunceli’ye, oradan Lyon’a

Kralı hemen unutamayan şehirlerin arasında Lyon da yerini alır. Robespierre’in partizanı bir Jakobeni (Chalier) yönetici olarak kabul etmeyip giyotinde idam eden Lyon iki ay boyunca kuşatılır. Kuşatma sonunda teslim olan şehre verilen ceza ilginçtir: Kral taraftarı isyancılar giyotine gönderilirler, ki bu tamamen öngörülen bir cezadır. Öngörülemeyen ise Lyon artık Lyon değildir. Şehir, cumhuriyete karşı savaşmış olmanın cezası olarak ismini kaybeder (bu ceza bize tanıdık gelebilir). Yeni ismi “özgürleştirilmiş şehir”dir (ville-affranchie) artık. Üstelik şehrin surlarının tamamen yıkılmasına karar verilir. Surlar yıkılır. Bununlar beraber fakir halkın yaşadığı evlerin dışında monarşiyi anımsatacak bütün yapıların yıkılması da ceza tahtasındaki listede yerini alır. Tespit edilen 600 kadar yapıdan 50-60 tanesi yıkıldıktan sonra uygulama durdurulur. Şehir halkının günümüzde dahi Paris’e karşı beslediği negatif duyguların ardında ihtilal yıllarında yaşanan bu tatsız anılar vardır. Benzer bir ceza Marsilya için de uygulanmış ve şehrin ismi “La Ville-sans-nom” (isimsiz şehir) olarak değiştirilmiştir.

Yıl: 218, Ay: Brumaire, Gün: Faisan

Bu sırada takvim yapraklarında yıl I’i, ay Vendémiaire’i göstermektedir. Neden mi? Çünkü Fransa artık “cumhuriyet takvimi” kullanmaya başlamıştır. 1805’e kadar kullanılan bu takvimde ilk ay Vendémiaire’dir ve 22 Eylül-21 Ekim tarihlerine denk gelir. Her aya yeni bir isim verilmekle kalınmamış, her günün özel bir ismi de olmuştur. Üstelik oldukça “lezzetli” isimler tercih edilmiştir: üzüm, safran, havuç, elma, erik, vesaire… 360 farklı isim. Bütün aylar 30’ar gün sayıldığı için her yıl fazla çıkan 5 gün için yeni isimler de üretilmiştir.  Bugünün tarihi ise yıl: 218, ay: Brumaire, gün: Faisan (sülün anlamında; Brumaire’ın 25. günü).

Fransa Fransız mıdır?

Cumhuriyet karşıtı isyanlar ve savaşlar bunlarla sınırlı değildir şüphesiz. Krala bağlı birden çok etnik guruptan kralsız ve kilisesiz bir ulus ortaya koyma çabası Fransa’yı kaçınılmaz iç savaşların ve isyanların ortasında bırakmıştır. Tarihçiler, uygulanan şiddeti ise “genç cumhuriyetin” kendini koruma refleksi olarak açıklama eğilimindedirler. Bretonlar, Normanlar, Alzaslar, Lyoneler, Katalanlar, Vendeler, Girondinler, Baskliler, Comptoislar, Savualar ve diğerleri… Huzurlarınızda hepsinin toplamı Fransa Cumhuriyeti ve onun Fransız Yurttaşları!

Bu da Fransız Devrimi’nin pek de epik olmayan diğer yüzüydü…

(Fatih Yetim / Lyon)

Mecelle (81-90)

81- “Tenakuz ile hüccet kalmaz. Lakin mütenakızın aleyhi­ne olan hükme halel gelmez.”

Tenakuz: Tutarsız konuşmak, birbirine zıt düşünceler ortaya atmak; iki sözden her birinin, diğerinin ispat ettiği hükmü nefyetmesi; yani ikisinden birinin yanlış birinin doğru olmasıdır.

Hüccet: Burada hüccet ile kastedilen, şahitliktir.

Mütenakız: Çelişen

Halel: Zarar

Yani: Hâkimin, yapılan bir şahitliğin gereği olarak verdiği hüküm, daha sonra aynı şahitlerin ifade değiştirmesi ile bozulamaz; ancak şahitler, önceki şahitlikleri sebebiyle telefine sebep oldukları şeyi tazminle yükümlü tutulur.

 

82- “Şartın sübutu indinde ona muallâk olan şeyin sübutu lazım olur.”

Sübut: Sabit olmak, gerçekleşmek

İndinde: Yanında, katında

Muallâk: Asılı, bağlantılı

Yani; bir sözleşmenin gerçekleşmesi herhangi bir şarta bağlandığı taktirde, şartın meydana gelmesiyle sözleşme gerçekleşmiş olur.

 

83- “Bikaderi’l-imkan şarta riayet olunmak lazım gelir.”

Bikaderi’l-imkan: Mümkün olduğunca, imkanlar elverdiğince

Riayet olunmak: Uyulmak

Şart: Burada sözü edilen şart, “…yapmak şartıyla”, “…etmek şartıyla” şeklindeki takyidi şarttır.

 

84- “Va’dler suret-i ta’liki iktisâ ile lazım olur.”

Yani: Kendisine bağlanan şartın meydana gelmesiyle, ona bağlanan vaatlerin de meydana gelmesi zorunludur.

 

85- “Bir şeyin nef’i, zamânı mukabelesindedir.”

Nef’: Fayda

Zamân: Tazmin etme

Mukabele: Karşılık

Yani: Bir şeyden faydalanmak, onu tazmin sorumluluğunu da beraberinde getirir.

Örnek: Telef olan malın zararını yüklenmek, o şeyden yararlanmanın tabii bir sonucudur.

 

86- “Ücret ile zaman müctemî olmaz.”

Zaman: Tazmin

Müctemi olmak: Bir arada bulunmak

Yani: Tek bir sebepten dolayı hem ücret hem de tazmin bir arada bulunamaz.

Örnek: Bir kimse bir şahsın arabasını gasp edip kötü bir şekilde kullanır ve arabanın değeri düşerse, o şahsa arabanın değer farkını tazmin etmek zorundadır. Ona ayrıca bir kullanma ücreti vermesi gerekmez.

 

87- “Mazarrat menfaat mukabelesindedir.”

Mazarrat: Zararlar

Mukabele: Karşı

Yani: Bir şeyin zararının karşılanması, ondan elde edilen menfaat sebebiyledir.

Örnek: Şirkete ait bir malın tamir edilmesi söz konusu olduğunda, şirkete ortak olanlar tamir masrafına, şirketteki hisseleri oranında katılırlar.

 

88- Külfet nimete ve nimet külfete göredir.”

Külfet: Zorluk

 

89- “Bir fiilin hükmü failine muzaf kılınır ve mücbir olmadıkça amirine muzaf kılınmaz.”

Fail: Fiili yapan

Muzaf kılınmak: Bağlanılmak, yüklenilmek

Mücbir olmadıkça: Zorlamadıkça

Amir: Emreden

Yani: Bir fiili yapanın bizzat kendisi sorumlu olur. Ona bu fiili yapmasını emreden kişi, zorlamadığı müddetçe yapılan fiilden dolayı sorumlu tutulamaz; İslam hukukunda sorumluluk şahsidir. Şayet emreden kişi zorla yaptırdıysa zahire bakılmayıp fiil emredene isnad edilir. Bu durumda fail, cansız bir alet gibi değerlendirilerek sorumlu tutulmaz.

 

90- “Mübaşir, yani bizzat fail ile mütesebbib müctemî oldukta hüküm, faile muzaf kılınır.”

Mübaşir: Bir şeyi bizzat yapan

Mütesebbib: Sebep olan kişi

Müctemi: Toplanmış

Yani: Bir şeyin meydana gelmesinde, o şeyi bizzat yapanla ona sebep olan birlikte bulundukları taktirde hüküm, sebep olana değil onu bizzat yapana isnad edilir.

Örnek: Evin kapısını açık koymak, arabanın kontak anahtarını üzerinde bırakmak suretiyle evin soyulmasına ve arabanın çalınmasına sebep olan kişiler tazminle yükümlü olmazlar.