HENÜZ AÇILMAMIŞ PAKETLER

Türkiye toplumunun dindar Müslümanları, özellikle de aydın kesimi, içine yüzyılları alan çok uzun bir süreden beri İslam’ın bazı hüküm ve prensipleriyle ilgili düşünürken pratik sorunlardan yola çıkmadılar, çünkü çözümlemeleri gereken ve kendilerinden cevap bekleyen ‘pratik’ sorunların ortaya çıkması bile mümkün olmadı.

Devlet Tanzimat’tan itibaren oldukça seküler bir hâl alma yoluna girdi, dolayısıyla hukuk sistemi yapılandırılırken İslam’ın ne dediği ve ne gibi prensipler vazettiği sorusu gittikçe önemini yitirmeye yüz tuttu; nihayet 1924 Anayasası’nda Meclis’in görevleri arasında olduğu belirtilen “ahkam-ı şer’iyyenin tenfizi”, yani dinî hükümlerin yerine getirilmesi hükmü de 10 Nisan 1928’de yapılan değişiklikle Anayasa’dan çıkarılınca İslam’ı referans alan hükümler hukuk sahasında geçerliliğini tamamen kaybetti.

İslam’ın sadece bir inanç alanından ibaret olmadığına, hayatın her alanıyla ilgili prensiplere sahip olduğuna inanan dindarlar için konu resmî olarak kapanmış görünse de zihinlerde kapanmadı ve kitaplarda ilgili bölümler yerlerini almaya devam etti. Özel alanı ilgilendiren bölümler mümkün olduğunca hayata geçirilmeye çalışılmış olmakla birlikte, devlet yönetimi ve hukuk sistemiyle ilgili konular teorik birer çalışma alanı olmaktan öteye geçemedi.

Bu durumun şöyle bir sonucu oldu: Bütün içeriği ile devlet yönetimi derken, toplumdan bahsedilirken ve hukuk metodolojisi tartışılırken kullanılan kavramların ve içeriklerinin geçen yüzyıllar içerisinde nasıl bir değişime uğradığı gözardı edildi veya gözden kaçırıldı. Örneğin toplumun yaşama ve yerleşme biçimi artık Osmanlı’daki mahalle sisteminden çok daha farklıydı; giyim-kuşamda din üzerinden bir ayrışma artık sözkonusu değildi ve internet gibi teknolojik gelişmelerle birlikte artık delil, şahitlik, mekân, zaman, mahremiyet, birey, özgürlük, millet ve ümmet gibi birçok kavramın yeniden ele alınıp tartışılması gerekiyordu.

Belirli bir bütün içinde anlamlı duran ekonomik konular, siyasi prensipler ve toplumsal öğretiler, artık neredeyse her yönüyle değişmeye ve sanayi toplumu yapısına dönüşmeye yüz tutmuş olan Türkiye kontekstinde yeniden ele alınmayı bekliyordu. Devlet kavramı, toplum anlayışı ve devlete düşen görevler konusu da bunlardan bazıları oldu.

AKP iktidarı ile birlikte Türkiye tarihinde sıradışı bir gelişme oldu; din ve dindarların ülkedeki durumları ‘normalleşmeye’ başladı. En son örneği 28 Şubat sürecinde görülen baskıcı ve dışlayıcı ortam son on bir yıl içinde azalmaya başladı ve ülke bu açıdan, Kürt ve Alevi meselelerinde de olduğu gibi gittikçe daha da sağlıklı bir hâl alacak gibi görünüyor, en azından temenniler o yönde. Mevcut normalleşme süreciyle birlikte çok önemli başka gelişmeler de ortaya çıktı: Şu anda Türkiye’de çok güçlü bir şekilde iktidara gelen, ülkenin en hayati konularında dahi söz sahibi olan dindar kimlikli bir hükümet var ve aynı zamanda ülkenin elit sınıfında artık dindarlar da yer alıyor. Şimdiye kadar neredeyse hep edilgen ve ‘savunma’ hâlinde bulunan dindarlar artık eğitim sistemini belirleyip değiştirebilecek bir iktidara sahipler; şimdiye kadar hukuk sisteminin mağduru olurken artık neredeyse her istedikleri yasaları çıkarabilecek bir güce sahipler; Cumhurbaşkanının seçilme şekli, başkanlık sistemi, yerel yönetimin güçlendirilmesi gibi yönetim şekilleri hakkında bile köklü değişimlere imza atabilecek bir hâldeler.

Bütün bu yeni gelişmeler de gösteriyor ki bazı konular dindarlar için artık teorik değil, pratik sorunlar alanına girmiş bulunuyor ve bu sorunların yüzyıllar öncesindeki toplumsal gerçekliklere göre düzenlenmiş prensip ve hükümler ışığında çözümlenmesi mümkün görünmüyor. Bu durumda, savunma ve muhalefet pozisyonundan muktedir ve kanun koyucu durumuna geçmiş olmanın getirdiği sorumluluğun bir an önce devreye girmesi, dünyanın ve ülkenin yeni koşulları gözönünde bulundurularak, toplumun her kesiminin huzur içinde yaşayabileceği bir ülke hâline gelme konusunda İslam’ın ve dindarların nasıl bir önerisi olabileceği üzerine mevcut ‘pratikler’ üzerinden kafa yorulması gerekiyor.

Aksi takdirde verili düzeni olduğu gibi kabul ederek ona ‘İslamilik’ kılıfını giydirip benimsemekten başka bir şey yapılmayacaktır, ki bu, hemen her kesimin devletten şikâyet edegeldiği baskıcılık, dayatmacılık, temel hak ve özgürlüklerin ihlali, iktidardakilerden farklı düşünenlerin kendilerini ifade alanlarının daraltılması gibi sorunların el değiştirilerek devam ettirilmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.

GEZİ’NİN HER TARAFINA

Gezi Parkı ile başlayan ve çeşitli nedenlerle ülkeye yayılan protesto eylemleri bir anda öyle bir hale geldi ki neredeyse ülke ikiye bölündü, çok insanda inanılması güç bir gerginlik, diğer tarafa karşı akıl almaz bir nefret dili var olaya başladı. Takdir edersiniz ki, bir ülke için şahit olunabilecek en olumsuz, en üzücü durumlardan biriyle karşı karşıyayız. Bu durumda, olayları yerinde görme ve hala gözlemleme imkânı olan, eylemlere olumlu ve olumsuz bakan onlarca kişiyle detaylı söyleşiler yapmış biri olarak şu noktaları hatırlatmakta fayda görüyorum:

Gezi Parkı’ndaki eylemleri başlatanlar, oranın park olarak devam etmesini arzulayan şehir sakinleri. Bu ancak saygı duyulması gereken bir tutum. AVM karşıtlığı üzerine gelenler de öyle. Polisin aşırı güç kullanarak yaptığı müdahaleler üzerine gelip destek olmak isteyen binlerce insan var. Ben şuna rahatlıkla tanıklık ediyorum: Gezi Parkı’nda sevgi dolu ve ülkesi için her şeyini feda etmeye hazır yüzlerce insan var, binlerce insan da her gün destek amaçlı olarak ziyarete geliyor. Kesinlikle “birkaç yüz kişilik iyi niyetli naif bir grup” diye tarif edilerek geçiştirilmesi mümkün olmayan, iş ve okulları olan, eğitimli büyük bir kitle.

İlk gelen insanlar ve gruplardan sonra gerek aynı konulardan şikâyetçi olup destek vermeye gelen, gerekse hükümetle ilgili kendi şikâyetlerini öyle bir ortamda dile getirmeyi bir fırsat bilip gelen bireyler, örgütler ve dernekler de var. Şikâyetleri ve talepleri farklı farklı olan bütün bu insanların, örgüt ve derneklerin ortak talebi, herkesin gerçek anlamda özgürce yaşayabileceği, daha demokratik bir Türkiye. Yok sayılmamak, dinlenilmek istiyorlar. Hatta şu kadarını diyeyim: Alınan kararların sonucu aynı olsa bile kendilerinin varlığına ve düşüncesine saygı gösterildiği takdirde bunu sorun bile etmeyecekleri çok belli. Kimi seçimlerdeki %10 barajından dolayı ülke için alınan kararlarda temsil edilemediğinden şikâyetçi, kimi de Başbakanın dışlayıcı, yok sayıcı ve zaman zaman cepheleştirici söylemlere sahip olduğunu iddia ediyor… Bunun çok insani bir durum olduğunu takdir etmek gerektiğini düşünüyorum. Bir ailenin reisinin, Pazar günü pikniklerini nerede yapacaklarını, eşine sormadan emrivakiyle söylemesinin eşinde oluşturacağı rahatsızlık gibi…

Bütün bunlarla birlikte, parkta yasadışı ve şiddet yanlısı bazı sol örgütlerin uzantıları var, bu kesin. Bir de yurtdışı bağlantısı olan, ajanlık ve provokatörlük yapanlar vardır, bu ihtimali de hiç uzak görmüyorum. Hatta olayların geniş bir alana yayılmasının, bir kısım yabancı basının ve bazı ülkelerin olaylardan memnuniyet duyarcasına ve insanı şüpheye sevk edecek şekilde haberler yapmasının altında bütün bunların uluslararası bir organizasyona dönüşmesi ihtimalini de yabana atamayız. Ama bu bir açıdan çok normal değil mi? Tarihte ve günümüzde, başka ülkelerde de bazı bölünmeler ve çatışmalar yaşandığı zaman ilgili olan her ülke kendince hesaplar yapıp olaya direkt ya da dolaylı olarak müdahil olmaz mı? Bu müdahale bazen muhaliflere silah yardımı yapmakla olur, bazen medyayı liderlerin aleyhinde propaganda için kullanarak olur, bazen de provokatör ve ajanlarını ülkede istihdam ederek olur. Bunların doğruluğu ve yanlışlığı ayrı bir konu; söylemek istediğim, biz ülkemizin içinde huzuru elden kaçırırsak, birbirimizle çatışmacı bir dile sahip olmaya başlarsak kötü niyetli herkes bundan kendince istifade etme yoluna bakacaktır. Bu durumda yapılacak en makul hareketin, birliğimizi, birbirimize karşı saygı ve sevgimizi muhafaza etmeye çalışmak, yangına körükle gitmemek olduğunu düşünüyorum.

Eylemcilerin başörtülülere sataşıp sözlü ve fiili tacizde bulunduğu haberleri dolaşıyor. Bunları bizzat yaşayanlarla ve arkadaşı yaşadığı için bu durumdan endişelenenlerle söyleşilerimiz oldu. Lanetlenmesi gereken, şikâyet edilip cezalandırılması gereken bu tutumlar, tarihteki bölücü ve halkın bir kısmını bir kısmına adeta düşman edici politika ve tutumların günümüze yansımaları. Başörtülü kız öğrenciler ve hanımefendiler, geçmişte gerek devletin gerekse halkın, hatırlanması bile çok acı verici kötü muamelelerine maruz kaldılar. Eğitim ve iş imkanları derinden sarsıldığı gibi, hayatları boyunca travmalar yaşayacakları psikolojik bir şiddeti de yaşadılar. Üstelik hala kamu kurumlarında çalışamamak gibi, bazı sosyal ve resmi ortamlarda dışlanmak veya hor görülmek gibi bir mağduriyeti, ülkede dindar bir hükümet olmasına rağmen hala tecrübe ediyorlar. Hayat tarzına müdahaleden bahsedilecekse bunun en derinini onlar gördüler. Yaşanan bu tatsız ortamda kadın oldukları ve görünür oldukları için maruz kaldıkları tacizler dindar kitlenin sinir uçlarına dokunuyor ve çok üzüyor, bunda hiç şüphe yok. Ama lütfen şundan emin olunsun, Gezi’de bunu konuştuğum hiç kimse, dışarıda yaşanan bu tür olayları kesinlikle tasvip etmiyor, tasvip etmemek bir yana, hepsi de kesin bir dille öyle bir muameleyi dışlıyor. Bu mağduriyeti yaşayanların hemen hepsi de Ulusalcıları işaret ettiler. Biri de, bunların daha çok orta yaşın üstündeki Ulusalcı kadınlar olduğunu söyledi. Konuştuğum Ulusalcı gençler bunu kabul etmeyerek münferit hatalar olarak niteliyor, kendilerine mal edilmesinden rahatsız oluyorlar. Bununla birlikte, ‘eski Türkiye’nin olumsuz kalıntıları olduğunu düşündüğüm bu gibi azınlıktaki insanlar ve tutumlar hala mevcut ve bu çok üzücü. Güzel bir şey var ama; yeni nesil çok daha paylaşımcı, çok daha farklılıkları kabul edici bir tavra sahip. Agnostiği de, ateisti de, solcusu da, dindarı da farklılıklara saygılı. Gezi Parkı bunun hem önemli bir göstergesi, hem de ‘yeni Türkiye’nin güzelliklerini müjdeleyici bir özelliğe sahip. Burada benimsenmesi gereken tutumun, geçmişe kıyasla azalan ve gittikçe daha da azalacağını ümit ettiğim dışlayıcı ve küçümseyici tutumların, nereden gelirse gelsin kabul edilmemesi ve kınanması olduğunu düşünüyorum.

Hayat tarzlarına müdahale edildiğinden şikâyet edenlere 28 Şubat döneminde yaşananları hatırlattığım zaman, o dönemde yaşananlara karşı duyarsız kaldıklarını, özgürlüğün ne anlama geldiğini geç fark ettiklerini itiraf eden seküler insan sayısı hiç de az değildi. Otoriter bir devletin baskısına maruz kalma durumunu Kürtler ve dindarlar çok acı şekillerde tecrübe etmişlerdi, ki hala ediyorlar, şimdi de seküler kesim aynı sorundan şikâyetçi olarak ve baskıcı devletin hangi ideolojiye sahip olursa olsun kötü olduğunun farkında olarak meydanlarda. Bu acı tecrübelerin çok yakın bir zamanda, çok güzel yeni bir Türkiye’yi doğuracağının ümidini taşıyorum. Ama burada en hayati durumun, iki tarafın da kullandığı dil, görüp duydukları karşısında sergiledikleri tavırlar olduğunu düşünüyorum. İyi ile kötüyü ayırt ederek, genelleyici ve nefret dolu ifadelerden çekinerek kucaklayıcı bir dile sahip olmak gerekiyor, özellikle de şu dönemde. Yapılan bazı yanlışları hiç dile getirmeyelim demek istemiyorum, getirilecek tabii ki yeri geldiğinde; ama argo bir dil kullanmadan, hakaret etmeden, dışlamadan, küçümsemeden, bize yapılanı başkasına yapmadan.

Eylemcilerin ve eylem destekçilerinin dikkat etmediği veya edemediği, bundan dolayı da kendi demokratik çabalarını zaafa uğratan bazı durumlar söz konusu. Bunlardan biri, sandıkta başarılı olmak gibi zor ve uzun yolu tercih etmeyip kısaca bu yolla hükümeti düşürmek isteyenlerin, bu eylemleri fırsat bilerek parkı kullanmaya çalışmaları. Bu açıdan bazı pankartlara, az da olsa küfür ve hakaret içeren sloganlar yazanların engellenmesi ve eylemin asıl amacını gölgelemelerine izin verilmemesi gerekiyor. Konu meşru demokratik taleplerden daha çok siyasi alana kaydığında doğal olarak sandıktan başka seçenek görünmüyor ve eylemler, izleyen çoğunluk halkın nazarında meşru olmayan bir görüntü veriyor. Bu konuda, bazı eylemcilerin ve özellikle de destekçilerin sosyal hayatta ve sosyal medyada kullandıkları hakaretamiz ve provokatif üslubun kendi taleplerine ne kadar zarar verdiğini açıklamaya bile gerek yok sanırım.

Başka bir sorun, aşırı ve illegal sol grupların uzantılarının mekanda yer alması, polise karşı kendilerini müdafaa etmek perdesi altında yağmacılığa ve aşırı şiddete meyletmeleri. Malum, dumanlı bir havada kimin neyi niçin yaptığı rahatlıkla birbirine karışacaktır ama Türkiye’nin ve dünyanın gözlerinin üzerlerinde olduğu böylesi bir durumda içerideki ve dışarıdaki bazı art niyetlilerin oyunlarına gelme ihtimali çok yüksek olduğu için, ülkemizin ve toplumumuzun selameti açısından çok daha dikkatli hareket etmek gerekecektir.

Hem talep ve şikâyetlerini doğru bir şekilde duyurup bütün topluma yayabilmek için, hem de ülkede baş göstermesi muhtemel bir kutuplaşmaya fırsat vermemek için, AKP tabanının hassas olduğu konulara özellikle hassasiyetle yaklaşmaları gerektiği ise diğer bir husus. Örneğin camide içki içildiğine dair haber, bu eylemlerin devamı adı altında diğer yerlerde yaşanan başörtülülere sataşma vakaları ve bazı mekanlarla arabaları yağmalama olayları. Bu gibi olumsuz haberleri belli aralıklarla ve vurgulu bir şekilde kınamaları, kesinlikle tasvip etmediklerini belirtmeleri, ülkenin diğer “yarısının” hak ve fikirlerine saygılı olduklarını daha iyi ifade etmeleri gerekiyor. Daha iyi ifade etmek diyorum, çünkü bütün bu tatsız olay ve haberleri kendileriyle de konuştum, onlar da bunu kabul ediyorlar, gereken tepkileri ellerinden geldiğince gösterdiklerini söylüyorlar, ama dikkat edilmesi gereken bu konularda yaşanan eksikliği şöyle izah ediyorlar:

Onlara göre bu eylem en büyük gücünü, belli bir partinin ve örgütün çatısı altında hareket etmemesinden alıyor. Herkes bağımsız, herkes eşit bir şekilde dayanışma içerisinde hareket ediyor, hatta bir parti, örgüt veya dernek olsa çoğunun ayrılacağını söylüyorlar. Bu “güçleri” onların aynı zamanda en büyük zaafları. Mesela Bülent Arınç’la görüşmeye giden ve bazı şartlar sunan Taksim Platformu ekibinin kendilerini temsil edemeyeceğini ifade eden çok eylemci gördüm. Bir miting esnasında topluca söylenen sloganlardan biri, “Taksim bizim, meydanlar bizim, İstanbul bizim!” şeklindeydi. Yine önde gelen kişilerden biriyle söyleşi yaparken söz konusu sloganı hatırlattım ve bu gibi ifadelerin hükümet ve seçmenleri tarafından yanlış anlaşılabileceğini söyledim. O da tam o slogandan çok rahatsız olduğunu, o sloganın aslında “biz” derken bütün halkı kastettiğini ama yanlış anlaşılması ihtimalinin yüksek olduğu için kaldırılması gerektiğini düşündüğünü, bununla birlikte, bu konuyu konuşup karara bağlayacak bir merciin de bulunmadığından duyduğu rahatsızlığı ifade etti. Başörtülülerle ilgili konuyu söylediğim kişiler ise, başörtülülere yapılan yanlış muameleleri kınadıklarını, hatta bunu açıkça söyleyen bir bildiri yayınladıklarını söylediler, ama seslerinin bütün ülkeye duyurulması konusunda medyanın bu konuda kendilerine destek çıkmadığından, üstelik yanlı haber yapıldığından çok şikâyetçiler.

Konunun devlet tarafını düşününce, yapılan çözüm politikalarının doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, benim aklıma hep şu geliyor: Dünya ile birlikte Türkiye toplumu da değişti. Ayrıca uzun uzun tartışılması gereken bazı sebeplerle toplum daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık ve daha fazla saygı istiyor. Yeni nesil, çoğunluğu itibariyle çatışmalardan uzak, farklılıklarla anlaşmaya yatkın, dünyaya açık bir halde geldi ve gelmeye devam ediyor. Başbakan R. Tayyip Erdoğan, kendisi de baskıcı bir devlet sisteminin mağdurlarından biri olarak on bir yıl önceki özgürlük ve adalet ihtiyacını fark etti, çözümünü sundu ve toplumda büyük bir hüsnükabul gördü. Denilebilir ki, şu anda bile ülkenin önemli bir nüfusunun nazarında Cumhuriyet tarihinin unutulmaz başbakanlarından biri haline gelmiş bulunuyor. Taksim Gezi Parkı ile kendisini ifade etme imkânı bulan yeni dönemi ve talepleri, yani herkesin kendisini daha rahat ifade edebileceği, kimsenin kimseye devlet yoluyla ve başka hiçbir yolla baskı uygulamayacağı, düşüncesini dayatamayacağı daha özgür bir toplum ve daha “ileri” bir demokrasi arzusuna on bir yıl önceki gibi olumlu cevap verirse, yeni Türkiye’nin, yeni neslin ve yeni dönemin unutulmaz bir ismi olarak kalacaktır.

Ben bütün bu sürecin ülkemiz için büyük hayırlara vesile olacağına dair ümidimi hiç eksiltmeden taşıyorum.

GEZİ’YE GİDERKEN

Taksim Gezi Parkı eylemlerini yerinde gözlemlemek ve olaylarla ilgisi olan farklı düşüncelerden gençlerle söyleşiler yapmak üzere yola çıktım. Gerekli formaliteleri hallettikten hemen sonra aceleyle taksi ve tren yolculukları derken nihayet ilk uçağa yetiştim. Manchester’da havaalanı sırasında beklerken kimlerle nasıl görüşeceğimi, ne gibi sorular soracağımı tasarlıyordum. Uçağa girer girmez ilk iş olarak bilgisayarımı açtım ve aklıma gelen mülakat ve anket sorularını yazmaya başladım. Muhataplarımla ilgili kısa kimlik ve özgeçmiş sorularından sonra sıra Gezi Parkı hadiseleriyle ilgili düşüncelerini öğreneceğim sorulara geldi. Sorulardan birini, “Sizce eylemciler başbakandan hangi açı(lar)dan şikâyetçiler?” şeklinde yazdıktan sonra aşağısına istediklerini işaretleyebilecekleri seçenekler yazmaya başladım: “Söylemlerinden, İcraatlarından, Dindar kimliğinden…” Tam o şekilde devam ediyordum ki sol tarafımdan bir ses geldi: “Üslubundan yazın oraya bir de, üslubundan!”

Yanımda oturan hanımefendi İzmirli bir Türk imiş, üç yıldır İngiltere’de muhasebeci olarak çalışıyormuş ve o gün Türkiye’ye tatile gidiyormuş. Bilgisayara yazdıklarım dikkatini çekmiş; kendini tutamayıp bir anda konuya daldığı için özür diledikten sonra fikirlerini, ülke için kaygılarını, hassas davranmayanlara karşı kızgınlıklarını ve daha birçok şeyi anlatmaya başladı. Türkiye’deki olaylar kendisini o kadar germiş ki, neredeyse olayların başından beri gelişmeleri takip edebilmek için sürekli sosyal medyaya bakıyormuş, Türk medyasının sessizlik tercihinden dolayı da CNN ve BBC gibi haber kanallarını takip ediyormuş.

Yolculuğumuzun yarısından fazlasını bu konular hakkında konuşarak geçirdiğimiz hanımefendi kendisini Atatürkçü, hatta Kemalist olarak tanımlıyor, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarını benimsediğini söylüyor, ama onların zamana göre yorumlanması gerektiğini savunuyordu. Tam, konuyu Başbakan Erdoğan ile ilgili kızgınlıklarına getirecektim ki, uçak hareket etmeye başladı. “Bak, konuşmaya daldık unutuyordum neredeyse!” diyerek telaşla konuşmamızı kesti, konsantre olmaya çalışarak bir şeyler mırıldanmaya başladı sessizce. Bir dakika sonra konuşmaya devam etmek üzere bana dönünce, “Dua mı okudunuz?” diye sordum. “Tabii! Her uçağa binişimde kesinlikle bazı duaları ve sureleri okurum” dedi ve isimlerini de söyledi: Ayet el-Kürsi, Fatiha, Felak, Nas. “Ha, bir de salavat getiririm kesinlikle; salavat getirmeden ölmek istemem!”

“Kendinizi dindar biri olarak tanımlayabilirsiniz o halde?” diye sordum, “Dışarıdan bakınca öyle görünmüyorum, değil mi?” dedi gülerek. Sonra da bazı insanların dindarlığı başörtüsü gibi şekillere ve sembollere indirgemesinden ne kadar rahatsız olduğunu anlattıktan sonra kendisinin anladığı dindarlık tarifini yaparak cevabını verdi: “Dindarlık eğer Allah’a inanmaksa, ona karşı vazifelerini yerine getirmeye çalışmaksa o zaman ben dindarım. Ama bunlar şekilsel vazifelerle birlikte daha çok da ahlaki vazifelerdir, yalan söylememek gibi.”

Başörtüsünün dinin bir emri olduğunu kabul etse de onun başka ahlaki vazifelerin önüne konması ve onun üzerinden de insanların dindar olup olmadıklarına dair yargılarda bulunulmasını eleştirdi, örnek olarak da kendisini verdi, ibadet hayatını övünür gibi anlatmaktan çekinen mahcup bir edayla: “Mesela bana bakan bazıları dindar olmadığımı düşünürler belki ama ben hacca bile gittim; oruçlarımı iş şartlarım ağırlaşana kadar tamamen tutardım, şimdi ancak yarısını tutabiliyorum ve namazlarımı da her gün mümkün olduğunca kılmaya çalışıyorum.” Toplumdaki önyargılardan yakındı biraz. Atatürkçü olanların din karşıtıymış gibi, dindarların da hep geri kafalıymış gibi düşünüldüğünden, toplumu zaafa uğratan önyargıların zararlarından bahsetti: “Ben kesinlikle eminim ki hemen hemen bütün Atatürkçülerin dine sevgisi ve saygısı vardır; hepsi de dindardır. En azından tanıdıklarımı göz önünde bulundurarak bunu söyleyebilirim. Ama diğerlerininki gibi dindarlık değil.”

Önemli bir konuya temas etmişti; aslında Türkiye toplumunda seküler olarak bilinen kesim de kendisini, kendi anladığı ve yorumladığı anlamda dindar olarak tanımlamaktan çekinmiyordu, ama diğer dindar olarak bilinen, özellikle de dini gruplarla ilişkisi olanlara göre farklı anlayışları olmalıydı, ki bu farklı yorumlayışların hayata yansımaları da bariz şekilde farklıydı. Kendi gördüğü kadarıyla bu farklılıktan bahsetmesini rica ettim: “Mesela bir akrabamız var, bir ara bir tarikatın programlarına katılmaya başlamış. Oraya gitmeye başladıktan sonra ilginç değişiklikler oldu kızda; başını kapattığı gibi yüzünü de kapatmaya başladı, erkek kardeşiyle bile aynı odada kalmayı uygun görmedi, evlerine misafirler geldiği zaman artık haremlik-selamlık uygulamaya başladı. Tamam, dinin bazı kuralları olabilir ama onların hayatın yeni şartlarına göre yeniden yorumlanması ve modernize edilmesi gerekiyor.” Dinin formlarından ziyade özünün anlaşılması gerektiğini düşünüyordu: “Örneğin biz küçükken Kur’an duvara yüksek bir yere, bir mahfaza içinde saklanır, kesinlikle dokundurulmazdı bile, günah diye! Halbuki onun içinde neler söylendiğini bilmek, onu hayata geçirmek gerekmez mi? O düşüncelerin yanlış olduğunu fark ettikten sonra Kur’an’ın mealini üç defa okudum, çok istifade ettim.” Dindarlar olarak bilinen insanların hepsinin öyle olmadığını onların içinde de aynı şekilde dinin özünün anlamaya çalışanların, şekilcilikten uzak olanların çok olduğunu konuştuktan sonra ülkenin bu konudaki eksikliğine işaret etti: “Aydın, geniş görüşlü din adamlarına ve din alimlerine çok ihtiyacımız var!”

Seçimlerde genellikle CHP’yi, son seçimde de MHP’yi desteklemiş olan Atatürkçü hanımefendi, Gezi Parkı eylemlerini uzaktan destekliyordu. Siyasi anlamda seküler, özel hayatında dindar olan öyle birinin bu eylemlere neden destek olduğu önemli bir konuydu. “Sizce asıl şikâyetçi olunan kim tam olarak? Erdoğan’ın kendisi mi, AKP veya hükümet mi, yoksa topyekun dindarlar mı?” diye sordum, hiç düşünmeden, “Erdoğan’ın üslubu!” dedi. Konunun dindarlar ve din ile hiçbir ilgisi olmadığını, kendisinin de dindar olduğunu hatırlattıktan sonra Gezi eylemlerinden bahsetti. Bizzat Taksim’e gidip eyleme katılan arkadaşlarından ve haberlerden öğrendiği kadarıyla hadiseyi özetledi: “Olayın başlangıcında eylemcilerin şiddetle hiçbir alakaları olmamasına rağmen polis aşırı güç kullandı, olay büyüdü. Tam o zamanda hükümetin erken davranıp yapıcı bir şekilde cevap vermemesi, aksine, kutuplaştırıcı ve ayrımcı ifadeler kullanması gerilimi tırmandırdı. Başbakan da kucaklayıcı değil, rencide edici bir tarz takındı. Üstelik ülkesinde bu kadar gerilimli ve sorunlu bir ortam varken bırakıp Afrika gezisine çıkması, halkını umursamadığı izlenimini uyandırdı; o gezileri iptal edip sorunu çözmeye çalışması gerekirdi! Artık eylemlerde birinci şikâyet konusu Başbakanın tarzı oldu, bir de hükümet olarak aldıkları, insanların özel hayatına müdahale olabilecek kararlar…”

Özel hayata müdahaleye örnek olarak, kısa bir süre önce Türk Hava Yolları şirketinin hosteslerin kıyafetlerini düzenleyen ve kırmızı ruj kullanmalarını yasaklayan kurallarını hatırlattı. Daha sonra, çok yakın zamanda Mecliste kabul edilen alkol düzenlemesinden bahsederek önemli bir noktaya temas etti: “Ben de alkolün çok tüketildiği bir toplum istemem. Ben de çocuğumun alkolik olmasını istemem. Ben de çocuğumun dindar olmasını isterim. Ama bu konularda sen söz söyleyemezsin ki! O herkesin özel hayatı, herkesin kendi vereceği bir karar. Ben de aynı şeyleri istiyor olmama rağmen bunları onun tepeden bir üslupla ve bizim kararlarımıza saygı göstermeden konuşması çok rahatsız ediyor! Zaten elinde yetkin ve gücün varken neden kutuplaştırıcı, dışlayıcı bir dil kullanıyor? Yoksa Başbakanımızın ülke için çok çalıştığının, güzel şeyler yaptığının farkındayız elbette. Ekonomiyi çok güzel bir yere getirdi, Avrupa Birliği sürecini iyi yönetti, turizmi geliştirdi vs.”

“Sizce Başbakan İslamcı mı?” diye sordum. Öncelikle İslamcılık denen şeyin ne olduğunu sordu. Ben de kendisinin anladığı anlamı merak ettiğimi söyledim. Şöyle dedi: “İslamcılık şeriatı getirmeye çalışmak demek ise, Başbakanın öyle bir şey düşündüğünü düşünmek bile istemiyorum. Ama dinin sosyal ve güncel hayatta etkisinin artmasını isteyen bir tavrı ve politikası var. Dinin insanların hayatında çok büyük bir yer kaplamasını istiyor; ama bunu onun değil insanların istemesi lazım!” Gezi eylemlerinin özünde bir laikçi-dindar çatışmasının olup olmadığını sorduğumda ise cevabı gayet net idi: “Kesinlikle hayır! Öyle bir şey olsa ülke yıkılırdı!”

Son olarak, ülkede her şeyin normale dönmesi için ne gerektiğine dair fikirlerini merak ettiğimi söyledim, o da açık yüreklilikle düşündüklerini söyledi: “Başbakanın bütün insanları kucaklaması, özür dilemeyi gururuna yediremiyorsa bile ılımlı bir üslup kullanması, her konuda yorum yapmaması, kabinesindeki insanlara ve belediye başkanlarına söz hakkı vermesi gerekiyor. Gezi parkıyla ilgili bunca tepkiye rağmen projesinde ısrar etmek yerine eylemcilerle bir araya gelerek çözüm bulmaya çalışmasını. Hükümetin kesinlikle iyi bir halkla ilişkiler çalışmaları yok. Projelerini iyi tanıtmak ve insanlarla paylaşmak, fikir alışverişi yapmak, mutabakata varması gerekiyor; özellikle de Taksim gibi çok merkezi, önemli bir yer söz konusuysa! Kadir Topbaş’ı severim genel olarak. Daha ikinci günde özür diledi, projeyi iyi anlatamadığına dair özeleştiri yaptı, kendince dersler çıkardı. Abdullah Gül de öyle…”

Hiç ummadığım bir zaman ve şekilde tanıştığım hanımefendiyle uçak yolculuğunun geriye kalan kısmında İngiltere’den, genel olarak Türkiye’den ve İzmir’de bahisler açtık, yolculuğumuz gayet güzel noktalandı. Havaalanında vedalaştıktan sonra aklımda devamlı bu uçak yolculuğundan kalan cümleler geçiyor, neyi niçin söylemiş olabileceğini düşünüyor, analizler yapıyor ve İstanbul’da yapacağım araştırmanın içeriğine dair planlar yapıyordum.

Taksiyle Avcılar’a geçtim, ellerimde valizim ve çantamla ana caddelerden birinde yürürken gecenin on birinde merkezi bir yere toplanmış büyük bir kalabalığa rastladım. Bazılarının ellerinde Türkiye bayrakları, bazılarında mum, bazılarında da kaşık ve tabak gibi mutfak eşyaları. Türkiye laikliğinin sembollerinden biri haline gelmiş olan 10. Yıl Marşı’nı okuyorlardı büyük bir coşkuyla. Yaşları 18-25 aralığında görünen yaklaşık yüz kişilik bu genç grubun haricinde, yine ellerinde bayrakları ve mutfak eşyalarıyla etrafta onları destekler şekilde görünen aileler de vardı. Müziklere tempo tutuyorlar, gençlerin coşkusuyla onlar da coşuyordu. Biraz hüzünlü, biraz sevinçli bir coşkuydu yüzlerinde görünen. Bana en yakın olan aileye doğru ilerledim. Lise yaşlarında iki kızı olan bir aileydi. Bir kız kalabalığı telefonunun videosuna kaydediyor, diğer kız elindeki iki kaşığı müziğin ritmine göre birbirine vurarak gruba katılıyordu. Tesettürlü kimsenin olmadığı bu ailenin reisinin yanına yaklaştım, cevabını zaten bildiğim soruyu onun hangi şekilde ifadelendireceğini merak ederek, “Abi nedir bu hareketliliğin sebebi? Bunca insan bu saatte neden toplandı?” diye sordum, “Gezi Parkı’ndan dolayı; bir de Erdoğan’ın istifası için” dedi. “Neden istifa etsin ki, onu gerektirecek bir yanlışı var mı sizce?” diye sordum. “Tabii ki! Çok otoriterleşti; her şeye kendisi karar veriyor, her şeyin kendi istediği şekilde olmasını istiyor. Bakanları, belediye başkanını dahi konuşturmuyor. Bundan çok rahatsızız!” Peki bunun din ile bir ilgisi var mı sizce? Yani bu tepkiler, protestolar dine veya Başbakanın dindar kimliğine karşı olabilir mi?” dedim. Bunun sorulmasına bile çok şaşırdığı belliydi, hiç beklemeden cevabını verdi: “Olur mu hiç?! Burada kimsenin din ile ilgili bir sorunu yok. Bu kalabalığın içinde AKP’liler de var, MHP’liler, CHP’liler, hatta hiçbir partiyle ilgisi olmayanlar da var. Tek sorun, başbakanın otoriterleşmesi.”

Bu sürpriz kalabalıktan da ayrıldıktan sonra internet kullanabileceğim bir kafe buldum kendime. Gecenin yarısında, hemen bir sonraki günden itibaren röportaj yapabileceğim birkaç kişiyle anlaştım, bana Gezi Parkı’nı gezdirip tanıtacak bir arkadaşla randevulaştım, sorularımı hazırladım, araştırma planımı netleştirdim, ses kayıt cihazımla fotoğraf makinemi kontrol ettim ve kalacağım yerin yolunu tuttum. Dinlenip erkenden yola çıkmalıydım; çünkü görecek, öğrenecek ve anlatacak şeyler beni bekliyordu…