BİR PERÎ-SÛRET GÖRÜNMÜŞ

Biz varalım, Türkiye’nin İslam yorumunun aslında en iyisi olduğuyla övünelim, yüzyıllardır “İslam’ın bayraktarlığını” yapmış olmanın gururunu yaşayalım; hatta Arap, Fars ve diğer medeniyetlerin geçmişte ve şimdi yaptıkları katkıları yok saymaya devam edelim… Ortada acı bir gerçek var; Türkiye Müslümanları olarak, gerek Doğu gerekse Batı dünyasının politik ve entelektüel gündemine sunduğumuz olumlu katkılar maalesef yok denebilecek kadar az.

Üstüne üstlük, kibirli tavrımızdan dolayı Hindistan, Mısır, Malezya, Pakistan gibi ülkelerde yetişmiş olup dünyaya mal olan saygın isimlere bile sırtımızı dönmüş bir hâlde düşünüp konuşuyoruz. Düşünce dünyamız Türkiye ile sınırlı kalınca da, Türkiye’de üretilen fikirler ne Batı’da yaşayan Müslümanlara ışık tutabiliyor, ne de bizden çok daha farklı tecrübeler yaşayan diğer Müslüman toplumlara…

Son on yılda, entelektüel alanda olmasa da sivil ve siyasi alanda Türkiye’nin dünyaya, bilhassa Orta Doğu’ya yeni bir soluk getirme imkânının doğduğu bir gerçek. Dünyayı İslam, siyaset ve sivil toplum gibi konularda yeniden düşünüp tavır almaya davet etme şansımızın çok yükseldiği bir dönem yaşadık. Ama son yıllarda yaşananlara bakılırsa, bu şansı tekrar kaybetmenin eşiğinde bulunuyoruz.

Yaşayacağımız ve dünyaya da güzel bir örnek olarak sunacağımız yeni tecrübe, dinin bu yüzyılda ve bu yüzyılın getirdiği yeni sosyal ve siyasi ilişki biçimlerinin içinde de sorunsuz bir şekilde hayata geçirilebileceği düşüncesi idi.

Kapitalizme ve maddiyatçılığa karşı dinin maneviyatı; bazı dünyevi ideolojilerin dışlayıcılığı, kutuplaştırıcılığı ve kibrine karşı da dinin kuşatıcılığı ve birleştirici niteliği sunulacaktı.

Gittikçe daha da artan şekilde ismi radikallikle, aşırıcılıkla ve şiddetle anılan İslam’ın aslında daha farklı yorumlarının da olduğu, şimdiye kadar çok büyük medeniyetlere ilham kaynağı olduğu ve hâlâ da olabileceği ispatlanacaktı.

Dinin özgürlükleri kısıtlayıcı değil, aksine, herkesin özgürlüğünü garanti altına alıcı bir fonksiyona sahip olabildiği, haksızlık ve yolsuzlukların önünü kesip ekonomik, idari ve sosyal adaleti sağlayan bir sisteme kaynaklık yapabildiği gözler önüne serilecekti.

Batı’daki İslamofobi zayıflatılacak, dindar Müslümanların iktidara gelmelerinin pek de öyle korkulacak bir durum olmadığı ortaya çıkacak, böylece diğer Müslüman toplumlara da yeni bir devlet ve toplum modeli sunulmuş olacaktı.

Bütün bunlar, Türkiye’nin muhafazakâr- dindarlarının iktidara geldikleri; daha önceleri ‘salona’ bile girmekte zorlanırken artık ‘sahneyi’ devraldıkları bir dönemde gerçekleşecekti.

Bu güzel beklentileri ülke halkının çoğunluğu o denli benimsedi ki, her yeni seçimde bir öncekinden daha yüksek bir oranla destek çıkıldı; hatta sandıkta destek vermeyenlerin bile içten içe memnun olabildiği bir sürece girildi.

Fakat çeşitli nedenlerle bir süredir bu gibi beklentilerin birer hayalden ibaret olduğu anlaşıldı: “Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm/ Bir perî-sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sana.

Muhafazakâr- dindarlar, ellerindeki olağanüstü maddi ve siyasi gücü bütün o ideallerin gerçekleşmesi için kullanabilecekken, Türkiye ve bütün dünyadaki gelişmelerin seyrini etkileyebilecek bir potansiyele doğru ilerlerken, son birkaç yılda bütün büyü parça parça bozulma sürecine girdi.

Sanattan şehirciliğe, siyasetten adalete, iç sorunların çözümünden dış sorunların çözümüne, aslında muhafazakâr- dindar siyasetçilerin ellerinde pek de ‘sağlam paketlerin’ olmadığı anlaşıldı. Paketten neredeyse çıka çıka, ‘sınırlandırılamayan bir iktidarı bir şekilde elde etme’ stratejisi çıktı.

Haftaya bu ‘paketteki boşluğun’ nedenleri üzerine eğilelim…

GEZİ’DE KARŞILAŞAN DİNDARLIKLAR (3)

Gezi Parkı’nda muhafazakâr – dindarlar için de farklı bir tür tanışma süreci gerçekleşti. Laik kesimin din ile ilişkisi konusunda pek bir fikre sahip olmayan, onları daha çok şeriat korkuları ve başörtüsü karşıtlıkları ile tanıyan muhafazakârlar, kurulan temaslar sonucunda, onlarla ve onların din ile olan ilişkileriyle ilgili bazı gerçeklerle karşılaştılar. Sözkonusu kitlenin kendi içinde de ne kadar büyük bir çeşitliliğe sahip olduğuna ve din ile, kendilerinden farklı da olsa, ne tür ilişkiler geliştirdiklerine tanıklık ettiler.

Protestolar sürecinde, geniş bir topluluğun katılımı ile parkta bazı dinî etkinlikler gerçekleştirildi. Bir grup eylemci parkta iki defa Cuma namazı kıldı; ezan, namaz ve hutbe esnasında bu ibadetlere katılmayan diğer bazı eylemciler, namaz kılınan alanın etrafını kuşatarak dışarıdan herhangi bir zarar görmelerini engellemeye çalıştılar.

Miraç Kandili’nde Kur’an’dan Yasin Suresi okundu, dualar edildi ve hemen herkesin katılımıyla kandil simitleri dağıtıldı. Ayrıca, dine açılan alanın ve dinî pratiklerini gözetenlere gösterilen saygının önemli göstergelerinden biri olarak, parkta açılan mescidin kayda değer bir yeri vardı.

Gezi Parkı dışındaki bazı eylem yerlerinde başörtülülere sözlü taciz vakaları olmakla birlikte, bu konuda park içinde zaman zaman uyarılarda bulunuldu ve başörtülü kadınlara yönelik muhtemel rahatsız edici muamelelerin önüne geçildi.

Parktaki söylemler içerisinde ise din ile ilgili hafife alıcı ya da saygısızlık içeren sloganlar yoktu; konuyla ilgili slogan ve resimler, siyasal İslamcılık, başka yaşam tarzlarına müdahaleci din anlayışı, ve kendi siyasi emelleri uğruna din istismarı yaptıklarına inanılan kişiler üzerine idi.

Muhafazakâr – dindarlar, Sünni Müslümanlık haricinde, mezhepler ekseninden bakmadan da inançlı Müslüman olunabildiğini gördüler. Görüştüğüm çoğu laik Müslüman eylemcinin kendilerini “dindar” olarak tanıtmaları karşısında dindarlık ve sekülerlik (laiklik) tanımlarının tekrar sorgulanması ve yenilenmesi ihtiyacı hissediliyordu. 

Parkta sadece temel İslami kaynaklara dayalı, inancı ve “kalp temizliğini” önemseyip diğer ritüellerin dinin aslında olmadığı iddiasıyla geleneği dışlayan bir dinsellik üretilmedi. Miraç Kandili’ni kutlamak, kandil simidi dağıtmak, parkın hemen yanı başında, yol inşaatında kullanılan demirler ve tellerle şekillendirilen yapay dilek ağacına siyasi dilekler yazmak gibi bazı uygulamalar, geleneklerin dinî yaşamdaki yerini yeniden düşünmeye sevk edici bir anlam taşıyordu…

Sonuç olarak Gezi Parkı tecrübesi ile birlikte, dinin, iktidarların kendi konumlarını sağlamlaştırmak için istihdam ve istismar edebildikleri edilgen bir unsur olmaktan başka, muhalefet ve direniş konularında da çok önemli bir motivasyon kaynağı olabildiği, on bir yıllık AK Parti iktidarından sonra tekrar ortaya çıkarılmış oldu.

İslami dindarlığın sadece bir çeşit tanımının yapılamayacağı, bazı siyasi konularda çok farklı düşüncelere sahip olanların da kendilerini dindar olarak tanımlayabilecekleri, bu durumda yeni tanımlamaların geliştirilmesi gerekliliği belirginleşti.

Bunlarla birlikte parkta, aynı dünya görüşüne sahip olunmasa ve aynı yaşam tarzı benimsenmese de, özgürlük, adalet gibi ortak zeminlerde buluşup birbirine saygı içerisinde, çoğulcu bir ortamda yaşanabileceğinin pratiği geliştirildi. Gezi Parkı’nda kısa bir süreliğine de olsa yeşermiş olan bu pratiğin, gündelik kutuplaştırıcı politikalarla çiğnenip yok edilmeden kalıcı kılınması için tekrar tekrar anımsanmasında, ve bütün bir toplum olarak karşılaştığımız ‘çoğulculuk sınavı’nı başarıyla tamamlamamız için iyi bir örnek olarak hafızalarımızda yer tutmasında büyük fayda olacaktır…

GEZİ’DE KARŞILAŞAN DİNDARLIKLAR (2)

Gezi Parkı’ndaki protestocuların tamamı değilse de çok büyük bir bölümü, Türkiye Müslümanlarının laik kesimini teşkil ediyordu. Bu kitlenin önemli bir kesiminin zihninde, ortalama olarak belli bazı muhafazakârlık imgeleri mevcuttu.

Bunlardan biri, “kadere” ve siyasi otoritelere boyun eğen, aldatılmaya müsait, eğitim seviyesi düşük muhafazakârlar. İkincisi, ülkeye er ya da geç şeriatın getirilmesini arzu eden, bu yönde de çalışmaları olan, ellerine yeterince güç geçtiği zaman laiklerin yaşam alanlarına ve tarzlarına müdahalede bulunacak olan siyasal İslamcılar. Diğer bir grup ise 2002’den beri iktidarda olan, dini kendi emellerine ve haksızlıklarına “alet eden” güç sahipleri, ve onlarla birlikte gittikçe büyüyen yeni elit sınıf.

Gezi tecrübesi laik kesime, Türkiye’deki muhafazakâr dindarlığın bu kesimlerle sınırlı olmadığını, daha farklı muhafazakârlık tiplerinin de var olduğu gerçeğini gösterdi, önceden bilenlere ise yeniden hatırlattı. Karşılaştıkları ve onlara göre “yeni” olan bu dindar imgesi, dini kuralları özel yaşamında uygulamada hassas olan, özgürlükçü, sosyal ve siyasi konularda duyarlı, farklılıklara saygılı bir tipti. “Muhafazakâr- dindar” bir başbakanın yaptığı bazı icraatların, bilhassa laik yaşam tarzına yönelik birer tehdit olarak algılanan söylemlerinin protesto edildiği bir eylemde aktif olarak rol almaları, bu konuda doğal olarak çok etkili oldu.

Parkta gece- gündüz bulunan muhafazakâr eylemciler, özellikle de başörtülü genç kadınlar, bu açıdan en dikkat çeken unsurdu. İktidarda “kendilerini temsil eden” bir parti olmasına rağmen, koruma refleksi geliştirmek yerine, şehir ve çevre politikaları, polis şiddeti, din istismarı, otoriterleşme gibi konulardaki itirazlarını açıklıkla dile getiriyorlardı. 

Röportaj yaptığım genç bir kadın eylemci, CHP seçmeni olan anne- babasının yaşadığı değişimi şöyle açıklamıştı: “Benim annem dindar bir insan. Ama başörtülü gördü mü tüyleri kalkıyordu; bu konuda gördüğüm en sert insanlardan biriydi. O bile yumuşadı artık. İlk gün gittiğimde beni aradı sordu, ‘Orada başörtülüler de var mı gerçekten?’ diye. Şimdi anne- babalarımız da anladı, anlamaları da çok kısa sürdü. ‘Hepsi öyle değilmiş’ demeye başladılar.Toplumdaki derin kutuplaşmaların Gezi eylemleriyle oldukça törpülendiğine inanıyorum ben.

Bireysel katılımların yanı sıra, Tokat ilinden gelen bir İslamcı dernek olan “tokad” üyeleri, mescitte ve kendi çadırlarının yanında namaz kılanlar, Gezi’deki muhafazakâr- dindar katılımın belirgin ögelerindendi. Bunlarla birlikte, Taksim Meydanı’ndan Gezi Parkı’na giriş bölümünde ilk karşılaşılan çadırın sahibi olan Antikapitalist Müslümanlar grubu, “Mülk Allah’ındır” ve “Allah, emek, özgürlük” gibi sloganlarıyla hiç şüphesiz parkın en renkli ve ilgi çekici gruplarından biriydi. “Aynı dünyaların insanları” olarak görülmelerine rağmen hükümetin ekonomi politikalarını ve ahlaki tutumlarını net bir şekilde eleştiriyorlardı.

Kendisiyle yaptığım söyleşide İhsan Eliaçık, AK Parti iktidarı döneminde yaşananları“abdestli kapitalizm” olarak vasıflandırmış ve “Dindarların mala- mülke dalması, harama bakması, iktidarın sermayeyi doğru kullanmaması, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları” gibi durumlara tepkilerinden dolayı parka geldiklerini söylemişti.

Eliaçık’a göre de kendilerinin parktaki varlıkları ve eylemleri, Gezi’de bir dindar- laik buluşmasına ve protestocuların din karşıtı olduklarına dair iddiaların çürütülmesine yardımcı olmuştu: “Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Kur’an okuduk, dua ettik. Binlerce vatandaş da geldi ‘âmin’ dedi. Ertesi gün de Cuma namazı kıldık ve insanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Hâlâ geliyorlar, sarılıyorlar, ağlıyorlar…