“Muhafazakârlar eğlenceyi kaçırdı”

(Bu röportaj ilk olarak 13.08.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlandı.)

(PDF dosyası için tıklayınız: Ihsan Eliacik Roportaji – 13.08.13)

Gezi eylemlerinin en çok öne çıkan isimlerinden biriydi İhsan Eliaçık. Polis kordonu altındaki Taksim Meydanı’nda kılınan Cuma namazları, Gezi Parkı’nda kutlanan Miraç Kandili’yle Eliaçık’ın etrafında toplanan “antikapitalist Müslümanlar” bir anda bütün Türkiye’nin ilgi odağı oldu. Antikapitalist Müslümanlar, Ramazan boyunca düzenledikleri Yeryüzü İftarları’yla çok farklı kesimleri mütevazı sofralarda biraraya getirdi.

İhsan Eliaçık, Gezi eylemlerininde yaşananları, hükümet çevresinden gelen “darbe” iddialarını ve son aylarda artan kutuplaşmayı Taraf’a değerlendirdi.

Gezi Parkı eylemleri geniş bir alana yayıldı. Herhangi bir organizasyon olmadan bu kadar yayılmasının sebebi neydi sizce?

Şimdi bu tür hareketleri, biri bir düğmeye bastı ve herkes harekete geçti diye açıklamak bir halüsinasyondur. Böyle bir şey yok. Bu sahici bir harekettir ve toplumda bir karşılığı vardır. Bu şunu gösteriyor: Toplumda birikmiş bir öfke var ve bu birikmiş öfkeler bir şekilde dışarı çıkıyor.

Herkesin öfke sebebi farklı farklı. Mesela Gezi Parkı’nda bu işin çekirdeğini oluşturan gençlere bakacak olursak, bunlara 90 kuşağı deniyor. 1990’da doğan biri, 12 yaşından 23 yaşına gelene kadar ekranlarda hep Tayyip Erdoğan’ı seyretti, başka biri yok. Gençler, onun tarzından pek haz etmiyor. Hegemonik ve buyurgan bir üslubu var, bunu da sevmiyorlar. Tayyip Erdoğan, çocuğunun uzun saç bırakmasına, favorilerine, küpelerine karışan, bundan hoşlanmayan ve çocuğuyla sürekli bir gerilim içinde olan muhafazakâr baba tiplemesinde. Çocuklar öyle görüyor onu, “rahat bırak bizi” diyorlar.

Eylemciler arasında başka kimler vardı?

Gençlerin dışında, bu tepki dışarı yayılınca, AK Parti’nin on bir yıllık icraatlarından memnuniyetsizlik içerisinde olan bir Ulusalcı CHP tabanı var; onlar da “Cumhuriyet elden gidiyor” diye bir duygu içindeler ve bu duygu içlerinde acayip bir öfke biriktirmiş vaziyette. Onlar da bu nedenden ortaya çıktılar.

Siz ve grubunuz?

Biz de, sayıca çok olmasa bile söylem gücü olarak çok önemli bir yerde duran bir fikriyata sahibiz. Biz bu döneme “abdestli kapitalizm” diyoruz. Dindarların mala-mülke dalması, harama batması, bilgiyi, iktidarı ve serveti edinme ve kullanma biçimleri, aşırı derecede muhteris ve paragöz çıkmaları, bu gibi şeylere tepkiliyiz.

Başka dikkat çeken gruplar var mıydı?

Bir de diğer sol örgütler vardı. Onlar güçleri azalmış olsa da, 150- 200’er kişilik gruplar hâlinde orada yer alıyorlardı. Üzerinde düşünülmesi gereken bir başka şey de taraftarlar; ağırlıklı olarak Beşiktaş taraftarı olan Çarşı grubu başta olmak üzere tabi.

Sizden ve bireysel katılanlardan başka dindarlar, dinî cemaatler yoktu, neden sizce?

Burayı dine karşı olan, çağdaş, modern, laik, darbeci, Ergenekoncu bir kesim olarak görüyorlar ve Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine inanmış durumdalar. Yani onlara göre burada din düşmanları, darbeciler ve dış güçler var. Din düşmanları, camiye ayakkabıyla giriyorlar, başörtülülere saldırıyorlar; darbeciler, eski Ergenekoncular, ilk fırsatta hemen geri gelmek istiyorlar, sandık dışı yolla hükümeti devirip tekrar eski vesayet günlerine bizi geri götürmek istiyorlar; bir de dış güçler, yani “faiz lobisi” dediği küresel dış güçler düğmeye bastı, Başbakan da ona karşı savaşan kahraman pozisyonlarına girdi. Bunun üçü de aslı-astarı olmayan şeyler, ama insanlar inanıyor ve Başbakan’ın etrafında sarılıyorlar, “Onu yedirtmeyiz!” diye.

Bunların bir gerçekliği yoksa korku veya öfkenin asıl sebebi nedir peki?

Şu anda AK Parti iktidardan düşse işini kaybedecek en az yüz bin kişi var. Bunlar muhafazakâr yeni sınıftır. Yeni yatırım yaptılar, iyi para kazanıyorlar. Rantın, nemanın dibine vurmuş vaziyetteler. Bunu kaybetmekten ödleri kopuyor. Sadece kaybetmekten değil, hesap sorulacağından endişe ediyorlar. Silivri’ye tıkılacağız, ellerimize kelepçeler vurulacak, bundan sonraki hayatımız mahkemelerde sürünerek geçecek endişesine kapılmış vaziyetteler ve can havliyle sarılıyorlar, bu hususta kimseyi affetmiyorlar. Öfkelerinin sebebi bu.

Bu durumda siz kafaları karıştıran bir konumdaydınız, değil mi?

Şimdi biz orada ne yapmış olduk? Taksim’in orta yerinde, o kadar fraksiyonun, o kadar Ulusalcının ortasında Miraç Kandili kutladık. Yani Kur’an-ı Kerim okuduk; Yasin Suresi’ni, dua ettik. Ertesi gün gündüz de aynı yerde Cuma namazı kıldık. İnsanlar büyük bir coşkuyla karşıladılar bunları. Bu iki sahne bazılarının din düşmanlığı iddiasını çökertti. Çökertince acayip sinirlendiler.

Parktaki gruplar içinde kendinize en yakın hissettiğiniz hangisiydi?

Çevreci gençler ve taraftar grupları derim, diğer sol gruplardan ziyade. Nitekim Miraç gecesi Taksim’e Çarşıgrubuyla beraber girdim. Kaldı ki bu hareket dozerlerin önüne çıkılarak başladı. Yarın tank yürüsün tankın da önüne çıkarım; darbeye de karşıyım çünkü. Ben darbeden çok çektim; bir daha darbe falan kaldıramayız, bu yaştan sonra hiç çekemeyiz.

Din üzerinden kutuplaşma nasıl o kadar hızlı olabildi sizce?

Dindar insanlara, kafadan “bunlar dinsiz” dediğin zaman sorgulamaya gerek duymadan “o zaman orada işimiz olamaz” diyorlar hâliyle. Sol modern çevrelerle muhafazakâr çevreler arasındaki, veya sol ile sağ arasındaki ana mesele daima dindir. Döner dolaşır, bir ağaç meselesi dinde düğümlenir. Camiye girdiler, bira içtiler, camide dine hakaret ettiler, Allah’a küfrettiler, budur yani. Bu Türkiye’nin Müslüman bir ülke oluşu ve dinin sosyolojik yerinin çok köklü oluşundan kaynaklanıyor. Biz solcu arkadaşlara da bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu din meselesini çözmeden hiçbir şey çözemezsiniz; oradan başlayacaksınız. O nedenle bizim burada durduğumuz yer çok önemli. Bütün planlar yeniden düşünülmek durumunda. Millet zannediyor ki Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği o havaalanında toplananlar Türkiye’nin dindarları, burada toplananlar dinsizleri ya da modern hayat sürmek isteyenleri, dine hakaret edenleri falan. Şimdi buradan dindar bir görüntü geldi; namaz kılındı, ezan sesleri yükseldi, kandil kutlandı. Ne olacak şimdi? Her şeyi yeni baştan düşünecekler!

Çarşı grubunun diğerlerinden farkı nedir?

Çok politik bir grup. İçlerinde ülkücü de var, ulusalcı var, Kürt olan, PKK eğilimi olan bile var, ama Beşiktaşlılık çatısı altında birleşmişler. Taraftar grubu diye bir şey var. Türk siyasi hayatına giriyor taraftarlar. Fenerbahçeliler vardı, Galatasaraylılar vardı, Beşiktaşlılar vardı. Toplasan bütün sol fraksiyonlar Beşiktaşlılar grubu kadar etmez. Sildi süpürdü, damgayı vurdu. Hani bunlar bir şeye karışmazdı, hani futbol bunları uyuşturmuştu? Türkiye’nin gündemini sarstılar. Ben bunu anlamaya çalışıyorum sadece. Birincisi taraftarlar, ikincisi, neşeliler, eğlenirken direniyorlar. Bunların direnme biçimlerini anlamıyor bazıları; bunlar eğlenirken direniyorlar. Adam dans ederken, amigoluk yaparken aslında direniyor. Bu şuradan belli ki, gitmiyor, polisin önüne yatıyor. Gezi grubundaki gençler de öyle. Mini etekli kız, erkekler kaçarken o polis taşlıyor, göğüslerini açıp “su sıkma kurşun sık” diye bağırıyor. Ben gözlerimle gördüm. Burada başka bir şey var; bunu muhafazakârlar kesinlikle kaçırmış vaziyetteler. Yani din düşmanları, darbeciler ve dış güçler sendromuna girerek bunu kaçırdılar, anlayamadılar. Onların birilerinin oyuncağı olduklarını zannediyorlar.

Dine ve dindarlara karşı bir hareket olduğunu düşünmüyorsunuz o hâlde?

Yok canım, öyle şey yok. Eğer olsa bile, dine ve başörtüsüne karşı olmayacağını düşünüyorum. Adam onu eleştiriyor, o da diyor ki sen benim dinime saldırdın. O senin iktidarın karşısındaki tutumunu eleştiriyor hâlbuki. Diyelim bir başörtülü AKP’yi övdü, sen de tuttun onu eleştirdin; başörtüsüne saldırdı diye yaygara yapıyor. Başörtülüleri eleştiremeyecek miyiz? Dışarıda başörtülülere yapılan taciz haberleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu şöyle yorumlamak gerekir: Eskiden beri biriken bir kin ve öfke var. Adam başörtüsünü gördüğü zaman al görmüş İspanyol boğası gibi burnundan soluyabilir. Fakat bu genel olarak bir başörtüsü düşmanlığı yapıldığı manasına gelmez. Böyle kıyıda kenarda bir-iki olay olmuş olabilir.

Dindar kitlenin sizinle ilgili algısı olumsuz görünüyor. Bundan endişeli misiniz?

Ben yazan bir adamım, esasında politik bir figür değilim. Ben şu âna kadar siyasetçi olacağımı hiç düşünmeden konuştum. Siyasete girsem beni bir sürü yerden vurabilirler. Ne açıdan? Benim tefsir kitabımı açarlar, orada farklı bir sürü görüşler, yorumlar, teviller var. Oradan “şunu şöyle söylüyor, bunu böyle söylüyor” diye dindarı ürkütmek için kullanır. Sen bunları niye söyledin? İyi de ben siyasetçi olacağımı hiç düşünmedim ki! Olmayacağım da zaten. Girmem ben siyasete, alakam yok!

Sizin Başbakan’la ilgili temel eleştirileriniz nelerdir?

Tayyip Erdoğan’ın din anlayışı sorunlu. Mesela o kadar özgürlükçü olduğunu iddia ettiği hâlde Alevilerin cemevine ibadethane diyemiyor. Veya eşcinsellerin yasal güvenceye kavuşması lazım diyemiyor. Ben Alevi değilim, eşcinsel bir tercihim de yok, ama bunları hak-hukuk noktasında güvenceye kavuşturmak lazım. Orada burada dayak yememeleri lazım. Sırf cinsel ve mezhebî tercihlerinden dolayı ötekileştirilmemeleri lazım. Bunu söyleyemez. Onun dayandığı taban var. “Tayyip eşcinselleri savunuyor” dedirtmemek için bu lafları edemez. “Tayyip içkiye sıcak bakıyor; ne yani içki helal mi diyor şimdi” derler diye bu tür işlere giremiyor.

Demokrasi anlayışı?

Demokrasi anlayışı zayıf, ilkel. Yani “Hakkâri’den, Çorum’dan topladığım oyla gelir buradaki ağaçları keserim” diyor, “Yüzde 50 aldım” diyor. Sandıktan çıkanla her şeyi yaparım düşüncesi çok geri bir demokrasi anlayışı. Şimdi özyönetim diye, demokratik özerklik diye bir şey var. Bir bölgedeki bir konuyu o bölgenin ahalisine soracaksın. Sen istediğin kadar çok oy almış ol. O senin ülke genelindeki temsilini ifade eder. Yerel konularda yine o bölgenin ahalisine sorman lazım. Mesela Gezi Parkı’nı Beyoğlu halkına sorman, Beyoğlu içerisinde referandum yapman lazım. Gerekirse İstanbul’da.

Öte yandan, şehircilik, mimari anlayışı da geri. Bir şehir ve meydan ne anlama gelir? Meydanın kimliği nedir? Neye meydan denir? Diyor ki, “Yenikapı’ya denize çakıl dolduracağız, orada geniş bir arazi yapacağız, gidin yürüyüşünüzü orada yapın; burada artık miting yapılmayacak.” Bu, şehir ve meydan kültürü olmadığını gösteriyor. Çünkü miting denizde yapılmaz. Eline mikrofonu alıp konuşacaksın, masmavi denize doğru konuşacaksın, olmaz bu. Mitingin psikolojisinde insanlar şehrin en merkezî yerinde seslerini başkalarına duyurmak isterler.

Bir tür “sen neymişsin be abi” durumu yaşanıyor

ÜLKEDEKİ dindar-seküler kutuplaşmasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Tayyip Erdoğan gerilimi oraya oturtmaya çalışsa da öyle bir şey olmayacak. O Ankara’daki Melih Gökçek taktiği. Yüzde 70 sağcı mukaddesatçı oylar, yüzde 30 sol oylar diye. Bu dengeye oturtmaya çalışıyor. Onun için bu yüzde 70’e oynuyor. O oyları almak için her şeyi yapıyor. MHP’yi çekmek için milliyetçi söylemlere giriyor, muhafazakârı çekmek için dinî söylemlere giriyor. Ama Gezi Parkı’ndaki şey bu ayrımı da ortadan kaldırdı. Ben Türkiye’de sosyal adalete ağırlık veren, biraz daha sol bir dil kullanan dindar hareketlerin gelecekte yükseleceğini düşünüyorum. Yani ya CHP daha fazla dindarlaşacak, ya da AKP sosyal adalet söylemlerine daha fazla ağırlık verecek, zayıfı, güçsüzü ve ezileni savunacak. Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğü gün bizim savunduğumuz şeyleri savunacak; daha iktidardan düşme eğilimlerini gördü hemen değindi. Beni yıkacaklar psikolojisine girer girmez hemen dünya sistemine karşı çıkan kahraman rollerine bürünecek. Hâlbuki daha önce İstanbul’u finans merkezi yapacağız diyordu. Bankacılar bilmiyor mu, hükümet devrilirse kaos çıkar, işler daha da kötü olur. Bir alternatif yok yani. Kendisine bir ders verilmek isteniyor sadece. “Fazla ileri gitme, bu kadar diktatörce davranma, bizim de işimize gelmez” diyorlar. Ama o, kimse bana ders veremez, kimse beni hizaya çekemez psikolojisinde. Gençler, bankalar, zenginler, kendi tabanı, milletvekili hiç kimse hizaya çekemez, bir tür ‘sen neymişsin be abi’ durumu…

VE MUHAFAZAKÂRLAR MEYDANDAN ÇEKİLİR

(Bu yazı ilk olarak 08.08.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

Gezi Parkı eylemine katılanlar arasında ilk birkaç gün içinde hatırı sayılır bir oranda dindar- muhafazakâr vatandaş da vardı. Onlar da ağaçların kesilmesine, parkın yıkılarak yerine bir alışveriş merkezinin inşa edilmesi projesine ve eylemcilere yönelik polisin aşırı ve orantısız güç kullanmasına karşılardı.

Bunların yanı sıra, onlar da Başbakan Erdoğan’ın özellikle de son dönemdeki üslubunu, söylemlerini ve bazı icraatlarını eleştiriyor, otoriter bir tutum içine girdiğinden yakınıyorlardı. Hatta sekülerlerin tepkileri olarak ortaya çıkan çoğu eleştiriyi muhafazakârların çok önemli bir kısmı da kendi aralarında zaten yapıyorlardı.

En açık örneği Çamlıca’ya cami projesi konusunda görülen bu eleştiriler dindarların Gezi’ye destek vermesini etkiledi.

Peki, ne oldu da ilk günlerde gerek bizzat Park’a gidip saatlerce eylemlere katılarak, gerek sosyal medyadan mesajlar yazarak, gerekse de uzaktan vicdanen onaylayarak desteklerini sunan muhafazakârların büyük bir kısmı, ilk birkaç günden sonra hemen hemen tamamen çekildiler?

Şiddet konusu, özellikle de devlete karşı şiddet, Türkiye muhafazakârlarının kolay kolay kabul edemeyeceği hassas bir çizgidir. Gerek partilerinin kapatılma süreçlerinde, gerekse başörtüsü ve imam-hatip sorunları gibi on binlerce insanın hayatını derinden etkileyen krizlerde şiddet ve çatışma yoluyla haklarını arama yollarına gitmeyi tercih etmediler. Devlete karşı o tutumu benimseyen insanların gözünde protestolar, işin içine şiddet karışınca meşruiyetini kaybetti. Onlara göre eylemciler şiddetle aralarına gereken mesafeyi koymamışlardı.

Diğer semt ve şehirlerde başörtülülere çok sayıda fiilî ve sözlü taciz vakaları yaşandı. Gezi Parkı’nda bu gibi olayların kınandığı bildiriler yayınlandı; ama hem yeterince vurgulanarak bu yanlışın karşısında durulmadı, hem de orada kınanmış olması, başka yerlerde yapılan yanlışların varlığını engellemedi. Başörtülülere taciz olaylarına bir de camiye ayakkabıyla girip içki içme haberlerinin yayılması da eklenince, bu eylemlerin aslında Başbakan’dan ziyade genel olarak dindarlara karşı yapıldığına dair genel bir algı pekişmeye başladı.

Başbakan Erdoğan’ın ve hükümetin istifasının gittikçe daha da yükselen bir sesle dile getirilmesi, muhafazakârlar nazarında protestoların ‘masumiyetinin’ sorgulanmasına yol açtı. Erdoğan’ın imza attığı onca başarılı icraata kıyasla üslubu ve bazı yanlış politikaları, kendisinin ve hükümetinin istifasını gerektirecek kadar büyük değildi onlara göre. Evet, vazgeçmesi gereken bazı yanlışları vardı ama onun iktidardan çekilmesini istemek, asıl meselenin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu gösteriyordu.

İstanbul’un çeşitli semtlerinde ve diğer bazı illerde yapılan tencere-tava eylemleri, başörtülülere taciz olayları da üzerine eklenince muhafazakârlara doğrudan 28 Şubat sürecinin kötü günlerini hatırlattı. “Travma” olarak nitelendirdikleri ve olumsuz etkilerini üzerlerinden hâlâ atamadıkları o acı tecrübelerinin tekrar gözlerinde canlanmasına sebep olan bu eylemler, muhafazakârların 28 Şubat günlerine dönme korkusuyla Erdoğan’a ilk günlerdeki gibi sahip çıkmalarına önemli ölçüde etki etti.

Dış güçler”in Başbakan’ı ve hükümetini yıpratmak suretiyle Türkiye’nin bölge ve dünyadaki yükselişini engellemek istediklerine dair edinilen kanaat ise Erdoğan’a sahip çıkmanın artık çok daha büyük bir anlamı olduğu düşüncesini pekiştirdi. Bu durumda eylemlere destek verenler, doğrudan veya dolaylı olarak “büyük oyun”un parçası oluyorlardı.

SEKÜLERLER NE İSTİYOR

Sekülerlerin ne istediği sorusu yakın zamana kadar kulağa biraz garip gelen bir soruydu. Çünkü çoğunluk itibariyle sekülerler, ülkenin kurucu ideolojisinin arzu ettiği makbul vatandaş çizgisine en yakın olanlardı ve bu yüzden devletle en az sorun yaşayan toplum kesimi onlardı. Devletin vatandaşına benimsetmek istediği din ve dünya görüşüne, yaşam tarzına onlar sahipti, bununla birlikte hem siyasi hem de ekonomik elitleri onlar oluşturuyordu.

AKP iktidarıyla birlikte muhafazakâr yeni bir elit sınıf ortaya çıkmaya ve çok önemli yerlerde söz sahibi olmaya başladı. Bu yeni elitin bazı söylem ve uygulamaları, Cumhuriyet’in başından beri devletle çatışma sorununu tecrübe etmemiş olan seküler kesimin rahatsız olmasına, hatta kendilerini tehdit altında hissetmelerine yol açtı.

Gezi protestoları, bir yönden de böyle bir rahatsızlığın dışavurumuydu aslında. Her ne kadar park ve AVM konusuyla başlamış olsa da, gerçekten de “Mesele Gezi Parkı değil” idi; Başbakan’ın söylem ve icraatlarından duyulan seküler rahatsızlıkların dile getirilmesi meselesiydi. İlk birkaç gün içinde çok sayıda dindarı da barındıran bir hareket olmasına rağmen daha sonra çeşitli nedenlerle dindarların çoğunun çekilmesiyle birlikte, çoğunlukla sekülerlerin birikmiş tepkilerinin ortaya çıkarıldığı bir protesto hareketine dönüştü.

Gezi Parkı’nda görüştüğüm seküler eylemciler, hükümete oy vermeyen ama bu ülkenin vatandaşı olan halkın diğer yarısının yok sayıldığını düşünüyorlar, Başbakan’ın balkon konuşmalarındaki kuşatıcı söylemlerine dönmesini istiyorlardı.

Başbakan’ın üslubunun otoriter, kırıcı, kutuplaştırıcı ve dışlayıcı olduğunu, hâlbuki kendilerinin AKP tabanıyla bir sorunlarının olmadığını söylüyorlardı.

Seçmenlerinin çoğunluğunun oyunu aldıktan sonra hükümetin istediği her türlü kararı rahatlıkla almasını ve bazı konularda halkın fikrine müracaat etmemesini eleştiriyorlardı.

Din ve dindarlarla kesinlikle bir sorunlarının olamayacağını savunuyorlar, Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın muhafazakâr yaşam tarzına kimsenin karışamayacağını söylüyorlardı. İtirazları, din referanslı politikaların yapılmasına, kanunların ve yasakların din referansıyla oluşturulmasına idi.

Hükümetin, kendi benimsediği muhafazakâr yaşam tarzını ülkenin geneline dayatmaya başladığını ve kendi seküler yaşam tarzlarını baskı altında tutarak tehdit ettiğini ileri sürüyorlardı.

Ve son olarak, özel hayata müdahale edildiğini iddia ediyorlardı. Kürtaj yasağı, üç çocuk tavsiyesi, içki düzenlemesi, en çok dile getirilen örneklerdi. Ama verdikleri örneklere ve itirazlarında altını çizdikleri noktalara bakıldığında, hükümetin icraatlarından daha çok söylemlerinden rahatsız oldukları kolaylıkla anlaşılıyordu.

Neticede, sekülerler de diğer kesimler gibi daha çok özgürlük vurgusu yapıyorlar artık. Her ne kadar şimdiye kadar devletin özgürlüklere ve farklı yaşam tarzlarına müdahalesine yeterince tepki göstermemiş olsalar da, ‘bizzat tecrübe etmenin de etkisiyle’ olsa gerek, artık devletin tarafsız kalması ve herhangi bir ideolojiyi halkına dayatmaması konusunda bir hassasiyet geliştiriyorlar.

Sadece kendi haklarının değil, herkesin hakkının savunulması konusunda ise hemen her kesimde genel bir bilinçlenmenin ‘başladığı’ gözlemlenebiliyor rahatlıkla. Örneğin yaptığım görüşmelerde sekülerlere, “Peki 28 Şubat sürecinde dindarların maruz kaldığı durumlara neden yeterince itiraz edilmedi” diye sorduğumda belli bir yaşın üstündeki eylemcilerden, hatalarını geç fark ettiklerini söyleyenler oldu. Daha genç yaştakiler ise o zamanlarda çok küçük olduklarını, şimdi olsa o konuda da aynı tepkiyi yine göstereceklerini ifade ettiler ve Gezi Parkı dışındaki eylemlerde başörtülülere yönelik taciz olaylarına dair haberleri kesinlikle onaylamayacaklarını söylediler.