DİNDARLAR NE İSTİYOR

Bazıları arasında yaygın bir kanaattir; Türkiye’deki “dindar” ya da daha çok “muhafazakâr” olarak vasıflandırılan vatandaşların seküler devlet sistemiyle baştan beri büyük sorunları olduğu, cumhuriyet sistemini hiç hazmedemedikleri ve ilk fırsatta mevcut sistemin değiştirilerek yerine İslam hukuku (Şeriat) esaslarına dayalı bir devletin gelmesini arzu ettikleri zannedilir. Bu yargıya göre dindarlar hâlihazırdaki yönetim ve hukuk sistemini kökten dinin kurallarına aykırı görmekte, o yüzden cumhuriyetin başından beri devletle yıldızları bir türlü barışmamaktadır.

Bu yargıyı kısmen haklı çıkarabilecek bazı söylemler görülebiliyor olsa da, gözden kaçırılan çok önemli bir nokta vardır: Dindarlar büyük bir çoğunluk itibarıyla İslami bir devletten ziyade, İslami yaşam tarzını kısıtlamayan, özgürlükçü bir sistem özlemindedirler. Yani aslında cumhuriyetten veya seküler bir sistemden değil, belirli bir seküler dünya görüşünü halkına dayatarak özel hayata kadar müdahil olan ve İslam’ın özgürce yaşanmasına imkân tanımayan totaliter bir devletten rahatsızlık duymaktadırlar.

Türkiye tarihinde sekülerizm, ya da diğer bir ifadeyle laik devlet sistemi ile dinin kontrol altına alınmaya çalışılması iç içe geçmiş, sonuçta birbiriyle özdeşleştirilir hâle gelmişlerdir. Aynen Alevilik konusunda olduğu gibi, devlet Sünni İslam’ın da tarifini yapma yetkisini kendisinde görmüş, Diyanet gibi kurumlarla dini kontrol altına almaya çalışmış, ‘makbul Müslüman’ vatandaşın çerçevesini çizmiş ve o kalıba girmeyenler üzerinde çok çeşitli versiyonlarıyla baskı ve yaptırım uygulamıştır. En bariz hâllerinden birini başörtüsü sorununda gördüğümüz bu baskılarda, örneğin, ısrarla başörtüsünün adını dahi kendisi koymaya çalışmış (türban), kullanılma amacının ne olduğunu kendisi ‘tesbit’ etmiş (siyasi sembol) ve nerede giyilip (özel alan) nerede giyilemeyeceğini (kamusal alan) bizzat tayin etmiştir.

Örnekleri çoğaltılabilecek bu tür uygulamalar ve o süreçte kullanılan dil neticesinde bazı dindarlar arasında baskıcı devletle cumhuriyet, totaliter sistemle sekülerizm birbiriyle karıştırılır hâle gelmiş; öte yandan mevcut seküler sistemi benimseyenlerce de dindarların özgürlük talepleri ve otoriterlik karşıtı mücadeleleri, cumhuriyet ve sekülerizm karşıtlığı ile aynı zannedilegelmiştir.

Bu karışıklıklar şimdiye dek sürmüş olsa da, artık AKP iktidarıyla birlikte başlayan yeni süreçte hem bahsi geçen karmaşık ve bulanık hâlde bir azalma görülmekte, hem de dindarların ‘yeni Türkiye’den taleplerini net bir şekilde öğrenme imkânımız daha da kolaylaşmaktadır. İslamcısından liberaline, dinî-tasavvufî cemaatlerinden devrimcisine kadar onlarca farklı sivil toplum kuruluşunun yeni anayasadan beklentilerine bakıldığında ortaya çıkan tablo gayet net: Dindarlar devletten şeriat değil adalet bekliyorlar, dindar bir nesil yetiştirmesini değil, din eğitiminin önündeki engelleri kaldırmasını talep ediyorlar; herhangi bir ideolojinin bayraktarlığını yapmasını değil, her kesim için özgürlüklerin önünü açmasını istiyorlar.

Dindar üniversiteli gençlerle yaptığım görüşmelerde yönelttiğim “Türkiye’nin, dünyadaki mevcut ülkeler içinde en çok hangisi gibi olmasını arzu ediyorsunuz” sorusuna verilen cevaplar arasında İslam hukukunun görece uygulandığı Müslüman ülkelerden ziyade, halkına uyguladığı özgürlükçü politikalar gerekçesiyle İngiltere’nin adının geçiyor olması bile devletten ‘asıl talebin’ ne olduğunu açıkça gösteriyor.

HEPİMİZ KAYGILIYIZ

(Bu yazı ilk olarak 18.07.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

Çok uzun bir süredir kendi yaşam tarzlarına müdahale edilmesinden ve ifade özgürlüklerinin kısıtlanmasından, veya bunların gerçekleşme ihtimalinden dolayı endişe içinde olduğunu dillendiren bir kesim mevcut. Bu kaygılarında haklılar veya değiller, o ayrı bir konu ama Türkiye’nin geçmiş ve mevcut şartları gözönünde bulundurulduğunda endişeli olmak gibi bir durumun onlara münhasır olmadığını düşünüyorum.

2013 yılında hâlâ ülkenin en temel direklerinin sağlamlığından emin değilsek, farklı kesimlerden onlarca hükümet iktidara geldiği hâlde henüz memnuniyet verici bir sisteme kavuşamamışsak, yapılacak olan yerel seçimlerde oylarımızı belediyelerin şehirlerimize yapacakları katkılardan ziyade ideolojilerine ve dünya görüşlerine göre belirliyorsak, Osmanlı bir tarafa, Cumhuriyetimiz dahi koskoca doksan yılı geride bıraktığı hâlde ülkede derin kutuplaşmalar hâlâ baş gösteriyorsa, bütün bunların akla gelen ilk açıklaması şudur: Hepimiz kaygılıyız.

Kimimiz dindar kimliğinin anlaşılmasından çekinerek yaptığı ibadetlerini, okuduğu dinî bir kitabı veya katıldığı dinî sohbeti bile etrafından gizleme ihtiyacı duyabiliyorsa; kimimiz günlük konuşma dilinde kullandığı kelimeleri seçerken bile benimsediği dünya görüşünün anlaşılmasından endişe ediyorsa; kimimiz kendi anadiliyle konuşup yazmaya dahi çekinebiliyor, “nerelisin” sorusuyla muhatap olduğu zaman ufak da olsa bir tereddüt geçirebiliyorsa; bazılarımız geçmişte yaşanan acı tecrübelerden dolayı hâlâ dininin ve ırkının bir hakaret kelimesi olarak kullanılmasına şahit olabiliyorsa; kimimizin ibadet yeri veya tekkesi hâlâ yok sayılabiliyorsa; işte o zaman kaygı kavramı, hiç kimsenin kendi tekeline alamayacağı kadar geniş bir alana yayılmış demektir.

Çok barışçıl bir şekilde başlayan masum eylemler bile kolaylıkla koca bir toplumsal kutuplaşmayla sonuçlanabiliyorsa; sonucunda ortaya çıkan büyük kırgınlıklardan dolayı bazı siyasi konuları yakınlarımızla dahi tartışmaya tövbe edebiliyorsak; ülkemizin çok uzaklarındaki başka Müslüman milletlerin uğradıkları devlet zulümleri karşısında gözyaşları dökerken kendi ülkemizdeki yurttaşlarımızın en tabii hakları olan anadilde konuşma ve eğitim haklarının tehdit altında bulunması karşısında bir şey hissetmemekle birlikte konunun tartışılmasını dahi çok tehlikeli görüyorsak; o zaman ülkede fazlasıyla endişe tohumları yeşermiş demektir.

Birbirimizden okuduğumuz gazetenin adını saklama gereği hissediyorsak, annelerimizin ve eşlerimizin giyim tarzını, sevip okuduğumuz bazı yazarları, gittiğimiz bazı okulları, dinlediğimiz bazı müzikleri, genelde tercih ettiğimiz veya etmek istemediğimiz bazı mekânları, geleceğe dair bazı hayallerimizi, ülkenin daha iyi olması için doğruluğuna inandığımız bazı fikirlerimizi, ve konuşurken referansta bulunmak istediğimiz bazı düşünürlerin isimlerini ‘her ihtimale karşı’ sözkonusu etmeyip gizleme gereği hissediyorsak, bunlar ülkede hepimize, hatta çocuklarımıza bile yetecek kadar korkunun birikmiş olduğunu ima etmektedir.

Dinî, mezhepsel, etnik veya azınlık kimliklerinden ötürü mağdur olanlar, bireysel tercihlerinden ve hatta giyim tarzından dolayı çeşitli sorunlar yaşayanlar derken, ülke adeta bir mağdurlar ülkesi hâline dönüşmüşse ve hemen hemen bütün bu mağdurların her biri kendi hâlinden yakınırken diğerlerinin hâllerini bilmiyor, konuşup dinlemiyor, dolayısıyla anlayamıyor ve diğerlerinin haklarını da savunmuyorsa, ya herkesin derdi başını aşmış ya da toplumda farklı kesimlerin birbirinden hiç haberdar olamayacağı kadar sayısız yüksek duvarlar oluşmuş demektir.

Şu hâlde sözkonusu endişelerin bitmesini istiyorsak, sadece kendi haklarımıza değil herkesin hakkına sahip çıkmamız gerekiyor. Son zamanlarda görülmeye başladığı gibi, artık Kürt ve azınlık haklarını savunanlar arasında dindarların, başörtüsünü savunanlar arasında sekülerlerin ve Alevilerin, Alevi haklarını savunanlar arasında Sünnilerin bulunması, geçmişte yaşanmış olan ve hâlâ da yaşanmakta olan mağduriyetlerin görünen sebeplerinden ziyade ‘asıl sebeplerinin’ ne olduğu sorusunun sorulması ve kim tarafından yapıldığına bakmaksızın bizzat haksızlıkların karşısında olmak gerekiyor.

TOPARLANIP PRENSİPLERE DÖNELİM

İşler sarpa sardığında, kimin ne dediğinden ziyade hangi tarafı savunduğu önemsenir hâle geldiğinde, insanlar henüz söze başlamadan önce sonuçta kimin tarafını destekleyeceğini baştan belirtmesi istenir olduğunda, hadiselerin kaynağını ve sürecini rasyonel yollarla araştırıp düşünmek yerine duygusal tepkiler tavırları belirlemeye başladığında, nihayet iç ve dış düşman korkuları etrafımızı sardığında yapılacak en iyi şeyin, öncelikle sakinleşmek ve tartışmalı yüzlerce konuyu bir tarafa bırakarak prensipler üzerinde mutabakat sağlamaya çalışmak olduğunu düşünüyorum.

Yüzlerce ve binlerce insanın değil, savunanı ve karşı çıkanıyla yüzbinlerce ve milyonlarca vatandaşın bir şekilde içinde olduğu Gezi Parkı olaylarında organize ve münferit hadiselerden oluşan o kadar çok ‘malzeme yığını’ ortaya çıktı ki, isteyen istediği iddiayı savunmak için tercih ettiği türden video ve fotoğraflara rahatlıkla ulaşıp kendi düşüncesini delillendirebiliyor. Hükümeti ve polisi eleştirirken kullanılabilecek malzeme sayısıyla eylemcileri eleştirirken kullanılabilecek malzeme sayısı birbiriyle yarışır hâle geldi. Böylesine duygusallık tonu yoğunlaşmış bir ortamda artık detaylar üzerinde uzlaşmanın mümkün olacağını sanmıyorum. Üstelik zaten baş göstermiş olan kutuplaşma, yaşanan acı kayıplardan da sonra on yıllarca sürebilecek bir hâle dönüşme ihtimalini de barındırıyor.

Farklı kesimlerin buluşma mekânları olan birbirinden farklı kafelerde yaptığım söyleşilerden ve sosyal medya üzerinden yaptığım gözlem ve araştırmalardan da edindiğim kanaate göre taraflar biraraya gelip birbirini anlamaya çalışmaktan gittikçe daha da uzaklaşmış görünüyor. Aralarında elbette istisnalar olmakla birlikte, iki taraf da birbirini ülkenin asıl sahibi olma iddiasında bulunmakla itham ediyor, yetkiyi ele geçirdiği veya yetkisi daha da arttığı zaman kendisi gibi düşünenlerin iyice baskı altına alınacağına inanıyor ve hiçbir şekilde karşı tarafa fırsat vermemek gerektiğine inanmak gibi düşünülmesi bile korkunç olan bir boyuta doğru ilerleniyor.

O hâlde toparlanıp biraraya gelerek prensipler üzerinde mutabakata varmak ve bunların her kesim tarafından onaylanmasının yollarını aramak, çözüme en garantili giden kestirme bir yol olacaktır; zira usul her zaman esasa mukaddemdir.

Şu temel ilkelerden başlanabilir

Suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi esas alınmalıdır.

Şiddetin her türlüsüne mesafe koymak gibi bir konuda, özellikle de gerilimin had safhada olduğu zor zamanlarda herkes gereken hassasiyeti taşımalıdır. Kim olursa olsun şiddete karışan, haklı olan davasını bile kendi eliyle haksız duruma düşürür.

Hiç kimse hakkını hukuk ve demokrasi çerçevesinde arama yolundan vazgeçmemelidir. Kimi zaman o yollar tıkalı olsa da onlardan başka bir çözüm ülkeye, dolayısıyla hepimize zarar verir.

Karşı tarafı tek bir insan tipi olarak görmeden konuşmalı ve yargılamalıdır. Her grup büyük bir renklilik içermektedir ve hatta ‘grup’ denen olgu da o kadar sınırları ve standartları belli bir bütünlük arz etmemektedir artık.

Kimse kendini, kendi grubunu ve ideolojisini ülkenin yegâne sahibi olarak görmemeli; kendi ideolojisini, dünya görüşünü başkalarına kanunlarla ‘dayatma’ yoluna gitmemeli, sivil toplum kuruluşları gibi meşru araçlarla ‘ikna’ yolunu tercih etmelidir.

Kendi gibi düşünmeyenleri hakir görmemek, hakaret etmemek en temel bir insani nezaket gereği olarak kabul edilmeli, nefret ve hakaret dilini kullananlar hangi taraftan olursa olsun kınanmalı; tartışmaların içine bir kere hakaret girdikten sonra geriye dönüşü neredeyse mümkün olmayan kısır bir döngüye girileceği ve o tartışmanın gerçek anlamda kazananının olmayacağı unutulmamalıdır.

Mevcut krizde en önemli çarenin birbirimizi anlamaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Bütün bu Gezi protestolarının dış güçlerin oyunu ve organizesi olduğuna inansa da, eylem karşıtları, her gün okul ve iş çıkışında oraya gitmiş olan onbinlerce insanın motivasyon unsurlarını bulmaya çalışmalı; aynı şekilde eylemciler de, taleplerinin AKP seçmenini neden ikna edemediğini, Başbakan’a destek vermek için meydanlara inen yüzbinlerce insanın neye ve niçin tepki gösterdiğini anlamaya çalışmalı, onları biraz kömür ve bir kuru emirle hareket eden cahil insanlar olarak görme yanlışına düşmemelidir.

Bütün bu yaşanan ve tartışılanlar gösteriyor ki, demek aylardır yolunu gözlediğimiz ve büyük beklentiler beslediğimiz “sivil anayasa” hızlıca bir gecede hazırlanabilecek türden bir şey değilmiş; ve kimbilir belki de “toplumsal mutabakat” denen sihirli kavram, yaşanan bu gibi zorlu süreçlerden sonra hayat bulabiliyordur ancak…