Sev(e)memek

Nasıl söylesem bilemiyorum.

Konuştuğum insanların hemen hepsi beni tarifi imkânsız bir anlayışsızlıkla karşıladılar, o kadar ki, anlattığıma pişman oldum. İsterseniz başından itibaren paylaşayım:

Her genç gibi ben de bazı tanıdıklarıma belli ederek, bazılarına da hiç belli etmeden, evlilik zamanımın geldiğini, münasip bir kızla evlenmemin artık vakti olduğunu düşünüyor; bu düşüncemi, nasıl bir kızla evlenmeyi planladığımı, onda neleri isteyip neleri istemediğimi, estetik olarak arzuladığım hususları, bana itici gelebilecek yanlarını vs. her şeyi yardımcı olabileceğine inandığım tanıdıklarıma anlatıyordum. Nihayet birkaç seçenek doğup, ben de onların ziyaretine gidip hem babalarıyla görüşme hem de muhtemel eşlerimi görme fırsatını bulunca bir tanesinde karar kıldım. O kız da beni tercih ettiğini söyleyince evlenmeye karar verdik ve düğünümüz, bulunduğumuz ilçenin belediye başkanının bizzat kıydığı görkemli bir nikahla başladı, çoğu kişinin imrendiği çeşitli gösterilerle bitti.

Nikâhın üzerinden kısa bir süre geçti ve benim Avrupa’ya gelmem gerekti. Ben geldim, eşim ve ellerinizden öper bir kızım memlekette kaldı. Onları buraya getirmem çok zordu, ama evliliği gerekçe göstererek çok kısa bir süreliğine onları buraya getirip kısa bir müddet de olsa beraber yaşama imkânı buldum.

Şimdi asıl mesele, bahsettiğim bir çocuğumuzun dünyaya gelme süresi ne kadarsa işte o kadar kısa bir dönem içerisinde gerçekleşti. Ne mi oldu? Eşimle bir karakter çatışması yaşamadım, birbirimize karşı saygısızlık yapma gibi bir problemimiz olmadı, anne babalarımıza karşı da haddimizi aşan söz ve fiillerde bulunmadık. Ev işlerinde beceriksiz, düzensiz, pis de değildi. Anlayacağınız, hiç bir sorun yoktu, hatta standartların da ötesinde bir anlaşabilirlik yaşıyorduk; fakat inanır mısınız, keşke bu gibi sorunlar olsaydı da, benim yaşadığım asıl sorun yaşanmasaydı diye içimden geçirmiyor değilim. Aslında bunları size anlatırken utanıyorum, ama anlatıp da çare aramaktan başka bir yol da kendime bulamıyorum. Ben onunla evlenirken, tamamen uhrevi, yani ahirete yönelik bir evlilik kurmak, dünyevi isteklerden arındırılmış bir beraberlik sürmek niyetindeydim, ararken de, evlenirken de amacım buydu, bu amacım da gerçekleşti; fakat şu anda yaşadığım sorunla karşılaşacağımı nereden bilebilirdim ki?

Sabrınızı taşırmaya yaklaştığımı kabul ediyorum, artık söyleyeyim: Ben eşimi bir kadın olarak, bir eş olarak sevemiyorum. Ona karşı herhangi bir istek, arzu duyamıyorum. Bakın, dikkat edin sevmiyorum demiyorum; sevemiyorum. O bana karşı ne bir kusur işledi, ne evinin işlerinde bir eksiklik gösterdi, ne de beni kendinden soğutacak bir hata yaptı; bilakis, yapabileceği en iyi şeyleri yaptı, fakat benim içim nedense ona karşı bir türlü ısınmıyor.

Şu anda onu babasının evine bıraktım, orada benim her an kendisine döneceğim, pişman oldum diyeceğim anı bekleyerek yaşıyor. Bense buradan memlekete her dönüşümde beni şaşırtıcı bir tahammülle bekleyen eşime karşı bir öncekinden daha soğuk bir şekilde mukabelede bulunuyor, onu üzdüğümü bildiğim halde yapacak başka bir şey bulamamanın çaresizliğini yaşıyorum. Bu esnada akrabalarımın, evdekilerin, arkadaşlarımın yaptığı sayısız uyarılara karşı da ne yapacağımı bilemiyorum. Kendi başıma kalsam, vereceğim kararı net bir şekilde veririm belki ama insan başkalarını da derinden etkileyebilecek kararları verirken çok ter döküyor, hatta karar bile veremiyor.

Mesela dayım şimdi benim üzerimde etkili olabileceğine inandığı şahıslara giderek benim doğru yola girmemi, bu hatadan vazgeçmemi, artık sadece kendimi değil, başkalarını da düşünmem gerektiğini, bu yaptığımın ne dinimizle, ne de vicdanla alakasının olduğunu, kendime en yakın zamanda çekidüzen vermem gerektiğini söylüyormuş. Başkalarının sorunlarına çare arayacağına biraz da kendi sorununu çözmeye uğraşsın, kızı gidip kendi seçti, bir insan verdiği kararın arkasında, her şeye rağmen durmalıdır, en azından küçücük kızını düşünmelidir diyormuş. Bana artık dinden imandan bahsetmesin, benim bildiğim dine göre bir insan böyle bir şey yapamaz diye de ekliyormuş.

Bense, ne yapacağımı, kendime bu konuda nasıl bir yön çizeceğimi bilemeden bekliyorum. Sevmek elimden gelmiyor işte! Böyle bir sorunla karşılaşacağımı nereden bilebilirdim!

Şu anda bakınca, baştaki evlenme şeklim hakkında, dinin de benim evlenme şeklimi, baştaki hareket tarzımı tasvip etmediğini görüyorum. Görücü usulünün dinle de pek bir alakasının olmadığını şimdi görüyorum ama başta böyle bir hata yapmışım, şimdi ne yapabilirim? Çocuğu düşünerek evliliğimi devam ettirsem bile, çocuğun huzursuz bir ailede yetişmesi mi iyi, yoksa eksik ama huzurlu bir yuvada yetişmesi mi daha iyi? İşin içine duygular girince içinden çıkılamaz bir hal alıyor mesele…

İşte böyle Emrah Bey. Sanırım anlatabileceğim kadarıyla anlattım. Benim dilim bu kadar dönüyor. Siz ne diyorsunuz bu meseleye? Bir insanın eşinden ayrılmasının sınırları var mıdır, her isteyen ayrılabilir mi istediği zaman? Kendi istediğimi mi yapmalıyım, yoksa toplumun bu ağır baskısına dayanamayacağımı kabul ederek, acımı içime gömüp ailemi devam mı ettireyim?

Diyor burada tanıştığım bir şahıs. Yaşı otuz küsur ve anlattığı olay hala soğumamış bir halde bekliyor. Ben onun anlattıklarını kendi üslubumca yazıya geçirmeye çalıştım.

Buna benzer bir hadiseyi de yaklaşık dört sene önce dinlemiş, ilk duyduğumda biraz şaşırmıştım. Onun anlattığına göre de onun hanımının da ne kendisiyle, ne de annesiyle bir problemi varmış, her şey tıkırındaymış. Eve her gittiğinde lavaboya gidip elini yıkadığında eşini hemen yanı başında, elinde bir havluyla buluverirmiş. İkide bir, ne yemek istediğini, canının ne istediğini sorar, kocasının mutluluğu için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışırmış kendince; ama olayın kahramanı olan dostum, aynen yukarıdaki şahıs gibi, karısını “bir kadın olarak” sevemediğini söylerdi. Memleketine en fazla ayda bir giderdi, eşi kendisini her an beklediği ve uzaklıkları da iki saatlik bir yol olduğu halde. Elinden bir şey gelmediğini söylerdi hep. O da iyi olduğunu düşündüğü bir niyetle gidip istemiş, hatta güvendiği bazıları adres göstermiş, o da düşünmeden gidip onunla evlenmiş, sonrası yukarıdakinin aynısı. O bir süre sonra dayanamadı, hatta karşı taraf dayanamadı, boşandılar. Fakat geride gözü yaşlı ve şimdi başkası tarafından istenmeyi bekleyen kederli bir Anadolu kadını olan bir dul kaldı.

Tabii bu durum hep bu şekilde olmuyor. Bazen de zorla evlendirilen bir kadın, kocasını “bir erkek olarak” sevemiyor, bazı problemler yaşadıktan sonra ya huzursuz bir evlilik devam ediyor, ya da bir patlamayla yuva dağılıyor.

Erkekler bu gibi durumlarda çok az hasar gören taraf olurken, kadınların, hayatları boyunca unutamayacakları yaralar aldıklarını tahmin ediyorum. En azından bizim toplumumuzu konuşacak olursak, hep edilgen yapıda veya konumda olan kadınlar, genelde acı çeken taraf olma özelliğini gösteriyorlar. Peki ya erkekler? Onların yaşadıkları bu durumlar sizce mazur görülebilir mi? Bu hadiseyi yaşayan birisi, derdini içine gömüp hayatını böyle mi geçirmeli, yoksa hemen içinde bulunduğu durumu terk edip, başka bir kadında huzurunu aramaya mı çalışmalı?

Daha başka sorular soracak olursak eğer, sevememek durumunun asıl sebebi kişinin psikolojisinde mi, evlenme şekillerinde mi ya da başka bir yerde mi? Evlilikten beklenmesi gereken sevginin düzeyi ne kadardır? Sevgi denen şey tükenir mi? Tükenirse eğer, hangi hatalar tüketir ve geri kazanılamaz mı? Bir evlilik kararı için ideal gerekçe ne olmalıdır? Aşk, sevgi, makullük?

Ya da, bu tür bir sorun yaşayan ailenin taraflarından biri size derdini açsa ona ne der, ne önerirdiniz acaba?

“TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA” (Kitap incelemesi ve eleştirisi)

Çağdaşlaşma

The Development of Secularism in Turkey isimli İngilizce aslındaki “secularism” sözcüğünü “çağdaşlaşma” olarak tercüme ettiği kitabında Niyazi Berkes (1908-1988), Osmanlı devletini de çoğu kez “Türkiye” diye isimlendiriyor ve bu ülkedeki çağdaşlaşma sürecini, önemli siyasi ve sosyal olaylar eşliğinde ele alıyor. Her ne kadar sekülerlik deyince akla ilk etapta din ve devletin birbirinden ayrılması geliyor olsa da, Berkes’e göre bu ayrılış, sekülerizmin birçok görüntüsünden sadece biri. Ona göre sekülerizm aslında “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu”dur. (s. 19) Bu kısa tanımdan da anlaşılabileceği gibi, Berkes, geleneğin zaman içinde dinin içine girdirilerek kutsallaşma eğiliminde olduğunu ve bu “kutsallaştırma” işleminin, toplumların çağa ayak uydurabilmesini ve gerektiğinde değişebilme kabiliyetini engellediğini düşünüyor. İşte laikleşme veya sekülerizm, toplumu bu “dinselleşme hummasının yakasından kurtarma işidir” ona göre. (s. 20)

Yazarın “dinselleşme”nin gelişme ortamı ile ilgili düşüncesi, Batılı sosyologların dine bakışlarına çok yakın durmakta, dış faktörlerden dolayı meydana geldiği tezi açısından mesela Robert J. Wuthnow’un “Mahrumiyet Kuramı”na benzemektedir. Wuthnow, “ekonomik sıkıntılardan tutunuz da fiziksel rahatsızlıklara kadar bir yığın sebep, dinsel hareketlere sebep olabilirler” der. Berkes de, her çağdaşlaşma döneminden sonra bir dinselleşme akımının başladığını söylüyor. Ona göre dinselleşme, “çağdaşlaşmaya karşı kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi bir korunma çabasıdır.” (s. 20) Kaplumbağa, gelenekleriyle birlikte toplum, kabuk ise dindir.

Din-devlet arasındaki çatışmanın, zamana ve şartlara göre bir ileri-geri, aydın-halk, halk-devlet arası çatışmalar haline de gelebildiğini söyleyen yazar, kitabın başından itibaren, özellikle de Cumhuriyet dönemini anlatırken, batılılaşmanın bir zorunluluk olduğuna olan inancını yinelemektedir; çünkü bütün dünyayı Batı Avrupa geleneği etkilemekte ve bu etkiye ayak direyenler ya yok olmakta, ya da benliklerinden çok şey feda etmek zorunda kalmaktadırlar. Yazara göre Türkiye, iki yüzyıl boyunca bu ikinci tecrübeyi yaşamıştır ve bu süre zarfında Osmanlı sisteminin ilkeleri birer birer aşınmıştır: “Tanrı düzeni yerine tabiat düzeni kavramı gelecek; toplum dışında ve üstünde devlet anlayışı yerine sınıflara ve onların arasında çatışmalara ve uzlaşmalara dayanan yasal devlet (hukuk devleti) kavramı gelecek; ‘gelenek’ kavramı yerine ‘ilerleme’ (terakki) kavramı gelecek; ‘denge’ kavramı yerine ‘devrim’ kavramı gelecek; toplumsal sınıfların oldukları yerde kalmaları ülküsü yerine kişilerin toplumsal yapıdaki yerlerini sınıfsal bölünüşlere göre elde etme olgusu alacaktır.” (s. 33)

Yazarın Osmanlı rejimiyle ilgili düşünceleri kayda değer ve bir o kadar da tartışmaya açık: Ona göre Osmanlı rejiminin en önemli yanı dinsellikten çok gelenekselliktir. Bundan dolayı Osmanlı, tamamıyla bir hilafet rejimi olmaktan ve dolayısıyla teokratik bir devlet özellikleri göstermekten uzaktır. Onda hem din, hem hilafet padişahlığı hem de adına “Doğu despotizmi” dediği, Doğu devletlerine özgü bir gelenek vardır. Bu özelliği, Osmanlı rejimini Batı uygarlığından kesin bir şekilde ayırmaktadır; çünkü, yazara göre, Osmanlı’da siyasal egemenlik toplumsal köklerden gelmez; toplumun üstüne Tanrı tarafından (gerçekte fetih ve güç yoluyla) dışarıdan oturtulur. (s. 32)

Batı ile olan ilişkinin değişimi 18. yüzyılın başlarından itibaren başlamıştır. Yazarın “Yeni Avrupa” diye isimlendirdiği Batı uygarlığı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi sıralarında doğmuş, Kanuni Sultan Süleyman zamanında da kendine özgü rengini almıştır. Bununla birlikte, Batı’daki gelişmeleri Osmanlı’nın fark etmesi bir hayli geç olmuştur, ki bundan dolayı devletin organlarındaki hayati sorunlar, bu ekonomik ve siyasal üstünlüğün oluşturduğu “çarpış” hissedildiği anda ancak fark edilebilmiş; dış dünyaya karşı tutum değiştirme ve içeride bazı yenilikler (ıslahat) yapma gerekliliği ancak 18. yüzyılın başlarında hissedilmiştir.

İçerik

Kitap, 18. yüzyılın başlarından itibaren başlayan çağı yakalama ve Batı’yla ilişkilerde en uygun yolu bulma çabalarını, iç ve dış sorunlarla yapılan ölüm-kalım mücadelelerini Cumhuriyet devrimlerine kadar getiriyor ve orada bırakıyor. Bahsedilen süreç üç ana başlık altında ele alıyor:

Birinci bölüm, “İlk adımlar” başlığını taşıyor ve orada yapılan bir girişten sonra 18. yüzyılın başlarındaki bazı gerçeklikler sunuluyor ve ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında girişilen ilk reform denemeleri, bu denemelerin karşısındaki iç ve dış engeller ve o zaman başlayıp Cumhuriyet’e kadar devam edecek olan reform girişimi çeşitleri anlatılıyor. Girişilen reform denemeleri çağdaş yöntem ve örgütleri benimsemeyi hedeflemekle birlikte, bilim, basın ve askeri alanlarda hep bir yavaşlık, kesinti ve verimsizlik gözleniyor. 1718’den 1763’e kadar geçen 45 yıl sonundaki duruma bakıldığında, yapılan çabaların şaşılacak kadar yetersiz, yüzeyde kalmış şeyler olduğunu bildiren yazar, militer teknoloji ve sanayideki gelişmelerin 17. yüzyıldan itibaren artık izlenemediğini, bunun baş nedeninin ise, Osmanlı maliye ve devlet ekonomisinin içine düştüğü bunalım olduğunu söylüyor. Bu gerilemelerin de temelinde yatan nedenler ekonomik, teknolojik ve bilimsel gerileyiştedir ona göre. Bunların haricinde sayılan başka sebepler ise, askeri sistemin içindeki değişimin kendi menfaatleri ya da devlet menfaati açısından tehlikeli olduğunu düşünenlerin varlığı, bir de taşralarda, merkezdeki padişah sarayının, yönetici tabakasının yetkilerini paylaşma davasına kalkacak olan derebeyliğin gelişmeye başlamasıdır.

Bu sayılanlar iç koşullardır ve dış koşulların başında Fransız diplomasisinin Osmanlı aleyhine sürdürdüğü siyaset gelmektedir. Bu siyaset, hem Avusturya’nın, hem Rusya’nın, hem de sonunda İngiltere’nin siyasal ilgilerini bu bölgeye çevirerek Osmanlı İmparatorluğu ülkelerini o zamanın en güçlü devletlerinin çemberi içine çekmiştir. Artık Avrupa’nın gözünde Osmanlı’nın yeri değişmiş, Osmanlı devletinin çökmeye mahkum olduğu kanaati ta o zamandan Avrupa’nın güçlü devletlerinde oluşmuştur: “şimdi buna iki yeni fikir daha katıldı. Biri Türklerin Avrupa’dan kovulması zamanının geldiği, ötekisi Osmanlı İmparatorluğu yerine bir ‘Hellen İmparatorluğu’ kurulması fikri.” (s. 84)

III. Selim zamanında uygulanmaya başlayan reformlar, temelde askeri alanda olmuştur, çünkü Osmanlı, Batı karşısında acziyetini en belirgin bir şekilde bu alanda yaşamıştır. 1794’te Nizam-ı Cedit ordusu kuruldu, bununla birlikte, bu değişiklik, rejim ya da sistemde de bazı değişiklikleri yavaş yavaş başlatmıştı.

Buna doğru girişilen ilk üç çabanın ortak bir yanı vardır: Osmanlı egemenliğinin mutlak gücünü paylaşma eğiliminde olan sınıflarla yapılacak bir mukavele (sözleşme) yolu ile bir uzlaşmaya vararak onu sınırlandırmak. Bu üç çabanın birincisi, “Şer’i Sözleşme” olarak nitelendirilen bir antlaşma ile hükümdar gücünü şeriata dayama çabası; ikincisi, birinciye benzeyen ama ters yönde olan bir belgedir. 1808’de hazırlanan bir uzlaşma belgesi ile ilk kez olarak siyaset alanında bir yeri olduğu kabul edilen hanedanlar (ayan, ağa ve kendine buyrukluk güden derebeyler) ile devlet erkanı, ulema ve ocak ağaları ile bir araya getirilerek tartışılacak, Osmanlı soyunun egemenliği altında, çıkarları çatışma halinde olan bu güçler arasında varılacak uzlaşma bir senede bağlanacaktı fakat bu “Sened-i İttifak” ölü doğmuştur. Üçüncü bir çaba ise, II. Mahmut’un 1808-1825 yılları arasındaki en felaketli olaylar sırasında halifelik unvanını kullanarak hem Bektaşi yeniçeriliğine karşı hem de derebeyliğe karşı üstünlüğünü sağlama ve bunu yaparken de ulemaya, dolayısıyla Müslüman halka dayanma politikasıdır.

Berkes’in bu bölümün sonunda ulusçuluk akımlarıyla ilgili verdiği bilgiler de oldukça önemli. Belirttiğine göre, Rusya’nın Osmanlı üzerine yaptığı baskı ile Fransız devriminin Hıristiyan halklar üzerinde yaptığı etki sonucunda Osmanlı’nın Hıristiyan reayasında ulus olma akımının açığa çıkması, Osmanlı siyasal hayatında siyasal planda dinsel tepkiye yönelişte rol oynamıştır. Aynı koşulların Müslüman Osmanlılar üzerindeki etkisi Türk ya da Arap ulusçuluğu yerine İslamlık eğiliminin güçlenmesi şeklinde kendini göstermiştir.

Kitabın ikinci bölümü, “Mutlakiyetten Meşrutiyete” başlığını taşıyor olup, sırayla, II. Mahmut’un yaptığı reform girişimlerini, Tanzimat’ı, Kanun-ı Esasi’yi ve nihayet Meşrutiyeti ele alıyor ve sonunda, 1908 ile 1918 yılları arasında, o zamana kadar hiçbir aşamada görülmeyen geniş kapsamlı bir tartışma ortamından ve tartışılan konulardan bahsediyor.

Bu bölümde konumuzla ilgili en dikkat çekici hususlardan biri, II. Mahmut’un şeyhülislamın yetkisini azaltarak onu bütün halkın değil, sadece Müslümanların dini işerinden sorumlu hale getirmesi ve bunun arkasından İslami “şeriat” kavramı ile Osmanlı “kanun” kavramlarının yerini yeni “adalet” kavramının alması olmuştur. Bu değişiklik, Berkes’e göre, “hukuka dayalı iradenin ve din, mezhep farkı gözetmeden eşitlik anlayışının doğmaya başladığını gösterdiği gibi, din işleriyle dünya işlerinin birbirinden ayrılması anlamında çağdaşlaşma sürecinin de asıl başlangıcı olmuştur.” (s. 175) Bu yeni durum, Tanrı emri ya da padişah iradesi dışında insan düşüncesi ile kurallar konabileceğinin, gerektiğinde bunların değiştirilebilir olduğunun kabul edildiğini göstermekte, hukukun kaynaklarına bir yenisini daha eklemektedir, Berkes’e göre. Yalnız, yazarımız burada ya yanlış bir şeriat anlayışına sahip olduğunu ortaya çıkarmakta, ya da fikrini tam olarak ifade edememektedir; çünkü İslam şeriatı (hukuku) içerisinde insan aklının zaten çok önemli bir yeri vardır ve insanın Kur’an ve Sünnet’i ölçü alarak kendi aklıyla hüküm çıkarma çabası demek olan “içtihat” İslam hukukunun çok büyük bir kısmını teşkil etmektedir. Sanırım kastettiği şey, “Kur’an ve Sünnet’i ölçü alma” kısmında yaşanan çatlaklıklardır, yani hukuk sisteminde onların ölçü olmaktan çıkarılmaya başlamasıdır.

Hukuk sisteminde başlayan ikilikler, eğitim sisteminde de görülmektedir bu dönemde. Bu alandaki anahtar kavram olan “maarif”, sonraları “eğitim” anlamına gelmişse de o zaman geleneksel medrese “ilm”ine karşılık yeni ve bilinmeyen bilgilerle tanışma, hatta “aydınlanma” anlamına geliyordu. II. Mahmut ilkeğitimi din alanında bırakmış olmakla birlikte, yükseköğretim alanında bunun tam tersini yapmış ve Aydınlanmacı Batı düşüncelerinin ilk defa yansıdığı yerler olan yeni yüksek okullar açtı: Tıbbiye, Harbiye ve Mühendishane. Berkes’e göre, özellikle Harbiye’nin kuruluşu, çağdaşlaşma tarihinin belki en önemli olayı oluştur. Bu önemi şöyle anlatır: “Bundan sonraki dönemin belli başlı olayları, bu kurumun eğitiminin sağladığı askeri ve düşünsel etkiler, bu kurumun siyasal gücü elinde tutanlara karşı tutumu, mezunlarının askeri, siyasal ve kültürel hayatta aldıkları yerler göz önünde tutulmadan anlaşılmaz.” (s. 194) Harbiye ve ordunun Osmanlı’da toplumla devlet arasındaki bağlantı sarsıldığı zamanlarda oynadığı rol ulusal birliğin gelişimine hizmet olmakla birlikte, toplumun Osmanlı devletine ve padişahlığına bağlılığı da en sonunda bu okulun yetiştirdiği Mustafa Kemal ile kopmuştur.

Hukuk ve eğitim sistemlerinde sisteminde yaşanan ayrılış, II. Mahmut’un ölümünden beş ay sonra, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayan Tanzimat rejiminde daha netleşmiş, 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile daha da ilerlemiştir. Tanzimat ile her ne kadar modernleşme yolunda önemli adımlar atılmışsa da, birçok yönden de başarısızlıklar gözlenmektedir. Yeterli uzman kadronun olmaması, sarayın ve yabancı elçilerin hükümdar üzerindeki etki ve baskılarının artması, çağdaş bir devlet olmayı gerektiren unsurlardan yoksunluk, Osmanlı egemenliğinin sultanlık ve halifelik direklerine dayanmaması ve üstelik ulusal bir temelden yoksun olması gibi faktörler bu başarısızlığı etkileyen en önemli sebepler olarak sayılabilir.

Yazar, Tanzimat rejimine karşı tepki olarak biri şeriatçılık, öteki anayasallaşma yönünde iki akımın varlığından bahsettikten sonra Tanzimat’a tepki olarak doğan ve devrim girişimlerinde bulunan bazı gizli-açık örgütlerden örnekler verir: Kuleli Olayı (1859), İttifak-ı Hamiyyet (Yurtseverler Birliği) (1865)

Berkes, 1871-1876 yıllarını fırtınalı bir “bunalım dönemi” bir dönem olarak tasvir ediyor; çünkü , çağdaşlaşma sorunu üzerine, daha sonraları “İslamcılık”, “Batıcılık”, “ulusçuluk” sözcükleriyle tanımlanan üç akımdan birincisi kesin biçim almıştır. Yazara göre, bu dönemin koşulları altında Batı uygarlığı doğrultusunda elli yıla yakın süren çabalar durmuş, din-devlet ayrımı yönündeki gidiş yeni bir din-devlet birleşimiyle sonuçlanmış, dil ve düşünce planında bir uluslaşma gelişimi ise tamamen yok olmuştur.

II. Abdülhamit’in 1876’da imzaladığı Kanun-ı Esasi’nin din-devlet ayrımı açısından ileri doğru değil, geriye dönmüş bir kanun olduğunu söyleyen Berkes’e göre, “devlet yasasının eski Osmanlı düzeninde bile bulunmayan, sadece şeriat ve kanun-ı kadim geleneğine dayandığı varsayılan devlet-din bileşimi, ilk kez bu kanunda resmileşmiş bir meşruiyet kazanmıştır.” (s. 334) Kitapta Abdülhamit idaresi bir taraftan “istibdat” olarak nitelendirilirken, diğer taraftan da bu rejimin, bazı şartların zorunlu sonucu olduğu işleniyor. Bu şartların önemlilerinden biri, İslam dünyasının büyük bir kısmının Avrupa devletlerinin egemenliği altında bulunuyor olmasının sonucu olarak, birçok Müslüman ülkenin çareyi Osmanlı halifesinde ve İslam birliğinde (ittihad-ı İslam) aramaya başlaması durumudur. Başka bir şart, Avrupa ile Osmanlı ilişkilerinin değişmesi, mesela İngiliz devleti için Osmanlı’nın eski önemini yitirmesidir.

Yazar, bu şartların yanı sıra Abdülhamit’in kişiliği ve düşüncelerini de sıraladıktan sonra ortaya çıkan “istibdat”tan, güçlenen İslamcı ve Arapçı akımlardan, basın-yayına uygulanan sansürlerden bahsediyor, bütün bunlarla birlikte alttan alta büyümekte olan isyan duyguları ve hareketlerini de çok açık şekilde göz önüne seriyor: “Siyasal baskı rejimi, önleyemediği dış etkilerin yardımıyla, onun özelliklerine karşı çıkacak bir kuşağın yetişmekte olacağını öngörememişti. Dinden, şeriattan, gelenekten, maneviyattan o denli çok söz edilen bir dönemde, karanlık fikir ve inançlara isyan eden bir kuşak yetişiyordu. Bu kuşağın başlıca özelliği de inançları inkar ve materyalizmdi. Abdülhamit dinin mutlak gücünü kurarken, onun temellerini uyanan aklın karşısında tehlikeye koymakta olduğunun farkında değildi. Bu yüzden yeni kuşağın kafasında devlet ile din arasında daha belirli, daha kesin bir ayrım yapma olanağı doğdu.” (s. 376)

II. Abdülhamit döneminin batıcılık anlayışında çağdaşlaşma sorunu, Batı’nın sadece “maddi” ve “faydalı” yanlarını almak anlamına geliyordu ve sadece o yanları almanın İslam medeniyetine olumsuz bir etkisi olamazdı. Fakat Abdülhamit rejimi döneminde yavaş yavaş büyüyen başka bir batıcılık düşüncesi vardı. Bu anlayışa göre bir kültür, maddi ve manevi diye kollara ayrılamazdı; Batı uygarlığı alınacaksa bütün yönleriyle benimsenmeliydi, çünkü iyi ile kötü yanları ayırmak o kadar kolay değildi. Batı uygarlığı, herhangi bir dine değil, yepyeni temellere dayandığı için iyi ve üstündü onlara göre. Bu durum, konumuz olan sekülerizmin tekrar ve daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor olduğunu gösteriyordu.

Abdülhamit rejimine ilk başkaldırmalar, sivil ve asker okullarında yetişen genç kuşak arasında başlamıştır. Niyazi Berkes, bu yönetime karşı siyasal oluşumların başlıca üç çevrede doğduğunu söylüyor: “Birincisi yüksekeğitim okullarında (özellikle Tıp ve Harp okulunda) gençler arasında başlayan gizli cemiyet kurma akımı, ikincisi, üyelerinin çoğu subay olmakla birlikte ordu dışındakileri de içine alan gizli komiteler (cuntalar), üçüncüsü de, Paris, Cenevre, Kahire gibi merkezlerde bir araya gelen aydın gruplaşmaları.” (s. 389-390) Daha sonraki zamanlarda bunların aralarında bağlantı olduğu ortaya çıkarılmış ve bunların hepsi “Jön Türk” akımı olarak isimlendirilmiştir.

1908 ile 1918 arasındaki on yılda, Berkes’in bildirdiğine göre, o zamana kadarki çağdaşlaşma aşamalarının hiçbirinde görülmeyen geniş kapsamlı bir tartışma dönemi yaşanmıştır. Ana konulardan biri, devlet sorunudur. Üç düşünce akımının hiçbiri devletten memnun değildir, onun çağın gereklerine göre kalkınacak güçten yoksun olduğunu, toplumsal bir temelinin de olmadığını düşünmektedirler. Bunun yanı sıra batıcılar, din ölçülerinden arınmış çağdaş bir devlet, İslamcılar gerçek bir İslam devleti, Türkleşme akımı da ulusal bir devlet istemektedir. Ulusçuluk, dinde reform, aile, eğitim ve ulusal ekonomi sorunları, bahsedilen on yılın tartışılan diğer ana konularıdır.

Üçüncü bölümde, yani “Cumhuriyet” başlıklı bölümde, ulusal bağımsızlık savaşından sonra ülkenin içinde bulunduğu durum, iki yüzyıldır içinden çıkılamayan ve hala devam eden sorunlar, farklı düşünsel cepheler, din-devlet ilişkileri bunalımı ve sonunda Atatürk’ün önderliğinde yapılan Cumhuriyet devrimleri tartışılıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltme, yaşatma, hatta büyütme özlemleriyle girilen savaş 1918 yılında sona erdiğinde, geride bir Türk ulusunun kalması bile bir sürprizdi çoğu kimseye göre. Böyle bir anda farklı örgütleri halkı bir araya getirip kenetlemek “mucize”si, Mustafa Kemal’in sıra dışı önderliği ile mümkün olmuştur ve yazarımıza göre, çağdaşlaşma sürecinin son kesin adımları aşama aşama Cumhuriyet rejimi dönemindeki, hukuk, eğitim ve din merkezli devrimlerle gerçekleştirilmiştir. (s. 479)

Aşama aşama gerçekleştirilen bu süreçte saltanat kaldırıldı (1922), hilafet kaldırıldı (1924), eğitim birleştirilerek (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) medreseler kaldırıldı (1924), tekkeler ve zaviyeler kapatıldı, şeriat mahkemeleri kaldırıldı (1924), Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu ve kurumu kabul edildi (1924), Avrupa takvim ve saati alındı (1925), İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi (1926), Latin harfleri kabul edildi (1928), Anayasa’daki devletin dini maddesi kaldırıldı (1928), Anayasa’ya laiklik ilkesi kondu (1937).

Bazı eksikler ve sonuç

Kitap, çağdaşlaşma sürecinin ekonomik ve sosyal olaylarına her ne kadar yer yer değiniyor olsa da, asıl üzerinde durduğu husus fikri değişmeler olduğundan dolayı olsa gerek, bunun haricindeki konular, ancak ana konu olan sekülerleşme sürecine bir katkıları oldukları derecede ele alınmışlar. Bununla birlikte, bu gerekçenin yeterli olduğu kanaatinde değilim. Mesela Tanzimat ve Abdülhamit dönemlerindeki ekonomik başarısızlıklar ve sebeplerine değinilirken, Cumhuriyet döneminin ekonomik durumu hakkında hiç bilgi verilmemiş, aynı zamanda siyasette demokratikleşme konusuna da değinilmemiş.

Yazarın, Cumhuriyet rejimiyle birlikte sekülerleşme sürecinin kesin bir şekilde tamamlandığını iddia etmesi de bana pek gerçekçi görünmüyor. 19. yüzyılda başlayan İslamcılık, Laikçilik ve Ulusçuluk akımları 2011 Türkiye’sinin hala en önemli siyasi akımları olmaya devam ediyor ve hala Türkiye’de seçimler söz konusu olduğunda partilerin programlarından ziyade, ülkeye hangi ideolojinin hakim olacağı üzerinden tartışmalar yürütülüyor. Her ne kadar zaman içerisinde değişiklikler olmuşsa da, bugünün en büyük siyasi partilerinde hala 2-3 asırlık tarihi okumak mümkün. Bu hükme tersinden bakacak olursak, Berkes’in ele aldığı şekilde tarihi okumadığımız sürece bugünkü siyasi partileri ve onların tabanlarındaki halkın duygu ve düşüncelerini anlayabilmek mümkün değil.

Berkes’in değinmediği başka bir husus ise, Cumhuriyet devrimlerinin içeriklerinin ve yapılış şekillerinin halk, özellikle de dindar halk üzerinde nasıl bir etkide bulunduğu konusu. Abdülhamit’in “despot” yönetimi nasıl gizli bazı örgütlenmeleri ve karşıt çalışmaları tetiklediyse, Cumhuriyet devrimlerinin uygulanması şekli de acaba benzeri açık veya gizli yapılanmaları tetiklemedi mi? Dindar bir hayat tarzını benimsemiş onca insan acaba devrimleri benimsediyse ne kadar zaman içinde ve nasıl benimsedi, benimsemediyse ne gibi bunalımlar yaşadı ve yaşamaktadır? Ayrıca tarikatlar ve cemaatler, bugünün Türkiye’sinin çok önemli gerçeklerinden biri. Her ne kadar Cumhuriyetle birlikte dini cemiyetler ve örgütlenmeler yasaklanmış olsa da günümüz Türk insanının büyük bir kısmının hayatında tarikat veya cemaatlerin küçümsenemez bir yeri var. Bu durumun gidişatı nereye olacaktır? Berkes Cumhuriyet’in ellinci yıldönümünde sormamış, ama benim doktora çalışmamda soracağım ana sorulardan biri şu olacak: Türkiye’deki gençlerin şu andaki laiklik (sekülerlik) ve din algıları nasıldır? Bu konularla ilgili günlük hayatlarındaki ve düşüncelerindeki sorunları nelerdir?

Benim kanaatim, Türkiye’nin çağdaşlaşması veya sekülerleşmesi sürecinin henüz tam yerini bulmadığı yönünde. Cumhuriyet devrimleri, bu sürecin belki şimdiye kadarki en önemli ve keskin aşamasıydı, ama son nokta konmuşa benzemiyor. Öyle olsaydı, siyasi seçim dönemlerinde hala ideolojileri veya ülkeyi kimin “ele geçireceği” gibi sorunları konuşuyor olmaz, birlikte yaşama kültürünü çoktan hazmetmiş bir şekilde, hayat standartlarımızı daha yükseklere çıkaracak parti programlarını tartışıyor olurduk.

ŞAŞIRMAK ÖĞRENMEKTİR

Küçükken yaz tatillerimizi genellikle köyümüzde, dedemlerin yanında geçirirdik. Bu şekilde hem hayatımızda unutulmaz yerleri olan dedem ve anneannemin yanında bulunmuş olmanın huzurunu yaşar, hem onlara köy işlerinde yardım eder, hem de başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın değişik ülkelerinden tatil için gelen akraba ve arkadaşlarımızla görüşme fırsatını yakalamış olurduk.

1996 yılının yazıydı; lisenin ikinci sınıfını yeni bitirmiş, üniversiteye giriş sınavlarına hazırlık yapıyor, gecem-gündüzüm hep o sınavların heyecan ve stresiyle geçiyordu. O yaz da, diğer yazlarda olduğu gibi köye gitmiş, kimiyle aylardır kimiyle de yıllardır görüşmediğimiz akrabalarımızla birlikte güzel günler geçiriyorduk ama o yazın benim için çok ayrı bir yeri vardı; üniversitede okumak istediğim bölüm konusunda çok ama çok büyük bir tercih değişikliği yapmış, “sayısal” alandan “sözel” alana geçmiş, üstelik sözel alan içerisinde de tercihimi İlahiyat fakültesinden yana kullanmıştım. Lisenin birinci ve ikinci yıllarında hep üniversitede matematik bölümünü kazanıp okuyacağımı hayal ettiğim ve okulda da sayısal alanda derece yaptığım halde yaptığım bu keskin dönüş okuldaki hocalarım başta olmak üzere arkadaşlarım, diğer öğrenciler ve akrabalarım arasında bir infial uyandırmış, büyük tepki toplamıştı; bu kararımla hem iki yıllık bir çalışmayı çöpe atmış görünüyordum, hem de yeni başlayacağım alanda üniversiteyi sadece bir yıllık çalışmayla kazanmayı hedeflemekle büyük bir risk alıyordum. Sayısal gibi para kazandıran ve “zeki öğrencilerin tercih ettiği” bir alanı bırakıp sözele, yani ikinci derecede kıymetli bir alana geçmek, üstelik İlahiyat gibi pek muteber olmayan ve hiç de para kazandıracak gibi durmayan bir alana dönüş yapmak pek de akıl karı değildi!

Her ne kadar bu ani ve hayati kararımın sebeplerini anlatmaya çalışsam da, ailem ve yakın arkadaşlarım haricindekiler gerekçelerimi pek makul karşılamadılar. Soranlara, ömrüm boyunca rakamlarla uğraşmak istemediğimi, hayatımı bana ve çevreme daha pratik faydası olacak bir alanla meşgul olarak geçirmek istediğimi, okumak istediğim bölümün çok açıdan işime yarayacak bir bölüm olmasını tercih ettiğimi söylüyordum; hem üniversite okumuş olmalıydım, hem meslek sahibi olmalıydım, hem genel kültür birikimimi artırmalıydım, hem de hayatta en çok ihtiyacım olacak ve başkalarının da ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bilgilere sahip olmalıydım. En başta tarih ve edebiyat iyi görünse de, yaptığım küçük araştırmaların sonucunda İlahiyat fakültesinin benim için en uygun okul olduğunda karar kıldım. Avrupa’ya geldiğimde de fark ettiğim gibi, bizim İlahiyat fakültelerimiz, Avrupa’da çoğunlukla papaz yetiştirmeyi hedefleyen ve sadece Hıristiyanlık üzerine yoğunlaşan “Theology” fakültelerinden oldukça farklı bir müfredata sahipti; içinde tarihten edebiyata, müzikten hat sanatına, psikolojiden sosyolojiye, felsefeden eğitim derslerine, yabancı dil derslerinden dinler tarihine ve elbette İslami bilimlere kadar çok geniş yelpazede ders içeriği olan sıra dışı, çok keyifli ve verimli okullardı.

Böylesi yoğun duygu ve düşünce karmaşıklığı içinde geçen o yaz gecelerinden birinin yarısında sıcaktan uyuyamamış, biraz hava alayım diye kendimi dışarıya atmıştım ki evin önündeki küçük sokağın sonundan, bulunduğum tarafa doğru hayli cüsseli bir adamın sağa-sola yalpalayarak geldiğini fark ettim. Evin dışarı lambasının aydınlığına yüzü ulaştığı zaman, siluetinden zaten tahmin ettiğim o adamın, gerçekten de tahmin ettiğim gibi dayım olduğunu gördüm. O da beni fark eder etmez, “Yeğenim gel bakalım, seninle biraz konuşalım!” dedi, her zamanki şefkat ve otorite karışımı ses tonuyla. Sarhoş olduğu zamanlarda hiç itiraz kabul etmediğini bildiğim için, ayağımda dedemin emaneten duran ayakkabıları, üzerimde gece kıyafetiyle yanına doğru yaklaştım ister istemez.

Normal zamanlarda hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda tepkisini hemen göstermeyen, “içine atan” dayım, eğer “içinin” kapasitesi dolmuşsa ve boşaltması gerekiyorsa, en yakın meyhaneye gidip aşırı derecede sarhoş olur, sonra da son zamanlarda canını sıkan olayları, mümkünse sebep olan kişileri icabında gece yataklarından kaldırarak saatlerce konuşur, bütün tepkilerini ancak öyle dile getirerek rahatlardı. O günlerde de belli ki yine bir şeyler olmuştu onu bu hale getiren ve yine belliydi ki ben, o son ‘olaylarda’ başrolde oynuyordum! Başıma gelecekleri tahmin ederek, ama yine de eskiden beri çok sevdiğim dayımla bu şekilde de olsa baş başa biraz vakit geçirecek olmanın sevinciyle, her şeyi göze alarak onun yürüyüşüne ayak uydurdum ve köyün meydanına doğru dayı-yeğen birlikte ağır ağır yürümeye başladık.

Omzuma bıraktığı eliyle ağırlığının bir kısmını bana taşıtırken, diğer taraftan da tane tane konuşmaya başlayan annemin bu küçük kardeşi olan adam benim öz dayımdı, ama Almanya’ya on yedi yaşında gidip orada kendi kültüründen ayrı bir ortamda yetiştiğinden olsa gerek, hayata aynı yerden bakmıyorduk kendisiyle. Bununla birlikte, dünyanın neresine gidersek gidelim, ne kadar az görüşürsek görüşelim, aslında özümüzde aynı toprağın çocukları olduğumuzu hissetmek de pek zor değildi.

Önce ailemizin ne kadar soylu, köklü bir aile olduğundan bahsetti. Dedelerimizin dedelerinden örnekler verdi. Sonra Türkiye’ye geldi konu bir anda. Atatürk’ün ülkemiz için ne kadar önemli bir insan olduğuna değindi. O sırada cüzdanını zorlukla cebinden çıkarıp içindeki yakışıklı bir Atatürk fotoğrafını göstererek, “Bunun kim olduğunu biliyor musun?” dedi büyük bir gururla. Birkaç cümleyle Gazi’den bahis açtıktan sonra konuşmanın seyri din konusuna yöneldi. “Yeğenim, dini öğrenmek iyi bir şeydir” diye konuyu açtığı anda o günlerdeki en büyük derdinin, benim İlahiyat fakültesini tercih etmem olduğu tamamen ortaya çıkmıştı!

Cümlelerini kısa kurmakla birlikte, her bir kelimesine yaptığı net vurgular o tatlı bariton sesiyle bütünleşince, çok az konuşsa bile çok şey anlatabiliyor intibaı uyandırıyordu. “Dini öğrenmek iyidir, ama doğru bir şekilde öğrenmek gerekir!” dedi. İlahiyat tercihimi kabul etmiş görünüyordu ve anlaşılan oydu ki, beni kararımdan vazgeçirmeye çalışmayacaktı; sadece bir büyüğüm olarak girdiğim yolda dikkat etmem gerekenleri anlatmak istiyordu; buna sevinmiştim. “Din adamı olacaksan, aydın bir din adamı olman lazım; aynen Yaşar Nuri Öztürk gibi!” dediğinde, verdiği hükmü peşinen reddetmeden, o cümleden almam gereken dersleri tek tek seçip almaya çabalıyordum. Yaşar Nuri Öztürk’ün imajı çevremde pek sağlam olmadığı halde, dayım neden o örneği veriyor, onca insanın sevmediği bir ilahiyatçıyı neden örnek olarak gösteriyordu, anlamaya çalışıyordum.

Sonra birden durdu, bana baktı ve sordu: “Ay nedir biliyor musun?” Ne diyeceğimi bilemedim, bir an duraksadım, yüzüne bir daha baktım, gayet ciddi olduğunu anlayınca, “Ay, Dünya’nın uydusudur” dedim ve ayın özellikleriyle ilgili hatırladığım birkaç bilgiyi mırıldandım. Çok şaşırmış, gözlerini iyice açmış, bana bakıyordu. “Sen ciddi misin?” dedi, yine ne diyeceğimi bilemez bir halde “Evet, niye ki?” dedim. Cevap vermedi. “Peki sen o konularda başka neler biliyorsun?” diye başka bir soru sordu. Güneş sisteminden, Samanyolu galaksisinden, Güneş sistemindeki gezegenlerden bahsettim, üstelik biraz da dayımın ‘gözüne girmek için’ gezegenlerin hepsinin de isimlerini tek tek hızla saydım.

Yolun ortasında ayakta karşılıklı duruyor, birbirimize bakışıyorduk. İkimizin de aklında soru işaretleri vardı ama soru sorma ‘hakkı’ bir büyük olarak daha çok ona aitti! “Sen bunları nereden öğrendin?” dedi. “Okulda öğrendim; her öğrenci bilir bunları” dedim. “İmam-Hatip Lisesinde bunları öğretiyorlar mı gerçekten?” dedi. Soruya şaşırdım ve şaşkınlığımı gizlemeyen bir tonlamayla, “Tabii ki öğretiyorlar, bunlar çok basit bilgiler ve okula giden herkes bilir bunları!” diyerek cevapladım sorusunu. “Yani orada size, ‘Ay bir nurdur’ diye öğretmiyorlar mı? Bizim zamanımızda hocalar ‘Ay nurdur, oraya kimse gidemez’ filan diye anlatırlardı hep!” dediği anda durum artık ikimiz tarafından da netleşmişti…

Konuşmanın maksadına ulaşılmış olduğundan hemen evin yolunu mu tuttuk yoksa biraz daha mı konuştuk, hatırlamıyorum ama sabah uyandığı zaman gece yaptığımız o sıra dışı konuşmayı dayım hatırlayacak mı, beni gördüğü anda ne diyecek diye merakla uyanmasını beklediğimi hatırlıyorum. Uyandığında kahvaltı masasına gelip yanımdaki sandalyeye oturdu; dedemden kuzenlerime kadar oldukça kalabalık bir akraba grubunun bulunduğu sofranın etrafındakilere baktı, elini omzuma koydu ve, “Benim yeğenim aydın bir din alimi olacak!” dedi her zamanki tatlı, şefkatli ve otoriter vurgusuyla ve keyifle gülümsediği zaman görünen gamzeleriyle…

O konuşmayı şimdiye dek hiç unutamadım; çünkü o konuşma beni Türkiye’nin en temel gerçeklerinden biriyle ilk defa yüz yüze getirmişti: sekülerizm veya laikçilik ile dindarlık, din ile bilim, aydın ile halk ayrışmaları.

Sonraları konuşmanın detayları üzerine çok kafa yordum. Dayımın onca yıl taşıdığı önyargıyı, o önyargıya sebep olan ve onu haklı çıkaran kişileri, Atatürk’ü, insanlardaki Atatürk algısını, onun temellerini attığı ülkeyi, dini kurumların eğitim sistemlerini, din adamlarını, ilahiyatçıları, Aydınlanma felsefesini, aydınları, “aydın din alimleri”ni, bilimle din arasındaki ilişkiyi, devlet ile din ilişkisini, devletin din politikalarını, Türkiye insanının ayrışma sebeplerini, kamplaşmaları ve benzeri konuları çok düşündüm…

Aradan on üç yıl geçti ve 2009 yılında Birmingham Üniversitesi’nde İslam düşüncesi alanında yüksek lisans çalışmamı yapmaya başladım. Aldığım dersler arasında İslam Felsefesi de vardı ve hoca, üslubuyla, bilgisiyle ve zekâsıyla tam da derse yakışan bir profesördü. Öğrencileri derste konuşturmayı bilir, güzel sorular sorarak herkesi hareketlendirirdi. David Thomas, o güzel derslerinden birinde, meşhur İslam filozoflarından olan Farabi ve İbn Sina’dan bahsetti, Gazali’nin onlarla ilgili düşüncelerinden, yaptığı şiddetli eleştirilerden bahsetti, sonra konu birden din ve bilim konusuna geldi. O konudan konuşurken ağzından bir anda dikkatimi çeken bir cümlenin çıktığını fark ettim: “Darwinizm, bütün dinler için çok büyük bir tehdit ve tehlikedir!” dedi.

Ben söz istedim ve “Diğer dinleri bilemem ama İslam için bir tehdit veya tehlike olduğunu düşünmüyorum” dedim. Bunu söyler söylemez masanın etrafında yönünü hocaya çevirmiş olan bütün sınıf bir anda büyük bir şaşkınlıkla bana döndüler. Biri Mısırlı bir Hıristiyan, biri Pakistanlı bir Müslüman, biri Afrikalı bir Hıristiyan, biri Taylandlı bir Budist, biri Bosna Hersek asıllı Amerikalı bir Müslüman ve biri de yarı Alman yarı Özbek bir Zerdüşt olan sınıf arkadaşlarımın hemen bana sormak istedikleri belli olan soruyu hoca, onların durmalarını işaret ederek kendisi sordu: “Tam olarak neyi kastediyorsun?”

Aynen dayımla o gece yarısı göz göze geldiğimiz anda hissettiklerimi hissetmiştim. Sınıftaki herkesin neye şaşırdığını tam anlayamadan, neyi kastettiğimi açıklamaya başladım: “Darwinizm derken, her şeyin kendi kendine meydana gelmesini ve Tanrı’nın dünyaya herhangi bir şekilde müdahalesinin olmadığını kastediyorsanız, böyle bir felsefe tabii ki İslam’la uyuşamaz, çünkü İslam dininin en önemli temellerinden biridir Allah’ın müdahalesi; ama evrim teorisini, insanın maymundan gelmesi tartışmasını kastediyorsanız eğer, evrim teorisi İslam için büyük bir sorun teşkil etmez; çünkü biz zaten insanın spermden, bir damlacık sudan, hatta çamurdan yaratıldığını bile kabul ediyoruz, maymundan gelmiş olmak o kadar da önemli bir sorun değil bizim için.”

Ben bunu söyleyince, Pakistanlı Müslüman olan arkadaşım, “Peki, bir Müslüman bunu iddia ederse ne dersin?” diye sordu heyecanla.

“Bu bilimsel açıdan şu anda teori aşamasında olan bir konu; o yüzden dini açıdan da inkârı veya kabulü şahsa kalmış bir meseledir” dedim.

“Neden?” sorusu geldi bir başkasından.

“Çünkü Kur’an’da anlamı çok açık (muhkem) ayetler bulunduğu gibi, anlamında farklı derecelerde kapalılıklar bulunan (müteşabih) ayetler de bulunur. Anlamı açık olan ayetleri inkar etmek büyük bir sorun teşkil eder ama anlamı kapalı olan ayetler yorumlara açıktır. Bu konuda bir başka önemli husus da, bilim ve dinin kesin ve net verilerinin kesinlikle birbiriyle çatışmayacağıdır; çünkü ikisinin de kanunlarını, İslam inancına göre tabii, Allah yaratmıştır. Allah’ın yarattığı iki ayrı kanunlar grubunun birbiriyle çelişmesi demek, Allah’ın -haşa- kendisiyle çelişmesi demektir ki o da Tanrı için mümkün değildir. Allah’ın Hz. Adem’i yaratması ve Dünya’ya göndermesi ile ilgili ayetler, şu ana kadarki kesin bilimsel verilerle çelişmediği için, biz o ayetleri, her ne kadar ‘müteşabih’ sınıfına da girseler, oldukları gibi kabul ediyoruz, o yüzden de evrim teorisini, bir ‘teori’ olduğu için ve Kur’an’daki ayetlerin şu anda anladığımız anlamlarına da ters düştüğü için kabul etmiyoruz. Ama bir gün evrim yüzde yüz kesinlikte bilimsel bir gerçek olarak ispat edilirse biz Müslümanlar olarak onu kabul eder, Hz. Adem’in yaratılması ve Dünya’ya gönderilmesiyle ilgili ayetleri o gerçeğe göre yorumlarız. Nasıl ki bir ev yapmaya karar verdim ve filan semte bir ev yaptırdım cümlesini bir anda söylüyoruz, halbuki o evin yapılması en az bir yıl vakit alıyor. Aynı bu şekilde, demek ki Allah’ın Hz. Adem’i yaratması da bir süreç içerisinde meydana gelmiş, biz onunla ilgili ayetleri daha önce tam anlayamamamışız diyerek itiraf ederiz” dedim.

“Bir örnek verebilir misin?” diye sordu başka bir arkadaş.

Dünyanın ve göklerin altı günde yaratıldığını ifade eden ayetleri örnek verdim. “O ayetler yakın zamanlara kadar hep haftanın altı günü olarak yorumlanırken, yeni bilimsel gelişmeler dünyanın çeşitli evrelerden geçerek milyonlarca yılda meydana geldiğini gösterdikten sonra, çoğu Kur’an tefsirinde, o ayetlerin daha önce yanlış anlaşıldığından, aslında Arapçadaki ‘yevm’ kelimesinin ‘gün’ anlamından başka ‘aşama’ anlamına da geldiğini, dolayısıyla orada kastedilenin altı gün değil, altı aşama olduğunu söylemeye başladılar. Ama bu durum kimsenin imanında, dine olan güveninde bir sarsıntı meydana getirmedi, çünkü bilim ile dinin çatışması İslam inancı açısından mümkün değildir. Eğer ortada çelişik görünen bir durum varsa o, ikisinden birinin yanlış veya eksik anlaşılmasından kaynaklanmaktadır” dedim.

Hemen yanımda oturan ve doktora öğrencisi olan Mısırlı Hıristiyan arkadaş, büyük bir hayretle “Sen çok ama çok ılımlısın!” der demez hoca söze girdi ve “sanırım bu, Emrah’ın Hanefi bir Müslüman olmasından kaynaklanıyor; Hanbeli olsaydı bunları söyle(ye)mezdi” dedi. Mısırlı arkadaş, Mısır’da Müslüman bir bilim adamının benim söylediklerimin yanında çok hafif kalan birtakım fikirlerini söylemesi üzerine aşırı tepkiler aldığını ve üstelik devlet tarafından ülke dışına çıkmasının yasaklandığını söyledi ve benim yorumlarımın daha çok Türkiyeli olmamla ilgili olduğunu iddia etti.

Sanki bir an orada yokmuşum gibi ben ve söylediklerim üzerine bir süre yorum yapmaya devam ettiler. Sonra söz aldım ve bunun Hanefilikle ilgisinden ziyade İslam’ı doğru veya yanlış anlamakla ilgili olduğunu söyledim. Türkiye’de bir Hıristiyan din temsilcisi ile yarım saatlik kısa bir görüşme yapan bir Müslümanın, bir ‘Hanefi’ gazete tarafından ‘münafık’, bir dergi tarafından da ‘kafir’ ilan edildiğini örnek verdim. Kur’an’da Hıristiyan kızlarla evlenmek bile serbest bırakılırken, yarım saatlik bir görüşmeden dolayı birini dinden çıkmakla itham edebiliyorsa bir insan, bunun Hanefilikle, Hanbelilikle, Türkiyelilik veya Mısırlılıkla değil, dar görüşlülükle, cahillikle, mutaassıplıkla ilgili bir sorun olduğunu savundum.

Bu söylediklerimin, başta David Thomas olmak üzere sınıftakileri neden bu denli şaşırttığının bende oluşturduğu hayreti üzerimden atamamıştım ki ders saati bitti ve herkes toparlanmaya başladı. Kapıda hocayla göz göze geldiğimizde, “Senin gibi biriyle tanıştığıma gerçekten çok sevindim. Benim dersimi seçip geldiğin için çok teşekkür ederim!” diyerek vedalaştı.

Kahvaltı sofrasındaki dayımın sözleri, bakışları, yüzündeki mutluluk nasıl idiyse, profesörünki de aynıydı ve ben okuldan ayrılıp o yağmurlu İngiltere akşamında otobüse doğru giderken yine aynı şaşkınlık, aynı sevinç ve aynı düşünceler içerisinde dalıp gitmiştim.

Şaşkındım, çünkü hak etmediğim iltifatlar almıştım; iki olayda da söylediğim fikirler çok orijinal fikirler değildi, muhataplarımın daha önce duymamış olmalarından kaynaklanan bir durum söz konusuydu. Sevinçliydim, çünkü muhataplarımın bazı konulardaki önyargılarını veya bilgisizliklerini gidermiş olmalarına vesile olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Düşünceler içerisindeydim, çünkü bu iki olay da beni Türkiye’de, diğer Müslüman ülkelerde ve dünyada yaşanan bazı çok kritik sorunlarla daha yakından tanıştırmış, Allah-insan-alem ilişkileri gibi en temel konulara kadar yeniden kafa yormamı gerektirmişti.

Otobüsün ikinci katında yerimi aldığımda kafamı cama dayamış, dışarıdan gelen yağmur damlalarına bakarken, hayatta daha hayret edeceğim çok şeyle karşılaşacağımı hissediyor ve içten içe seviniyordum; şaşırmak, aslında öğrenmek demekti çünkü…