ÖLDÜRMEYECEKSİN!

OLAĞAN ÇATIŞMALAR

Bazı değerlerin zaman içinde çatışması son derece olağan. Kiminin kutsal olarak kabul ettiği diğeri için tamamen bir insan ürünü ve fantezisi, hatta doğrudan kötü ve ‘tehdit’ bile olabiliyor.. Dinî değerleri kutsal olarak kabul etmeyenin de kendince ayrı kutsalları olabiliyor ve o kutsallar kimi dindarlar için, din ile çatıştığı zaman önceliklerini ve itibarlarını kaybediyorlar.

İslam’ın neşet ettiği dönemde de hâliyle benzer karşılaşmalar ve çatışmalar vardı. İlginçtir; Kur’an “Allah katında tek din İslam’dır” dediği hâlde, diğer inanç sistemlerini ‘tanır’ ve onları “din” olarak tanımlamaktan ve anmaktan çekinmez: “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” Aynı şekilde Kur’an, “Allah’tan başka ilah yoktur” dediği hâlde, diğer inanç gruplarının taptıkları varlıkları “ilah” olarak tanımakta ve tanımlamakta bir beis görmez.

Müslümanları başka inançlara ve onların tanrılarına hakaret etmemek konusunda da uyarır: “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret ve küfür etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret ve küfür etmesinler.

Yapılması gereken, çoğulculuğu hazmedebilmek, ona göre bir davranış ve tepki prensipleri geliştirebilmek, başkasının kutsalına gereken asgari saygıyı gösterebilmek. Peki, başkası bizim kutsalımıza hakaret ettiği zaman ne yapacağız? İşte burası, müslümanların özellikle Batı karşısında sergiledikleri siyasetlerin açmazlarından birini ortaya çıkaran bir sorun.

MAĞLUBİYET PSİKOLOJİSİ

Müslümanlar Batı karşısında yüzyıllardır bir mağlubiyet yaşıyorlar. Üstelik sadece askerî, teknolojik ve ekonomik bir mağlubiyet de değil bu. Eğitimden ahlaka, eşitlikten adalete kadar çoğu konuda Batılılar en önlerdeyken, yolsuzluk, adam kayırmacılık, despotizm, çeşitli türlerde istismar gibi çoğu konuda müslümanlar genelde listenin ön sıralarında yer alıyorlar.

Müslümanların bir kısmı, yenildiği bir sezon sonunda bunu hazmedemeyip hırçınlaşarak hakeme, rakip takımların oyuncularına hakaretler edip saldıran, hızını alamayıp stadın koltuklarını parçalayan fanatikler gibi tepkiler veriyor. Ve bu hâl bir kısırdöngü yaratmaktan başka bir işe yaramıyor…

TAZİYE VE KINAMA

11 Eylül ve Paris katliamı gibi olayların arkasından kimse olaylarla hiç ilgisi olmayan diğer müslümanlardan özür ve kınama isteme hakkına sahip değil. Bu talep en azından bir saygısızlıktır ve dolaylı olarak bir itham anlamına gelir; İslam’ın ve müslümanların bu gibi cinayetleri desteklediğini ima eder.

Bununla birlikte, maktuller, yakınları ve o ülke vatandaşları için üzüntü ve taziyeler iletmek, katilleri ve o cinayetlerin ardındaki düşüncelerini kınamak her şeyden önce bir insanlık görevidir; çünkü her ne kadar Charlie Hebdo’yu yaptığı ırkçı ve tahkir edici yayınlarından dolayı tasvip etmeyecek olsak bile, ortada bir cinayet sözkonusu. İnsan ölümünün olduğu yerde diğer tartışmalar ikinci plana düşer; düşmeli…

Cinayetlerin İslam ile ne ilgisi var denemez; çünkü katiller cinayet işlerken bunu İslam adına yaptıklarını ifade ediyorlar. İslam’da “haksız yere insan öldürmek” en büyük günahlardan, malum. Bu cinayetleri ‘din adına’ yaptıklarını göstermek için de tekbir getiriyorlar. Bu durumda kendi İslam anlayışını bu canilikle bağdaştırmayan müslümanlara düşen vazife, bunu ilan etmek ve dinin nezafetine düşürülen gölgeleri gidermektir.

ALLAH’TAN ÖZÜR DİLEMEK

Tarihçi İbn Esîr’in naklettiğine göre, Uhud Savaşı sırasında Enes b. Nadr isimli sahabi, bir taraftan bir dinin peygamberine ve mü’minlerine hayat hakkı bile tanımayan insanlara bakarak, “Allah’ım, şunların yaptıklarından sana sığınırım” der. Diğer taraftan da, kendi peygamberlerini ve dinlerini ‘gerektiği gibi’ savunamayan müslümanlara bakarak, “Allah’ım, şunların yaptıkları adına da senden özür diliyorum” der.

(Bu yazı, 22.01.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

BATI’NIN BİR DE AHLAKINI DENEYELİM

Bir Kuzey Avrupa ülkesinde, bir arkadaşımın evindeki tadilat sürerken komşulardan birinin ihbarıyla polisin baskın yapması ânında yaşadığımız şaşkınlığı hiç unutmam.

İşçiler hâllerinden hiç şikâyet etmedikleri ve gayet yüksek olan resmî bir ücret aldıkları hâlde komşuyu rahatsız eden, polisin de gelip ceza kesmesine neden olan sorun, işçiler için hazırlanan çalışma şartlarının ‘ideal standartlara’ uymamasıydı.

İşçinin ‘sağlık ve güvenliğini’ mümkün olan en yüksek seviyede garanti altına almak, muhtemel her türlü mağduriyetinin önüne geçmek, başta işverenin, sonra da devletin ahlaki ve resmî sorumluluğu idi. Böyle bir duruma şahit olanların yetkilileri haberdar etmesi ise onların sorumluluğunun gereğiydi ve ilginçtir, sözkonusu şikâyetlerden kimse de rahatsızlık duymuyordu; çünkü haklılardı!

Avrupa’nın gelişmişliğinden ve Avrupalıların güzel özelliklerinden söz açıldığı zamanlarda bazılarımızda ortaya çıkan bir refleks vardır. Batılılara ya da Hıristiyan dünyasına yapılan bu övgüyü hazmedemez, mevcut başarının arkasındaki sırrı anlama çabasına girmek istemez ve topu hemen ‘tarih’e atarlar.

Avrupa dediğimiz kıtada daha birkaç yüzyıl önce kadınlar insan yerine bile konmuyordur, onlar tuvaleti bile bizden öğrenmişlerdir, medeniyetten daha çok yakın zamanda haberdar olmuşlardır. Bunların delili olarak da şapka, parfüm, yüksek topuklu ayakkabı gibi araçların başlangıçta neden üretilmiş olduklarının araştırılması yeterli olacaktır!

Avrupa ülkelerinin olağanüstü güzellikteki şehirlerini, köylü- şehirli, fakir- zengin ayrımı gözetmeden bütün vatandaşların rahat ve mutluluğunu hedefleyen şehir planlamalarını, estetikle fonksiyonu iyi harmanlayabilmiş mimari incelikleri gördükleri zaman da akıllarına gelen ‘savunma’ tekniği, sömürge politikalarından ve o yolla edinilen haksız gelirlerden bahsetmektir.

Sömürgesi olmamasına rağmen çok ileri düzeyde olan ülkelerden bahsetmenize, iyi bir estetik anlayışına ve insana gerçekten değer veren yönetim anlayışlarına sahip olmanın para ile pek de doğrudan bir ilişkisinin olmadığını söylemenize gerek olmadığını sonradan anlarsınız.

Derhal savunmaya girerler, çünkü Avrupa ya da Hıristiyan dünyasının iyiliklerinden bahsetmek, kendi milletimizin ve medeniyetimizin kötü olduğu düşüncesini ima etmektedir onlara göre!

Sorunlu bir ahlak anlayışının eseri olarak Batı’yı ahlak üzerinden vurmaya çalışmak ise başlı başına bir fecaattir. Ahlak denince iş ahlakını, bilim etiğini, siyaset ve yöneticilik ahlakını, hazmedilmiş eşitlik anlayışını vs. değil de sadece cinselliği ve kadınların giyim- kuşamını hatırlayanlar için Avrupa bir şer ve ahlaksızlık yuvasıdır zaten.

Bu durumda “Batı’nın ilim ve sanatını” almak, “ahlaksızlıklarına” hiç bulaşmamak gerekmektedir!

Gelişmişliği ve geri kalmışlığı gayet rasyonel neden- sonuç ilişkileriyle değil de ispatlanması çok zor bulanık ‘gerekçelerle’ açıklamak, en büyük kaçamağımızdır bizim. Gerilerde olan ahlak ve yönetim anlayışımızı “dış mihraklara” ve “içimizdeki hainlere” bağlamak, gerektiğinde hesap vermek ya da sormak yerine “kader”e bir can simidi gibi yapışmak; başkalarının gelişmişliğini de sadece siyasi kurnazlıkları ve sömürü politikalarıyla açıklamak inanılmaz bir konfor getirir bize.

Çünkü bu durumda ortaya, kafamızı yormamızı ve çok çalışmamızı gerektiren bir sonuç çıkmaz. Her şey siyasallaşır, siyasi malzeme hâline gelir, mesnetsiz politika tartışmalarıyla ‘çözümlere’ ulaşılır, kuş gibi bir rahatlama hissiyle masalardan kalkılır.

Artık ne sorumsuzluklar sonucu kaybedilen canların hesabı kalır ortada, ne ahlak anlayışımızın sorgulanması, ne de en azından bundan sonrası için alınacak köklü rasyonel tedbirler ve kararlar…

Bir fasit dairedir, döner gider.

(Bu yazı 15.05.2014 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)