AVRUPA’NIN İSLAM İLE İMTİHANI

2014 Mart’ından beri İngiltere’de, bazı müslümanların örgütlü bir şekilde, İslamcı- Selefî değer ve dünya görüşlerini okullara girdirmeye çalışmalarının tespiti üzerine İslam ve radikalleşme üzerinden uzun soluklu bir tartışma yaşanıyor.

Birmingham’da başlayan ve “Truva Atı Skandalı” olarak isimlendirilen bu olay üzerine, bazı “İslami okullar”ın öğrencilerine “İngiliz değerleri”ne ters ve radikal bir dinî eğitim verdikleri gerekçesiyle kapatılmaları da konuşulmaya başladı.

Kapatma taraftarlarına göre okullar, ülkedeki farklı etnik ve dinî gruplar arasındaki toplumsal uyuma zarar veriyorlar. Tartışma bu okulların müfredatlarıyla sınırlı değil; İslami değerler ile İngiltere toplumunun değerlerinin temelde birbiriyle uzlaşmasının mümkün olup olmadığına kadar uzuyor…

Aslında bu konu, bütün Avrupa ülkelerinde ve Avrupalılar arasında o ya da bu şekilde onyıllardır tartışılıyor ve ‘çözüm’ amaçlı çeşitli adımlar atılıyordu. Entegrasyon (Uyum) Bakanlığı kuran ülkeler oldu; genel olarak Avrupa Birliği ve çoğu ülke kendi içinde entegrasyona yönelik sosyal projelere oldukça yüklü fonlar ayırdılar. Bir sürelik çaba sonunda “entegrasyon değil, biz doğrudan asimile olmalarını istiyoruz” diyen ülkeler oldu. Çokkültürlülük (multiculturalism) kavramı ile kucaklayıcı bir tavır geliştirmeye çalışanlara karşılık, çokkültürlülüğün başarısız olduğunu iddia eden liderler de oldu…

Avusturya, ülkede üç yıldır tartışılan “İslam yasa tasarısı”nı 25 Şubat’ta meclisten geçirerek yasalaştırınca konu daha da ciddi bir şekilde tekrar gündeme geldi. “Avusturya karakteriyle İslam”ı teşvik etmek suretiyle İslami radikalizm ile mücadeleyi ve müslümanların ülkeye uyumlarını hedefleyen sözkonusu yasa, imamların Avusturya’da eğitilmesini öngörürken, İslami dernek ve camilerin yurtdışından finanse edilmesine de son verilmesini istiyor.

Yasada bunların yanı sıra, Ramazan ve Kurban Bayramları ile Aşure Günü’nün resmî tatil olması, hapishane gibi kurumlarda müslüman din adamlarının görevlendirilmesi, müslümanlar için mezarlıkların açılabilecek olması gibi hükümler de var.

Avusturya Dışişleri ve Uyum Bakanı Sebastian Kurz, BBC’ye verdiği bir mülakatta, bu yasanın Avusturya için bir dönüm noktası olduğunu söyledi: “Bizim istediğimiz, yurtdışından gelen siyasi etki ve kontrolü azaltmak; ve İslam’a, bizim toplumumuz içinde özgürce gelişme ve müşterek Avrupa değerlerimizle uyum içinde olma şansı vermek.

Avusturya hükümetinin, bu yasanın diğer Avrupa ülkelerine de bir model olma hizmeti vereceğine dair beyanına bakılırsa, bu türden düzenlemelerin başka ülkelere de sıçrayacağı ihtimali yüksek görünüyor. Nitekim, örneğin Danimarka bir süredir benzeri teşebbüslerde bulundu, ama müslüman gruplar pek sıcak karşılamadığı için henüz somut bir adım atmadı. Şimdilik, hapishane ve hastanelerde sayıları gittikçe artan müslümanların manevi ve psikolojik ihtiyaçlarına cevap verebilecek din görevlileri yetiştirmeye yönelik programlar üzerine konuşuluyor. Bu tür programlar Fransa’da zaten bir süredir uygulamaya konmuş durumda, ve Danimarka gibi Fransa da kendi imamlarını yetiştirme projesini hayata geçirmeyi planlıyor.

Gelişmelere bakılırsa Avrupa ülkelerinin (içinde terörü, radikalizmi, şiddeti, entegrasyonu, diyalogu, hukuken tanımayı vs. kapsayacak şekilde) İslam ile ‘imtihan’larındaki yeni eğilimleri, Avrupa’nın “değerleri”ne uygun bir Avrupa İslam’ının oluşumunu sağlamak.

Bu işin devlet eliyle yapılıyor olmasının endişe verici tarafı inkâr edilemez; o yüzden hem müslümanlar bu tür projelere genellikle belli bir mesafeden yaklaşıyorlar, hem de sözkonusu ülkelerde müslümanları temsil eden kurum ve kişilerin rızası görece gözetilmeye çalışılıyor.

İşin siyasi hesapları, yanlış ve doğruları ayrı bir konu olmakla birlikte, şahsen bu sürecin doğuracağı sonuçların müslümanlar açısından ‘hayırlı’ olacağını düşünüyorum. Avrupa İslam’ının ‘imkânının’ düşünülmesi, göçmenlik tarihleri yarim asrı geçmesine rağmen hep ‘anavatan’ merkezli düşünen müslümanların ihmal edip geciktirdikleri bir ‘ödev’ idi, şimdi ise öncelikli işleri arasında; tabii komplo teorileri gibi yollara başvurup kaçamak yapmazlarsa…

(Bu yazı, 09.04.2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

Reklamlar

DERKEN DALMIŞIM

İngiltere’nin şüphesiz en güzel kentlerinde biri olan Brighton, eski çarşısı, iskelesi, kütüphaneleri, kafe ve restoranlarıyla, tarihî ve turistik mekânlarıyla en az birkaç gününüzü rahatlıkla geçirebileceğiniz hoş bir sahil şehri.

Son ziyaretimde, tren istasyonundan çıkıp İngiliz arkadaşımın evine doğru özlediğim o tarihî sokaklarda yürürken, eski çarşının bulunduğu North Laine ile gideceğim mahalle arasındaki “The Level” isimli büyük parktaki değişiklik dikkatimi çekti.

Geçtiğimiz yazdan beri, çoğumuzda olduğu gibi bende de farklı bir tür duyarlılık ve “algıda seçicilik” gelişti. Artık hangi ülkeye ve şehre gidersem gideyim, park ve orman gibi yeşil alanlara, halka açık mekânlara ayrı bir dikkatle bakıyor, şehir planlamalarında bu konulara verilen önemi sorguluyorum.

Hava iyice karardığı için parktaki yeniliğe bakma işini bir sonraki güne erteledim. Fakat evsahibimin aynı konudaki ilgisi ve heyecanı o gece her şeyi öğrenmemi sağladı.

Şehrin merkezî bir yerinde bulunan ve tarihi 1700’lü yıllara kadar giden The Level, aslında zaten gayet güzel, geniş ve kullanışlı bir parktı. Buna rağmen, toplumun farklı kesimlerinden çok daha fazla insanın güzel vakit geçirebileceği bir mekân hâline getirmek için oldukça büyük bir masrafa girilmiş.

Açıklanan resmî bilgilere göre, parkın restore edilmesi için harcanan para 2,2 milyon sterlin. Yenilenmiş hâlinde daha modern ve daha güvenlikli oyun alanları, tekerlekli sporlar için olanaklar, köpeklerini gezdirip eğlendirmek isteyenler için özel bir bölüm, çoğunlukla özel karaağaçların olduğu bitki koleksiyonu bahçesi, uzun yürüme ve bisiklet yolları, ve spor yapmak için ayrılmış alanlar bulunuyor.

Bunların yanı sıra kafeler ve sanat eserleri de ayrı bir renklilik katıyor ortama. Özellikle de, zemindeki yuvarlak betonlar üzerine işlenmiş iki boyutlu resimler çok anlamlılar. Resimler arasında şehrin ve parkın tarihinin yanı sıra toplumsal birlik ve uyumu konu alanlar da var. Örneğin, bir sonraki gün parkta gezerken, ülkenin toplumsal renklerini anlatan dairenin dilimlerinden birinde, çocuğunun elini tutan başörtülü bir kadın resmi dikkatimi çekmişti.

Bunları konuşurken, bir taraftan da Brighton’ın turistik tarafı da güçlü olan bir sahil kenti olduğu aklımdaydı. Acaba yeşil alana ve halkın kullanımına sunulmuş parklara ülkenin her tarafında aynı önem veriliyor muydu? Beraber küçük bir araştırmaya koyulduk.

İngiltere’de bazı parklara “The Green Flag Award” isimli bir standart ödülünün verildiğini gördük. Yukarıda bahsettiğim özelliklerin yanı sıra, parkın yönetiminin ve maddi gelir- giderlerinin şeffaf olması gibi başka bazı şartları da karşılayan parklara veriliyor bu ödül.

Brighton & Hove şehrinde ödül alan park sayısı 6. Birleşik Krallık’ta toplam 1278 park bu standartlara uygun görülmüş. Sadece Londra’dakilerin sayı ise 297.

Bu vesileyle, İngiltere’de herkesin, evinden en fazla 300 metre mesafede geniş bir parka ulaşabilmesini hedefleyen bir prensibin de titizlikle hayata geçirilmeye çalışıldığını öğrenmiş oldum.

Arkadaşımla birlikte bütün bu bilgileri yorumlarken bir taraftan da kendi kendime ülkemizdeki şehirlerin planlarını, yeşil alanlara verilen ve verilmeyen önemi düşündüm. Tabii bir de yaklaşan yerel seçimleri, bu tür konuların adayların ve seçmenlerin gündeminde ne kadar yer alabildiğini ve oy verirken nelere dikkat ettiğimizi… Derken dalmışım…

(Bu yazı, 30.01.2014 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)